Facebook
Twitter
Ramazan Programı - İftar Zamanı
Cüneyt Manav-
Olgun Güneş
| STV - İftar Zamanı | 4.2.1996
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

CÜNEYT BEY- Hayırlı iftarlar sevgili seyirciler. Ramazan keyfiniz "İftar Zamanı"yla yine sizlerle birlikteyiz.

Efendim, bu akşam da iftiramızda çok kıymetli bir konuğumuz var. Bu akşamki değerli misafirimiz Bursa milletvekili Sayın İlhan Kesici.

Efendim, hoş geldiniz.

İLHAN KESİCİ- Hoş bulduk.

OLGUN BEY- Hoş geldiniz.

İLHAN KESİCİ- Merhaba Olgun Bey, hoş bulduk, sağ olun.

CÜNEYT BEY- Efendim, nasıl geçiyor Ramazanınız?

İLHAN KESİCİ- İyi elhamdülillah.

Şimdiye kadar zaten yarısını da tamamlamış olduk. Bizde Ramazanın yarısından itibaren zaten geri sayma başlıyor.

CÜNEYT BEY- Evet, inişe geçiyor.

İLHAN KESİCİ- Bundan sonra inşallah, özellikle gençler, çocuklar, Ramazanı idrak eden, oruçlarını tutabilen gençler ve çocuklar daha çok bayram hevesiyle orucun sonuna doğru yaklaşmış olacaklar. İyi geçiyor Allaha çok şükür.

OLGUN BEY- Şimdi hemen bir durum tespiti yapalım istiyorum, ben zorlanabilirim çünkü. Şimdi Başkanım mı diyelim, Müsteşarım mı diyelim, Sayın Vekilimiz mi diyelim, ne diyelim?

İLHAN KESİCİ- Evet, sayın vekilimiz bölümüne henüz ben alışamadım. Ama, "sayın Müsteşarım" benim hoşuma giden bir tabirdir. Bu belediye başkanlığı adaylığı münasebetiyle "sayın Başkanım", siz nasıl isterseniz. İlhan Bey, İlhan Abi, sayın Başkan, sayın Müsteşar. Hepsi olur. Nasıl uygun görürseniz.

CÜNEYT BEY - Şimdi efendim, bizim tercih edeceğimiz, İlhan Bey bizim abimiz.

OLGUN BEY - Tabiî, her zaman için.

CÜNEYT BEY - Yani, makamına, mevkiine hürmeten biz yine de Sayın Vekilim diyelim.

OLGUN BEY - Ben Müsteşarım demeyi tercih edeceğim.

İLHAN KESİCİ- Sen Müsteşarım de, sen de bana sorarsan Cüneyt, Abi de.

CÜNEYT BEY - Peki.

İLHAN KESİCİ- Nasıl isterseniz.

OLGUN BEY - Şimdi sevgili Müsteşarım diye başlıyorum ben, o soruyu sormak genellikle bana düşüyor.

İşte Ramazana girdik hayırlısıyla. Bu mübarek ayın, ben hemen çocukluğunuzun Ramazanından bahsetmek istiyorum; nasıldı çocukluktaki Ramazan, size neyi hatırlatıyor, ne söylersiniz bize?

İLHAN KESİCİ- Evet. Tabiî benim çocukluğum Sivas'ta geçti, bir bölümü Zara'da geçti, ilk çocukluğum Zara'da geçti.

Ben ilkokul ikinci sınıfa kadar Zara'da okudum, Sivas'ın bir kazasıdır Zara.

İlkokul üçüncü sınıfa geçtiğimde babamlar Sivas'a taşındılar, biz de o zaman Sivas'a taşındık.

Hem Zara'da, hem Sivas'ta Ramazan çok farklı bir aydır. Yani diğer ayların hemen tümünden sosyal faaliyetleri itibariyle de, hayat tarzı itibariyle de çok farklı olan bir aydır. Müthiş bir manevî iklim vardır.

Benim gözümün önünden hiç gitmeyen sahnelerden bir tanesi: diyelim ki saat 5,5'ta, 5'te iftar oluyorsa eğer, aşağı yukarı iftar saatinden yarım saat öncesinden itibaren şehir bütünüyle boşalmış bir şehir hâline gelirdi.

Ki bizim çocukluğumuzda, ilk gençliğimizde Sivas'ın nüfusu, o zaman şehir içi nüfusu 150 bindi, şimdi 300 bin civarındadır. Yani, 150 bin nüfuslu bir şehirde böyle sinek uçsa neredeyse duyulur hâle gelirdi.

Yarım saat kala önce bütün herkes evine çekilmiş olur, iftara hazırlık içerisinde olmuş olur. Çok kuvvetli bir manevî iklim vardır. Sivas'ın zaten diğer özelliklerini de, ben Anadolu'nun diğer bütün kentlerinde de, Sivas'ta da hemen hemen çok homojen bir Ramazan kültürü görüyorum.

Okuduğumuz bazı kitaplar var şimdi, hem Rumeli'yle ilgili okuduğum bazı kitaplar var, hem de bizim Sivas'ta gördüklerimiz, yaşadıklarımız filan var, benzer adetler hemen hemen aynıyla Rumeli'de de var, Rumeli vilayetlerinde var veya Rumeli'den göçmüş gelmiş olan evlâd-ı fatihanda var, fatihlerin evlâtlarında var.

Bu bakımdan Anadolu'nun bütün vila tleri, bu arada da Sivas, özellikle çocuklar bakımından müthiş bir manevî iklimdir Ramazan. Caddeler bomboş olur, çocuklar hazırlanır. Biz oruca aşağı yukarı 7 yaşında filan başlarız Sivas'ta, hâlbuki normali bildiğimiz kadarıyla 12 yaşıdır. Yani namaz aşağı yukarı 7 yaşında farz olunur gibi bilinir; oruç için biraz daha bünyenin kuvvetlenmesi lâzımdır, 12 yaşında farz olur gibi bilinir.

Ama, çocuklar çok büyük bir ekseriyetle 12 yaşın önünde, 12 yaştan önce oruç tutarlar, oruca başlarlar. Şimdi Sivas'ta çocuk l arı özendirmek bakımından da muhtemelen daha küçük çocuklar da, ben de hatırlıyorum, adına "tekne orucu" dediğimiz bir oruç türü var idi.

