Facebook
Twitter
Başbakanlık Staj Yeri Değildir: Müktesebat İster
Engin Ardıç -
Şevket Okant
| Star TV - Kırmızı Koltuk | 17.10.1993
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

ENGİN ARDIÇ: Efendim, iyi pazarlar.

ŞEVKET OKANT: İyi pazarlar.

ENGİN ARDIÇ: Bu hafta "Kırmızı Koltuk"ta oturan konuğumuz Sayın İlhan Kesici.

İlhan Kesici'yi kamuoyu yakından tanıyor, Ankara politika çevrelerinin ve bürokrasinin de çok yakından tanıdığı önde gelen bir şahsiyet.

Kendisi Devlet Plânlama Teşkilâtı eski Müsteşarı, biliyorsunuz. Daha sonra Tansu Hanımla ters düşüp şu anda sanıyorum kızakta diye kabul edebileceğimiz, ama ileride, ileride derken çok yakın bir süre sonra, belki bir ay sonra kendinden çok daha fazla söz ettireceğini tahmin ettiğim bir şahsiyet. Zaten onları tartışacağız biraz.

Hoş geldiniz Sayın Kesici.

İLHAN KESİCİSağ olun; hoş bulduk.

ŞEVKET OKANT: Hoş geldiniz Sayın Kesici.

İLHAN KESİCİHoş bulduk; sağ olun.

ŞEVKET OKANT: Sayın Kesici, siz Doğru Yol Partisinin eski bir üyesisiniz, hatta GİK üyesiydiniz, sonra istifa edip DPT Müsteşarlığına geldiniz.

Şu anda Doğru Yol Partisinin bir Genel Başkanı var ve hatta bu Genel Başkan Başbakan. Fakat, Kasımdaki kongre yaklaştıkça bir genel başkanlık arayışı havası ortaya çıktı.

Hatta Sayın Cindoruk'un, Meclis Başkanı Cindoruk'un adı geçiyor, Sayın Gökberk Ergenekon'un adı geçiyor ve hatta sizin adınız geçiyor Tansu Çiller'e karşı.

Ne oluyor partide, nedir bunlar? Bunları anlatır mısınız lütfen?

İLHAN KESİCİEvet, ben de takip ediyorum, öyle görünüyor.

Batılı demokrasilerde, normal şartlarda 3 ay veya 4 ay önce bir genel başkan seçilmişken ve bu genel başkan da başbakan olmuş iken normal şartlarda onun yerine başka birisi aranmaz. Bizim demokrasi tarihimizde de aşağı yukarı buna benzeyen bir hâl şimdiye kadar olmuş değildir.

Ama öyle tahmin ediyorum ki, özellikle Sayın Çiller hem Genel Başkan seçilirken, hem Başbakan olurken, hem Türk kamuoyunun benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, hem de Doğru Yol Partisi kamuoyunun, parti bürokrasisinin, parti seçmenlerinin, parti üyelerinin büyük bir desteğiyle Genel Başkan seçildi. Buna Amerikalılar ve İngilizler "land slide victory" derler, "silip süpürme" tarzında bir tabirdir.

ŞEVKET OKANT: Gerçekten öyle oldu.

İLHAN KESİCİGerçekten biraz öyle olmuştur.

Benim gözlemleyebildiğim ve siyasî sinyalleri algılayabildiğim kadarıyla, ilk 2 ay aşağı yukarı bu hava devam etmiştir.

Şimdi Sayın Çiller Başbakan olalı ve Genel Başkan olalı 4 ay 4 gün oluyor, 4 ayı biraz aşmış hâldedir. Doğru Yol Partisinin olağan kongresine 1,5 ay gibi bir süre vardır önümüzde. Ama öyle tahmin ediyorum ki, hem parti bürokrasisinde, hem Meclis Grubunda, hatta duyumlarımız doğru ise hem Kabine içerisinde Sayın Çiller'in Genel Başkanlığı ve Başbakanlığıyla ilgili soru işaretleri doğmuş hâldedir.

ŞEVKET OKANT: Ne gibi sorular?

İLHAN KESİCİ: Tabiî, bu beklentiler çok yüksek tutulmuştur. Sayın Başbakan da televizyon konuşmasında Genel Başkanlık seçiminin önünde, öyle tahmin ediyorum ki açık oturumda, meselâ benim izleyebildiklerimden bir tanesi o idi ve düğmeye basıldığında bütün projelerin hazır olduğuna, düğmeye basıldığında bütün kadroların hazır olduğuna dair vaatlerde ve beyanlarda bulundu.

Fakat benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, yanlış algılıyor da olabilirim, ama benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, kamuoyu bu hazırlıkların eksik olduğu veya bu hazırlıkların yeterli olmadığı tarzında bir kanaate sahip olmaya baladı. Muhtemelen bu sebeplerden dolayı, ister bu Kasım Kongresinde, isterse yerel idare seçimlerinden sonra, mahallî idare seçimlerinden sonra...

ŞEVKET OKANT: Marttan sonra.

İLHAN KESİCİMarttan sonra bir genel başkanlık arayışına girmiş gibi görünüyor parti bürokrasisi ve Türk seçmeni dahil, Türk kamuoyu dahil. Herhâlde mevcut performansı, hem ekonomik performansını Hükûmetin, hem de siyasal performansını beğenmiyor veya beğenmemeye başlayacakmış gibi bir hava bu noktaya getirmiş olabilir .

ENGİN ARDIÇ: Efendim, şimdi kongre öncesine dönersek, Tansu Hanımın iktidara gelmesinden öncesine, benim gözlemlediğimi kadarıyla Doğru Yol Partisi içinde bu çekişmeler, bu sürtüşmeler öteden beri var.

Öteden beri derken, ta 1991 seçimlerine kadar götürüyor. Meselâ Demirel ile Hüsamettin Cindoruk arasında bir sürtüşme vardı, daha sonra Tansu Hanım, Hüsamettin Beyin hangi tarafta yer alacağı merak konusu oldu, Demirel bu işe karışıyor mu karışmıyor mu, işaret verdi vermedi, yeşil yaktı yakmadı, bir sürü tartışmalar çıktı.

Şimdi partideki bu mesele temelde nereden kaynaklanıyor, yani kişiler arası bir mesele mi? Eğer bunlar hizipse; ki partinizde hizip var mı? Bir kere onu bana net bir şekilde söylemenizi istiyorum.

Çünkü, ben Gökberk'le tartıştım bu konuyu, Sayın Ergenekon'la, var mı dedim böyle bir şey. "Hayır, böyle bir şey yoktur, partimiz şahane bir partidir, koç gibi bir partidir" diye reddetmişti, böyle bir sorunun varlığın reddetmişti.

Şimdi Doğru Yol Partisinde hizipler var mı, çok ciddî ve vahim görüş ayrılıkları var mı? Varsa eğer, nasıl beraber olabiliyor bunlar aynı partide? Yani, bir yanda Tansu Hanımcılar, bir yanda Demirelciler mi diyelim artık, ne dememiz gerekiyorsa. Şöyle bir geneline ve biraz geriye giderek bakabilir miyiz? Nasıl görüyorsunuz siz partinin yapısını?

İLHAN KESİCİGeriye doğru bakılırsa, Doğru Yol Partisi bir misyon partisi olarak geliyordu. Şimdi ben de aktif bir şekilde Doğru Yol Partisinin yetkili kurulları içerisinde görev yapıyor değilim, bu bakımdan kendimi partiyi temsil ediyor anlamında da görmüyorum.

Ama, tabiî daha önce, genel seçimlerden önce Doğru Yol Partisinin en üst icra ve politika karar organı, Şevket Beyin de söylediği gibi Genel İdare Kurludur, 40 kişilik bir heyettir, ben de Genel İdare Kurulunun üyelerinden birisi idim.

Hatta Sayın Çiller'le birlikte o dönem ekonominin sözcülüğünü yapıyorduk. Sayın Çiller o zaman Genel Başkan Yardımcısı idi, biz normal Genel İdare Kurulu üyesiydik, ama ekonominin sözcülüğünü birlikte yapıyor idik. Bu bakımdan partiyle ilgili bazı gözlemlerimiz var.

Tabiî Doğru Yol Partisi, netleştirmek gerekirse, benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, benim algılayabildiğim kadarıyla "liberal, demokrat ve çağdaş muhafazakâr" tarzında nitelendirilebilecek bir partidir.

ENGİN ARDIÇ: Anavatan Partisi için de aynı şeyi söylüyorsunuz.

İLHAN KESİCİ: Anavatan Partisi de aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor. Sosyolojik tabanlarının birbirinden çok farklı olduğu kanaatinde değilim ben. Yani hem seçmen seviyesinde, hem partili üyeler seviyesinde, hem de muhtemelen parti bürokrasisi seviyesinde Doğru Yol Partisiyle Anavatan Partisinin birbirinden çok farklı olduğu kanaatinde değilim.

ENGİN ARDIÇ: Yani, İleride bir "ANA-YOL" formülü gündeme gelebilir mi, diyelim ki siz başbakan olduğunuzda?

İLHAN KESİCİ: Kabaca bugünün ölçüleriyle bakarsak, 1991 seçimlerini de ölçü olarak alırsak, 1991 seçimlerinde Doğru Yol Partisi yüzde 27 civarında oy aldı, Anavatan Partisi de yüzde 24 civarında oy aldı; yani bunları birbirine yakın görmek lazımdır.

Benim kanaatim odur ki, Türkiye'nin bugünkü ekonomik sıkıntıları içerisinde ve muhtemel gelişmeleri de dikkate aldığımızda, hem bu dış politikada oluşan, etrafımızda olan biten şeyler, hem Güneydoğumuzda olan biten şeyler, yüzde 25'lik oy tabanıyla siyasal partilerin bu problemlerin üstesinden gelmesini, bu sıkıntıların üstesinden gelmesini fevkalâde zor görürüm.

