Facebook
Twitter
Kâbe Hatıraları
Aynur Ayaz | Cine 5 - Kâbe Hatıraları | 6.9.2010
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

 

(Aşağıdaki metinTV programına sadık kalınarak ek bilgilerle biraz daha genişletilmiş bir metindir. İK) 

 

Aynur Ayaz: CİNE-5 ekranlarından herkese merhabalar. ‘Kâbe Hatıraları’ ile yine karşınızdayız.

Efendim sizler bulunduğunuz yerlerde, bizlerse stüdyomuzda birbirinden renkli, değerli ve ünlü konuklarımızla Kâbe hatıralarını konuşmaya devam ediyoruz Ramazan ayı içerisinde.

Yine bugün stüdyomuzda çok değerli bir konuğumuz bizlerle birlikte, Sayın İlhan Kesici.
Efendim, hoş geldiniz.

İlhan Kesici: Çok teşekkür ediyorum, hoş bulduk, sağ olun.

Aynur Ayaz: Sizin de yıllar öncesine dayanan bir Kâbe ziyaretiniz var. Nereden başladı, nasıl gelişti, dilerseniz böyle başlayalım sizinle.

İlhan Kesici: Bütün Ramazan ayı boyunca her akşam siz ve kanalınız bir Kâbe ziyafeti, bir mukaddes beldeler ziyafeti vermiş oldunuz. Ben de sizi ve kanalınızı bu güzel ve çok bilgilendirici programlarınız münasebetiyle tebrik ediyorum.

Bizim umremiz 27 Ocak 1993 tarihinde nasip oldu.

Ülkemizde 1991 yılında yeni bir genel seçim yapılmış ve bunun sonuçlarına göre de yeni bir hükümet kurulmuştu. Sayın Süleyman Demirel'in Başbakanlığı ve Sayın Erdal İnönü'nün de Başbakan yardımcılığında bir Doğruyol-SHP Koalisyon Hükümeti kurulmuştu.

Dünyada da bundan bir müddet önce, 1989-1990’da Sovyetler Birliği dağılmıştı.
Tabii Sovyetler Birliği’nin dağılması yeni bir dünyanın kuruluşunun da habercisi ve başlangıcı olmuştur.

Bu münasebetle, Ortadoğu ülkelerinin içinde bulunduğu siyasi iklim de değişmeye başlamıştı.

Bizde de, biraz önce bahsettiğim yeni hükümet kurulmuştu. Demek ki, 1990’dan itibaren önümüzde yeni bir dünya vardır, yeni bir Ortadoğu siyasi şekillenmesi vardır ve yeni bir Türkiye vardır.

Bu münasebetle olmalıdır ki Hükümetimizin bir büyük Ortadoğu seyahati oldu, Sayın Demirel’in başkanlığında.

25-29 Ocak 1993 tarihleri arasında, bütün Körfez Ülkeleri Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ziyaret edildi.

Bu seyahatin en önemli bölümü de, elbette, Suudi Arabistan’dır. Suudi Arabistan olunca da işin içine elbette Mekke ve Medine de girer.

Mekke olunca da "umre ibadeti” de girer. İşte biz de bu münasebetle umre yapmış olduk.

Bu biraz da devlet protokollü tarzda yapılan bir umre olmuştu. Mesela, Sayın Başbakanın hürmetine bize Kâbe’nin içini de açtılar. Büyük devlet protokollerinde Kâbe’yi açıyorlar; Suudi Arabistan Krallığının öyle bir protokolü var.

Aynur Ayaz: Ne güzel. Ama bütün bunlar olurken İlhan Bey, aklınıza o Kâbe’nin belki açılacağı…
Yani bilgilendirmişlerdir sizi ama büyük bir heyecan da olmalı, herhalde.

Bir yandan, Mekke ve Medine topraklarına o kutsal topraklara, bildiğiniz bilgilenmiş olduğunuz, tarihi yaşadığınız o kutsal topraklara inmek nasıl duygular oluşturdu sizde o devlet erkanının içinde?

İlhan Kesici: Tamamı, elbette, çok enteresan bir hissiyattır. Sadece, biz Kâbe’nin içine gireceğimizi Kâbe’ye varıncaya kadar, daha doğrusu Mescid-i Haram’a gelinceye kadar bilmiyorduk, tabii.

Aynur Ayaz: Sürpriz mi oldu?

İlhan Kesici: Evet. Tabii, Kâbe’nin içine girileceği öğrenildiği andan itibaren ise hepimizin psikolojisi ayrıca çok değişmişti.

****

Aynur Hanım, biz Zaralı’yız. Zara, Sivas’ın 70 km doğusunda bir ilçedir. Ben ilkokula Zara’da başladım ama devamını ve ortaokul ve liseyi Sivas’ta okudum. Orta okul ve lise döneminde de vakit namazı kıldım.

Şimdilerde daha çok vardır ama benim öğrenciliğim zamanında, yani ortaokul ve lise öğrenciliğim zamanında, okullarda vakit namazı kılan öğrenci pek yoktu veya çok azdı.

Ortaokulda ve lisede, hatırladığım kadarı ile, bir ben vardım, bir de birkaç arkadaşımız daha vardı.

Aynı zamanda o dönemde, biraz da gecikmiş olarak, Kur’an hafızlığı demeyelim ama, biraz fazla iddialı olur bu, Kur’an ezberine de çalışmıştım.

Aynur Ayaz: Siz böyle bir altyapıya da aslında sahipsiniz.

İlhan Kesici: Evet, biri böyle. Öbürü de her ikisi de rahmet-i rahmana kavuşmuş olan iki aziz atam, rahmetli babam ve dedem.

Aynur Ayaz: Allah rahmet eylesin

İlhan Kesici: Cümle ile birlikte bizimkilere de rahmetler olsun ve mekanları Cennet olsun.

Toplu halde Hac’a gitmek, büyük gruplar halinde Hac’a gitmek, bizde 1949 yılında serbestleştirildi. Rahmetli Şemsettin Günaltay Bey’in Başbakanlığı zamanında. Dedem de o münasebetle 1949’da Hac’a giden ilk Türk hacılarındandır.

Aynur Ayaz: İlklerinden, ne güzel. Siz de torunu olarak da böyle bir aslında…

İlhan Kesici: Evet. O münasebetle bizim bütün gönlümüz, gözümüz, kulağımız her şeyimiz Hac hikayeleri ile, Hac menkıbeleri ile filan doludur.

*****

İlhan Kesici: Bizim bu umremiz biraz da devlet protokolü kolaylıkları olan bir umre olmuştur.

Bu büyük bir seyahat olduğu için, daha doğrusu bütün bu Körfez Ülkeleri dış politika ve ekonomik ilişkiler seyahati olması münasebetiyle, devletimizin ekonomi yönetimi ve yatırımcı kuruluşların başındaki arkadaşlarımızın hemen hemen hepsi vardır ve normal bürokrasi ve iş dünyasından da çok sayıda arkadaşlarımız vardı. Çok sayıda basın ve medya mensubu arkadaşımız da elbette vardı.

Aynur Ayaz: Bu fotoğraf da zaten karşılama esnasında…

İlhan Kesici: Evet, bu fotoğraf o zamanki Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdulaziz’le çekilmiş bir fotoğraftır. Daha sonra vefat etti. Allah rahmet eylesin. Şimdi oğlu Kral Abdullah yerine geçmiştir.

Aynur Ayaz: Mekke ve Medine’nin tarihi önemine değinecek olursak neler söyleyeceksiniz?

İlhan Kesici: Mekke, Arabistan yarımadası ve Kızıldeniz sahilinin orta yerlerinde, denizden yaklaşık 300 m yüksekliğinde ve Kızıldeniz’in 75 km doğusunda olan bir şehirdir.

Kur’an-ı Kerim’de "ekin bitmeyen bir vâdi” olarak vasıflandırılır. Çöl karakterli bir bölgedir. Kurak ve çok sıcak bir iklimdir. Yağışlar düzensizdir ve tarih boyunca çok sık olmasa bile çok büyük sel baskınlarına maruz kalmıştır. Böyle olunca da tarıma dayalı bir ekonomik yapı yoktur, sadece ticarete dayalı bir ekonomi vardır.

Mekke, Hz. İbrahim'in eşi ve Hz. İsmail'in annesi Hâcer tarafından "zem zem" suyu bulunduktan sonra, buralardan gelen geçen kabilelerin su münasebetiyle buraya yerleşmesi ile bir şehir haline gelmiştir.

