Facebook
Twitter
Ekonomi-Özet
Ahmet Doğan | S Haber - Haber Bülteni | 26.3.2014
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

Haber Merkezi:

Hükümet ekonominin rayında gittiğini söylese de uzmanlar aslında tam tersini, gizli bir ekonomik krizin yaşandığını savunuyor.

Şimdi bu konuyu konuşacağız. Samanyolu Ankara Haber ekibinden Ahmet Doğan konuğu ile birlikte bu konuyu değerlendirecek.

Ben şimdi hemen Ahmet Doğan’ın izlenimleriyle devam etmek istiyorum.

Ahmet Doğan: Yerel seçim için geri sayım devam ediyor. Yaklaşık dört günlük bir süre kaldı, kısa bir süre kaldı.

Ankara’nın gündemi son derece yoğun. Biz de bu sıcak gündemi değerlendireceğiz. Konuğumuz Başkent’in önemli aktörlerinden Sayın İlhan Kesici.

Efendim hoş geldiniz.

İlhan Kesici: Çok teşekkür ediyorum, sağ olun.

Ahmet Doğan: Efendim bu genel atmosferi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye şu anda çok yoğun bir seçim tartışması yaşıyor. Bir yandan yolsuzluk iddiaları, diğer yandan her taraftan ortaya çıkan ses kayıtları. Ekonomiyle ilgili bazı sıkıntılı gelişmeler.

Genel atmosferi nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlhan Kesici: Önce seçimlerle ilgili bir şey söylemek isterim.

Türkiye’de 1950 yılından bu yana çok seçim yapıldı. Bütün seçimler sakin geçmiştir, güzel geçmiştir. Ben bu seçimde de hiçbir sıkıntı olacağını beklemiyorum. İnşallah çok güzel bir seçim günü geçirmiş olacağız Pazar günü hep birlikte.

İkinci nokta, "demokrasi”nin çok çeşitli tarifleri vardır ama benim en sevdiğim tariflerden bir tanesi de şudur:

"Kalabalıkların, toplulukların toplu halde karar verdikleri zaman doğru yaptıklarına inanmak”.

Yani ben tekil olarak yanlış bir tercihte bulunabilirim, siz de yanlış denilebilinecek bir tercihte bulunabilirsiniz ama 50 milyon seçmen bir araya geldiğinde, 50 milyon seçmenin her hal ve şartta doğruyu, doğru istikamette karar verdiklerine inanılacak olan rejimin, düzenin adı demokrasidir.

O yüzden ben 40 milyonun üstünde bir katılım olacağını bekliyorum, geçerli oy olacağını bekliyorum. Buradan çok hayırlı seçim sonuçları çıkacağına da inanıyorum.

Ahmet Doğan: Efendim, seçime çok kısa bir süre kala Suriye’yle bir gerginlik ortaya çıktı.

Uçağın düşürülmesi, hemen ardından Türkiye sınırında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir hazırlığa girişmiş olması gibi bir atmosferin ortaya çıkması. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?

İlhan Kesici: Ben hükümetimizin dış politikasını çok yanlış buluyorum. Özelikle Sayın Dışişleri Bakanı’mızın terminolojisi, kullandığı dil katiyen bir Dışişleri Bakanı dili değil.

Netice itibariyle Dışişleri Bakanları’nın dili hep "barış dili” olması lazım. Bakanların görevi barış istikametindedir. Halbuki bizim Sayın Dışişleri Bakanımız epey bir zamandan beri sanki bir "savaş dili” kullanıyor.

Bütün dünyada Savunma Bakanlıklarının adı Savunma Bakanlığıdır, bizimkisi ise Milli Savunma Bakanlığı’dır.

Ama Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde bu bakanlıkların adı "Savaş Bakanlıkları” idi. O yüzden bizim Dışişleri Bakanımız bir Dışişleri Bakanı gibi değil, Savaş Bakanı gibi bir terminoloji kullanıyor. Çok yanlış.