Bir münasebetle, merkez ve merkez sağ parti olarak nitelendirebileceğimiz, işte liberal, demokrat, çağdaş muhafazakâr tarzında nitelendirebileceğimiz bu partilerden birisinin tek başına veya ikisi birlikte bir formülle yüzde 35'lerin üstünde oy almalarında ben büyük fayda görürüm, hatta zaruret görürüm.

Ancak problemlerin üzerine daha cesur, daha radikal tedbirlerle gidilebilmesinde bunun önemini görüyorum.

ENGİN ARDIÇ: Ben biraz daha netleştirmek istiyorum efendim, eğer Şevket izin verirse. Hep ben konuşuyorum, kusura bakma.

Şunu diyebilir miyiz? Doğru Yol Partisinde özelleştirmeden yana olan bir kanat, bir de statükocu bir kanat, özelleştirmeye mümkün olduğu kadar karşı çıkan yahut erteleyen, geciktiren bir kanadın varlığından söz edilebilir mi?

İLHAN KESİCİBen hiç gözlemlemedim öyle bir şeyi. Doğru Yol Partisi için söylüyorum onu, hiç gözlemlemedim.

Tabiî bu "özelleştirme" 1980'lerin ideolojisidir. Daha doğrusu, şöyle 1960'dan bu yana bakarsak, ekonomik sistemler olarak bütün dünyadaki esen ekonomik hâkim rüzgârlar diye bakarsak şöyle bir manzara görürüz kabaca:

1960'lar daha ziyade "millîleştirme" devirleridir. Büyük ülkelerin dışında, yani Amerika Birleşik Devletleri'nin dışında, Kıta Avrupası ülkeleri de dahil olmak üzere, İngiltere de dahil olmak üzere, Almanya da dahil olmak üzere ve bize benzeyen ülkeler de dahil olmak üzere büyük bir millîleştirme dönemi yaşamışl a rdır.

1970'ler ve 1980'ler, daha çok "liberalleşme" dönemleridir, 1980'de hızlanmıştır bu.

1980-90'lar artık "özelleştirme" dönemleridir

İlk ciddî uygulaması Thatcher'la İngiltere'de olmuştur. Çok başarılı bir özelleştirme performansı gösterdi İngiltere. Bazı aksamalar filan şimdi görülebiliyor geriye bakıldığında ama, netice itibarıyla, benim bildiğim kadarıyla, 90 milyar poundluk, yani 120-130 milyar dolarlık bir özelleştirmeyi realize etti.

1990'lar bu istikamette daha ziyade "globalleşme-küreselleşme" olarak nitelendirebileceğimiz bir dönemdir.

Doğru Yol Partisi bunun içerisinde, hem Sayın Demirel'in Genel Başkanlığı döneminde, hem Sayın Demirel yasaklı iken Sayın Cindoruk'un Genel Başkanlığı döneminde ve şimdi Sayın Çiller'in Genel Başkanlığı döneminde özelleştirmeye ciddî bir itiraz Doğru Yol Partisinin içerisinde var değildir. Daha doğrusu, Türkiye'de Türk kamuoyu...

ENGİN ARDIÇ: İtiraz değil de, biraz ayak sürüme var sanki.

Şimdi oraya gelelim isterseniz. Şevket'in de soruları olacaktır, yeterli buluyor musunuz bugüne kadar yapılan uygulamayı, yani ana hedeflere ulaşıldı mı?

İLHAN KESİCİÖzelleştirme bakımından mı?

Türkiye'nin özelleştirme performansı yetersizdir. Bu, Sayın Çiller'in Başbakanlık döneminin özelleştirme performansının yetersizliği anlamında değil, ama Türkiye'nin özelleştirme performansı yetersizdir.

Türkiye 1986 yılında başladı, rahmetli Cumhurbaşkanımız Sayın Özal'la başlayan bir özelleştirme harekâtı oldu. 1986-1991 arasında yapılmış olan toplam özelleştirme 870 milyon dolardır, yani 1 milyar doların altında bir özelleştirme ancak yapılabilmiştir.

Biz 1992 yılında, aşağı yukarı 600 milyon dolarlık realize edilmiş, gerçekleştirilmiş bir özelleştirme yaptık. 500 milyon dolar civarında bir rakamın da hemen bütün hazırlıkları tamamlanmış, hatta ihaleleri tamamlanmış, son müzakereler aşamasına gelinmiş olan bir 500 milyon dolarlık da benim bilebildiğim kadarıyla bir özelleştirme programı vardır.

Şimdi, tabiî yeni Hükûmette benim görebildiğim kadarıyla aksama, bütün özelleştirme programı PTT'nin T'sine takılmış gibi Türk kamuoyuna takdim edilmesi. Yani, PTT'nin T'si özeleştirilebilir. Bunu yapmış olan ülkeler vardır, henüz yapmamış olan ülkeler vardır; yani telekomünikasyon hizmetlerinin özelleştirmesini yapan ülkeler var, yapmayan ülkeler var.

Türkiye, bence 2000 yılına kadar bütün Kamu İktisadî Teşebbüslerinden, bütün KİT'lerden bir veya iki tanesi istisna edilebilecek tarzda kurtulması lâzım.

Burada izin verirseniz, isterseniz bir KİT resmi çizelim tam özelleştirmeyle birlikte.

ENGİN ARDIÇ: Tabiî tabiî.

İLHAN KESİCİŞimdi bizim KİT dediğimiz büyük organizasyonlar yaklaşık 50 civarında KİT'i vardır Türkiye'nin. Bunları iştirakleriyle birlikte ele alırsak 150 civarında organizasyon, kuruluştur bunlar.

Bunların aşağı yukarı 1993 yılı cirosu, mal ve hizmet satış hâsılası 350 trilyon liradır, bir büyük rakamdır. Üretimde yaklaşık yüzde 15'ini temsil eder Türkiye ekonomisinin, Türkiye millî gelirinin üretimde yüzde 15'ini temsil eder; tüketimde birazcık daha fazla temsil eder filvaki, ama netice itibarıyla bir büyük ağırlıktır.

Bu KİT sistemi 1984 yılına kadar çok zarar eden bir sistem değildi, Türk ekonomisine çok yük olan bir sistem değildi. Hatta, bence 1990'a kadar dahi öyledir.

Mesela, 1984'te KİT sistemi bir bütün hâlinde millî gelirin yüzde 4,5'u kadar, yüzde 5'ine yakın bir oranda kâr eden bir sistemdi.

1992 yılında veya 1991 yılında bu oran tam tersine dönmüştür, millî gelirin yüzde 4, 5 'u kadar zarar eder bir noktaya gelmiştir. Bu, 1984'le 91 arasındaki bir gelişmedir.

Yani demek ki, Türkiye millî gelirini 150 milyar dolar alırsak eğer, pozitif bakiyeden 4,5 puan eksi bakiye gelmesinde 9 puanlık, 10 puanlık bir şey 12-13 milyar dolarlık KİT sisteminde bir bozulma olmuş.

ENGİN ARDIÇ: Bunun nedeni ne? Yani Anavatan Partisi iktidarı mı işi bu hâle getirdi?

İLHAN KESİCİHayır, öyle söylersek haksızlık etmiş oluruz.

Şimdi KİT'ler artık bütün dünyada elden çıkarılan sistemler. Bunların içerisinde 1930 yılında, 1940 yılında, 1950 yılında kurulmuş olanları var, daha sonraki yıllarda kurulmuş olanlar var.

Tabiî 1940'larda kurduğunuz zaman yer seçimi 1940'lar Türkiye'nin şartlarına göre, imkânlarına göre yapılmıştır. O tarihlerdeki seçilmiş olan teknoloji, zamanla biz bunları modernize ederiz, rehabilite ederiz ama, netice itibarıyla asıl teknoloji kurulduğu zamanki teknolojidir, 1950'lilerin teknolojisidir.

Yani bu sistem ömrünü tüketmiş bir sistemdir. Bu bakımdan, Türkiye'nin de, diğer bütün ülkelerin de bu sistemden artık kurtulmaları lâzımdır.

Bu 350 trilyon lira cirosu vardır dediğimiz KİT sisteminin borçlarına baktığımızda, 300 trilyon liralık da borcu vardır. 300 trilyon liralık borç neredeyse 20-25 milyar dolarlık bir rakamı ifade eder, çok ciddî bir rakamdır.

Ama net değerlerine bakarsak, yani borçlarından arındırılmış, yükümlülüklerinden arındırılmış bir tarzda KİT sistemine bakarsak, bizim Devlet Plânlama Teşkilâtındaki hesaplamalarımıza göre 35-40 milyar dolarlık bir net varlık görülür.

ŞEVKET OKANT: Siz de özelleştirmeden yanasınız yani.

İLHAN KESİCİNe demek yani, kesin.

ŞEVKET OKANT: Peki, o zaman Tansu Çiller'i eleştirdiğiniz yönler özelleştirmede?

İLHAN KESİCİBu özelleştirmeyi, tabiî bir iktisadî politika bütünlüğü içerisinde ele almak lâzımdır diye düşünüyorum ben.

Özelleştirmenin başarılı olabilmesi için, başarılı ülkelerin şartları değişiktir. Yani, İngiltere'nin şartları, başarılı bir ülkedir, değişiktir; Arjantin, Brezilya, Şili, Latin Amerika'da yapılmış olan özelleştirmeler de bence başarılı örneklerdir, ama onların şartları değişiktir.

ŞEVKET OKANT: Siz DPT'deyken aynı konular yok muydu gündemde?

İLHAN KESİCİElbette vardı. Şimdi buna şöyle yaklaşalım izin verirseniz özelleştirme konusuna:

1- Özelleştirme yapılmalıdır .