Mekke bizim için Cenab-ı Hakk'ın haremi mahiyetindedir. Mekke’de kâinat’ın yüzük taşı ve en mukaddes yapısı Kâbe bulunur. Biz Türkler, genellikle sadece Kâbe demeyi yeterli bulmayız da Kâbe-i Muazzama, Muazzam Kâbe demeyi tercih ederiz. Müslümanlığın en kutsal birinci mescidi budur.

Kâbe bir büyük avlunun tam orta yerindedir. Bu büyük avlunun adı Mescid-i Haram’dır. "Harem-i Şerif”, "Cami-i Şerif” olarak da isimlendirilir.

Bu münasebetle Mekke’ye de sadece Mekke demeyiz, Mekke-i Mükerreme, Kerim Mekke, Ulu Mekke, Yüce Mekke, Aziz Mekke, Saygıdeğer Mekke deriz. Mekke ayrıca "El Beled-ül Emîn”, emin, güvenli belde olarak da anılır.

Mekke’nin etrafında sadece Müslümanların girebildiği bir bölge olan ve adına Haram-Harem bölgesi dediğimiz ve yaklaşık 25 km yarıçaplı bir bölge vardır. Bu bölge her türlü kötülüklere karşı yasaklanmış, korunmuş, dokunulmazlığı olan, saygı duyulan bölge demektir.

Medine'deki güzel mezarlık Cennet-ü'l Bâki olarak anılmasından sonra Mekke'deki ve Harem-i Şerif'in yaklaşık 2 km kuzeyinde bulunan mezarlığa, daha çok biz Türkler Cennet-ü'l Muallâ deriz. "Yüce Bahçe" gibi tercüme edilebilir.

Hz Hatice Mekke'nin fethinden sonraki dönemlerde bazı büyük sahabe mezarları burada idi. 

Kanuni Sultan Süleyman başta Hz Hatice olmak üzere bazı yüksek sahabenin kabirlerinin üstüne kubbeli güzel türbeler yaptırmıştır. 

Medine, Mekke’nin 450 km kadar kuzeyindedir ve Mekke’ye nisbetle biraz daha içeridedir. Kızıldeniz’e mesafesi 130 km’dir. Deniz seviyesinden yüksekliği 600 m civarındadır.

Medine, Hz Peygamber’in Hicretinden önce küçük bir köy-kasaba idi, ismi de Yesrib idi. Hicret’ten sonra Hz. Peygamber bu köyün adını Medine olarak değiştirmiştir. Medine’de tarıma dayalı bir ekonomik yapı vardır.

Medine’ye de, yine Mekke-i Mükerreme’de olduğu gibi, Medine-i Münevvere deriz. Medine de bizim için Resullah'ın haremi mahiyetindedir. Münevver, nurlu, nur saçan, aydın, aydınlatan, aydınlatıcı şehir anlamındadır.

Hz Peygamberin oradaki nübüvveti, nebîliği, peygamberliği münasebeti ile de ayrıca "Medine’t-ün Nebî” de denir.

Medine’de de Müslümanlığın ikinci en kutsal mescidi olarak kabul ettiğimiz Mescid-i Nebevî, Hz Peygamberimizin mescidi vardır.

Bu iki belde İslamiyet’in, Müslümanların en kutsal iki beldesi olarak kabul edilir. Biz bu iki mübarek şehre, Mekke ve Medine’ye Harameyn deriz. İki haram şehri, daha anlaşılır ifadesi ile, en yüksek seviyede dokunulmazlığı ve saygınlığı olan iki şehir demektir.

Müslümanlar olarak bir üçüncü kutsal mescidimiz de Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dır. Mescid-i Aksa, Hz Peygamberimiz’in Mi’rac’a çıktığına inandığımız mesciddir. Anlamı "en uzaktaki mescid” demektir.

***

Medine’deki Mescid-i Nebevî, Hz Peygamber’in evinin yanında bir küçük mescid olarak 623 yılında, yani Hicret’ten bir sene sonra tamamlanmış olan Medine’deki ilk mescidtir.

Bu mescid-camide ilk büyük ve önemli imar ve büyültme faaliyeti 1550’lerde Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman zamanındadır. Ama en büyük imar faaliyetleri 1850’lerde Sultan Abdülmecid zamanında yapılmıştır.

Mescid-i Nebevî şimdiki hali ile 650 bin insanın aynı anda namaz kılabileceği bir kapasitedir. Bize de, Allah’a hamd u senalar olsun, Peygamber Efendimiz’in yıllarca namaz kıldığı ve kıldırdığı tam o mahalde namaz kılmak ve o noktaya secde etmek nasip oldu. Şükürler olsun.

Mescid-i Nebevi’nin en önemli bölümü, elbette, Hz Peygamber’in mübarek kabirlerinin olduğu bölümdür. Hz Peygamberimiz Hz Ayşe’nin hücresinde yani dairesinde, odasında vefat etmiştir. Bu odaya Hücre-i Saadet deriz.

Ayrıca Hz Ebu Bekir ve Hz Ömer’in de kabirleri buradadır.

Onun hemen yanında da Ravza-i Mutahhara, Ravza-i Mutahhare, Ravza-i Nebî  vardır. "Cennet Bahçesi-Temiz Bahçe” anlamındadır. Burası, Hz Peygamberin mübarek kabirleridir. Alan itibariyle Hz Peygamber'in yaşadığı saadet evi ile mescidinin minberi arasındaki bölgenin adıdır. Yaklaşık 22 m x 10 m = 220 m2’lik bir alandır.

Ravza, sözlük anlamında bol ağaçlı büyük bahçe anlamındadır. Buradaki kullanımda biz "Cennet” olarak kullanıyoruz. Zaten cennet de özü itibariyle "bahçe" demektir. Mutahhara-mutahhare de "temizlenmiş", "pak edilmiş" yer anlamındadır.

Aynur Ayaz: Yani Cennet Bahçesi anlamında

İlhan Kesici: Cennet Bahçesi, "Cennet’in yeryüzündeki izdüşümü” olarak biz inanırız.

Konumuzla doğrudan ilgili değildir ama sohbet Medine olunca bahsetmeden geçmememiz gereken bir bahis de Cennet-ü'l Bâkî'dir. "Cennet-ü'l Bâkî" Medine'deki ilk Müslüman mezarlığıdır. Cennet-ül Bâkî daha çok biz Türkler'in kullandığımız bir isimdir. Araplar daha çok "Bâkî mezarlığı" veya "Bâkî'u'l gargad" derler.

Gargad bir çeşit çalılık demektir. İlk mezarlık haline getirildiğinde bu alan çalılıklarla kaplı gibi idi. Mescid-i Nebevi'nin güney-doğusu yakınlarındadır. Daha sonraki genişletmelerle günümüzde yaklaşık 180 dönümlük bir kabristan halindedir.

Hz. Peygamber'in oğlu İbrahim, kızları Hz. Fatıma, Rukiyye ve Zeynep. Hz. Peygamber'in büyük torunu Hz. Hasan da burada medfundur. Şehid-i Kerbelâ Hz. Hüseyin'in mübarek baş'ı da annesi Hz. Fatıma'nın yanına defnedilmiştir.

Neden sadece başı? Çünkü Kerbelâ'da Hz. Hüzeyin şehit edilince başı gövdesinden kesilip Medine'de Yezid'e gönderilmişti. Vahşeti görebiliyor muyuz? Hz. Peygamberimiz Efendimiz'in mübarek torunlarına yapılan vahşete bakınız.

Ayrıca Hz. Peygamber'in amcası Hz. Abbas, Hz. Ali Efendimiz'in annesi ve Peygamberimizin "benim ikinci annem" dediği Fâtıma binti Esed'de burada medfundur. 

Mü'minlerin anneleri Hz. Ayşe, Hafsa, Ümmü Seleme, Zeynep binti Huzeyme, Zeynep binti Cahş, Safiye, Reyhane, ve Mâriye validelerimiz de burada medfundurlar. Bazı büyük sahâbîler de burada medfundurlar. 

Bizim Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak son Halifemiz Halife Abdulmecid Efendi de 1944 yılında Paris'te vefatını müteakip bu mezarlığa defnedilmişlerdir.

Mezarlar sadece baş ve ayak uçlarına konulan küçük taşlarla belirlenmiştir.

Cennet-ül Baki'deki ilk türbeler Abbasi Halifeleri tarafından yapılmıştır. 