"Tekne orucu", işte bir direkleme veriyorsunuz, yani öğlenleyin yemek yedirirler çocuklara. Tabiî çocuklar da babalarının , ebeveynlerinin, annelerinin yemek yemediğini biliyor oldukları için ona takılırlar, neden onlar yemiyorlar da biz yemek yiyoruz diye. Bize öğretilen şeydi, yani bu çocuklar için farz olmuş olan oruç tekne orucudur, bir öğlen yemeği yemek lâzımdır. Öğlede n önce veya öğlenden sonra yemek yenmez, yine normal oruçlu olunur. Bu tür oruç ile çocukları özendirirler.

Bir başka şeyi hatırlıyorum ben; hem kendimde hatırlıyorum, hem daha sonra, benden sonra gelen kız kardeşlerimden hatırlıyorum. Böyle 6-7 yaşlarında heveslenir çocuklar oruç tutmak için. Tabiî, iftara yaklaştıkca takatleri de kesilir, azalır. Büyükler, evin abisi varsa, ablası varsa, teyze varsa evde, eski büyük ailelerde, onlar çocukları sırtlarına alırlar, sırtında dolaştırırlar.

Bazen sokakta dolaştırırlar, b a zen evin içinde dolaştırırlar evlerin içinde, bazen avlusu olan evlerde, ki eskiden öyleydi, avluda dolaştırırlar. Buna da, hem zannediyorum orucun yükünü hafifletmek istiyorlar açlığın yükünü, hem de çocukların günahı bu şekilde dökülürmüş diye bize telkin ederlerdi. Biz de günahlarımız çok dökülsün filan diye çok hevesle oruç tutmaya çalışırdık.

O bakımdan, ben öyle tahmin ediyorum ki, İstanbul'da da belirli semtlerde yaşanıyor tabiî, Ramazan iklimi, manevî iklimi hissediliyor ama, Anadolu vilayetlerinde Ramazanın bu manevî iklimi hemen hemen bütün hücrelere kadar hissedilir, bütün hayat tarzını Ramazana göre tanzim etmiş oluruz. Çok güzeldir.

CÜNEYT BEY - Şimdi efendim, ben bu noktada şunu sormak istiyorum:

Ramazan Türk toplumu için, özellikle Sivas için -anlattınız çok güzel bir şekilde- çok büyük bir önemi var. Peki, Ramazan ayı ve oruç ibadeti sizin için ne ifade ediyor?

İLHAN KESİCİ- Şimdi iki türlü yaklaşalım izin verirseniz.

Bir; dünyada aşağı yukarı 1,5 milyar civarında Müslüman var. Dünyanın nüfusu 5 milyar, bunun 1,5 milyarı Müslüman. Çocukları, çok yaşlıları, hastaları, sakatları çıkarırsak yani orucun farz olmayacağı insanları çıkarmış olursak, aşağı yukarı benim hesaplarıma göre 500 milyon civarında Müslüman oruç tutuyor.

Şimdi biz çok alışkınız, yani işin içinde olduğumuz için çok fark etmiyoruz ama, 500 milyon insan, en kısa oruç 12 saat, yaza denk düştüğü zaman 18 saate kadar varabiliyor, ortalama diyelim ki 15 saat aç ve susuz kalıyor. Bunun karşılığında top yoktur, bunun karşılığında tüfek yoktur, bunun karşılığında para, pul, maddî hiçbir imkân filan yoktur.

500 milyon insanın aynı tarihte bütün dünyada 15 saat oruçlu olması müthiş bir şeydir. Yani bütün dünya dengesi bakımından da müthiş bir şey, bir manevî iklim bakımından da müthiş bir şey. Bir önemli tespit budur.

Hepimizin ömrü aslında bize az gibi geliyor. Ramazan ayı bir ay netice itibariyle, 30 gün gelir geçer. İşte 15'i geçti, yaklaşık 15 günümüz kaldı Allah nasip ederse. Ama bu ömrümüzün yüzde 10'u. Yani, 500 milyon insan dünyada ömürlerinin yüzde 10'unu hiçbir şey beklemeksizin, sadece rızaullah için, yani sadece Cenabı Allah'ın rızasını kazanmak için, rızasını almak için ömürlerinin yüzde 10'unu bütünüyle aç ve susuz geçiriyorlar.

Şimdi, Ramazan ayı bize göre, bize öğretilenlere göre "11 ayın sultanı". Yani bir senede 12 ay var, birisi Ramazan, 11 ayın sultanı Ramazan. Ben niye öyledir diye çok merak ederdim. Yani, bir manevî iklim esiyor, çok güzel örfler, töreler, yemekler vesaire, kardeşlikler, dostluklar, ziyafetler, davetler filan oluyor.

Ama, zannediyorum bunda "Kadir Gecesi"ni biraz bulur gibi oldum. Çünkü, Ramazanı bize farz kılan ayet Bakara Suresinde. Şimdi Kur'an-ı Kerim hem Türkçe tercümesi meali itibariyle, hem de orijinali itibariyle muhtemel "nüzul sırası"na göre tanzim edilmiş değildir.

Bence Türkçesinde, bunu tanıdığım büyük din bilginleriyle filan da konuşuyorum ben, belki Türkçesini veya mealini muhtemel nüzul sırasına göre de, nazil olma sırasına göre de, çünkü büyük din âlimleri hem surelerin, hem ayetlerin hangi dönemde nazil olduğunu aşağı yukarı biliyorlar. Bunda ittifak derecesinde bir şey var, bir beraberlik vardır. Tam bir ittifak olmayabilir ama, ittifaka yakın bir hâl vardır.

Muhtemel nüzul sırasına göre tanzim edildiğinde, demek ki Bakara Suresi her ne kadar Fatiha Suresinden hemen sonra ikinci sure olarak Kur'an-ı kerimde yer alıyorsa da Medine dönemine ait bir sure olmalı. Yani, Hazreti Peygamber Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra nazil olmuş olan bir sure.

Bakara Suresi Kur'an-ı kerimin en uzun suresidir, 283 ayeti vardır. Bunun dört ayetinde Ramazan ve oruç geçiyor. Başka da Kur'an-ı kerimin hiçbir tarafında oruç ve Ramazan geçmez, diğer ibadetler geçer. Hac, zekât, bunlar çok çeşitli ayetlerde geçer, ama Ramazan ve oruç sadece dört ayette geçiyor Bakara Suresinde. 183 ve 184. ayetlerinde, 185, bir de 187.

Bu, bizim bildiğimiz anlamıyla Ramazanı tam bir tarif eder. "Ramazan, oruç size farz kılındı, sayılı günlerde farz kılındı", mealen arz etmeye çalışıyorum, "Bu sayılı günlerde sizden öncekilerde olduğu gibi orucunuzu tutun." Sonra, hangi vakitler içerisinde tutacaksınız? Tan yeri ile gün batımı arasında tutacaksınız. Tan yerinde siyah iplik beyaz iplik birbirinden ayırt edilinceye kadar. Bu dört ayette.