Bizim Cumhuriyet’ten itibaren temel terminolojimiz ve ana sloganımız "Yurtta sulh, Cihanda sulh”tür. "Yurtta barış, Dünyada barış”. Bu çok doğru bir yaklaşımdır.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında da aşağı yukarı 1839 Tanzimat’tan itibaren de böyledir. Ama o kadar geriye gitmesek bile, bizim son 100 yılımız, dışişleri camiasında, dışişleri politikalarında "Yurtta sulh, Cihanda sulh” istikametindedir. Halbuki bu Dışişleri Bakanımız sanki bir Savaş Bakanı dili kullanmaktadır.

Bizim, aslında savaş dememekle beraber savaş mahiyetinde düşünebileceğimiz bir askeri harekatımız vardır, 1974 Kıbrıs Harekatı. Kıbrıs Harekatı netice itibariyle küçük çaplı bir savaştır. Ama adı bile "Barış Harekâtı”dır.

Yani 1974’te hükümette olan rahmetli Ecevit’in Başbakanlığında ve yine rahmetli Necmettin Erbakan’ın Başbakan Yardımcılığında yapılmış bir harekattır. Savaşın bile adı barış harekatıdır. Dışişleri dili böyle bir şeydir.

Özelikle Dışişleri Bakanı’nın ve hemen ertesinde de Sayın Başbakan’ın bu istikamette bir barış dili kullanmaları gerekmektedir. Doğrusu da bu mudur.

Ahmet Doğan: Efendim, diğer bir taraftan da bakıyoruz, döviz yükseliyor. Türkiye’de markete, piyasaya çıktığımızda birçok fiyatın yükseldiğini görüyoruz.

Hükümetin  ifade ettiği gibi Türkiye’de gerçekten iyi bir ekonomi görebiliyor musunuz?

İlhan Kesici: Ben görmüyorum.

Tabii şimdiye kadar son 10 senedir, son birkaç ay hariç olmak üzere, son 10 senedir sanki bütün herkes ekonomi reklamcısı mahiyetinde, en başta hükümet olmak üzere tabii, ekonomi reklamcısı mahiyetinde ekonomiyi çok şişirdiler. Bu bir sahte cennet resmidir.

Bunun başka zamanlarla mukayesesini yaptığımız zaman şöyle bir resim ortaya çıkıyor:

2003’ten yani AK Parti Hükümeti’nin iktidara geldiği senenin başından itibaren, bu senenin son rakamları belli olmadığı için izin verirseniz onu kullanmayalım, 2012 dahil son 10 senenin ortalama yıllık büyüme hızı yüzde 4,87’dir. Biz buna yüzde 4,9 diyelim.

Bu rakam çok mudur, az mıdır bunu bilemeyebiliriz. Bir mukayeseyle bakmak lazım bu duruma.

Geçmişte öbür hükümetler, belki daha çok kızdığımız, gücendiğimiz, kötüdür diyebileceğimiz hükümetlerin ekonomideki performansları neymiş? Bu rakamı onlarla mukayese edersek ortaya bir resim çıkar.

 

Onu şuradan alalım, tek başına merhum Turgut Özal Bey’in başbakanlığı dönemindeki ekonominin büyüme hızı 4,9’dur.

Sayın Süleyman Demirel Bey’in başbakanlık yaptığı dönemdeki ekonomideki büyüme hızı yüzde 5,9’dur.

Bizim ilk üç plan dönemimiz 1963-1977 dönemidir. 15 sene üst üste ekonomide büyüme hızı 5,9’dur.

Demokrat Parti 1950-1960 arasında ekonomideki büyüme hızı yüzde 6,3’tür.

Daha genişletelim, kişilerden bağımsız hale getirelim, her türlü koalisyonun bulunduğu uzun bir zaman dilimine getirmiş olalım. 1946, yani çok partili rejime geçtiğimiz tarih ve 2002, 57 senesi vardır. Bu dönemi alalım. Yani 1946-2002, tam 57 sene.