1806 yılında Mekke ve Medine şehirlerini işgal eden Suud bin Abdülaziz, dini inanış ve anlayışları münasebetiyle, hem Mekke'deki Cennet-ü'l Muallâ ve hem de Medine'deki Cennet-ü'l Bâki'deki bütün mezar taşları ve türbelerin tamamını yıktırmıştır.

Osmanlı Devleti tarafından Mekke ve Medine yeniden alındıktan sonra her iki mezarlıkta en büyük restorasyon en son olarak Sultan 2. Abdulhamid tarafından yaptırılmıştır. Mezarların yerleri tekrar belirlenmiş, eski türbeler elden geldiğince tamir edilmiştir.

1. Dünya Savaşı'ndan sonra, Mukaddes Beldeler bizim elimizden çıktıktan sonra, 1926 yılında Suudi Hanedanlığı'nın kurucusu Kral Abdülaziz bin Suud tarafından buralar yeniden yıktırılmış ve sıradan mezarlıklar haline getirilmiştir. 

Bugün ise buralar büyük apartmanlarla ve geniş caddelerle cevrili bir alan haline getirilmiştir.

***

Kâbe’yi ilk olarak meleklerin yaptığına inanırız.

Kâbe’nin sözlük anlamı "dört köşeli, küp şeklinde nesne” demektir. Dıştan dışa 11 m x 12 m ölçüsünde ve 15 m yüksekliğindedir. Mekke’nin çevresindeki dağlardan getirilen bazalt parçalardan oluşan değişik boyutlarda 1614 adet taşla inşa edilmiştir.

Kâbe Müslümanlar için en mukaddes yapıdır ve şu adlarla anarız: "Kâbe-i Muazzama”, "Muazzam Kâbe”, "Beytullah” Allah’ın Evi, "Beyt-i Atîk” En Eski Ev, "Beyt-ül Haram, Beyt-ül Muharrem” Korunmuş, Dokunulmaz, Saygı Duyulan Ev anlamlarındadır.

Kâbe’yi daha sonra Hz Adem onarmıştır. Adem Aleyhisselamın Cennetten yeryüzünde indirildiği mahâl Mekke’deki Arafat dağıdır. Kâbe’nin yapılması da demek ki bu zamanlarda olmalıdır.

Bundan epey bir müddet sonra da Nuh Tufanı oldu. Nuh tufanı da bugüne nispetle, bugünden itibaren bakarsak Tevrat kaynaklarına göre M.Ö. 4000’ler civarıdır..

Yani, büyük Nuh Tufanı da günümüzden 6 bin sene öncesine denk düşen bir hadisedir. Nuh Tufanı bütün bu ve benzeri bütün yapıları yerle bir etti, tabii.

Aynur Ayaz: Aldı götürdü aslında bir yerde

İlhan Kesici: Aldı götürdü, sildi süpürdü, yerle bir etti. Daha sonra da, ta Hz İbrahim zamanına kadar da her hangi bir yapım, inşa, onarım olmadı.

Hz. İbrahim dönemi de M.Ö.1500 dür. Demek ki o da yaklaşık 3 bin 500 sene öncesine isabet etmektedir. Hz. Nuh'un 10. göbek torunudur. Tarihi dönem Sümer tarihinde meşhur Hamurabi dönemine denk düşer.

Aynur Ayaz: Aslında, ne güzel böyle tarihsel hesaplamaları da veriyorsunuz ve bunlarla, bu bilgilerle daha yakın hissediyoruz belki tarihi noktada.

İlhan Kesici: Tabii, böyle tarihlerle bakmak konuyu anlamayı ve algılamayı daha rahatlatır ve daha güzeldir.

Hz. İbrahim Halilullah'tır, yani Allah'ın Dostu'dur. Kâbe’nin yeniden inşasını oğlu Hz İsmail ile birlikte yaptılar. İnşaat yapım usulü taşların aralarında harç olmaksızın üst üste konulması şeklinde olmuştur. Kâbe’nin Hz. İbrahim’den sonra kaç defa tamir veya inşa edildiğini ise tam olarak bilmiyoruz.

Hz. İbrahim Kâbe'nin inşasından çok sonra, yaklaşık 200 yaşlarında iken Kudüs yakınlarında Hadrun kasabasında vefat etmiştir ve kabri Kudüs'te "El Halil Camii" haziresindedir.

Ama şu tarihin ayrı bir önemi vardır: Mekke’de 605 yılında çok büyük bir sel afeti olmuştu ve bunun neticesinde neredeyse Kâbe bütünüyle denilebilecek şekilde hasara uğramıştı.

Tabii, arkasından da yine çok büyük çaplı bir onarım ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Hz. Peygamberimiz de amcası Hz. Abbas ile birlikte taş taşıyarak bu onarım faaliyetine çok büyük ölçüde katılmıştı.

Hz. Peygamber’in Kâbe’ye Hacer-ül Esved taşını yerleştirdiği büyük onarım da budur.

O tarihte Peygamberimiz Muhammed-ül Emîn, yani emin, emniyet edilir, güvenilir Muhammed olarak tanınıyor ve anılıyordu.

Bu cümleden olmak üzere de denilebilir ki, Kâbe’nin Hz İbrahim’den sonra ve O’na yakın imar ve inşası Peygamber Efendimize aittir.

Daha sonra 17. Yüzyıla gelinceye kadar bazı tamirler dışında önemli bir imar faaliyetine ihtiyaç duyulmamıştır.

Kâbe, aradan yaklaşık bin sene sonra, 1630 yılında, yine çok büyük bir fırtına ve sel felaketine maruz kaldı ve duvarları dahil neredeyse bütünüyle harap oldu ve yıkıldı.

1631 yılında Osmanlı Padişahı 4. Murat Han Kâbe’yi bugünkü haline en yakın hâl olarak ve neredeyse yeniden imar ve inşa ettirdi.

Aynur Hanım, Kâbe ile ilgili birbirinden güzel nice şiirler söylenmiştir bütün dillerde, elbette. Ben şimdi size ve seyircilerimize bu bahsi değiştirmeden önce, bizim iki büyük Divan şairimizin şiirlerinden küçük bir bölüm söylemek istiyorum.

Bizim büyük Divan şairlerimizden Şair Süleyman Nahîfî şöyle tasvir ediyor Kâbe’yi:

Kime ki Kâbe nasib olsa Hüdâ rahmet eder,
Her kişi hânesine sevdiğin davet eder,
Sevdiği anı severse, davete icabet eder.

Şair Süleyman Nahîfî 1665-1738 yılları arasında yaşamıştır. En büyük eseri ve şöhreti Mevlâna Celaleddin-i Rûmi Hazretlerinin Mesnevî’sini tam 15 yıl çalışarak Türkçe’ye manzum olarak çevirmesinden gelir.

Mevlâna’dan şu çeviri de o’nundur:

Bir defa kalp kırmak, Kâbe’yi alt-üst etmekten daha kötüdür,
Zira kim Kâbe’yi Hz. İbrahim inşa etmiş, gönlü Allah yaratmıştır.

Daha güncel bir şey de söylemek istiyorum. Türk musikisinin güneşi rahmetli Zeki Müren’in de çok güzel söylediği bir gazel vardır. O da Şair Nahîfî’ye aittir.

Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım,
Kurbânın olam, var mı benim bunda günâhım.

Yine bir başka büyük Divan şairimiz de Şair Yusuf Nâbî’dir. O da Kâbe’yi şöyle tasvir etmektedir:

Kâbe beyti’ş-şeref-i â’zamdır,
Nokta-i dâire-i âlemdir.

Şair Yusuf Nâbî de hemen hemen aynı dönemde, 1642-1712 tarihlerinde yaşamıştır. Aslen Urfa’lıdır. Karacaahmet Mezarlığı’nda medfundur.

Hz Peygamber’e izafeten Nât-ı Şerifi vardır. Medine’deki Mescid-i Nebevî için de şöyle söylemektedir:

Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbub-i Hudâdır bu,
Nazargâh-ı ilâhidir, makam-ı Mustafa’dır bu.

Kûy, Farsça "sevgilinin bulunduğu yer, mahâl” anlamındadır. Buradaki sevgili Hz. Peygamber Efendimiz’dir.

***

İlhan Kesici: Tekrar UMRE’ye dönersek şöyle başlayalım:

Hac ibadeti Hicret’in 9. yılında, Miladi 631 yılında farz kılınmıştır. Umre de en yalın bir ifade ile Hac zamanı dışında yapılan küçük hac gibidir.