Tabiî bunun önemi, bu dört ayetin içerisinde Kur'an-ı kerimin Ramazan ayında indirildiği de var. En önemli hususlardan birisi budur. Oradan, Kur'an-ı kerim Kadir Gecesi nazil oldu. İlk hitap: "ikra bi ismi Rabbikum", yani sizi yaratan Cenabı Allahın ismiyle okuyun. Hazreti Cebrail'in Hazreti Peygamber efendimize ilk şeyi, ilk mesajı veya ilk tebliği itibariyle. Şimdi 11 ayın sultanı da zannediyorum bana göre oradan geliyor.

Şimdi, Kadir Suresi 5 ayetten müteşekkil. İlk üç ayeti bence çok manidar. Şimdi, estaüzübillah, birinci ayet: "İnnâ enzelnâhü fi leylet-il kadri"; şüphesiz biz onu, Kur'an-ı kerimi Kadir Gecesi indirdik. "Ve mâ edrâke mâ leyletülkadri"; siz kadir gecesinin manasını, önemini, ehemmiyetini bilir misiniz? "Leyletülkadri hayrün min elfi şehrin"; Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

Yani böyle sorulu-cevaplı ayet var. "Ve mâ edrâke mâ leyletülkadri"; Kadir Gecesinin önemini bilir misiniz? "Leyletülkadri hayrün min elfi şehrin"; bin aydan daha hayırlıdır.

Şimdi biz Sivas'ta da, Olgun Beyin deminki bölümüne dönelim, Sivas'ta meselâ, ben küçükken hatırlıyorum, evlerimizde Kadir Gecesi sabaha kadar ibadet edilir, şükür namazı kılınır, dua edilir. Kadir Gecesini yakalayabilmek bakımından da çok önemli şeyimiz vardı. Zaten 26, 27, 28'i civarındadır, biz de onu 27'si olarak şimdi zannediyorum kutluyoruz, öyle diyelim. Ramazan bu münasebetle asıl Kur'an-ı kerimin indiği ay ve indiği günü de içinde bulundurması münasebetiyle bir anlamda 11 ayın sultanıdır.

CÜNEYT BEY - Evet, gerçekten öyle.

Şimdi arkadaşlarımız işaret ediyorlar, herhâlde Kâbe bağlantısı hazır. Evet, arkadaşlarımız hazırlıyorlar Kâbe bağlantısını.

Şimdi efendim, o çocukluğunuzdaki Ramazanları böyle genel itibariyle, Sivas itibariyle anlattınız. İlhan Kesici'nin çocukluğunda Ramazan evlerinde nasıl geçerdi? Valide sultan nasıl hazırlanırdı, nasıl bir heyecan sarardı, neler hazırlanırdı?

İLHAN KESİCİ- Şimdi deminki bölümüne ben bir de babamdan bir yaklaşım, izin verirseniz, Allah tûl-u ömürler versin, Allah uzun ömürler versin.

CÜNEYT BEY - Amin, inşallah.

İLHAN KESİCİ- Allan onlardan, annemizden, babamızdan razı olsun, üstlerimizde çok büyük emekleri var.

Şimdi, Ramazan ayı niye her ay değişir diye ben merak ederdim çocukluğumuzda. Babamla da bu tür sohbetlerimiz olurdu. Zaten Ramazan ayları bizim evlerimizde dinî bilgilerin de verildiği, yoğun olarak verildiği aylardır.

Bütün hâdiseler böyle bir masalımsı, destanımsı bir üslûpla anlatılır. Ve bana göre çok etkili bir anlatım tarzı, çok etkili bir öğrenme tarzıdır. Benim elimde olmuş olsa şu veya bu şekilde, yine çocuklara böyle evlerde -şimdi büyükler azaldı tabiî çağın icabı gereği- böyle masalımsı, destanımsı bir üslûpla ilk dinî bilgilerin anlatılması doğru olur diye düşünüyorum.

Şimdi merak ederdim, Ramazan bir ay Ocakta, bir ay Şubatta. Ttabiî sonra öğrendik ki, büyüdükten sonra öğrendik ki bir "şemsî aylar" var, yani şimdi bizim kullandığımız takvim; dünyanın güneş etrafında dönmesinden müteşekkil ve bir turun 30 ilâ 31 gün olduğu takvim.

Öbürü "kamerî aylar". Araplar hâlâ onu kullanıyorlar. O da, ayın hareketlerine bağlı olarak yılın tanzim edildiği şeyler, aylar. İkisinin arasında da 10 gün fark var. Şimdi Ramazan 10'ar gün her yıl öne doğru gelir. Babamın buna cevabı, benim de çok hoşuma gitmişti, manidardır ve hoştur, şudur:

Yani babam derdi ki, Ramazan bu kadar mukaddes bir ay olduğu için, 11 ayın da sultanı olduğu için tek bir ayda sabit kalmış olsa diğer aylar çok üzüldüler bundan. Sonra Cenab-ı Allaha yalvardılar: "Ya Rabbi" dediler, "Ne olur Ramazanı bizim ayımıza da isabet ettirmiş ol, denk düşürmüş ol."

Sonra Cenab-ı Allah bu büyük yakarışları kabul etti ve her ayı yılın her mevsimini dolaştırarak Ramazanı tekemmül ettirdi diyelim veya Ramazanı dolaştırmış oldu. Bütün aylar mutlu oldu, bütün mevsimler mutlu oldu ki, "Ya Rabbi, şükürler olsun ki Ramazan bizim dönemimize de düştü" diye.

Ben bu tür anlatımların çocukların üstünde çok müspet etkisi olduğuna, buna benzeyen üslûpların doğru bir üslûp olduğuna inanıyorum.

CÜNEYT BEY - Evet gerçekten.

Şimdi Bakanımızı görüyorsun Olgun abi, bizler biliyoruz, sevgili seyircilerimiz de buna şahit oluyorlar, gerçekten kendisi böyle bir yarım hafız kadar Kur'an-ı kerim ezberi olan ve aynı zamanda mana veren bir insan.

Yalnız, ben şundan şu anda çekiyorum: Bu programı izledikten sonra, bakalım din ve ahlâk kültürü programlarından Sayın Başkanımız kendini kurtarabilecek mi?