2- Bir plân bütünlüğü içerisinde, bir program bütünlüğü içerisinde yapılmalıdır.

3- Sür'atle elden çıkarılması mümkün olanlar sür'atle elden çıkarılmalıdır.

4- PTT'nin T'si gibi rafine büyük hazinelerimiz var; telekomünikasyon hizmetleri var, ulaştırma hizmetlerinde özelleştirilebilecek olanlar var, büyük sanayi kuruluşları var.

Bunların özelleştirilmesi daha zaman alacak, daha zor özelleştirmelerdir. Bunlarla ilgili hukukî alt yapının çok iyi tanzim edilmiş olması lâzımdır ve hukukî alt yapıda hemen hiçbir boşluk bırakmamak lâzımdır.

ENGİN ARDIÇ: Bu Hükûmete bir eleştiri mi, yani kanun hükmünde kararnameler dönüyor Anayasa Mahkemesinden.

İLHAN KESİCİKısmen, evet kısmen.

Bir de, bundan da daha mühimi bence, yani ekonomiklik bölümünün önünde de yer alabileceğine inandığım husus şudur:

Halktan "mandate" almak lâzım, yetki almak lâzımdır.

Şimdi Batılı demokrasilerde, hem kıta Avrupasında, hem Amerika kıtasında, Batılı demokrasilerde programa göre halktan yetki alınıyor. Yani seçimlere, genel seçimlere gidildiğinde hangi işlerin yapılacağı aşağı yukarı bellidir, hangi işleri yapmak için yetki istenildiği bellidir. Bu bakımdan ben öyle tahmin...

ŞEVKET OKANT: Nasıl yetki istenilecektir?

İLHAN KESİCİMeselâ denilecektir ki, ister mahallî idare seçimleri vesile kılınsın, isterse hemen yeni genel seçimler vesile kılınsın,

"Aziz halkımız, sevgili yurttaşlar, bana yetki verirseniz PTT'nin T'sini, bütün rafinerileri, bütün turizm sektöründeki devlet işletmelerini, bütün otelleri , buna benzeyen bütün KİT sistemini, bütün sanayi kuruluşlarını özelleştireceğim, bu münasebetle bana yetki verin" derseniz, o zaman aldığınız yetki ve kamuoyunun size sağlamış olduğu destekle çok daha rahat bir şekilde bu iş gider.

ŞEVKET OKANT: Ama, öncelikle kamuoyu özelleştirme konusunda yeterince aydınlatılmalı herhâlde.

İLHAN KESİCİKesin. Bu konuda en çok dikkat edilmesi gereken şey kamuoyudur.

İngilizcede bunun teknik tabirî, "family silvers", yani "ailenin mücevherleri", ailenin gümüşleri olarak söylerler.

Netice itibarıyla bu PTT, ona benzeyen kuruluşlar, bizim sanayi kuruluşlarımız, kamunun elindeki bütün varlıklar halkın varlıklarıdır. Bunları biz meydana getirirken, yaratırken, üretirken, kurarken, halktan topladığımız, yani bunu devlet olarak ifade ediyorum, halktan topladığımız vergilerle bunları meydana getirdik. Bu bakımdan tekrar halkın elinden bunların çıkabilmesi için halktan bir yetki alınmasını ben çok önemsiyorum.

ENGİN ARDIÇ: Bunu netleştirelim efendim, yani referandum gibi bir şey mi kastediyorsunuz, yoksa bu programla erken seçime gitmek mi?..

İLHAN KESİCİHayır, program, seçim programını kastediyorum.

ENGİN ARDIÇ: Erken seçim mi?

İLHAN KESİCİTabiî şu noktada, yani yeni bir erken genel seçime kadar veya yeni bir genel seçime kadar hiç özelleştirme olmasın mı denirse eğer, hayır, yapılabilenlerin tümü yapılsın.

Ancak, benim işaret etmek istediğim husus, halktan da bu istikamette bir yetki alınır ise çok daha rahat, çok daha güçlü ve çok daha destekli olarak bir özelleştirme yapılabilmiş olur.

ŞEVKET OKANT: Başbakanlığa aday gibi konuşuyorsunuz?

Siz, Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığına Kasım Kongresinde aday mısınız?

İLHAN KESİCİEvet, geldik en kritik sorulardan bir tanesine galiba.

ENGİN ARDIÇ: Vatandaş merak ediyor, onun için soruyoruz.

ŞEVKET OKANT: Merak ediyor.

İLHAN KESİCİŞimdi efendim, bu tür kararlar insanın tek başına vereceği kararlardan değildir bana göre. Bir ekip bütünlüğü, bir kadro harekâtı bütünlüğü içerisinde verilebilecek olan kararlardandır diye düşünüyorum.

Türkiye kamuoyunun, Doğru Yol Partisinin dışındaki kamuoyu da dahil buna, Türkiye kamuoyunun, Türk kamuoyunun, hatta Doğru Yol Partisi kamuoyunun şu gün itibariyle henüz bir genel başkan değişikliği noktasında, genel başkan değişikliği arzusu noktasında bulunduğu kanaatinde değilim.

Ancak, benim gözleyebildiğim kadarıyla, yani ilk iki ayda zaten hiç yoktu, son 15 günde ve yoğunlaşan bir tarzda son bir hafta içerisinde, bir hafta 10 gün içerisinde, sanki yeni bir genel başkan arayışı içerisine giriliyormuş gibi ben bazı sinyaller alıyorum, siyasî sinyaller alıyorum.

Biz ekonomi yönetiminde de ekonomiyi yönetirken piyasa sinyallerine dikkat ederiz, piyasayla ilgili ekonomik sinyallere dikkat ederiz. Politik tarzda da bu tür siyasal sinyaller var ve bu siyasal sinyallerin, öyle tahmin ediyorum ki önümüzdeki 1,5 aylık zaman dilimi içerisinde, Kasım Kongresine kadarki zaman dilimi içerisinde biraz hızlanacağı tarzında bir kanaatim var, bir gözlemim var.

Şimdi bu oluşumlar olduktan ve parti kamuoyunun, parti bürokrasisinin, Türk kamuoyunun, seçmen kamuoyunun belli bir noktaya gelmesi hâlinde ne tür bir yeni genel başkan arzusuna dönüşecektir bu, hangi özellikleri, hangi kaliteleri arayacaktır Türk seçmeni ve Doğru Yol Partisi iç kamuoyu, onu gözlemlemek lâzımdır. Nihaî kararı bir ekip bütünlüğü içerisinde o noktada vermek lâzımdır.

ŞEVKET OKANT: Yani, Türk seçmenden ziyade bu Doğru Yol Partisinin kendi meselesi. Çünkü Kongrede delegeler oy verecek, genel seçim değil.

İLHAN KESİCİ-: Tabiî...

ŞEVKET OKANT: Siz neye güvenerek böyle bir yarışa girmeye çalışıyorsunuz, ben onu merak ediyorum. Yani, üstelik siz partinin şu anda üyesi bile değilsiniz...

İLHAN KESİCİEvet, henüz değilim, evet, yeni çünkü ayrıldık Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığı'ndan ve devlet memurluğundan.

ŞEVKET OKANT: Yani bunun Demirel'le ve damatlıkla bir ilgisi olabilir mi?

İLHAN KESİCİHayır.

Şimdi o "damatlık meselesi"ne izin verirseniz girelim. Bunu çünkü hem elektronik medya diyelim, hem yazılı medya, yazılı basın çeşitli münasebetlerle, çeşitli vesilelerle yazıyorlar.

Şimdi o damatlık meselesine ben şöyle bakıyorum: Türkiye nüfusu 60 milyondur, işte 57 milyon bugünlerde, yaklaşık 60 milyon diyelim biz ona ve Türkiye'deki aile sayısı 13,5 milyondur, kabaca biz de ona 14 milyon diyelim.

14 milyon aile demek 14 milyon tane bu ülkede damat var demektir. Bu damatların bir bölümü veya bu ailelerin bir bölümü varlıklı ailelerdir, bir bölümü varlıksız ailelerdir, bir kısmı tahsilli ailelerdir, bir kısmı daha az tahsilli ailelerdir, bir bölümü yine siyasî ailelerdir, bir bölümü hiç siyasetle ilgilenmemiş olan ailelerdir.

Ama netice itibarıyla herkes kendi ailesiyle ve kendi damat olduğu aileyle kıvanç duyar, genel olarak böyledir. Ben de kendimi bu 14 milyon damattan, henüz damat filan da değiliz ayrıca da, damat adayıyız, 14 milyon insandan bir tanesi görürüm; bir, birinci bacağı budur.

İkinci bölümü, bu siyasî bir hâdise değildir damat olup olmamak...

ŞEVKET OKANT: Gönül meselesi.

İLHAN KESİCİBiraz da elbette öyledir de, şimdi sizin sorunuz herhalde o değildir de işin politik tarafıdır herhalde.

İzin verirseniz bir başka noktayı daha söyleyeyim ben, kamuoyunun aydınlatılması bakımından onu da biraz zorunlu da görüyor gibiyim.

Şimdi bu ülkede, ben Devlet Plânlama Teşkilâtında Sayın Turgut Özal'ın, rahmetli Cumhurbaşkanımızın Başbakan Yardımcılığı zamanında da, Başbakan olduğu zamanda da yaklaşık 34 yaşında Genel Müdür oldum Devlet Plânlama Teşkilâtında. 35 yaşında Türkiye'yi Avrupa Topluluğu nezdinde, Avrupa Ekonomik Topluluğu nezdinde orta elçi seviyesinde temsil ettim ve 42 yaşında da Plânlama Teşkilâtının en geç müsteşarı olarak Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığı yaptım.