Umre sözlük anlamında "a-m-r” kökünden gelen ve "ziyaret etmek, evi mamur etmek, Allah’a kulluk etmek” anlamlarına gelen bir kelimedir. Umre ibadetini yerine getiren insanlara "mu’temir” denir.

Umre bir İslamî hac terimi olarak, belirli bir zamana bağlı olmaksızın, ihrama girip Kâbe’yi tavaf etmek ve sa’y yaptıktan sonra traş olup ihramdan çıkarak yapılan ibadetin adıdır.

Umre’nin Hac ibadetinden farkı, belli bir zamanla yani sadece hac aylarıyla bağlı ve sınırlı olmaması, Arafat ve Müzdelife vakfesi ve Mina’da belli dini görevlerin yerine getirilmesi, kurban kesme ve Şeytan taşlama görevlerinin bulunmamasıdır.

Bayram ve Arefe günlerinin dışında her zaman umre yapılabilir.

Bu bakımdan hacca, "Hacc-ı ekber” yani "Büyük Hac”; umreye de "Hacc-ı asgar” "Küçük Hac” da denir.

Bizim mezhebimizde, Hanefi mezhebinde, ömürde bir defa umre yapılması sünnettendir.

İki türlü umre vardır: Bir, İfrad Umresi, Hac’la ilişkisiz umre demektir. İki, Temettü ve Kıran Umresi, Hac’la ilişkili umre demektir.

Umre’nin iki farzı vardır: İhram’a girmek ve Kâbe’yi tavaf etmek.                                          İhram’a girmek şartı, Kâbe’yi tavaf etmek ise rüknü olarak kabul ederiz.

Öbür mezheplerde sa’y yapmak ve traş olmak da rükn olarak kabul edilir.

Ama biz Hanefîler bunları, yani sa’y yapmak ve traş olup ihramdan çıkmayı umrenin vacipleri olarak yerine getiririz.

İhram "haram” kökünden gelir. Bazı şeylerin haram kılınması, yasaklanması demektir. Bizim konumuzdaki anlamı, yapılacak olan ibadetler sürecinde bazı şeylerin mutlak olarak yasak kılınması ve yapılmaması halidir. Buna kötü söz, çirkin davranış, vs de dahildir.

İhram’a girmek, ihram kıyafetini giymek demektir. Bu kıyafet Hac ve Umre ibadetlerinin başlangıç noktasıdır. Dikişsiz, beyaz, iki parça bez havlu gibi bir kıyafettir.

Bunun böyle olmasının bir anlamı "eşitlik”tir. Orada bir mahşer vardır, demin siz de buyurdunuz, dünyanın her tarafından her renkte neredeyse milyonlarca insan vardır.

Bunların içinde zenginler vardır fakirler vardır, şişmanlar vardır zayıflar vardır, profesörler vardır ümmiler, hiç okuma yazması olmayan insanlar vardır. Böyle bir kıyafetle bu insanların tamamı tek bir insan topluluğu haline gelmiş olur.

Burada makam farkı yoktur, mevki farkı yoktur. Bir anlamda da Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkış gibidir. Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıktığımızda da makam yok, mevki yok, rütbe yok, renk farklılığı yok, soy sop farklılığı, ayrıcalığı yoktur. Şan yoktur şöhret yoktur, hiç bir görünür farklılık yoktur. Sadece sizsiniz.

İşte ihrama böyle bir hale hazırlık olarak girilmiş olunuyor.

Bu anlamda makamdan, mevkiden, ayrıcalıklardan ve tüm imtiyazlardan soyunmanın bir simgesi de olmaktadır.

İkinci bir anlamı olarak da ölümde giyeceğimiz "kefen”i, "terk-i dünya kıyafeti”ni de sembolize eder. Bu bakımdan da Hac’da veya Umre’de giydiğimiz ihramları bizde saklanır. Adettir.

Aynur Ayaz: Yani giydiğiniz ihramı mı saklıyorsunuz?

İlhan Kesici: Evet. İlk giyilen ihramlar saklanır, zemzemle yıkanır; daha doğrusu üstüne hafif bir zemzem suyu serpilir ve öyle saklanır.

Aynur Ayaz: Serpilir üstüne. Siz saklıyorsunuz şu anda?

İlhan Kesici: Tabii tabii. Allah rahmet eylesin, rahmetli canım annem yapmıştı bu muameleleri.

Aynur Ayaz: Allah rahmet eylesin

İlhan Kesici: Mekanı Cennet olsun. Annem öyle saklamıştı. Bir sandukanın içindedir. Bizim de kefenimiz olsun diyedir, vefat edince. İhram’ın bir anlamı da budur.

Tekrar konumuza dönersek, Umre ibadetinin birinci şartı budur, ihrama girmek.

İhrama, niyet ederek ve telbiye getirmek suretiyle gireriz. İhramın sünneti olarak niyet ederiz ve iki rekat ihram namazı kılarız. Bu rekatlarda, Fatiha suresinden sonra zamm-ı sure olarak "Kâfirûn” ve "İhlâs” surelerinin okunması tercihtir.

Telbiye, Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkma hazırlığı olarak emre icabet etmek, tekmil vermek ve teslim olmak demektir. Hac ve umrenin bir anlamda önemli bir sloganı ve şiarıdır. Ve şöyle deriz:

Lebbeyk, Allâhümme lebbeyk
Lebbeyke lâ şerike, leke lebbeyk
İnne’l-Hamde, ve’n-Ni’mete
Ve’l-Mülke lâ şerike lek

Buyur Allah’ım buyur! Emrindeyim buyur!
Senin hiçbir ortağın yoktur. Buyur Allah’ım.
Şüphesiz hamd sana mahsustur. Ni’met de senindir.
Mülk de senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.

Bu telbiyeyi verenlere "lebbeyk-zen” denir. Arapça’dan Farisî bir türetimdir; lebbeyk diyen, evet deyip razı olan anlamındadır.

Bu telbiye ile dünyanın dört bir tarafından gelen Müslümanlar "lebbeyk-zen-i icâbet” olurlar ve iman ve teslimiyetlerini bir de bu coşku ile yaşamış olurlar.

Kâbe’ye dışarıdan geliniyorsa Harem Bölgesi’nden itibaren, Mekke’de ise otel veya yerleşilen evden Mescid-i Haram’a giderken, yolda tekbirler getirilir, tehlil, telbiye ve salavat-ı şerifeler getirilir. Muazzam bir coşkudur.

***

Mescid-i Haram’a Umre Kapısı’ndan girilir. Hac ve umre kadın erkek bir arada ve beraber yapılabilen ibadetlerdir. Beyt-ullah görülünce üç defa tekbir ve tehlil, kelime-i tevhid getirilir ve dualar okunur. İnanılır ki, Kâbe ilk görülür görülmez yapılan ilk dua kabul edilir.

Umre’de ikinci olarak yapmamız gereken ve yerine getirmemiz gereken rükün Kâbe’nin tavaf edilmesidir. Tavaf’a başlamadan önce biraz önce anlattığımız telbiye kesilir.

Tavaf etmek demek, Kâbe’nin etrafında Hacer-ül Esved hizasından başlamak üzere dönmek, dolanmak demektir.

Hacer-ül Esved, Hacer-i Esved mutasavver Kâbe’nin köşe taşı olsun diye Cennet’ten Cebrail Aleyhisselam tarafından getirilen taştır. Kâbe’nin doğu köşesinde en altta bulunur.

Yaklaşık 30 cm çapında, siyaha çalan koyu kırmızı renkte bir taştır. Şimdi bir muhafaza içindedir, ve yerden yaklaşık 1.5 m yüksektedir. Orijinal halinin beyaz olduğu da söylenir.

Aynur Ayaz: Fotoğraflarda, öncesinde baktığımızda hemen seyircilerimize de o anınızın fotoğrafını seyircilerimize dilerseniz hemen, sıcağı sıcağına gösterelim. Şu şekilde… değil mi?

İlhan Kesici: Evet. En başta bahsettiğimiz ve bize gösterilen kolaylıklar münasebetiyle, hemen hepimiz çok rahat bir şekilde Hacer-ül Esvedi el sürmek ve öpebilmek imkanı ve şerefine nail olabilmiş olduk. Buna "istilâm" denir. Hacer-ül esvedi el sürerek veya el sürer gibi öpmek. Bu fotoğraf da benim Hacer-i Esvedi öptüğüm anın fotoğrafıdır. Çok şükür.