OLGUN BEY - O kadar etkili, o kadar güzel konuşuyor ki, Ramazanın da vermiş olduğu, orucun da vermiş olduğu şey, rehavet çöktü yani.

CÜNEYT BEY - Gerçekten ne kadar güzel.

Şimdi efendim, bu tatlı sohbete devam edeceğiz, ama arkadaşlarımız Kâbe bağlantısının hazır olduğunu işaret ediyorlar. İsterseniz oradaki ezanımızı dinleyelim, daha sonra devam ederiz.

İLHAN KESİCİ- Memnuniyetle, hayhay.

(Kâbe'den Ezan Dinlendi)

CÜNEYT BEY - Evet sevgili seyirciler, yeniden sizlerle birlikteyiz.

Efendim, izledik. Mekke-i Mükerremede akşam ezanı okundu, oradaki müminler oruçlarını açtılar. Allah oruçlarını kabul etsin diyoruz.

Efendim, bu tatlı sohbete devam edeceğiz, ama önce kısa bir reklâm arası.

(Reklâm Arası)

OLGUN BEY - Sayın Başkanım, şimdi Sivas dedik, çocukluk dedik, Ramazan dedik, iftira da çok az bir süremiz kaldı, iftar sofralarından bahsetmemek olmayacak.

İLHAN KESİCİ- Evet.

OLGUN BEY - Sizin de anlatacağınız mutlaka çok güzel iftar anıları vardır.

İLHAN KESİCİ- Şimdi Sivas'ta gerçekten; bizim evlerimizde de hâlâ biz devam ettirmeye çalışıyoruz, yani İstanbul'da olduğumuzda.

Bir; bir kere sahur, yani iftardan bir sahura atlayalım.

Sahura ayrıca kalkılır. Yani, o çünkü bir başka hava veriyor. Zamanı müsait olmayanları, işi müsait olmayanları tabiî bunun haricinde tutmak lâzımdır ama, durumu sahura kalkmaya müsait olanlar bizde mutlaka sahura kalkarlar. Sivas'ta iftar yemekleri ve sahur yemekleri aşağı yukarı homojendi, yani bizim zamanımızda. Şimdi o homojenlik de devam eder gibi geliyor, yani hemen hemen menüsü baştan belli olan bir yemek türü.

İllâ da bulunması gereken yemeklerden bir tanesi, daha doğrusu bir "iftariye" var, iftarlık. Biz şimdi iftariyeyi bütün bir iftar yemeği için kullanıyoruz. Hâlbuki iftariye ve iftar yemeği farklı bir şey. İftariye, küçük bir, işte çay tabağından birazcık daha büyük bir tabak düşünün, bakır, eski usulde tabiî bakır tabaklar, şimdi normal bir tabak olarak da onu düşünmek mümkün.

CÜNEYT BEY - Sahan derler.

İLHAN KESİCİ- Evet, sahan denilebilir, onun içerisinde bir iki tane hurma, bir iki tane zeytin, bir parça peynir, Sivas'da illâ da pastırma, illâ da sucuk, vesaire bunlar bulunur. Bu, iftariyeliktir. Zaten dükkânlardan böyle alış veriş filan edilirken dükkânlar iftariyelik verirler müşteriye, para pul almadan iftariyelik verir.

Bu iftariyelik, iftar yemeğinden önce yenilen şeydir, çünkü ikisinin arasında da namaz var. Yani, Sivas'ta geleneksel olarak hemen bütün evlerde öyledir. Önce ezan okunur, ezanla beraber iftariyelikle oruç açılır. Bismillah denilir açılır, daha sonra namaza durulur. Genellikle de mahalle camine gidilirdi, şimdi evlerde zannediyorum daha çok yapılıyor o, mahalle camisinde namaza gidilir, çünkü evinde misafir olur, iftarın misafiri olur.

Özellikle ben dedemlerin evinden küçüklükten hatırlıyorum, Ramazanın ortasından itibaren, ilk yarısında çok rağbet olmaz idi, Ramazanın ortasından itibaren mahallenin, çarşının, tüccar olanlar çarşının yoksullarını hep iftira alırlar, iftara ve sahura da hatta alınırdı.

Şimdi de de tabiî bu iftar davetleri filan var ama, sosyal statüleri birbirine benzeyen insanlar birbirlerini davet eder hâle geldiler. Bu sanki bana, daha doğrusu şöyle diyelim: Mahallenin yoksullarını, tanıdık yoksul gibi olanları iftar sofrasına almak daha şey bir şey, Ramazana daha uygun.

Şimdi o yüzden, bir, Sivas'ın iftariyeliği var. Şimdi de varmış. Ben bugün de annemgille telefonla konuştum, canım ana dedim, hâlâ devam ediyor mu bu işler? Efendim, iftariyelik var.

Meselâ "hurma" çekirdeği, mukaddes bir şeydir diye gelişi güzel atılmazdı, tabağa da konulmaz. Onlar biriktirilir, ya nazarlık gibi cepte taşınılır bir tane hurma veya evin saksısı filan varsa o saksıya filan dikilir, özenle dikilir, ulu orta atılmaz.

Bir iftariyelik var.

Ondan sonra pilav, Sivas'ın vazgeçilmez iftar menülerinden. Hatta bizim evlerimizde de, bütün Sivas'ta da "30 Ramazan 30 pilav" tabiri vardır, yani 30 Ramazan günü 30 tane pilav olacak, yani pilavsız olmaz.

Hoşaf, şimdilerde azaldı, ama ben şahsen de çok sevdiğim bir şeydir, komposto türüdür, öyle diyelim, hoşaf illâ da olacak.

Etli yemekler olur.

Bizde bir de içli börek. Yani bu içli böreğin içine peynir filan konulur, ama bu dediğim içli börek peynirli olan börek değildir. Un kavurması; o da fukaralıktan geliyor zannediyorum. Yani hamuru açarsanız, unu biraz yağda kavurursunuz, yağda kavrulmuş undur, onu böreğin içine koyarsınız, yani böreği öyle yaparsanız, bunun adı içli börek olur, içli tepsi böreği. Daha sonra bunun üstüne biraz daha varlıklı evler bal dökerler, biraz daha az varlıklı evler pekmez, sıvı hâlde pekmez vardı o zaman, pekmez dökerler.

Bu bal börek, "ballı börek" lâfı vardır ya, yani bal börek olsun. Ne yediniz? İşte ballı börek yedik filan. En makbul yemek türü olarak içli böreğin üstüne dökülen balla yapılmış olan yemektir. Hemen hemen Sivas'ta aşağı yukarı bu ballı börek de olur, içli börek de olur.