O zamanlar bizim öyle bir damatlığımız filan var değildi.. Bu bakımdan, damatlık insana bu anlamda bir şey getirmez diye düşünüyorum; yani tahsilsiz insanı tahsilli yapmaz, görgüsüz insanı görgülü yapmaz, diplomasız insanı diplomalı yapmaz veya dil bilmeyen insanı dil bilir yapmaz.

Şimdi geri dönüp şöyle bakıyorum: Biz, söz kestikten sonra eski tabirle, nişan mahiyetinde bir söz kestikten sonra işimizden olduk; yani bırakın daha iyi bir noktaya gelmeyi, Plânlama Teşkilâtındaki Müsteşarlığımızdan da olduk.

ENGİN ARDIÇ: Demek ki politik bir yanı varmış.

İLHAN KESİCİBunu espri olarak söylüyorum.

İnsan, bu ülkede her ne olacak ise kendi gayreti, kendi çabaları ve biraz da ben ona önem veririm, anasının babasının hayır duasıyla, büyüklerinin hayır duasıyla bir yerlere gelebilir. Onun dışında zaten buna benzeyen münasebetlerle siyasette de parlayan hiçbir insan yoktur, ben de hiç bel bağlamam o konuda.

ENGİN ARDIÇ: Şimdi damat konusu gündeme geldi, biliyorsunuz bir Metin Toker olgusu var, rahmetli İsmet Paşanın damadı. Kamuoyu, acaba karşı tarafta da yeni bir Metin Toker gibi bir şahsiyet mi doğuyor diye merak etmeye başladı.

İLHAN KESİCİAynı değil konumlar zaten.

ŞEVKET OKANT: Bir de Kongredeki delegelerin oy kullanmasıyla ilgili...

İLHAN KESİCİEfendim, Doğru Yol Partisi böyle bir hazırlık noktasına gelirse, yani genel başkan değişikliği noktasına gelinirse bu önümüzdeki geçecek olan zaman süresinde, bu aynı zamanda ne tür bir genel başkanı, ne tür bir başbakanı yeniden görmek istedikleri parametreleriyle birlikte gelir, özelliklerle birlikte gelir; o noktada değerlendirmek lâzımdır işte.

ŞEVKET OKANT: Peki, Sayın Çiller'in Bakanlığı döneminde yine bir sürtüşmeniz vardı ve hiç anlaşamıyordunuz. Yani, bu yarışa girmek ondan kaynaklanan bir intikam alma olayı olabilir mi?

İLHAN KESİCİHayır hayır.

ŞEVKET OKANT: Peki, o anlaşmazlık neydi, nedendi? Yani siz oraya bağlı bir devlet memuruydunuz, Bakanlığa bağlı, ama devamlı bir sürtüşmeniz vardı.

İLHAN KESİCİBu işlerde intikam filan olmaz, siz de zaten o anlamda kullanmadınız, biliyorum.

ŞEVKET OKANT: Tabiî.

İLHAN KESİCİ: Devlet Planlama Teşkilatı herhangi bir Bakanlığa bağlı değildir. Devlet Planlama Teşkilatı'nın bağlı olduğu Bakanlık Başbakanlıktır. Yüksek Planlama Kurulu'nda Kurul üyesi Bakanlarla eşit seviyede bulunur. Bu bakımdan benim DPT Müsteşarı olarak bağlı olduğum makam sadece Başbakanlık makamıdır. 

Benim Sayın Bakana, Sayın Çiller'e herhangi bir kırgınlığım, kırıklığım yoktur. Öyle tahmin ediyorum ki, Sayın Başbakanın da bize herhangi bir kırgınlığı, kırıklığı yoktur. Münasebetimiz birlikte çalıştığımız zaman çok medenî ölçüler içerisinde geçmiştir.

Ama sayın Bakan Çiller'le aramızda bir anlaşmazlık vardı, anlaşmazlık olmuştu. Bu, kamuoyuna ve basına da çok yansımamıştır aslında, teknik bölümleri hariç olmak üzere. Bu bölümünü ben kat'iyen kişisel görmem, ilkesel görürüm. Yani, Türkiye'nin problemlerine, iktisadî problemlerine, ekonomik problemlerine ve bunların çözümlerine...

ŞEVKET OKANT: Nedir temelinde yatan bu anlaşmazlığın?

İLHAN KESİCİ: Ben uzun yıllar, kabaca demek ki 16 yıl Devlet Plânlama Teşkilâtında hizmette bulundum, Uzmanlıktan Müsteşarlığa kadarki bütün kademelerde, Uzman, Daire Başkanı, Genel Müdür, Müsteşar, bütün kademelerinde.

Bu bize şunu verir: Hem iktisadî problemlerde, hem sosyal problemlerde bir sistem bütünlüğü içinde bakarız biz problemlere. Teker teker bakıldığında problemler çözülmez. Zaten teker teker baktığınızda da, netice itibarıyla ciddî bir sonuç istihsal etmeniz güçleşir. Bu bakımdan hepsine bir sistem bütünlüğü içerisinde bakmak lâzımdır. Bizim böyle bir alışkanlığımız olmuştur.

Sayın Bakanın, Sayın Çiller'in bütün yetişkin ömrü, üniversitede ekonomi profesörlüğüyle ilgili olarak geçmiştir.

Elbette biz hemen her şeyi ve ekonomiyi de üniversitelerden öğreniriz, yani üniversitelerdeki hocalarımızdan öğreniriz: Daha sonra bu "real life", "gerçek hayat" tam üniversitelerde öğretilenlere çok farklı başka parametreler, çokça yeni eklemeler yapılır. 

Bu bakımdan, üniversitede tek başına ders veren, öğretim üyeliği yapan insanların ekonomik problemlere yaklaşımı ile hayatın içinde bu organizasyonların içerisinde yetişmiş, bu organizasyonların içinde büyümüş insanların ekonomiye yaklaşımlarının arasında ilke ve yaklaşım tarzları bakımından ciddî farklılıklar ortaya çıkar. Ben aramızdaki ciddî farklılığın daha ziyade bundan olduğu kanaatindeyim.

ENGİN ARDIÇ: Yani, kitabî kalıyor Tansu Hanım, Türkiye'nin ekonomik gerçeklerini pek bilmiyor diye özetleyebilir miyiz bunu?

İLHAN KESİCİBiraz yumuşatarak, eğer o ifadeyi biraz yumuşatırsak evet, biraz yumuşatarak söylenilebilir, evet.

ENGİN ARDIÇ: Peki, Tansu Hanımı, şöyle bir dört aylık icraatını değerlendirirsek, meselâ dış politikadaki tavrı, daha önce vaat edip de şu anda gündemden çıkan, meselâ UDİDEM modeli vardı, bir TÖYÖK projesi vardı; bunları bir değerlendirir misiniz, nasıl buluyorsunuz? Yani, biraz daha detayına girelim.

İLHAN KESİCİEfendim, ilkesel, ilke bazındaki farklılaşma, zıtlaşma konularından bir tanesi de bana sorarsanız budur; bir bölümüyle kamuoyuna da daha o zamanlar yansımıştı.

Şimdi UDİDEM, Türkçesi, "Ulusal Dinamik Denge Modeli."

ENGİN ARDIÇ: Nedir efendim bu model?

İLHAN KESİCİBunun İngilizcesi de, "dinamic ...". Biz hem bu beşer yıllık kalkınma plânlarını hazırlarken, hem yıllık programları hazırlarken Devlet Plânlama Teşkilâtında, diğer ekonomik organizasyonlar da aşağı yukarı o işleri yaparlar; buna benzeyen, yani denge modelleriyle ilgili, dinamik denge modelleriyle ilgili onlarca model kurarız, arkadaşlarımız bunların verilerini değiştirirler, parametrelerle oynarlar, değiştiririz, böyle onlarca model kullanırız.

İlk defa takdiminde, UDİDEM'in takdimi biraz karışık olmakla birlikte, bence biraz anlaşılmamış gibi idi, hâlâ da anlaşıldığı kanaatinde değilim. Bu böyle bir denge modelidir. Ekonomik verileri, ekonomik parametreleri ve durumu bu denge modelinin içerisine yerleştirirsiniz, dinamikliği şimdi buradan gelecek...

ŞEVKET OKANT: Herkese iki anahtar vaadi vardı...

İLHAN KESİCİO bunun biraz teknik olarak dışında tabiî.

Bu parametrelerden bir tanesini değiştirerek diğer parametrelerin, diğer değişkenlerin ne hâl aldığını görürsünüz. Diyelim ki Türkiye yüzde 60'lık enflâsyondadır, bir dinamik denge modeli kurdunuz, yüzde 40 enflâsyon olsun dediğinizde, iç talep, dış talep, iç üretim, dış üretim, ithalât-ihracat, bütün buna benzeyen temel veriler devreye girerler, o zaman yüzde 40'lık bir enflâsyona göre büyüme hızı dahil bu parametreler değişir. Bu şekildeki bir modele dinamik denge modeli diyoruz.

Bu bakımdan tek başına bir program mahiyetinde olmaz bu. Sadece, yani büyüme hızını beşten dörde çektiğimizde enflâsyon ne olur, enflâsyonu 60'dan 50'ye indirdiğimizde, onu 40'a indirdiği m izde neler oluyor'u görebilmeniz bakımından...

ENGİN ARDIÇ: Nasıl bir model kurmuştu efendim Tansu Hanım, yani meselâ enflâsyonda ne öngörmüştü, yani o dengeleri nasıl tutturmayı amaçlıyordu?

ŞEVKET OKANT: Bu arada ben bir şeyi daha eklemek istiyorum izin verirseniz. UDİDEM'i açıkladığında, programı 24 saat içinde gerçekleştirmemiz gerekir demişti ve aradan 2-2,5 yıl geçti ve siz de görevdeydiniz. Ekonomi düzelmedi, mega projeler var.