Tavaf, tavaf duaları olarak adlandırdığımız ve bütün İslam aleminde genel kabul görmüş duaları okuyarak Kâbe’nin etrafında dönmemiz demektir.

Aynur Ayaz: Neler söyleniyor ve bu arada dualarınızı ederken ve söylerken kulağınıza diğer milletlerin… Herkes aynı anda… O dua seslerinin böyle göğe yükselişi.. O da nasıl hemen onu da sormak lazım.

İlhan Kesici: Hac’da özellikle tam bir mahşerdir herhalde. Henüz Hac bana nasip olmadı. İnşallah, Hac’cın mesuliyetlerini bihakkın taşıyabileceğimiz bir zamanda bize de nasip olur.

Aynur Hanım, her sene yaklaşık 1.5 milyon insan Hac’ca geliyor.

İslam’da beş büyük ibadetimiz vardır. Bunlara nisbetle İslam’ın şartı beş’tir diyoruz:

"Savum, salât, hac, zekât, kelime-i şehadet getirmek”.

Bir diğer söyleyişle de "Oruç, namaz, hac, zekât, kelime-i şehadet getirmek”.

Bu ibadetlerde bireysellik ve toplumsallık iç içe gibidir. Bunlar bir yönüyle hem bireysel ibadetlerdir, yani bireysellikleri vardır; bir yandan da toplumsallık özellikleri de vardır.

Namaz mesela. Elinizde bir seccade ile, dünyanın neresinde olursanız olunuz, 1 m2’lik bir yer bulursanız, seccadenizi oraya serer, orada namazınızı eda edebilirsiniz. Müthiş bir kolaylıktır.

Ama ayrıca, bir de bizim camilerimiz vardır, değil mi? Camide namaz kılmak, cemaatle namaz kılmak biraz daha makbuldür. Çünkü orada, bir de mahallenizden, semtinizden başka insanlarla da hem-hal olabilme hali de olacaktır.

Aynur Ayaz: Diyalog halinde

İlhan Kesici: Evet öyledir. Biz komşularımızın, mahallelilerimizin iyisini kötüsünü öğreniriz, bilmiş oluruz; onlar da bizim iyimizi, kötümüzü öğrenirler bilirler. Bir dayanışma icap edecekse, böylece hepimiz Müslümanlar olarak, birbirimizle bir dayanışma içinde olmaya çalışırız.

Hucurat Suresi 10. Ayeti şöyle buyurur: "innem-el mü’minîne ihvetün”, mealen "şüphesiz Müslümanlar kardeştir”. Böyledir.

Aynur Ayaz: Belki bir yardımlaşma hususu bile doğabilir, belki orada da.

İlhan Kesici: Doğar. Vakit namazlarımız günlük bir ibadettir.

Bunun haftalık hali de "cuma namazları”dır. Cuma namazları da müslümanların haftalık cami toplantısı mahiyetinde de yorumlanabilir.

Orada da bütün bir mahalle, semt sakinleri biraz daha genişletilmiş bir kapsamda bir araya gelir.

Senede iki kere de "bayram namazımız” vardır. Bunlar da biraz daha büyük bir derlenme toplanma, bir arada bulunma, hasb-i hal olma mahiyetinde bir araya gelişlerdir.

Bir ömürde tek bir kere de "hac ibadetimiz” vardır.

Aynur Ayaz: Onun daha da genişletilmiş hali belki

İlhan Kesici: Hac tam anlamıyla bugünkü deyimlerle "global ölçekli bir ibadet” tir.

Şimdi ne yapmış olduk, tek başına bireysel bir ibadetten çıkıp global dünya ölçeğine gelmiş olduk.

Son senelerde, özellikle 2000’li yıllardan itibaren, her yıl yaklaşık 1.5 milyon insan Hac’a geliyor. Ayrıca, 1.5 milyondan biraz daha fazla insan da umre ibadeti yapıyor.

Aynur Ayaz: Hani aslında zannediyorum İslamiyet bu anlamda, umre ve hac, insanlarda daha fazla merak uyandırıp, daha cazip hale getirebiliyor değil mi bu anlamda?

İlhan Kesici: Elbette. Hac talepleri milyonları çok aşınca da her ülkeye, bu arada bizim ülkemize de bir "hac kota” sı konulmaktadır.

Son 10-15 sene öncesine kadar hac ibadeti ve kalabalıkların organizasyonu çok iyi tanzim edilebiliyor değildi. Ama son 10-15 seneden bu yana, Suudi Arabistan Krallığı yönetimi olağanüstü denilebilecek bir şekilde çok güzel bir tanzim başarısı içindedir.

Bizim hac kotamız 74 bindir. Senede 74 bin kişi resmi olarak hacca gider, bir 5-6 bin insanımız da gayri resmi veya kaçak yolla gider. Demek ki, her yıl, bizim hacı olan insan sayımız 80 bin civarındadır. Halbuki talep çok daha yüksektir.

Aynur Ayaz: Yüz bin belki.

İlhan Kesici: Aynur Hanım, tam tamamına 750 bindir bu talep rakamı. İnşallah Cenab-ı Hak herkese nasip eder.

Hac’ın en önemli rüknü Arafat’tır. Arafat, kelime anlamı "a-r-f” kökünden türeyen ve "bilmek, tanışmak, buluşmak” demektir. Bu şuradan gelir.

Hz Adem’in Cennet’ten dünyaya ilk indirildiği yer Arafat’tır. Hz. Havva da ilk Cidde’ye indirilmiştir. Hz Adem ve Hz Havva’nın cismani olarak ilk buluşturuldukları yer "Cebel-i Rahme", "Cebel-i Rahman", "Rahman Dağı" da Arafat’tadır.

Hac’ın başlangıç noktası bu bakımdan Arafat’tır. Burada bir müddet duruldu, zaman geçirildi. Biz buna "vakfe” diyoruz. Vakfe, sözlük anlamında, "belli bir yerde bir süre kalmak” anlamındadır.

Hac terimi olarak ise "vakfe”, Hac’da Zilhicce ayının 9. günü, yani Kurban Bayramı’nın Arefe günü, öğleden sonra Arafat’ta ve aynı gece Müzdelife’de bir müddet vakit geçirilmesidir.

Sonra melekler Hz Adem’i Mekke’ye indirdiler ve Kâbe’yi tavaf ettirdiler. Kâbe’yi tavaf ettiren melek Cebrail Aleyhisselam’dır.

Bu noktada, bir anahtar bilgi olarak şu bilgiyi de verelim: Peygamber Efendimizin meşhur Veda Haccı, Haccet’ül Vedâ, bugünkü takvimle, 7-10 Mart 632 tarihinde eda edilmiştir.

***

Şimdi tekrar "umre ibadetimiz”e dönersek:

Mecid-i Haram’a Umre Kapısı’ndan içeri girilir. Kâbe’ye gelinir. Hacer-ül Esved hizasından başlamak üzere tavaf etmeye başlanır.

Tavaf etmek demek, daha önce de söylediğimiz gibi, Hacer-ül Esved hizasından başlamak üzere Kâbe’nin etrafında dönmek, dolanmak demektir.

Bu da şöyle olur: Umre tavafı yapmaya niyet edilir. Hacer-ül Esved hizasına gelinir, yön ona dönülür, eller omuz hizasına kadar kaldırılır, "Bismillâh-i Allah-u ekber” diyerek Hacer-ül esved selamlanır. Kalabalık değilse öpülür; tekbir, tehlil ve tahmîd getirilir ve tavaf başlar.

Bizim küçüklüğümüzde hacıların avuçlarının içi öpülürdü. Yani normal olarak biz eli nasıl öperiz, böyle elin üstünden öperiz.

Halbuki biz Hacı dedemizin "avuç içini” öperdik. Meğer o, şimdi anlıyorum ki, Hacer-ül Esved münasebetiyle imiş. Yani, Hacer-ül esved’i gören, ona dokunan yer olarak avuç içi. O eli öperken, sanki Hacer-ül esved’i de zımnen öpmüş oluyoruz.

Tavafta bir dönüş’ün adına bir şavt denir. Sözlük anlamı "bir turluk koşu” demektir. Yedi kere dönülür.

Cebrail Aleyhisselam Hz. Adem’i tavafa başlatacağa zaman, Hz. Adem Cebrail’e sordu:

"Ya Cebrail ben ne diyeceğim, ne deyip te dolanacağım Kabe’nin etrafında?”