Bir de, yine biraz fukaralıkla ilgili olmak üzere, tatlı olarak bizim hamur tatlımız vardı, biz ona "hurma" deriz. Yani, ağaçta yetişen hurmadan farklı olmak üzere, normal hamuru yağlı bir hamurdur, işte bir şekilde tatlı yaparlar onu, şerbetini dökerler, bizim evlerimizde ona hurma denir. Sivas'ta da çok meşhur bir tatlıdır. Ben de çok severim şeklini, şemailini.

Aşağı yukarı bu menü, bu yemek bütün Sivas'ta, muhtemelen de bütün Anadolu'da neredeyse standart hâldedir.

Burada dikkatinize benim, seyircilerimizin de dikkatine sunmak istediğim bir şey var.

"Tuz"un ayrı bir önemi vardır. Biz iftarımızı açar açmaz hurmayla, zeytinle veya suyla, her neyle açılmış ise, iftar açılır açmaz iftar sofrasına bir kâse, bir tabak da tuz konulur, açık tuz. İşte parmağınız biraz ıslatılır, bir parmak hemen o tatlının üstüne tuz yenir. Tuzun Türk kültüründe, Türk İslâm kültüründe özel bir önemi var zannediyorum, çok kıymetlidir.

Biz meselâ ilk paraları kazandığımızda evlerimize, yani ben ilk devlet memuriyetine girdiğimde de yaptım, bundan 15-20 gün önce ilk Milletvekili maaşımı da Cenab-ı Allahın izniyle aldığım zaman da yaptım, evlerimize bir ekmek, bir kilo tuz , bir kilo şeker alınır. Yani, işte herhâlde Halil İbrahim bereketi olsun filan diye. Tuzun ayrı bir Türk kültüründe önemi vardır.

Yunus Emre'nin tuz ekmekle ilgili bir deyişi var. "Tuz ekmek hakkı" diye bir lâf da vardır, yani insanların arasıda bir tuz ekmek hakkı tabir edilir. Yunus Emre, "Dostlar, gelin, esenleşelim"; bu esenlik kelimesini, demek ki 1200'leri alırsak Yunus Emre'nin yaşadığı çağı, 1200'lerin ortası, şimdi 1900'lerin sonundayız, 750 sene önce Yunus Emre'nin dilinde esen, esenlik kelimesi var.

"Dostlar, gelin esenleşelim / Tuz ekmek helâlleşelim" diyor. Yani, birbirimize tuz ekmek hakkı var ise eğer, onun da helâlleşmesini yapalım.

Bir de, Sivas kültüründe ve muhtemelen Anadolu kültüründe bu tuzun da iftariyelik ve iftar yemekleriyle ilgili bir önemi var. Aşağı yukarı işte bizim mutfağımızın genel çerçevesi böyle gibiydi.

CÜNEYT BEY - Şimdi ben Başkanımıza şunu sormak istiyorum Olgun abi, müsaade edersen. Yıllarca yurt dışında bulundunuz çeşitli görevlerle, orada da okudunuz. Oralardaki Ramazanlar nasıl geçti? İnsan nasıl duygular içerisinde oluyor? Yani, Türkiye'de geçirdiğiniz Ramazanlarla yurt dışında geçirdiğiniz Ramazanlar.

İLHAN KESİCİ- Evet, aşağı yukarı benim 3 Ramazanım yurt dışında geçti. Onların bayramlarında tabiî hep Türkiye'ye geldik, anamızın, babımızın elini öpmeye geldik. Bayramları orada geçirmedim, bayramları burada geçirdim.

Yurt dışında şimdi çok insanımız var bizim. Özellikle Türklerin yoğun olduğu yerlerde, Ramazan neredeyse Türkiye'deki Ramazana benziyor. Yani, meselâ en uzun ben Belçika'da Brüksel'de kaldım. Brüksel'in bir Türk mahallesi vardı: Scarbeck. Bakkallarımız vardı, dönercilerimiz, kebapçılarımız vesaire, hepsi vardı. Ramazanda Türklerin arasındaki münasebet de, özellikle bu bakkal alış verişi münasebeti filan da daha yoğun olurdu. Camilerimiz vardı orada. Aşağı yukarı Türkiye'deki Ramazan iklimine benzeyen yahut İstanbul'dakine, meselâ bir büyük kent olarak İstanbul Ramazan iklimine benzeyen bir iklim yaşanıyor orada.

Bir Ramazan da Londra'daydım. Londra'da Türkler daha az tabiî Brüksel'e kıyasla. Orada sadece siz hissediyorsunuz, o bir "yalnızlık" veriyor, öyle hatırlıyorum. Yani, sizin gibi olan insan az olunca toplumda, o sanki biraz bir masunluk, biraz bir hüzün, biraz bir yalnızlık hissi veriyor.

Ama, ben öyle zannediyorum ki, en iyisi bu küçük yerlerdeki Ramazanlardır. İstanbul ve Ankara'yı çıkarırsanız, öbür bütün vilayetler, muhtemelen bir de İzmir büyük, öbür bütün vilayetler aşağı yukarı böyle Ramazanı bütün bir vilayet olarak yaşayan kentlerdir. Her şeyiyle hissediliyor Ramazan oralarda; öyle tahmin ediyorum.

CÜNEYT BEY - Zaten Ramazan da toplu olarak yaşandı mı bir coşku, bir güzellik.

İLHAN KESİCİ- Tabiî. Yani, o bütün caddeler aynı anda boşaldı mı, bütün insanlar aşağı yukarı aynı şey içerisinde.

CÜNEYT BEY - O pide kuyruklarında herkes bekliyor.

İLHAN KESİCİ- Şimdi sadece İstanbul'la ilgili çok hoşuma giden bir durum oldu.

Ezan yaklaştı mı?

CÜNEYT BEY - Evet, arkadaşlarımız işaret ediyorlar, herhâlde ezan vakti oldu efendim, isterseniz önce ezanımızı dinleyelim.

İLHAN KESİCİ- Hay hay, memnuniyetle.

(Ezan Dinlendi)

CÜNEYT BEY - Evet sevgili seyirciler, vakit İstanbul için iftar vaktidir. Allah tutmuş olduğunuz oruçları kabul etsin efendim; afiyet olsun.

İLHAN KESİCİ- Amin, cümlemizinkini.

CÜNEYT BEY - Başkanım, buyurun.

İLHAN KESİCİ- Ben ikram etmiş olayım.

CÜNEYT BEY - Vekilimizin elinden oruç bozuyoruz.