Bu 57 senenin içerisinde İsmet Paşa hükümetleri vardır, rahmetli Menderes hükümetleri vardır, Sayın Süleyman Demirel hükümetleri vardır. Rahmetli Turgut Özal Bey’in hükümet dönemleri vardır. Yine merhum Necmettin Erbakan’ın başbakanlık dönemleri vardır, rahmetli Bülent Ecevit’in başbakanlık dönemleri vardır. Çok partili koalisyonlar vardır, beş partili koalisyonlar vardır.

Ayrıca, bu sivil hükümetlere ilaveten diğer bazı olumsuz faktörler itibariyle 1960 İhtilali, 1971 Askeri Darbesi, 1980 Askeri Darbesi, 28 Şubat Post-Modern Askeri Müdahalesi, 1999 Depremi, 1994 ekonomik krizi, 2001 ekonomik krizi, bütün bunların içinde olduğu 57 yıllık bir zaman diliminde her yıl üst üste ortalama büyüme hızı 5,1’dir.

AK Parti’nin bu kadar övündüğü, bu kadar bayıldığı, göklere çıkardığı, dünyanın da bu kadar uygun bir ikliminde yakaladığı ekonomideki büyüme hızı ise sadece 4,9’dur. Bu birinci bölüm.

İkinci bölümü bu yüzde 4.9’un çok parlak bir rakam olmamasına rağmen halkımızın da aklında "çok iyi şeyler de yapıldı” diye bir düşüncenin yerleşmesinin sebebi ilk dört yıldır. 2003-2006 yılları arasındaki ilk dört yıldır. Buradaki büyüme hızı yüzde 7,4’tür. Bu çok güzel bir büyüme hızıdır. Bu 2001 krizinin hemen ertesinde olduğu için böyle olmuştur.

Halbuki "asıl ustalık dönemi” olarak tasvir ettiği dönem Sayın Başbakan’ın 2007’den sonrasındaki dönemdir. 2007’den 2012’ye kadar olan dönemin ortalama ekonomik büyüme hızı yüzde 3,3’tür. Çok düşük. Bakın 57 yıllık Türkiye ortalamasının neredeyse yarısı kadardır son altı yılın ekonomik büyüme hızı. Bunun daha da vahimi 2012 yılında bu rakam yüzde 2,2’dir. Çok kötü bir performanstır.

Eğer bu böyle devam edecek olursa AK Parti Hükümeti ve bu ekonomik politikalar ve bu ekonomik anlayış devam edecek olursa neredeyse sıfıra doğru gidecektir. Ama benim inancım odur ki Türkiye bu seçimden sonra, bu seçim her ne kadar bir yerel seçim olmakla beraber, bir genel seçim projeksiyonları da yapmamıza elverecek bir seçim sonucu çıkacağını bekliyorum ben.

O andan itibaren yani Pazartesi gününden itibaren Türkiye inşallah daha yeni bir Türkiye olarak uyanacaktır.

Ahmet Doğan: Sizin de ifade ettiğiniz gibi çok olumlu olmayan bu ekonomik verilere rağmen insanlarda da çok aşırı olumlu havadan kaynaklanan bir borçlanma görüyoruz.

Kredi kartları, her insanın binlerce lira borcu var bankalara, başka noktalara. Bu aşırı borçlanmayı nasıl değerlendirirsiniz?

İlhan Kesici: Çok doğru. Aslında bizim devletimiz de bir borç batağındadır. "Sahte cennet” gibi biraz sahte iyimserlik havası yaratan şey, borçla elde edilmiş olan bir şeydir.

Borç bizim ilerideki imkanlarımızı şimdiden harcamış olmamız veya bizim çocuklarımızın, evlatlarımızın kullanacakları imkanları şimdiden bizim kullanmış olmamız demektir.