İLHAN KESİCİŞimdi ekonominin bütününe ayrıca bakılabilir ama, UDİDEM'le bakılacak olursa, eğer UDİDEM gerçekleştirilebilir bir proje idiyse, Sayın Başbakanın ekonomiyle ilgili Bakanlığı döneminde de gerçekleştirebilmiş olur idi.

Dersek ki, bütün yetkiler o zaman onun elinde değildi, o bakımdan gerçekleştirilemedi ise, şimdi yaklaşık 4 aydır Sayın Başbakanımız Başbakandır, şimdi elini kolunu bağlayacak herhangi bir öge de ortada yoktur, şimdi de gerçekleştirilebilir.

Benim kanaatim, UDİDEM zaten gerçekleştirilebilir bir proje değildir. Ben hem Genel İdare Kurulundayken şahsen, hem de ekonomi yönetiminde birlikte çalışırken itirazlarımız da vardı, uygulanabilir bir şey değildi o. Aslına bakarsanız hiç bir şey değildir.

TÖYÖK özelleştirmeyle ilgili, biraz önce sormuştunuz, özelleştirmeyle ilgili Sayın Başbakanın çok üstünde durduğu, çok önem verdiği bir proje idi. Bu da uygulanabilir bir şey değildi. Biz o zaman da görüşlerimizi ifade ettik bütün ekonomik plâtformlarda, bütün resmî plâtformlarda ifade ettik. Ve bize de rağmen aslında Bakanlar Kurulunda görüşülmüş, kabul edilmiş, Meclise de sevk edilmiş bir projedir.

Ama yeni Hükûmet geldiğinde, Sayın Çiller Sayın Başbakan olduğu andan itibaren Meclise sevk edilmiş olan bu TÖYÖK projesini de hemen kanunlaştırıp canlandırabilirdi.

Bana göre özelleştirmeyi TÖYÖK'le yapamazsınız. TÖYÖK denilen organizasyonda, tepede bir tane kurul vardır, ondan evvel de aslında zaten TÖK, Türkiye Özelleştirme Kurumu ve KİT Müsteşarlığıyla birlikte düşünülen bir mekanizma idi. 

Tepede bu olacak, arada bir 7-8 kişilik yönetim kurulu olacak, onun altında 50-60 kişilik bir Board olacak, Türkiye'nin çeşitli sektörlerinden seçilmiş insanların temsil edileceği.

Bunun altında sektörel holdingler olacak; yani tekstil holdingi, taş ve toprak sanayine dayalı holding, sanayi holdingleri filan gibi, bunun altında alt sektörlerin holding b a şları olacak ve sonra özelleştirmeye gelecek. Yani böyle bir mekanizmayla dünyanın hiçbir tarafında özelleştirme yapılabilmiş değildir, Türkiye'de de yapılabilmesi mümkün değildir.

Bu bakımdan, bence TÖYÖK'ün ve UDİDEM'in unutulmuş olması, zaten takdim eden insan şimdi Başbakan bile olmasına rağmen uygulanabilirliğindeki soru işaretleri münasebetiyledir.

ENGİN ARDIÇ: Yani, yine seçmeni kandırdılar mı netice itibarıyla?

İLHAN KESİCİ: Onu ben söylüyor değilim ama, yani o TÖYÖK projesi filan uygulanabilir bir proje değildir. TÖYÖK'le eğer Türkiye özelleştirme yapmak ister ise, bunu 100 sene daha yapamaz.

ENGİN ARDIÇ: Bir lâf vardır; bir işi çözmek istemiyorsan onu komisyona havale et diye, İsmet Paşa'nın yanılmıyorsam. Burada da böyle benzer bir şey söz konusu mu, yani TÖYÖK bir çeşit Encümen mi, işi yokuşa sürmek için mi bu yola gidildi?

İLHAN KESİCİHayır, bunu hazırlayan arkadaşlarımızın iyi niyetinden ben şüphe etmiyorum. Sayın Başbakanla birlikte o zaman da danışman olarak çalışan arkadaşlarımızı gördük, onlarla tanıştık, beraber çalıştık, bir bölümünü daha önceden tanıyordum.

Ama, bu arkadaşlarımızın bir bölümü, yani KİT'lerin özelleştirilmesinden sorumlu veya kendisini sorumlu gören arkadaşlarımızın bir bölümünün hayatlarında hiçbir KİT'in kapısından içeri girmeyen arkadaşlarımız olduğunu da biliyorum.

Yani, bunların iyi niyetinden şüphe edilemez, iyi niyetleri müemmendir, iyi niyetleri kesindir, Türkiye'de ciddî hizmetler yapmak istiyorlar, o da kesindir. Ama tecrübeleri ve bilgileri, bu işin nasıl yapacağını takdimde bana sorarsanız yetersizdir.

Yani, bu Türk Devleti bu KİT sistemini iyi bilir, hatta öyle az-buz filan bilmez, çok da iyi bilir. Yani 1960 yılından bu yana, ki Sayın Cumhurbaşkanımız o zaman hazırlanmış olan bir MEHTAP Raporu vardı, meşhur bir rapordur, çok da iyi hazırlanmış bir rapordur.

Hem şimdiki Sayın Cumhurbaşkanımız, hem bundan önceki Sayın Cumhurbaşkanımız, yani hem Sayın Demirel, hem rahmetli Sayın Özal bu Mehtap Raporunun benim bilebildiğim kadarıyla  çalışmaları içerisinde de bulunmuşlardır, çalışmışlardır.

KİT sistemine Türkiye 1960'dan beri kafa yormaya başlamıştır, hem merkezî idarenin yeniden teşkilâtlanmasına, hem de kitlerin nasıl rehabilite edileceğine dair. Ama, konu bugüne kadar gelmiştir.

Bence KİT'lerle ilgili bilinmeyen fazla bilgi yoktur. Ekonomi bürokrasisinin hemen tümünü, Şube Müdüründen Müsteşarına kadar, yani Plânlama Teşkilâtı, Hazine Müsteşarlığı, Maliye Bakanlığı, Merkez Bankası ve buna benzeyen Kamu Ortaklığı İdaresi gibi bütün kuruluşlarda aşağı yukarı Şube Müdüründen Müsteşarına kadar bütün insanlarını tanırım.

Türkiye'nin hâlâ en iyi yetişmiş kadroları Türk ekonomi bürokrasisindeki insanlardır. Ama mesele, bunları bir "team-work" hâlinde, bir ekip hâlinde belli bir amaç fonksiyonlar etrafında ve uygulanabilir projelerle ve bir sistem bütünlüğü içerisinde çalıştırmaktadır ve imkânlarını elbette biraz rahatlatmaktadır.

Bu hâlde ele alınırsa, Türkiye'deki özelleştirme ve KİT sistemi bütünüyle üstesinden gelinebilir bir hâldir.

ŞEVKET OKANT: Peki, neden yapılamıyor? Yani, bu özelleştirme Türkiye'yi kurtaracaksa, dar boğazdan kurtaracaksa ve gerekliyse, neden yapılamıyor?

İLHAN KESİCİ: Özelleştirme lâzımdır, ancak Türkiye'yi kurtaracak tek reçete olarak bakmamak lâzımdır; bir. Kurtaramaz , kurtarmaya gücü yetmez...

ENGİN ARDIÇ: Sizin bir lâfınızı hatırlıyorum; "Özelleştirme bir iktisat politikası değildir" demiştiniz.

İLHAN KESİCİEvet.

Şimdi, yani iktisat politikası mahiyetinde, yani makro dengeler içerisinde bir özelleştirme dengesi meselâ koymanız filan söz konusu değil, teknik itibariyle de. Bir kamu geliri olarak algılarsanız, o da özelleştirme tamamlanıncaya kadar algılayacağınız bir şeydir ve tek bir seferliktir.

Yani, özelleştirmeyi biz hem kamu finansmanını rahatlatmak bakımından da yapmamız lâzımdır, 35-40 milyar dolardır. Yeni teknolojilerin gelmesi bakımından yapmak lâzımdır, bir bölümünü kapatmak lâzımdır, artık satılabilir olmaktan da çıkmışlardır.

ENGİN ARDIÇ: Kapatmak deyince hemen aklıma Zonguldak geldi tabiî, Zonguldak konusunda ne düşün üyorsunuz efendim?

İLHAN KESİCİEfendim, Türkiye bu "Zonguldak projesi"ne de epeyice kafa yormuş bir ülkedir. Mesele, doğruları tam doğru olarak bilmek, problemi tam doğru teşhis etmek, çözümün tam ne olduğunu bilmek ve bunu uygulamak, ciddiyetle uygulamak. Yani bu anlamda bakarsanız kolaydır. Ama, konuyu başka mecralara sürüklerseniz, başka mecralarla çözüm yolu getirmek isterseniz bunun altından kalkılamaz.

Benim Sayın Başbakan Çiller'le ve diyelim ki mevcut Hükûmetin bir bölümüyle, ekonomik politikalarla ilgili üyeleriyle meselâ ilkesel bazda da en ciddî anlaşmazlık olarak gördüğüm noktalardan bir tanesi Zonguldak örneğindeki hâldir.

Zonguldak bir maden ocağı şehridir. Burada 3.2 milyon ton kömür üretilir, koklaşabilir taş kömürü veya taş kömürü üretilir. Bu yurt içinde daha çok satılır. Ama, 3.2 milyon ton kömür istihsalinden 1993'ün fiyatlarıyla kabaca 2.0-2.5 trilyon civarında bir mal satış hâsılatı elde edilir. Ama buna karşılık 4.9 trilyon lira personel ücreti ödenir Zonguldakta , 5 trilyon lira.

Yaklaşık 2 trilyon lira finansman gideri vardır, faiz harcaması vardır ve Zonguldak SSK'nın zararı 5.9 trilyondur, 6 trilyon. Yani, 2 trilyonluk mal üretirsiniz, 6 trilyon zarar edersiniz. Meselenin bir tarafı budur.