İLHAN KESİCİ- Allah kabul etsin.

CÜNEYT BEY - Allah razı olsun efendim.

Evet sevgili seyirciler, sizler de sofradasınız, bizler de değerli misafirlerimizle oruçlarımızı bozuyoruz.

İsterseniz bu yemek vaktini de değerlendirelim, bakalım bu akşam değerli hocalarımız, değerli ilâhiyatçılar "mâna iklimi"nde hangi konuda sohbet ediyorlar.

("Mana İklimi" Programı İzlendi)

CÜNEYT BEY - Evet Sayın Başkanım, yeniden birlikteyiz.

Efendim, sizler zaten az yiyorsunuz. Zaten herhâlde iftarda da az yenmesi gerekiyor oruçtan sonra, yani Olgun abinin yapmış olduğu gibi.

OLGUN BEY - Ben hep öyle yapıyorum genelde.

İLHAN KESİCİ- Tabiî, ben biraz da sohbete devam edeceğimiz için az yemeyi tercih ettim, tok karnına sohbet çok olmuyor.

Bir de Sivas'ta çok hoş bir lâf daha vardır, yani bugün sohbetin büyük bir bölümü Sivas'la da ilgili olmuş oldu ama. Hem Ramazanla ilgili bir söz, hem geneliyle ilgili:

"Az ye ol melek / Çok ye ol helâk" derler. Yani, az yersen melek olursun, sağlam daha güzel olursun, çok yersen helâk olursun. Çok şişmanlık o kadar makbul bir şey değildir, çok yemek yemek de o kadar makbul bir şey değil. O yüzden ben, az ye ol melek, çok ye ol helâk yaklaşımında gidiyorum.

CÜNEYT BEY - Ne kadar güzel.

Şimdi efendim, biraz da isterseniz Ramazanın bu sosyal boyutundan konuşalım.

İLHAN KESİCİ- Hay hay, memnuniyetle.

Bu yemekler önümüzde duruyor mu, sonra bir şekilde alıyor muyuz?

CÜNEYT BEY - Devam edelim sofra da berekettir.

İLHAN KESİCİ- Şimdi Ahmet Kabaklı hocamızın -geçenlerde telefonla da konuştum ben- bir televizyon programında çok hoşuma giden Ramazanla ilgili bir yaklaşımı oldu.

Ahmet Kabaklı hocamız diyor ki, Ramazan, "agniyanı şakirin, fukarayı sabirin"dir, aynı zamanda diyor. Agniyan, zenginler demek, şakirin şükredenler, agniyanı şakirin, şükreden zenginler. Fukarayı sabirin, fukura, bildiğimiz fakirler, fakirin çoğulu, fukara, fakirler, sabirin, sabredenler, fukarayı sabirin, sabreden fakirler. Yani agniyanı şakirin, şükreden zenginler ve fukarayı sabirin, sabreden fakirler.

Şimdi bu, tabiî zenginlerimizin gerçekten şükürleri ve bu şükürlerinin bir icaplarını yerine getirmeleri söz konusu. Gerek iftar sofraları tarzında olsun bu, gerekse diğer dinî vecibeler tarzında. Tabiî, bizim medenî dünyada veya şimdi çağdaş olan dünyada zenginlerin yine sosyal devlet esprisi içerisinde yaptığı bir şükür mekanizması var; o da meselâ vergi vermektir. Yani, devletler daha çok hem zenginlerden, varlığı olanlardan, hem de çok gelir kazananlardan vergi alırlar, bunu toplumun ortak menfaatleri için kullanırlar, yol yaparlar, okul yaparlar vesaire.

Şimdi İslâmiyette tabiî bu hâdise biraz da servet vergisi mahiyetindedir. O da, zekât müessesi var. Benim dikkatimi çektiği kadarıyla, eksiğimiz yanlışımız olabilir dinî hükümlerin yorumlanmasında ama, epeyice haşır neşir olmuş bir insan olarak, namazla zekât hemen hemen Kur'an-ı kerimde hep beraber geçen iki ibadet türüdür. Yani, her nerede "namazınızı kılın" geçiyorsa, peşinen hemen yanında "zekâtınızı verin" diyor. Namazını kılın, zekâtınızı verin; namazını kılın, zekâtınızı verin.

Bizdeki ölçü yüzde 2,5'tur, 40'ta bir. Şimdi varlık vergisi tarzında eğer zekât müessesesi, fitre daha küçük bir müessese tabiî, zekât müessesesi bihakkın yerine getirilebilmiş olsa, Müslüman topluluklarda, özellikle Türkiye'de, yani diğerlerini bırakalım, Müslüman topluluklarda fakir diye bir şey kalmaz aslında.

Yani, Türkiye'deki zenginleri şimdi gözümüzün önüne getirelim, her yıl varlıklarının, servetlerinin, net servetlerinin, borçları hariç olmak üzere 40'ta birini yoksullara veya yoksullar adına devlete, yoksullara hizmet üzere devlete verdiklerini düşününüz, muhteşem bir tablo çıkar. Tabiî bunu bir siyasî tarafı da olan bir insan gözüyle söylemiyorum, o zaman iş karışır.

CÜNEYT BEY - Biz bunu, sevgili seyircilerimiz de o gözle görmüyoruz, Türkiye'nin en büyük ekonomisi söylüyor bunu.

İLHAN KESİCİ- Muhteşem bir şeydir. Yani , servetten alınan vergi itibarıyla 40'ta biri servetin, çok da büyük bir rakam değildir. Yani varlığınızın 40'da biridir, yani yüzde 2,5'udur.

OLGUN BEY - Yani, 40 milyar liranız olsa bir milyarını veriyorsunuz, 39 milyar yeter de artar bile.

İLHAN KESİCİ- Tabiî tabiî tabiî.

Yani, o yüzden İslâmiyetin şey boyutunda, hem verginin, hem de zengin-fakir farklılığının daraltılması istikametinde zekât müessesesi müthiş bir müessesedir. Hele bir de bundan 1500 sene önce itibarıyla, 1400 sen önce itibarıyla bakarsanız, yani Hazreti Peygamber Efendimizin asr-ı saadetlerinde, 1400 sene önce böyle zekât gibi bir müessesenin Cenabı Allahın emri olarak bütün toplumlara emir mahiyetinde gelmesi muhteşem bir şeydir.

Ha, bunu yerine getirebildi mi? Bence Araplar, Arap toplumunu da biraz yakından tanıyorum ben, fazla getirdikleri kanaatinde değilim, hiç o kanaatte değilim.