Cebrail Aleyhisselam da dedi ki: Biz şöyle deriz, şöyle tespih ederiz:

"Subhanallah-i: Allah’a tespih ederiz; ve-l hamdülillâhi: ve ona hamd ederiz; ve lâ ilâhe il-l'allâhü: Allah’tan başka İlah yoktur, tapınılacak yoktur, v-allahu ekber: Allah büyüktür. Biz böyle deriz,” dedi.

Hz Adem de dedi ki; "Ben buna bir şey ekleyebilir miyim” ? "Buyur ekle” dedi, Cebrail Aleyhisselam.

O da ekledi ki;

"ve lâ havle, ve lâ kuvvete, illâ b'illâh-il aliyy-il azîm”: bütün güç ve kudret sahibi sadece Allah’tır.

İşte biz de şimdi Kâbe’yi tavaf ederken Cebrail Aleyhisselam’ın Hz Adem’le beraber ettiği duayı ederek dolanırız.

İslâm tasavvufunda, bir başka açı ve mahiyette olmak üzere, ayrıca şöyle de denir:

Hacılar bedeniyle Kâbe’yi tavaf eder, bekâ ister
Ehl-i muhabbet kalbiyle arşı tavaf eder, likâ ister.

Likâ, sözlük anlamında "yüz, çehre” demektir. Burada tasavvuftaki anlamı ise "Cenab-ı Hakk’ın cemâli'ni görmek" anlamındadır.

Tavaf biter, sonra Makam-ı İbrahim’de iki rekat tavaf namazı kılarız. Arkasından zemzem kuyusuna giderek zemzem suyu içeriz.

Makam-ı İbrahim, Hz. İbrahim’in Makamı anlamındadır. Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşası sırasında inşaat iskelesi gibi kullandığı ve ayrıca halkı hacca davet ederken üzerine çıktığı taşın bulunduğu yere, mahalle verilen addır.

Namazın o mevkiide kılınmasının temel sebebi Hz. İbrahim'i de yüceltmektir. Ayağını bastığı yerin bile ne kadar mukaddes olduğunu ifade sadedindedir.

Taş, Kâbe’nin 20 m kadar doğusundadır ve şimdi cam bir fanus içinde korumalı bir durumda bulunmaktadır.

Sonra yine niyet eder ve sa’y yaparız. Sa’y sözlük anlamı olarak "çalışmak, çalışarak kazanmak, bu amaçla koşmak, yürümek” anlamındadır.

Dini terminolojide ise sa’y, Safa ve Merve tepecikleri arasında kâh biraz yürüyerek, kâh biraz koşarak gidip gelmektir.

Bu yürüyüşe "helvele" denilir. Yürüyüş, yavaş koşma anlamındadır. Hanefi mezhebinde sünnettir.

Bu mesafe 700 metre kadardır; dört gidiş, üç geliş olarak yapılır. Hâcer’in oğlu küçük İsmail için bu iki tepecik arasında su araması ve bunun için koşuşturmasını temsil eder.

Bakara Suresi, 158. Ayet şöyle buyuruyor:

"İnnes safâ ve'l mervete min şeâirillâh...": 

Elmalılı Hamdi Efendi Tefsiri'nde: Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın işaretlendendir. Her kim Hacc veya Umre niyetiyle Kabe'yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, O her şeyi bilendir.  

Bu koşturmaca içinde bulunan su bildiğimiz meşhur zemzem suyudur.                              "Zem" eski Mısır dilinde "tut" demekmiş. "Zem zem" de "tut tut" demek oluyor. Aman suyu tut, aman boşa akmasın anlamındadır.

Sa’y tamamlanınca Merve tepesinde dua edilir.

Daha sonra saçlarımız biraz kesilerek traş olunmuş olunur ve ihramdan çıkılır.

Böylece Allah’ın ibadetimizi kabul etmesi duasıyla da umre ibadeti tamamlanmış olur.

*****

Aynur Ayaz: Sizin bir de Kâbe’nin içine girmeniz var galiba. Buradaki fotoğraflarınızda da Kâbe’den merdiven başında çıkışınız çok güzel görünüyor.

O kadar yakın ve o ziyareti gerçekleştirirken nasıl bir hassasiyet ve his içinde oldunuz?

Yani o kadar yakınsınız, o tarihi gözünüzün önünden geçiriyorsunuz. Ne kadar şanslıyım diyorsunuz.

Bir de devlet erkanının içerisindesiniz. Kraliyet ailesi tarafından davet… Bu nasıl gerçekleşti orada yani?

İlhan Kesici: Büyük bir nasiptir. Hamd olsun.

Aynur Hanım, şimdi size bir sır vereyim. Hem de televizyonda kimseler de duymamış olsun (!).

Ben 1991 yılında milletvekili olmak istiyordum, ama 1991 seçimlerinde olamamıştım, sonra o da 1995 yılında nasip oldu.

Daha sonra, 1991 yılında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı oldum.

Benim bütün çalışma hayatım, ilk önceleri Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Master-yüksek lisans yaparken Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’nde, daha sonra da tümüyle Devlet Planlama Teşkilatı’nda geçmiştir.

Devlet Planlama Teşkilatında Uzman, Daire Başkanı, Genel Müdür, Müsteşar Danışmanı gibi bütün görevlerde bulunmuştum.

En sonunda da, en yüksek mevkii, makam olan Müsteşar olduk. Hamd olsun. Fakat gönlüm de bir ara çok kırılmamış değildi, milletvekili olmak isteyip de olamadık diye.

Fakat, ta ki 27 Ocak 1993 tarihinde bu umre ibadeti olup, Kâbe’nin içi açılıp, Kâbe’nin içinde namaz kılmak nasip olduğunda ben dedim ki:

"Ya Rabbi, demek ki, çok istememe rağmen bana o zaman milletvekilliği nasip olunmamasının asıl sebebi bu imiş; sana hamd u senalar olsun”, dedim.

Yani milletvekili olmuş olsa idik, muhtemelen Kâbe’nin içini belki de görmek hiç nasip olmuş olmayabilecek idi.

Kâbe’nin içine girildi. Ben Kâbe’nin içini televizyon görüntülerinden ve kitaplardan biraz biliyorum. Yani taban taşları nasıldır, duvarlar nasıldır, duvarlarında neler vardır, sütunlar nasıldır, filan.

Bu arada biraz size ve seyircilerimize ansiklopedik bilgi de vermiş olalım:

Kâbe’nin içi dört köşe bir oda görünümündedir. Kâbe’nin tabanı mermer döşelidir. Duvarlar 2 m yüksekliğe kadar mermer kaplamalıdır.

Mermerler beyaz, kırmızı ve yeşil olmak üzere 36 adettir. Bunlardan dört tanesi yeşildir. Duvarlarda bazı kitâbeler vardır. Tabanın ortasında üç sütun direk vardır.

Tavan ve duvarlar, yukarıdan mermer kaplamalara kadar inen çepeçevre kırmızı atlastan yapılmış bir perde ile örtülüdür.

Ama adımımızı kapıdan içeri attığımız andan itibaren, bendeki hali söylüyorum, bunların hiçbirisinin farkında olmamışızdır.

Aynur Ayaz: Altın kapıdan giriş,

İlhan Kesici: Bu, sadece bende olan bir hal de değildir. Birlikte Kâbe’nin içinde ibadet ettiğimiz işadamları, gazeteci arkadaşlar, bürokrasideki arkadaşlarımızdan da daha sonra edindiğim intiba itibari ile de söylüyorum ki, hemen hepimizde müşterek olan hal benzer bir hal olmuştur.

Yani hemen hiç birimiz, aynen benim gibi, mesela Kâbe’nin ne içini, ne de duvarlarını bile doğru dürüst hatırlamıyoruz, bile. Hepimiz adımımızı içeri atar atmaz, bulduğumuz ilk yerde, hemen iki rekat "şükür namazı” kılmışız.

Zaten Kâbe’de "kıble” aramak gibi bir durum da söz konusu değildir. Kâbe’de her yön kıbledir. Dört tarafı, dört yönü de kıble olarak kullanabilirsiniz.

Aynur Ayaz: İçerideyken, Allah’ın…

İlhan Kesici: Namazdan sonra, dua ettiğim zaman da sadece hamd ettiğimi, şükrettiğimi hatırlıyorum.