İkinci tarafı meselenin şudur: Orada Armutçuk, Karadon, Üzülmez, Kozlu ve Amasra ocakları vardır. Bunların alt ocaklarıyla birlikte bakarsanız 11 tane ocaktır netice itibarıyla. Bu ocakların bir bölümünde 400 metreye kadar kömür istihsal edersiniz. 400 metrede kömür istihsa l eden ülke, uluslar arası plâtformda rekabet edebilir bir işletmecilik yapamıyor demektir.

Bizim meselâ oradaki rakibimiz Avustralyadır; açık işletme tabir edilen bir işletmeyle kömür istihsal ederler. Yani yer yüzüne, toprak seviyesine çok yakın, kazmayı küreği vurduğunuzda kalorifik değeri de bizim kömürden daha yüksek kömür elde edilir.

ENGİN ARDIÇ: Yani, biz yukarıdaki bitirdik de onun için mi aşağılara indik?

İLHAN KESİCİYukarıdakini bitirdik, aşağıdakine iniyoruz, kalorifik değeri daha düşük ve maliyeti çok yüksek.

Şimdi burada, Zonguldak'ta, Türk kamuoyu da yakından ilgili biliyorum, 33 bin civarında insan çalışır. Bunun 16-17 bini yer üstünde çalışır, arada bir değişir bu oranlar, 17-18 bini yer altında çalışır. Bu kompozisyon dengesiz bir kompozisyondur, bunun bir kere dengeli bir kompozisyon hâline gelmesi lâzımdır; iki.

Üçüncü nokta; bu deminki saydığımız ocaklar, 11 tane ocağın içerisinde Üzülmez'in Akma'sıyla, Karadon'un Gelik ocakları zaten Dünya Bankası rehabilitasyon kredisiyle rehabilite edilmiştir, 175 milyon dolarlık bir Dünya Bankası kredisi kullanmışızdır. Bu ocaklar ulusal seviyede kısmen verimli sayılabilecek ocaklar hâline gelmiştir. Geride Kilimli ile Karadon ocağı kalır. Kilimli ile Karadon ocağını da 250 milyon dolarlık bi r proje ile rehabilite etmek mümkündür.

Şimdi benim kanaatim şudur: Bu saydığımız dört tane ocak, yani Kilimli, Karadon, Gelik ve Asma ocakları faaliyetlerini devam ettirmelidirler, yapılmış modernizasyon ve yapılacak modernizasyonlarla birlikte.

Buradan 2 milyon ton civarında kömür istihsal ederiz, 10 bin işçi çalıştırırız. Yer altı-yer üstü dengesini de kurarız, 10 bin işçi çalıştırırız, Zonguldak meselesi çözülür.

Diğer insanlarımıza; emekliliği gelmiş olan insanlarımız emekli olmalıdırlar, emekliliği h enüz gelmemiş olanlara belli bir tazminatla emeklilik hakkı vermeliyizdir veya bir makul zaman dilimi içerisinde onlara sosyal güvenliklerini teminat altına alacak bir yaklaşımda bulunmalıyız.

Şimdi bunun bir önemi de şu...

ENGİN ARDIÇ: Peki, "Somon balığı yetiştirelim" vesaire gibi önerileri nasıl karşılıyorsunuz?

İLHAN KESİCİŞimdi efendim, biz tabiî yabancı sermayeye de çok önem veriyoruz.

Herhâlde 2000 yılı Türkiyesiyle ilgili konuşuruz birazdan, yabancı sermaye bizim için çok önemli, bize benzeyen ülkelerin de kalkınması için çok önemli. 

Hatta bir anlamda denir ki, 1990'lar sermayenin serbest hareket edeceği çağdır, dönemdir, 10 yıldır 2000'e doğru yaklaşırken. Şimdi bu bakımdan biz yabancı sermayeye önem veririz ama, dünyada 650 milyar dolar civarında bir sermaye hareketi vardır, 1991'de 220 milyarı direkt yatırım olarak ülkelere gitmiştir, ama Türkiye bundan 500 milyon, 600 milyon, bilemediniz 800 milyonluk bir pay alır.

Bu pay, Türkiye'ye yetecek bir pay değil. Ama, bunun istediği başka şartlar var.

ENGİN ARDIÇ: Niye gelmiyor efendim?

İLHAN KESİCİBuradan Zonguldak örneğine geleceğim, izin verin Zonguldak örneğiyle birleştireyim ben bu işi.

Peugeot, Türkiye'de başlangıç üretim kapasitesi 100 bin otomobil olmak üzere, daha sonra da bir geliştirme plânıyla otomobil fabrikası kurmak istedi. Konulardan bir tanesi elbette yer seçimi. Tabiî uygun yer, yani bu serbest piyasa ekonomisi içerisinde yer seçimini elbette ki işletmeler kendileri yapacaklardır, yönetimin kendisi bulacaktır.

Tabiî yer o zaman, şimdi Toyota'nun yer seçimi olarak kullandığı Adapazarı civarındaki yerdi; birinci en iyi yer öyle görünüyor idi.

İkinci en iyi yer, İzmir'in kuzeyi civarındaki bir bölgedir, üçüncü en iyi yer, Mersin civarında bir bölgedir. Daha da geriye doğru gidilebilir, Orta Anadolu'ya doğru da kayılabilir.

Yabancı sermaye birimleri eskiden Devlet Plânlama Teşkilâtına bağlıydı, daha sonra Hazine Müsteşarlığına bağlanmıştı; Teşvikler ve Yabancı Sermaye olarak. Bu bakımdan Sayın Çiller doğrudan ilgili ve yetkiliydi bu konuda.

Yani, Peugeot ile müzakerelerde bu Zonguldak'ı kurtarma projesi olarak Peugeot'un otomobil fabrikasını Zonguldak'ta kurması önerildi. Ve biz ekonomi bürokrasisi olarak veya ekonomi bürokrasisinin bir bölümü 6 ay bu projeyle uğraşılmıştır. Bizim itirazımız vardı. Yani biz, hem Plânlama Teşkilâtı olarak, hem ekonomi bürokrasisinin büyük bir bölümü olarak Zonguldak'ın uygun yer olmadığı kanaatindeydik, hâlâ da öyledir.

Şimdi meselâ 700 milyon dolarlık Hyundai yatırımı var. Hyundai da yine otomobil fabrikası kurmak istiyor, Güney Koreliler. Onlara da, en son aldığım bilgiler itibarıyla öğrenebildiğim kadarıyla yine Zonguldak'ı öneriyorlar. Hâlbuki Zonguldak'ta şu stüdyonun yerleştirilebileceği kadar bile bir düz arazi bulmak mümkün değildir; bir.

İki; bunların Zonguldak'a gelebilmek için istedikleri şartları Türkiye'nin yerine getirmesi mümkün değildir. Bu bakımdan Peugeot işi kaldı.

ENGİN ARDIÇ: Nükleer santral var bir de, yani Tansu Hanım Almanya'ya gitti, Zonguldak'a nükleer santral yapacağım dedi; en tehlikeli deprem bölgesiymiş.

İLHAN KESİCİOndan önce, nükleer santrallerden önce, ona da gelmek istiyorum tabiî ama ondan önce Sayın Başbakan'ın Genel Başkan olduğu günlerden itibaren, henüz Başbakan da olmadan ekonomi bürokrasisini, Sümerbank'ın İstanbul'da Bakırköy ve Beykoz tesislerinin, tekstil ve ayakkabı tesislerinin Zonguldak'a taşınmasıyla ilgili projeyi Zonguldak'ı kurtarma projesi olarak takdim etti. Bu, deminki söylediğimiz sistem bütünlüğü içerisinde ele almama yaklaşımıdır ve irrasyoneldir.

Şimdi eğer Sümerbank'ın Bakırköy tesisleri İstanbul'da rantabıl değilse, Zonguldak'a taşındığında nasıl rantabıl olacaktır; bir.

Bunlar zaten en başka özelleştirmemiz gereken, kurtulmamız gereken müesseselerse, yeniden ne diye canlandırıyoruz; iki.

Ekonominin ve devletin, ekonomi bürokrasisinin ve devletin 2,5 ayı da bana sorarsanız böyle geçti. Ondan sonra Almanya, başından benim takip edebildiğim kadarıyla tabiî, siz de yakından takip ediyorsunuz, Almanya ziyaretinde Sayın Başbakan nükleer santralin Zonguldak'a kurulmasını önerdi.

Şimdi zaten bir günlük ömrü olan bir proje oldu o, hemen bu işle ilgili bütün teknik heyetler, bu projeyle ilgili kanaatlerini ifade ed ince çürüdü bu proje.

ENGİN ARDIÇ: Daha kısası var efendim, 6 saat yaşayan bir proje var, üniversite giriş sınavlarının kaldırılması; onun ömrü 6 saat oldu.

ŞEVKET OKANT: Millî Eğitim Bakanının da haberi yoktu hatta.

ENGİN ARDIÇ: Evet, onu da sonradan öğrendi. Bunu da zaten Enerji Bakanı da sonradan öğrendi.

İLHAN KESİCİŞimdi benim buradan gelmek istediğim nokta şu: Zonguldak deminki söylediğim tarzda ele alınacak bir örnektir. Zonguldaklıların da bana sorarsanız buna fazla itirazları olmaz. Yani Zonguldaklıların gönlü de, yani orada 1 milyon ton fazla kömür tüketeceğiz, üreteceğiz diye Türkiye'nin, netice itibarıyla onların da Türkiye'nin 6 trilyon lirasının sokağa atılmasına gönülleri rıza gösteriyor değil.

ENGİN ARDIÇ: Bir de aşağıda ölüm var, grizu patlaması. Otomobil fabrikasında filan hiç olmazsa patlama olmaz, değil mi?