Ben, bizim Müslümanlığımızı, Türklerin Müslümanlığını çok takdirle karşılayan bir insanım. Çeşitli münasebetlerle Arap ülkelerinde de bulundum. Meselâ Bağdat'ta İmam-ı Azam Hazretlerinin türbesi vardır, Şiî ve Alevî kardeşlerimizin 12 İmamdan birisi Musa El Kâzım Hz.leri var, Bağdat'ta Kazımiye Türbesi var.

12 İmamdan birisidir. Zannediyorum, 6'ncı İmam Cafer el Sadık, 8'inci İmam Musa El Kâzım 12 İmam inanışında; Kâzımiye var. Her ikisinde de Cenabı Allah bize namaz kılmak, şükür namazı kılmak nasip etti. Ben bir oradaki edep erkânı, bir de bizim camilerimizdeki edep erkânı bizzat müşahede etmek durumunda oldum.

Allah sizi inandırsın Olgun Bey, Cüneyt Bey, bizim edebimiz, yani camilere, mescitlere girdiğimizdeki bizim edebimiz, bizim erkânımız, muhtemelen dünyadaki hiçbir Müslüman toplulukta yoktur. Çok hürmetli, çok edepli, erkânlı bir şeyimiz var, dine karşı, mukaddes yerlere karşı hürmetimiz var. Onu da ben çok seviyorum.

Bizim zekât müessesemiz de yine de her şeye rağmen küçük yerlerde, özellikle nüfusu 50 bine kadar olan yerlerde meselâ zekât müessesesinin ve fitre müessesesinin çok önemli ölçüde yerine getirildiği kanaatindeyim ben. İnşallah daha büyük merkezlerimizde, daha büyük zenginlerimizde de benzer bir hâdise olur.

OLGUN BEY - Bu 50 binlik nüfusların inşallah böyle 5 milyonun üstünde olan şehirlere de yansımasını da diliyoruz.

İLHAN KESİCİ- İnşallah.

Şimdi tabiî bizim toplumumuz biraz fakir bir toplum. Yine bir hazırlık münasebetiyle benim dikkatimi çekti. Bizim Sivas'ta Kadı Burhanettin Beyliği var, 1400 yıllarında Timur gelip Sivas'ı alt üst etmeden önce Kadı Burhanettin Beyliği var idi. Kadı Burhanettin, isminden de anlaşıldığı gibi kadı, yani bir dinî önder mahiyetinde bir adam. O zaman küçük bir devletçiği var, Osmanlı Devletiyle iyi komşuluk münasebetleri var, Timur'dan sonra zaten Osmanlının içine girdi, Yıldırım Beyazıt'tan sonra da Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası oldu.

Şimdi o dönemde Sivas'ta Burhanettinoğulları var, Kadı Burhanettin. İşte Maraş civarında Dulkadiroğulları var, diyelim Ege civarında Menteşeoğulları var, Aydınoğulları var vesaire, hep Türk beylikleri bunlar. Daha sonra Yavuz Sultan Selim'in fethettiği Mısır'da Memlüklü Devleti var, onun da başında Türkler var, Toktamış Bey. Bir yandan da Timur, Horasan'dan kalkmış gelmiş, Anadolu'daki Türkleri dövecek, Timur geliyor.

Tabiî ortada Kadı Burhanettin bir "ara devlet" olarak kalmış, bir tampon devlet gibi. Bir yandan Toktamış Memlüklü Sultanı haber gönderiyor, "benden yana ol, yoksa gelir tepelerim" diyor. Timur bir yandan haber gönderiyor, "benden yana yol, yoksa gelir ezer geçerim" filan diyor. Neticede de ezdi geçti Sivas'ı.

Kadı Buhranettin'in çok hoşuma giden bununla ilgili bir başka beyitini söyleyeceğim, şairliği de var. Diyor ki, söylüyor söylüyor söylüyor, "Biz ki iki Cihanda Hakka sığınmışız, Toktamış kim ola, ya aksak Temur." Temur, Timur anlamında, ya aksak Temur. Küçücük bir devlet hâliyle, biz iki cihanda hakkı sığındıktan sonra diyor, Cenabı Allaha sığındıktan sonra Toktamış, Toktamış Bey olsa ne yazar, Timur Timur Han olsa ne yazar.

Şimdi bu Kadı Burhanettin'in bir başka çok güzel sözü var, diyor ki:

"Sac düzen aldı, hamur tükendi / Ev düzen aldı, ömür tükendi."

Bunu 600-700 sene önce bizim toplumumuzla ilgili söylemiş. Aşağı yukarı bugünü de resmeden bir şey gibi geliyor bana.

Bizim isyanımız aslında, yani bize benzeyen arkadaşların isyanı bu noktadadır. Yani sac düzen alıyor, yani aş, ocak yapacak hâle geliyorsunuz, bir bakıyorsunuz ki sacda kullanacağınız hamur kalmamış, hamur yok. Yahut evinizi barkınızı şenlendirmeye çalışıyorsunuz, uğraşıyorsunuz, didiniyorsunuz, çabalıyorsunuz, debeleniyorsunuz, fakat artık tam huzura erdim diyeceğiniz anda ömür kalmamış. Yani, sac düzen aldı hamur kalmadı, ev düzen aldı ömür kalmadı. Hep birşey eksik kalıyor.

İnşallah, bizlerin işi yani bize benzeyen arkadaşların işi, hem sacı düzen etmek, hamuru da var etmek, hem de evi düzen etmek, ömrün hiç olmazsa belli bir kesiminde ömrü şey yapmak.

CÜNEYT BEY - Şimdi efendim, son dakikalarımıza yaklaşıyoruz, çok güzel mesajlar verdiniz sevgili seyircilerimize. Malûm, Ramazan hoşgörü ayı, sevginin, rahmetin, merhametin yayıldığı bir ay. Sevgili seyircilerimize Ramazan mesajı son olarak neler söyleyeceksiniz efendim?

İLHAN KESİCİ- Şimdi tabiî hoşgörü bizde insana, Türk İslâmî inanışında "Yaratılanı severiz Yaratan'dan ötürü" gibi bir yaklaşım var. Yunus'ta da, Hacı Bektaşı Veli Hazretlerinde de, Mevlâna Hazretlerinde de, bütün Türk ulularında, Türk yücelerinde gördüğümüz bir hâdise. Yaratılanı severiz Yaratan'dan ötürü.