Başka hiç bir şey söyleyemedim: "Ya Rabbi el hamdülillâh, Ya Rabbi el hamdülillâh, Ya Rabbi el hamdülillâh; Ya Rabbi hamd olsun, Ya Rabbi hamd olsun, Ya Rabbi hamd olsun”, filan.

Aslına bakarsanız hac ibadeti de, umre ibadeti de bir hamd’dır, zaten.

****

Aynur Hanım, müsaade ederseniz, buradan bir de tarihî bir bahis açmak istiyorum.

Bu mukaddes toprakların bizim elimize geçmesi, büyük cihangir padişahımız Yavuz Sultan Selim Han’ın 1517 senesinde Ridaniye meydan muharebeleri ile, Memlûklüler devleti dediğimiz ama asıl resmî adı "Ed Devlet-i Türkî” olan Mısır-Türk Devletini yenmesi iledir.

Bu münasebetle, bütün Arap yarımadası ve bütün Arap ülkeleri, bugünkü adları ile Mısır, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Yemen, Ürdün, Lübnan vs. tamamı bizim devletimizin, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası haline geldi.

O zamanlarda adettir, devlet başkanının adına, yeni hükümdar adına hutbe okutulur. Kahire’de Melik Müeyyed Camii'ndeYavuz Sultan Selim Han’ın adına da hutbe okutuldu. 

O hutbede denildi ki: "Hâkimü'l Harameyni'ş Şerifeyn”, iki haram şehrinin, iki mukaddes ve şerefli beldenin, Mekke ve Medine’nin hâkimi Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerine…

Yavuz Selim Han bunu duydu ve çok öfkelendi. Dedi ki, öyle şey denemez. Peki, ya ne denecek? Şöyle denecek:

"Hâkimü'l Harameyni'ş Şerifeyn” değil "Hâdimü'l Harameyni'ş Şerifeyn”.

Yani bu iki mukaddes beldenin, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin hâkimi değil hademesi, hizmetçisi, hizmetkârı olan Yavuz Sultan Selim Han.

Aynur Ayaz: Yani hizmetçisi bir anlamda, hizmetkarı.

İlhan Kesici: Hizmetkârı, hizmet edeni, evet.

Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri Mısır'dan sonra Mekke ve Medine'ye ordu ile yürüyüp bu mukaddes beldeleri kuşatıp teslim almadı. 

Ya ne oldu? Şu oldu: Mısır Sultanlarına bağlı olarak Hicaz'ın idaresinde bulunan Mekke Emiri Şerif Berekat, "Emanât-ı Mukaddese"yi oğlu ile Yavuz Han'a gönderdi ve Osmanlı Devleti'ne bağlılığını bildirdi.

Ancak ne Yavuz, ne de sonraki Padişahlar Mekke ve Medine Kalelerine Osmanlı Bayrağı çektirmedi.

Niye? Bir zamanlar Peygamber Efendimiz'in mübarek sancağının dalgalandığı yerde başka bir bayrağın dalgalandırılmasının uygun olarak görülmemesidir. 

Asırlar sonra, sadece diplomatik sebeplerle Sultan Aziz zamanında Medine'ye ve Sultan Hamid zamanında da Mekke'ye Osmanlı Bayrağı çekildi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun sonuna kadar da Hicaz, Hz Peygamber'in soyundan gelenler tarafından idare edildi. İstanbul'dan gönderilen görevliler "Vali" değil "Muhafız" ünvanını kullanmışlardır.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Mekke ve Medine'nin İngiliz hakimiyetine geçeceği belli olur gibi olunca, meşhur Medine Müdafii Fahrettin Paşa (Türkkan) her ihtimale karşı, Medine'de bulunan Mukaddes Emanetlerin sağlama alınabilmesi amacıyla İstanbul'dan büyük bir koruma birliği nezaretinde özel bir tren istedi ve şimdi Topkapı Müzesi'nde teşhir ettiğimiz Mukaddes Emanetleri aynı trenle İstanbul'a gönderdi.

Trenin ön lokomotifinin alnında "Es selam'ü aleyke Ya Resulallah" yazıyordu.

"Medine Müdafaası" tarihte yer alan en muhteşem askeri müdafaalardan birisidir. Aylarca muhasara-kuşatma altında kalmışlardır. Yiyecek erzak kalmamıştır.

Meşhur 18 Nisan 1918 Cuma Namazı'nda Fahrettin Paşa hutbeye çıktı ve "Sahabe-i kiram da sıkıntılı zamanlarda "çekirge" yemişlerdi diye vaaz ve nasihatte bulundu ve asker günlerce çekirge ile ancak beslenebilmişti.

18 Nisan 1918 tarihindeki Cuma Namazı Hutbesi bu münasebetle "Çekirge Hutbesi" olarak anılır.

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi'nden sonra bile Medine'yi teslim etmedi. 

"Allah Resulünü burada bırakıp çıkamam" diyordu.                                                        "Bırakmayız Medine'de yatanı / Can veririz kurtarırız vatanı" 

72 gün daha direndi. Padişah Vahdettin'in ısrarlı emirleri ve baskılar sonunda ,                            "Bu gece Hz Peygamber kabrinde istihareye yatacağım, ona göre hareket edeceğim" dedi.

Ertesi gün kılıcını Hz Fatıma'nın mübarek kabrine bıraktı ve teslim oldu.                                      Teslim olduktan sonra yine meşhur mahkeme ve sürgün yeri Malta'ya sürüldü.

Malta sonrası Ankara'ya geldi ve Milli Mücadele'ye katıldı.

                                                                                                                                               Rüyadaki müjdeyle başlayan sefer

 

Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin bu Mısır Sefer-i Hümayun'u ile ilgili bir de şöyle bir menkıbe vardır.

Yavuz, Mısır seferi öncesinde sıkıntılı günler geçirmektedir. Nedeniyse bir İslâm devleti üzerine düzenleyeceği sefere Müslümanların nasıl tepki vereceğidir.

Daha da önemlisi Peygamber Efendimiz’in bu seferden hoşnut olup olmayacağıdır.

İşte bu dönemde görülen bir rüya Yavuz Sultan Selim’i rahatlatır. Kapı Ağası Hasan Ağa’nın gördüğü rüyaya göre gecenin bir vakti sarayın kapısı çalınır. Gelenler Arap kıyafetli, Arap simalı, nurani şahıslardır. Ellerinde birer sancak vardır.

Kapıyı vuran nurani şahsın elinde padişahın ak sancağı bulunur. Hasan Ağa’ya der ki:

"Bu gördüğün Resulullah’ın ashabıdır. Bizi Resulullah gönderip selam etti. Gördüğün dört kimseden bu Hz. Ebubekr-i Sıddık Veli, bu Ömerü’l-Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir. Ben ise Ali bin Ebu Talib’im.

"Var Selim Han’a selam söyle: Haremeyn hizmeti ona verildi.”

Padişah bu rüyayı dinledikten sonra hazırlıklar tamamlanır ve Mısır Seferi’ne çıkılır.

Sefer sırasında çöl geçilirken öyle bir an olur ki, Yavuz Sultan Selim atından iner ve tarif edilmesi zor bir tevazu ve edeple yürür. Padişahın yürüdüğü yerde devlet erkânının da at üstünde gitmesi elbette söz konusu olamaz. Onlar da yürümeye başlarlar.

Bu sırada Hasan Can, "Hünkarım neden yürüyorsunuz?” der. Gözlerini bir noktaya diken Padişah sessizce cevap verir:

"Görmüyor musunuz, Kâinatın Efendisi önümüzde yürüyor!”

İşte Aynur Hanım biz buralara hademelik ediyoruz.

Peki, biz bu "hademeliği", "hizmetçiliği" sadece lafta mı bıraktık; yani bu hademelik, hizmetçilik, hizmetkârlık laflarını?

Elbette hayır. Yaklaşık o tarihten önceden başlamak üzere, bu yana, ta 1914 yılına kadar, yani ta Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıla kadar, demek ki yaklaşık tam 600 sene biz o mübarek beldelere yüksek yardımlarda bulunduk.

"Sürre-i Hümayûn”, "Sürre Alayları” diye bir olayımız vardır. Sürre "para kesesi" demektir.

İstanbul’da Kapalıçarşı’yı biliyoruz. Kapalıçarşı’nın yıllık devlet geliri, devletin Kapalıçarşı’dan elde ettiği yıllık gelirler başka hiçbir yere tahsis edilemez, harcanamazdı ve tamamı, Mekke ve Medine’ye gönderilmek üzere hazinede bu amaçla açılmış olan hesapta biriktirilirdi.