İLHAN KESİCİEvet; yapılabilecek olan işlerle, yapılamayacak olan işleri bir arada düşünmek kat'iyen doğru değildir.

Yani bırakınız bizim Başbakanımızı ve Alman Başbakanını, dünyanın bütün başbakanları bir araya gelse, Zonguldak'ı veya Zonguldak gibi yüksek riskli fay hattında olan bir bölgeye nükleer santral kuramaz.

ŞEVKET OKANT: Sayın Başbakan her yurt dışına çıkıştı yeni fikirler üretiyor. Örneğin BASK modeli var, kamuoyunda çok konuşuldu. Siz ne diyorsunuz o konuda?

İLHAN KESİCİEfendim, Bask modeli herhâlde bizim Güneydoğumuzla ilgili bir model; orada hem bir siyasal çözüm, hem bir ekonomik çözüm filan tarzında. Bilmiyorum, tabiî ben Bask modelini çok kendim incelemiş değilim.

Şimdi orada birkaç tane bir şey var.

İspanya sadece iki tane komşusu olan bir ülkedir. Bunu bizim dış politikamızı da çok ilgilendiren bir hâdise olarak ifade ediyorum, sadece Portekiz ve Fransa'dır. Yani, "komşularınızla iyi geçinin", o modelin...

ENGİN ARDIÇ: Zaten iyi geçiniyorlar, çünkü Fransa'yla en son 14'üncü Lui zamanında savaşmışlar. 1600 bilmem kaçtan beri Fransa'yla arası iyi İspanya'nın.

İLHAN KESİCİParametrelerden bir tanesi oydu. Türkiye bir imparatorluk bakiyesidir. Osmanlı İmparatorluğundan bugün Birleşmiş Milletlere üye 24 tane ülke çıkmıştır. Türkiye'nin bunlarla çok iyi münasebetlerimiz olanları vardır, az iyi münasebetlerimiz olanlarımız vardır.

Ve bizim komşu sayımız 3 tane denizle birlikte 13 tanedir. Yani, İspanya'nın 2 tane komşusu vardır, Türkiye'nin 13 tane komşusu vardır. Bunların bir bölümü...

Yani Güneydoğu konusuna gidildiğinde, hem bir dış politikayla birlikte, hem de ta Abdülhamit'in zamanına kadar inmek lâzımdır, Hamidiye alaylarına inmek lâzımdır. Amerikan Başkanı Wilson'un Birinci Cihan Harbi önündeki prensiplerine inmek lâzımdır, İngiliz Mühipler Cemiyeti dönemine inmek lâzımdır, Kürt Teali Cemiyetlerine, Kürt Teavün Cemiyetleri dönemine inmek lâzımdır...

ENGİN ARDIÇ: Sayın Başbakan bunları bilmiyor mu?

İLHAN KESİCİ: Sevr'e inmek lâzımdır, Lozan tartışmalarına inmek lâzımdır, Lozan'daki azınlıklar tartışmasına inmek lâzımdır, iç isyanları görmek lâzımdır, Koçgiri İsyanını, Sason İsyanı, Ağrı İsyanlarını...

ENGİN ARDIÇ: Yani, Sayın Başbakanın tarih bilgisinin zayıf olduğunu mu iddia e diyorsunuz?

İLHAN KESİCİHayır, ben bir şey demiyorum.

ENGİN ARDIÇ: Geçen gün bir demeç verdi, Ankara'nın yakılıp yıkıldığından söz etti. Ankara'nın en son yakılıp yıkıldığı tarih 1402'dir ve Timurlenk tarafından yakılıp yıkılmış ki, o da çok kesin değil. Tarih bilgisinin zayıf olduğu kanaatinde misiniz diye onun için sordum.

İLHAN KESİCİŞimdi efendim, Güneydoğu'yla ilgili sadece bir siyasî çözüm yetmez; yani siyasî çözüm lâzımdır, demokratikleşme lâzımdır filan ama, Güneydoğu ve Türkiye önündeki yılları...

ENGİN ARDIÇ: Şu GAP konusunda tartışmak istiyorum efendim, madem Güneydoğu'ya geldik orada kalalım.

GAP'ı nasıl değerlendiriyorsunuz; bir çeşit KİT gibi mi, yani bir çeşit ölü yatırım mı, yanlış bir iş mi? Bazı kişilerin iddia ettiği gibi vaz mı geçelim? Çünkü onu da ileri sürüyorlar, yani "yine bu kadar trilyonlar akıtıyoruz, vazgeçelim, zararın neresinden dönülse kârdır" diyenler de var. Sizin değerlendirmeniz nedir efendim?

İLHAN KESİCİEvet, vaktimize bağlı olarak ben ona bir şey söylemeye çalışayı m.

ENGİN ARDIÇ: Vaktimiz var.

İLHAN KESİCİEfendim, GAP, bir tarafı ulusal proje mahiyetinde, bir tarafı yöresel proje mahiyetinde olan bir proje demetidir.

Ulusal proje mahiyetindeki tarafı, enerjiyle ilgili, hidro elektrik santralleriyle ilgili olan tarafıdır. Bugün Türkiye'nin mevcut 18500 megavat takatinde kurulu elektrik enerjisi gücü vardır. Bununla biz 60-70 milyar kilovat/saatlik enerji elde ederiz. GAP'taki projelerin toplamı 7,5 milyar kilovat/saattir, yani mevcudun neredeyse 3'te biri kad a rdır. Muazzam büyük bir projedir.

ENGİN ARDIÇ- Bir enerji darboğazı kapımızda mı? Onu da iddia ediyorlar. Yani, birkaç seneye kadar bir enerji sorunu yaşanacak değil mi efendim?

İLHAN KESİCİ- 1997 ve 1998; şimdi onunla ilgili gerekli şeyler yapılmaz ise öyle bir tehlikesi var; ona geleceğim.

İkinci bölümü sulama projesidir, tam anlamıyla bölgesel mahiyette bir projedir.

Şimdi o bölgeyi gezip gördünüz mü bilmiyorum, ama ben Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlığı ve Sayın Erdal İnönü'nün Başbakan Yardımcılığı döneminde bir büyük ekonomik heyetin başkanı olarak ve bir büyük ekonomik heyetle o bölgeye de gittik, gezdik, daha önceden de biliyorum ben.

Bu ovalar; şimdi bir harita olmuş olsaydı haritanın üstünde gösterirdim ama, evlerinde harita olanlar haritadan şey yapsınlar.

ENGİN ARDIÇ- Seyircilerimiz şöyle gözlerinin önüne getirirler yahut da haritaya bakarlar.

İLHAN KESİCİ- Şimdi GAP'ta bir Fırat Havzasındaki projeler var, bir Dicle Havzasında projeler var, hem enerji, hem sulama projeleri. Aşağı yukarı Fırat Havzasındaki projeler daha iyi yürüyor, daha hızlı yürüyor. Hemen Erzincan'ın biraz güneyinden, Sivas'ın biraz güneyinden başlamak üzere, Elazığ'ın kuzeyinden aşağı Suriye sınırına kadar en üstte Keban Barajı vardır ve Keban gölü vardır. Onun hemen altında Karakaya Barajı, Karakaya gölü, altında Atatürk Barajı ve gölü, altında geçen sene B-O-T sistemiyle başladığımız Birecik Barajı var, onun arkasında oluşacak olan göl, daha sonra 1995 yılında illâ da başlamamız gereken, 2000'de devreye almamı z , 2001'de devreye koymamız gereken Karkamış Barajı var.

ENGİN ARDIÇ- Yedi küpeli gelin, kayınpederin tabiriyle.

İLHAN KESİCİ- Evet. Sayın Cumhurbaşkanımızın 1980 öncesi Başbakanlığı döneminde yedi küpeli gelin dediği proje bu projedir, bir büyük proje dir.

Şimdi bu barajlar ve bu göllerle beraber, Fırat Havzasında biz 1.1 milyon hektar, yani 11 milyon dönem arazi sulayacağız.

Benzer proje Dicle Vadisinin üzerinde var, Dicle Havzasında var. Ta yukarıda Murat suyundaki Periözlüce Barajından itibaren aşağı kadar Barzan, Porsuk, Kralkızı, Dicle, Batman, Silopi, Cizre, bu projeleri yerine getirdiğiniz zaman, işte Yukarı Mezopotamya ovası denilen ovalar fışkırmış olacak, canlanmış olacak.

Bir büyük projedir. Bu projeye Türkiye şimdiye kadar 92 trilyon lira para harcamıştır bugünün parasıyla ve daha harcayacağımız rakam 90 trilyon liradır.

Şimdi burada akla şu gelebilir...

ENGİN ARDIÇ- "Türkiye'nin elindeki su silâhı" derken bunu mu kastediyorlar?

İLHAN KESİCİ- Hayır efendim. Su silâhı; aslında o çok da kritik bir konu, izin verin, şeyden sonra ona biraz temas edeyim istiyorum.

ENGİN ARDIÇ- Tabiî.

İLHAN KESİCİ- Şimdi tabiî bu 90 trilyon lirayı harcamış olmamıza rağmen, halka henüz refah olarak bu çok yansımış bir proje değil. Onun sebebi, alt yapı ve barajlara gidiyor olması münasebetiyle. Yani, biten barajlardan itibaren sulama sistemi onun hemen peşine geliyor. İşte o zaman, Dicle Havzasında da, Dicle Vadisinde de aşağı yukarı 0.5 milyon hektar arazi sulandığında toplam 1.6, yani 16 milyon dönü m arazi önümüzdeki 5-6 yıllık zaman diliminden itibaren sulanmaya başlayacak. Halka refah, Güneydoğu halkına ve Türkiye'ye refah...

ENGİN ARDIÇ- Tabiî halk hemen ekmek istiyor, sorun orada.