Birincisi, böyle olması lâzım. Yani, bu bir eğitim ve kültür meselesi. Evlerimizde bunun anlatılması, okullarımızda özellikle bunun anlatılması, devletimizin bu istikamette meseleye yaklaşması doğrudur. Yani, hiç olmazsa Yaratan'dan ötürü yaradılana bir hürmet etmek lâzım.

İkincisi, bu insanların birbirleriyle olan münasebetlerinin sertleşmesinde, ben devletlerde de öyle görüyorum, haksızlıklar ve adaletsizlikler çok önemli rol oynuyor. Yani, haksız olaylara karşı insanların büyük bir reaksiyonu var, haksızlığa karşı, adaletsizliğe karşı insanların isyan etmesi geliyor içinden. Günde yüzlerce olayla karşılaşıyoruz hepimiz.

Şimdi birincisi, bu hoşgörüyü de yaygınlaştırabilmek bakımından, sağlam bir zemine oturtabilmek bakımından, haksızlıkların, adaletsizliklerin sıfırlanmasa bile çok aza indirilmesi lâzım, yani bunun asgâri seviyeye indirilmesi lâzım.

Bu, bir anlamda bazen devletin görevidir. Haksızlık, adaletsizlik ederek üste çıkan insanlara devletin bir ceza vermesi lâzım, onların üste çıkmalarına hiç olmazsa mâni olması lâzım. Haksızlığa, adaletsizliğe maruz kalmış olan insanları da devlet veya organizasyonların bir şekilde haklarını iade edebilir olması lâzım.

Bunu yaptığımızda, böyle bir düzeni veya böyle bir yaklaşımı getirdiğimizde hoşgörüyü de, bu öğretilen bir şeydir, yani insanlara karşı hoşgörülü olmak iyidir, insan olmanın gereğidir tarzında, tabiî bu da gelir ucu eğitime dayanır. Eğitim, bizim ilkokulumuzdan üniversitelerimize kadarki bütün bir eğitim spektrumunu içine alan bir hâdise olur.

Demek ki, bir, öğretmek lâzım.

İki, Yaratan'dan ötürü yaratılana hoş bakmak lâzım geldiğini de ayrıca öğretmek lâzım.

Üç; bizi öfkelendirecek olan, öfkelendiriyor olan çeşitli münasebetlerle, haksızlıklar, adaletsizlikler ve buna benzeyen şeyleri çok asgâriye indirmek lâzım. Bu da hepimizin işi olmuş olacak inşallah.

Şimdi zannediyorum tam sonuna geldik.

CÜNEYT BEY - Evet.

İLHAN KESİCİ- İzin verirseniz, Ziya Paşanın, yine benim çok hoşuma giden ve bizi anlatır gibi olduğuna inandığım iki yaklaşımı var.

Ziya Paşa, bildiğiniz gibi 1800'lü yılların ikinci yarısında yaşamış hem devlet adamı, hem bir büyük şair. Ben çok seviyorum, çok güzel şiirleri var.

O sıralarda devletin kalkınmasıyla ilgili tartışmalar var. Bazı münevverler, Osmanlı aydınının bir bölümü o zaman da, bu İslâmiyetin, dinî inançların, özellikle İslâmiyetin kalkınmamıza mâni olduğu tarzında yaklaşımları var. Ziya Paşa'nın bir büyük uzun kasidesi vardır, orada bir yerinde şöyle diyor:

"Meğer İslâm imiş pa bendi terakki / Evvel yoğ idi, işbu rivayet yeni çıktı".

"Meğer İslâm imiş; neye? Pa bendi terakki, terakkinin önündeki engel olarak, yani gelişmemizin önündeki engel meğer İslâmiyet imiş, öyle diyorlar diyor. "Evvel yoğ idi", iş bu rivayet yeni çıktı, eskiden hiç böyle bir şey yoktu. Yani bizim güçlü olduğumuz, kudretli olduğumuz zamanlar da vardı, İslâmiyet yine bizim dinimizdi, hem devlet olarak, hem millet olarak, hem şahıs olarak bizim dinimizdi, fakat o zaman terakkiye mâni olduğu gibi bir hâl yoktu, şimdi bu nereden çıkıyor anlamında bir yaklaşım. Çok seviyorum, çok doğru bir tespittir.

İkincisi de, yine Ziya Paşa da Avrupa'yı görmüş olan, Avrupa'nın gelişmişliğini görmüş, bizim illerimizi görüp bundan üzülmüş olan bir büyük şahsiyet. Hepimiz aşağı yukarı aynı hissiyat içerisindeyizdir. Tabiî biz onlar kadar, büyük söz ustaları kadar güzel ifade edemiyoruz, o yüzden onların güzel ifade ettiklerini kullanmamız lâzım diye düşünüyorum. O da:

"Gezdim Frengistanı beldeler kâşaneler gördüm / Dolaştım mülk-ü İslamı bütün vîraneler gördüm".

Bundan tabiî çok da canı sıkılıyor. Yani, Frengistanı dolaşıyoruz, yurt dışını dolaşıyoruz beldeler, kâşaneler var;kendi İslâm mülklerini dolaşıyoruz, devletlerini dolaşıyoruz, bütün viraneler var, diye buna isyanını dile getiriyor.

İnşallah, sohbetimizin bir evvelki bölümünün bir yerinde de söyledik, inşallah artık Ziya Paşa yeniden doğmuş olsa ve bundan sonra diyar-ı İslâmı, İslâm mülklerini, Türk devletini, Türkiye'yi daha beldeler, kâşaneler içerisinde onlara gösterebileceğimiz bir Türkiye yapmış oluruz diye düşünüyorum.

CÜNEYT BEY - İnşallah.

İLHAN KESİCİ- İnşallah.

CÜNEYT BEY - Efendim, çok teşekkür ediyoruz.

Ankara'daki yoğun çalışma ortamı içerisinde bizim iftiramızı kabul ettiniz, Allah razı olsun, iftarımızı paylaştınız.

İLHAN KESİCİ- Cümlemizden; sağ olunuz.

CÜNEYT BEY - Eksik olmayınız efendim.

İnşallah bir dahaki Ramazana tekrar bekleyeceğiz.

İLHAN KESİCİ- İnşallah inşallah, ağız tadıyla.

CÜNEYT BEY - Evet sevgili seyirciler, bu akşam da iftarda yine çok kıymetli bir konuğumuz vardı, Bursa Milletvekili Sayın İlhan Kesici bizlerle birlikteydi.

Efendim, yarın akşam yine bizimle iftira davetlisiniz, bekliyoruz efendim.

Hayırlı akşamlar.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.