Bu paralar her yıl hac zamanında Mekke ve Medine’ye gönderilirdi. Tabii bu, şimdiki gibi, bir banka havalesi tarzında olabiliyor değildi, elbette. Ancak bir askeri birlik marifetiyle gönderilebilirdi. İşte bu paraları götüren askeri birliklere de "sürre alayı” denirdi.

Alayın geçtiği yerlerde sürekli ihtişamlı merasimler yapılırdı. Alay hediye yüklü yeni katılımlarla büyürdü.

Alayın güzergah emniyeti yol üzerindeki "Sancak Beyleri" tarafından sağlanırdı.

Sürre Alayları ilk defa Yıldırım Bayezid Han zamanında başlamıştır. Yani Yavuz Sultan Selim Han'ın "hilafeti" almasında çok daha öncesi bir zamana isabet eder. Hatta yüz yıldan daha da fazla önceki bir zamana isabet eder.

Demek ki, Yıldırım Bayezid Han'dan 1864 yılına kadar karayolu ile, 1908 yılına kadar deniz yolu ile, 1908 yılından sonra da demiryolu ile giderdi.

Son alay 1915 yılında gönderilmiştir.

Aynur Ayaz: Muhafazalı ve korumalı

İlhan Kesici: İşte bu sürre alayları ile her yıl, sürre-i hümayun olarak 300-400 bin altın Mekke ve Medine’nin ihtiyaçları için gönderilirdi. İlaveten daha başka kıymetli hediyeler, kıymetli eşyalar da. Bu hediyeler ve eşyaların bir bölümü de yol güzergahında da eklenirdi.

İkinci bir husus, o zamanlar Mekke ve Medine halkından vergi de almaz idik. Bu iki şehrin insanları vergiden muaf oldukları gibi bir de askerlik hizmetinden de muaftılar.

Aynur Ayaz: Özel sayılarak aslında

İlhan Kesici: Bu tabi bir azamettir de, aynı zamanda.

Sürre alayı bir küçük ordu, yeniçeri ve sipahi ordusu mahiyetindedir. Bu küçük ama debdebeli ordu İstanbul’dan yola çıktığı andan itibaren, hem gidiş güzergâhında İstanbul’un bazı semtlerinde, ve hem de hac yolunda çok önemli şehir merkezlerinde büyük resmi tören geçitleri de yaparlardı.

Aynur Ayaz: Ne güzel böyle aslında. Bizi bir anda tarihin bir başka boyutuna alıp ve Mekke ve Medine ile onun muazzam bir şekilde bağlanmasını sağlıyorsunuz.

İlhan Kesici: Aynur Hanım, 400 bin altın bugünün parasıyla birkaç milyar dolar eder. Çok muazzam bir paradır, yani o zamanki devlet gelirlerine nispetle de çok büyük bir meblağdır.

Yani, Yavuz Sultan Selim Han, ben buraların hademesiyim derken sadece lafla demiş olmuyordu.

Aynur Ayaz: İcraatları ile de onu gösteriyordu.

İlhan Kesici: Tabii.

***

Aynur Ayaz: Efendim programımızın yavaş yavaş sonuna geliyoruz; ama siz o kadar derin, o kadar…

Hem tarihi bilginizle hem de gerçekten Mekke ve Medine’nin önemini de vurgulayarak tüm dünyada bizi izleyen seyircilerimize de gerçekten çok önemli bilgiler verdiniz. Bu anlamda çok teşekkür ediyorum.

Son olarak, sizin de notlarınızın arasında olan ilginç bir şey var, Amerikan TIME dergisinin kapağı. Bundan da biraz bahsedebilir misiniz? Bu bahisle de programımızı tamamlamış olalım.

İlhan Kesici: Memnuniyetle. Bu dergi, Amerikan ‘TIME’ dergisidir. Tarihi 30 Ağustos 2010. Demek ki geçen haftanın dergisidir.

Bu sıralarda Amerika’da yoğun bir İkiz Kuleler tartışması yeniden yaşanıyor. 11 Eylül Terör saldırısının sonunda yıkılan ve şimdilerde yapımı yeniden tamamlanmış gibi olan İkiz Kuleler’in çok yakınlarında bir yerlerde bir de küçük bir cami, bir mescid yapılması tartışmaları da bu genel tartışmaların içinde yer aldı. Hatta sıcak bir tartışma konusu bile oldu sayılabilir.

İkiz Kuleler’e olan terör saldırılarının "İslami-dinî bir mahiyet” ifade etmemesi için de Amerikalı Müslümanlar, terörle Müslümanlığı özdeşleştirmeyelim diye bir "barış mescidi, barış camii” anlamında bir proje hazırladılar.

Amerikan Başkanı Barack Obama da Ramazan ayı münasebetiyle Amerikalı Müslümanların önderlerine verdiği iftar yemeğinde "ben de bu mescidin yapılmasından yanayım”, filan dedi.

Bu sefer de, Amerika’da, bu mescit yapılsın; ama İkiz Kuleler’in hemen yanına mı yapılsın, başka bir yere mi yapılsın tartışmaları ortaya çıktı; ve birden bire de önemli bir tartışma halini aldı.

TIME dergisi de bu sayısını Amerika’daki Müslümanların hali ahvali nedir, Amerikalı Hristiyanlar’ın Müslümanlara bakışları nasıldır, vs gibi konulara ayırmış. Sadece ayırmiş da değil de, çok geniş bir inceleme araştırma da yapmış.

Aynur Ayaz: Siz de diğer arşivleriniz gibi onu da…

İlhan Kesici: Ayrıca, Amerika’da bir İslam fobisi var mıdır, Amerika bir İslam fobisi içinde midir, diye de çok ciddi bir çalışma da ayrıca yapmışlar. Derginin kapağını da bu konuya ayırmışlar:

Kapak şudur: "Is America Islamophobic”? Yani, "Amerika Bir İslam Fobisi İçinde midir”? diye tercüme edebileceğimiz bir kapak ve bir çalışma.

Bu başlığın bir de alt-başlığı var: o da şöyle tercüme edilebilir:

"Bu anti-mescid tartışmaları Amerika’nın Müslümanlara bakışında bize ne söylemektedir?”

Mühim bir konu ve dergide de gerçekten çok güzel analiz ve değerlendirmeler bulunmaktadır.

Benim dikkatinize getirmek istediğim bir diğer konu da şudur:

Biz Türkiye’de "İslam’ın simgesi” gibi bir şey düşündüğümüzde aklımıza ne gelir? Daha ziyade, üzerinde kelime-i tevhid yani "Lâ ilâhe illâllah” yazılı bir yeşil bayrak gelir. Aslında bu Suudi Arabistan’ın ülke bayrağıdır.

Ama, Batı dünyasında İslam dendiği zaman, simge olarak bizim algıladığımız gibi Suudi Arabistan Bayrağı akla gelmez, daha ziyade Türk Bayrağı’ndaki kırmızı-beyaz, ay-yıldız akla gelir.

TIME dergisinin kapağında da görüyorsunuz: İslâm’ın simgesi olarak, Türk Bayrağı’ndaki bizim ay (hilal) ve beş köşeli bizim yıldızımız yapılmış.

Amerikalı müslümanları içermek anlamında da hilâl ve yıldızın içindeki renkler biraz da Amerikan bayrağı renk ve desenleri ile renklendirilmiş.

Aynur Ayaz: Örnek olarak teşkil ediyor

İlhan Kesici: Türk ay yıldızı. Bu derginin kapağı da aynen böyle işte.

Aynur Ayaz: Çok teşekkür ediyoruz. Programımıza katıldınız, hatıralarınızı bizlerle paylaştınız, eksik olmayın.

İlhan Kesici: Ben de size çok teşekkür ediyorum.

Yaklaşan Ramazan Bayramınızı, hem sizin hem bütün kanal çalışanlarınızın ve hem de bütün aziz milletimizin ve bütün İslam aleminin de bayramlarını tebrik ediyorum.

Allah hayırlı uğurlu, ağız tadıyla nice bayramlar görmek ve yaşamak nasip etsin.

Aynur Ayaz: Sağ olun eksik olmayın, teşekkürler.

Sayın seyirciler, Kâbe hatıralarında bugünkü konuğumuz Sayın İlhan Kesici idi.

Yarın CİNE-5 ekranlarında tekrar buluşmak ümidi ile, hoşça kalın.

 

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.