İLHAN KESİCİ- Evet. Refah o zaman başlamış olacaktır. Yani, bu bakımdan Güneydoğu Anadolu Projesi bir büyük projedir.

Hem Türkiye'de bu işleri çok iyi bilen iki insan, şimdiki Sayın Cumhurbaşkanımız ve bir önceki Sayın Cumhurbaşkanımız, her ikisinin de bu büyük projede emeği vardır, büyük katkıları vardır, bu projenin illâ da devam etmesi lâzımdır.

Yani, Tanrı sizi inandırsın, ben avuçlarımın içinde Yukarı Mezopotamya ovalarını görüyorum, taayyül ediyorum, 16 milyon dönümlük bir şey.

ENGİN ARDIÇ- Şimdi basın bazı arkadaşlarımız var, "ver kurtul" kafasındaki bazı arkadaşlarımız, onlar diyorlar ki, Allah korusun, "Apo gelir buraları alır malır, bu kadar yatırım yapıyoruz, sonra gider" diye böyle görüşler de var.

İLHAN KESİCİ- Herhâlde Türkiye öyle bir şeyle karşılaşacak bir ülke değildir, Türkiye bir büyük ülkedir. Her ne kadar bazen enkaz tarzında Türk ekonomisi tavsif edilmiş olsa bile; Sayın Başbakan enkaz diyor, bu konuda izin verirseniz bir-iki bir şey söylemek istiyorum.

ENGİN ARDIÇ- Tabiî efendim.

İLHAN KESİCİ- Bir kere, Türk ekonomisi enkaz hâlinde değildir, Türk ekonomisinin sıkıntıları vardır. Türk ekonomisinin sıkıntılarının başında kamu finansmanındaki sıkıntı gelir. Yani, biraz önce Şevket Bey de söyledi, bütçe münasebetiyle...

ENGİN ARDIÇ- 94 bütçesini kısaca bir değerlendirir misiniz efendim? Vaktimiz de daralıyor gerçi ama.

İLHAN KESİCİ- Hayhay.

Şimdi bu enkaz edebiyatını ben siyasî bir söylem olarak alıyorum, iktisadî bir veri olarak, iktisadî bir realite olarak almıyorum. Bunun ama çok mahzurlu bir hâli vardır. Yurt içi bakımından hiçbir mahzuru yok, yani bir evvelki dönemin kötülenmesi bakımından enkaz kullanabilir. Zaman zaman Türkiye'de bu işler olmuştur, kendisinden bir evvelki dönem kötülenmiştir. Bunda bir sıkıntı yok...

ENGİN ARDIÇ- Efendim, "evvel ki bir dönem" demek de yanlış herhâlde, çünkü Sayın Çiller Ekonomiden Sorumlu Bakandı evvelki dönemde, yani enkazı kendi kendisi yaratmış oluyor bu dönemde, eğer enkazsa.

İLHAN KESİCİ- Evet, doğru.

İkincisi, asıl daha mühimi, dış ekonomik ajanlar olarak tabir ettiğimiz, dış ekonomik çevrelere verilecek olan sinyaller ve mesajlardır. Biz kamu bürokrasisi olarak, hem bürokrasideyken, hem şimdiki bürokrasideki arkadaşlarımız, günde yüzlerce heyet Türkiye'de vardır, yüzlerce heyetimiz bizim yurt dışında vardır hemen her gün, bunlar yab a ncılarla konuşurlar. Ve deriz ki, Türk ekonomisi dinamiktir, Türk ekonomisi canlıdır, büyüme hızımız büyüktür, istikrara doğru kavuşuyoruz, istikrara ulaşacağız, Türkiye 60 milyonluk bir ülkedir, etrafında hem Orta Doğu pazarı vardır, hem İç Asya pazarı d o ğmaktadır, Balkanlar vardır, Kafkaslar vardır. Netice itibarıyla, "Gelin, bizde yatırım yapın." O deminki söylediğimiz 500 milyon dolarlık yabancı sermaye azdır'ın bir şeyi o. "Gelin, bizde milyarlarca dolarlık yatırım yapın, bundan kâr edersiniz, kazanır s ınız."

Ve bizim iş adamlarımız da, sanayicilerimiz de, hizmet sektöründeki iş adamlarımız da benzer argümanları iş dünyasıyla konuşurlar. Derler ki, Türk ekonomisi canlıdır, diridir, iyileşmektedir, gelin, birlikte yatırımlar yapalım, birlikte ortaklıklar yapalım.

Bütün bu faaliyetler yapılır iken, ülkenin ekonomiyle ilgili bir numaralı ağzı, yani Sayın Başbakan "battık, hendeğe de yuvarlanmak üzereyiz" derse Türkiye'ye yabancı sermaye gelir mi? Bu bakımdan...

ENGİN ARDIÇ- Efendim, vaktimiz daralıyor, Şevket Bey bir şey söyleyecek, kısaca bir değerlendirir misiniz.

ŞEVKET OKANT- 94 yılı bütçesi 816 trilyon, konsolide bütçesi. Görüldüğü kadar pek yatırım ağırlıklı bakanlıklar da pek bir şey almadı. Oysa Sayın Başbakan, Güneydoğu'ya büyük yatırımlar vadetmişti.

İLHAN KESİCİ- Evet.

Şimdi efendim, bütçenin bütününe bakmak mümkün; bir de ben bundan yaklaşık 20 gün öncesinden itibaren Türk kamuoyunun, ilgili Türk kamuoyunun dikkatlerini bir noktaya bakmak çekmek istedim. O da kamu finansmanındaki bozulmanın şiddeti ve trendi, meyili.

O şu idi: Cumhuriyet tarihinde ilk defa 1993 için görülüyor ki, daha doğrusu yıl sonu projeksiyonları itibarıyla görülmektedir ki, Türkiye'de toplanan toplam vergi, bu devletin sadece maaşlarıyla faizine yetmemektedir.

Yani, 93'ün tahminî bütçesi şöyle, gerçekleşme tahminî bütçesi: Faiz harcamaları, finansman giderleri 120 trilyon civarında olacak, maaşlar ve ücretler aşağı yukarı 170 trilyon lira civarında olacak, yani ikisi toplam 290 trilyon olacak, ama Türkiye'nin t o plam vergi gelirleri 270 trilyon. Sadece maaşa ve faize yetmeyen bir vergi geliri.

ENGİN ARDIÇ- Açık ne kadar efendim?

İLHAN KESİCİ- Açık tabiî 115 olarak çalıştı sanıyorum.

ENGİN ARDIÇ- Bu ne anlama geliyor, yani bu kadar para mı basılacak? Halka nasıl yansıyacak yani?

İLHAN KESİCİ- Şimdi bunun daha da riskli bir tarafı var. 1994 bütçesinde de faiz 220 trilyon görünüyor, personel harcamaları 270 trilyon görünüyor, yani toplamı 490 trilyon ediyor, toplam vergi gelirleri de 470 trilyon. Yani ekonomik araçların, ekonomi politikalarının en önemli aracı bütçelerdir. Ekonomi politikasında uygulayacağınız bütün şeyler bütçedeki araçlardır, bütün manivelalar, bütün araçlar bütçe araçlarıdır. Ama bunu peşinen kabul etmiş oluyorsunuz ki, bu ülke işte kamu fi n ansmanı bakımından tam anlamıyla bir batak ülkedir ve bu hazırladığınız bütçe, hazırlanmış olan bütçe onu söylüyor. Yani, sizden önce yapılmış olan bütçeler onu söylemiyor, yeni hazırlanmış olan bütçe onu söylüyor.

ENGİN ARDIÇ- Efendim, çok kısa bir şey rica ediyorum, program süremiz doldu. Her hafta olduğu gibi hep böyle zaten, tam sohbet koyulaştığı zaman süre bitiyor.

Yani, Türkiye şu anda ne durumda; batıyor muyuz, çıkıyor muyuz, yoksa yerimizde mi sayıyoruz? Çok kısa bir değerlendirme rica ediyorum .

İLHAN KESİCİ- Efendim, Türkiye, kamu finansmanı ve buna bağlı olarak önümüzdeki günlerde ödemeler dengesi sıkıntılarıyla karşı karşıya kalabilir. Bu trend böyle devam ederse kalır. Ama, bunun çözümü vardır. Bunun çözümü bir anlamda hem zordur, hem mümkündür. Yani, Türkiye'nin sorunlarını çok iyi bileceksiniz, en iyi insanlardan müteşekkil bir ekip kuracaksınız. Bu sadece 10'larla 20'lerle ifade edilebilecek bir eksik değildir, kamu bürokrasisini bütünüyle harekete geçireceksiniz, özelleştirmeyi aynı an d a devreye koyacaksınız, kapatmaları aynı anda devreye koyacaksınız, bunun icap ettirdiği diğer tedbirleri aynı anda alacaksınız, yabancı sermayeyi illâ da getirmeye çalışacaksınız...

ENGİN ARDIÇ- Kısmetse Kasım ayında ben gelirsem bunları yapacağım diyor sunuz.

Efendim, sözünüzü kestim ama, programı bitirmek zorundayız, çünkü rejisör arkadaş gene her hafta olduğu gibi işaret edip duruyor, yeter artık, süresiniz bitti diye.

Ben size çok teşekkür etmek istiyorum.

İLHAN KESİCİ- Ben çok teşekkür ediyorum .

ENGİN ARDIÇ- Hoş geldiniz ve güle güle diyelim.

Gerçekten çok aydınlatıcı oldu söylediniz şeyler.

Sayın seyirciler, bu hafta da program burada bitti tabiî her zaman olduğu gibi.

Haftaya yeni bir konuk, ilginç bir konuk gene karşınızda olacak.

B en hepinize iyi pazarlar, iyi hafta sonları ve iyi haftalar diliyorum efendim.

ŞEVKET OKANT- Hoşça kalın.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.