Şimdi "devletin borç rakamları” şöyledir: Bu iktidar iş başına geldiği zaman, 2003’te Türkiye Cumhuriyeti "Devleti’nin bir dış borcu” vardı. IMF’nin borcu da, Sayın Başbakan’ın IMF borcunu sıfırladık dediği borç da dahil olmak üzere, IMF’ye 22 milyar dolar, diğer borçlar da 42 milyar dolar olmak üzere, devletin toplam dış borcu 64 milyar dolardı. Şimdi bu rakam 110 milyar dolardır. IMF borcu sıfırlanmıştır fakat toplam 64 milyar dolarlık devletin dış borcu 110 milyar dolar olmuştur. Yaklaşık iki katına çıkmış.

İkincisi, "devletin bir iç borcu” vardı. Bunun dolar cinsinden ifadesi 90 milyar dolardı, şimdiki ifadesi ise bu rakamın 226 milyar dolar. Yani devlet iç borcunu da neredeyse 2.5 katına çıkartmış. Dış borcunu da iki katına çıkartmış. İç borcunu da iki buçuk katına çıkartmış.

zel sektörümüzün bir dış borcu” var, özel sektörün iç borcu katılmaz bu hesaplara. Dış borcu 43 milyar dolardı 2002’nin sonunda, 2012 yılının sonunda bu rakam 250 milyar dolara çıktı. Bu neredeyse 5 katı değil mi? Hatta 5 katından fazla. 43 milyar dolardan 250 milyar dolara.

Zaten şimdi bu "döviz kuru” hareketlerinden Türkiye’nin çok tedirgin olması, çok ürkmesinin bir sebebi de durduğu yerde özel sektörün borcunun katlanmış olacağı. Kur yüzde 10 artarsa eğer, doların Türk lirası cinsinden değeri yüzde 10 arttığı zaman, özel sektör oturduğu yerde başka bir şey yapmadan borcu yüzde 10 artmış olacak. En vahim durum şu anda özel sektörün borcundaki olağan dışı, olağanüstü artıştır.

Öbür borç kalemi ise "hane halkı borçluluğu” yani sizin ve benim borçluluğumuz. AK Parti iktidara gelmeden evvel Türkiye’deki bütün hanelerin, insanların, kişilerin tüketici borcu 4 milyar dolarmış. İyi mi kötü mü, az mı çok mu bilemeyebiliriz. Şu andaki borcuna bakarsak bir anlam ifade edebilir. Şu anda ulaştığı seviye 136 milyar dolar. Yani 4 milyar dolarlık insanların borcu 34 kat artmış gelmiş 136 milyar dolara. Bu çok vahim bir şey. Hepimizi tir tir titreten, titretmesi gereken bir borç rakamı olması lazım.

Ekonominin şu anda içinde bulunulan durum budur. Hükümetimizden beklenen şey, özellikle Ekonomi İşlerinden Sorumlu Başbakan Yardımcılığımız var, Maliye Bakanlığımız var, Devlet Bakanlığımız var, adı Ekonomi Bakanlığı olan bakanlık var, adı Kalkınma Bakanlığı olan bakanlık var.

Zaten bu kadar ekonomi bakanlığı olması da başlı başına bir yanlışlıktır, çok fazladır. Böyle karışık bir ekonomi yönetimi de olmaz. Böyle dağınık bir ekonomi yönetimi de olmaması lazımdır. Bu söylediğiniz rakamların üstünde, çok ciddi bir niyetle durmaları lazım.

Şimdi akla gelebilir ki, İlhan Bey netice itibariyle Devlet Planlama Teşkilatı’nın eski Müsteşarıdır, eskiden milletvekilliği de yaptı, biraz da muhaliflik damarı itibariyle bu rakamları söylüyor. Ama biz böyle söyleyemeyiz. Bizim verdiğimiz rakamları duyan Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı var, Hazine Müsteşarlığı var, Merkez Bankası Başkanlığı var, Maliye Bakanlığı var, BDDK var, Bankalar Birliği var değil mi? Herkes duyuyor bu rakamları. Bir tane hilafımız, bir tane hilaf-ı hakikat beyanımız olmuş olsa biz sokağa çıkamaz hale geliriz.

Benim buradan muradım şudur: Yani bu resmi hükümet doğru okumalıdır, en başta Sayın Başbakan, hemen ertesinde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı, hemen yanında diğer ekonomiyle ilgili bakanlar ve AK Parti’ye destek veren bütün arkadaşlar. Ne kadar arkadaşımız varsa, netice itibariyle hepsi bizim de arkadaşımız sayılabilecek insanlardır, bu rakamların ciddiyetini iyi kavramaları ve bundan sonra atacakları bütün adımları o istikamette atmaları lazım.

İzin verirseniz, küçük bir şeyle bu bahsi bağlamış olalım. Bizim Sultan Abdülaziz zamanında iki büyük Tanzimat bürokratı vardır, biri Âli Paşa diğeri Fuat Paşa’dır. Bazen biri Dışişleri Bakanı olur diğeri Sadrazam olur; bazen biri Sadrazam, diğeri Hariciye Nazırı olur; bu makamlarda dönüşümlü göreve gelirler.

Bu Fuat Paşa’nın babası Keçecizade İzzet Molla var. Prof Fuat Köprülü "klasik nazmın son üstadı” diye de nitelendirdiği İzzet Molla Mekke Kadılığı görevinde de bulunmuştur. O diyor ki:

"Meşhurdur ki fısk (zulm) ile olmaz cihan harâb/ Eyler ânı müdâhene-i âlimân harâ 

Yani dünya veya devletler günahkarlıkla, zalimlikle harap olmaz, bundan daha kötü bir şeyle harap olur. Halbuki biz neye inanırız, en kötü şey zalimlik, günahkarlık, safahat vs.dir. Bunlardan daha beter bir şey olsa olsa ne olabilir ki?

"Mekke Kadılığı” da yapan İzzet Molla’ya göre bir devlet bakımından bunların hepsinden çok daha kötü olan bir şey varsa o da âlimlerin, ilim erbabının, bugüne göre de bakarsak öne çıkmış olan insanların, gazetecilerin, yazarların, büyük iş dünyası temsilcilerinin vs devlet büyüklerine yaptıkları iki yüzlülük, riyakârlık, dalkavukluktur.

Ekonomimiz müthiş, AK Parti’nin en başarılı olduğu alan ekonomidir vs gibi söylemlere biraz da bu gözle bakmak lazımdır.

Bu müdâhene, riyakârlık, dalkavukluk gibi şeylerin yapılmasında mazeret bulmak sadedinde şunu da dikkate almak olabilir. "Korku”.

Epey bir zamandır ülkede çok yüksek bir korku iklimi de vardır. Mesela özellikle ekonomideki bu ve benzeri aksayan yönleri uzun zamandır söylemek istiyorum. Ama yeterince söyleyecek bir mecra da bulabilmiş değilizdir.

Geçen yasama döneminde parlamentodaydım ve 2008 Yılı Bütçesi ve 2010 Yılı Bütçesi görüşmelerinde TBMM Genel Kurulu’nda bu hususları yeteri kadar anlatabilme imkanı bulmuştum. O zamanlar çok da etkili ve ses getirici olmuştu.

Ama daha sonra söyleyemez olduk, Parlamento’dan çıktıktan sonra.  Çünkü bu söyleyeceklerimizi davet edecek televizyon kanalı bulmakta da zorluk çekiyorduk. Bunu bildiğimiz için biz de çok üstüne gitmiyorduk. Bir nevi oto-sansür gibi yani.

Halbuki hükümetin aleyhine bazı alanlarda konuşmak serbesttir. Bu hükümet Cumhuriyet düşmanıdır derseniz, buna AK Parti’de kimsenin aldırış ettiği yoktur. Hükümet Atatürk düşmanıdır derseniz, İsmet Paşa düşmanıdır derseniz vs filan, buna hükümet cenahından bir itiraz yoktur. Niye? Çünkü bu hususlardan hükümet gocunmak bir yana adeta beslenmektedir. Ama ekonomi kötüye gidiyor dediğiniz zaman bu yasaktı. Korku iklimi budur.

Yine bizim Âşık Dertli’miz vardır. Âşık edebiyatının en tanınmış simalarından birisidir. "Dîvân-ı Derdli” ismiyle taş baskılı bir divanı da vardır. Çok meşhur şiirlerinden birisinin en çok akıllarda kalan bir bölümü şöyledir. Daha çok devlet korkusu anlatımı itibariyle şöyledir:

"Vîran olası hanede evlad ü ıyâl (ayâl) var”. Bu korku iklimine gerekçe olarak "ne yapalım, elden ne gelir, ailemiz var, çoluk çocuğumuz var, onların geçim derdi var, gelecek endişesi var” anlamındadır. Bence çok da anlamlıdır ve doğrudur da.

 

 

O lafın önünde de asıl şu sözler vardır:

"Tek başıma olaydım şaha sultana (gedaya) kul olmam,                                                     Vîran olası hanede evlâd ü ıyâl var”

Yani eğer ben tek başıma olsam kimseden korkmam. Ne Sayın Başbakan’dan korkarım, ne Sayın Hükümet’ten korkarım, hiçbir şeyden korkmam. Ama neyleyim ki kendimden başka insanlara karşı da sorumluluklarım var diyor. İşte bu sorumluluklar bazen beni korkmaya sevk edebiliyor.

Şiir böyle devam eder. Sonunda bir bağlayıcı bölümle biter:

"Vallahi Beyim boynuna, bu işte vebâl var.”

Yani Beyim sen beni korkutabilirsin, ben de senden korkarım, öylemem gerekenleri de söyleyemeyebilirim; ama bilesin ki bu işte vebâl vardır.

Bu bakımdan Sayın Başbakan’ın, Sayın Hükümetin, ne kadar ileri gelen sayınlarımız varsa hepsinin en temel görevlerinden birisi de artık Türkiye’yi bu korku ikliminden arındırmaları lazım geldiğidir. Yoksa bilmelidirler ki başka şeyler bir yana bir de işin içinde vebal de var.  

Ahmet Doğan: Efendim bu noktada vatandaşa adım atarken, harcama yaparken ne önerirsiniz?

Hem şu andaki siyasi krizi değerlendirirsek, hem de biraz daha uzun vadeli düşünürsek vatandaş harcama yaparken nasıl adım atmalı?

İlhan Kesici: En önemli nokta şudur: Bu işin kritik olduğunu, işlerin kötüye gidebilme ihtimalinin çok yüksek olduğunu dikkate almalılar.

Kimse fazla harçlanıp borçlanmasın. Varsa borcu harcı bir an evvel ödeme imkanını artırsın, ödesin. Çünkü bu tür zamanlarda borçlular da isteseler bile borçlarını ödemekte zorlanırlar.

İşler kötüye gittiği zaman samimiyetinden hiç şüphe etmediğimiz, edemeyeceğimiz, çok iyi bildiğimiz, insanlar bile zorlanırlar. Hadisat o insanların da ödeme kabiliyetini, takatini aşabilir.

Bu bakımdan borçlanmasınlar. Borçla, harçla bir işe girmesinler. Bu belli bir yeni düzen kuruluncaya kadar böyle gibi görünmektedir.

Ahmet Doğan: Çok teşekkür ederim efendim.

İlhan Kesici: Ben de size teşekkür ediyorum..

Ahmet Doğan: Türkiye yaklaşık dört gün sonra yerel seçimlere girecek. Sandık başına gidecek.

Hem siyasi durumu hem de ekonomiyi değerlendirdik, konuğumuz eski milletvekili Sayın İlhan Kesici idi.

Söz tekrar İstanbul’da.

 

 

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.