Facebook
Twitter
TBMM Bütçe Konuşması
İlhan Kesici | TRT3 - TBMM 2008 Yılı
Bütçe Konuşması | 14.12.2007
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

CHP GRUBU ADINA İLHAN KESİCİ (İstanbul) –

Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri;

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına 2008 yılı bütçesi hakkında görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum.

Yüce heyetinizi CHP Grubu ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, ben, dört konu hakkında görüşlerimi arz edeceğim.

Bunlarla ilgili tespitlerde bulunacağız, daha sonra ikazlarda bulanacağız, daha sonra da çareler göstermeye çalışacağım.

Değerli milletvekilleri, eğer ekonomi çok iyi ise, Türkiye’de bundan rahatsız olacak bir tane insan olmaz, biz de rahatsız olmayız, hiç kimse rahatsız olmaz, herkes sevinir, biz de seviniriz, iftihar ederiz, kimsenin bundan rahatsız olmasını icap ettiren herhangi bir hâl de olmaz.

Ancak, durum öyle midir değil midir ona bir bakmak lazımdır.

SONER AKSOY (Kütahya) – O zaman muhalefet olmaz!

İLHAN KESİCİ (Devamla) –

Değerli milletvekilleri,

2003-2007 yılları arasındaki büyüme hızı, her yıl üst üste ortalama yüzde 6,7’dir. Genel Kurulda bu rakam 7,3 olarak da telaffuz edildi, 2007 hariç tutulmak üzere.

Ama 2007 yılını da katarsanız, yani son beş yılın ortalaması yüzde 6,7’dir. Eğer 2008’i de bu trendle devam ettirirseniz yüzde 6,2 eder.

Ama yüzde 6’lık bir büyüme, yüzde 6’nın üstündeki bir büyüme fena bir büyüme değildir, iyi büyüme sayılabilecek büyümelerden bir tanesidir. Onu da ifade etmek lazımdır.

Ancak bu büyümenin şöyle bir defosu vardır: Bir, gittikçe trend olarak düşmektedir. Yani 2004’te 9,9’dan her yıl üst üste düşerek 9,9; 7,6; 6; 4,2, giderek bir düşme seyri göstermektedir

İkinci dikkatimizi çekmesi icap eden nokta, 2007 yılının çeyrekler itibarıyla büyümeleridir. 2007 yılının çeyrekleri de 6,8; 3,9; 2. Muhtemelen dördüncü çeyrek daha da aşağıya doğru inmiş olacaktır.

Bunu toparlarsak, ortada bir büyüme vardır, ama bu büyüme gittikçe aşağıya doğru inen bir seyirdedir. Birinci tespit budur.

İkinci tespit -daha sonraki bahislerde geleceğiz- bu büyüme hangi bedelle elde edilmiştir? Yani normal bir bedelle elde edildiyse makul bir şeydir, ama normalden öte başka birtakım bedeller ödendiyse makuliyeti azalır.

Bir üçüncü nokta, değerli milletvekilleri,

Bu büyüme rakamları ve büyüme ortamı bir büyük krizin ertesinde meydana gelmiş olan büyüme rakamlarıdır.

2001 krizi, Cumhuriyet tarihimizin ekonomik daralma anlamında en büyük daralmasıdır, yüzde 10 civarındadır.

İkinci Dünya Savaşının ortalaması bile yüzde 5’in altında bir rakamdır.

Ama 2001’in önünde bir başka hadise daha var, 1999 depremidir, büyük felakettir. Ayrıca bir yüzde 6,5 civarında millî gelir daralması da orada vardır.

Bu ikisini toplayalım; demek ki millî gelir iki yıl içerisinde yüzde 16,5 daralmış, bu kadar vahim bir resmin üstüne bu büyüme rakamları ortaya çıkmıştır.

Bu bakımdan bu büyüme rakamlarını normal, iyi bir büyüme rakamı olarak telakki etmek doğru bir şey olmaz.

Bir üçüncü nokta, dünyada bizim gibi -biz 1999’la 2001 arasında bu krizleri gördük, ama- bütün dünya 1997’den itibaren krizler dünyasıydı.

En önce Meksika’da çıktı, ondan sonra okyanusların öbür ucunda, Uzak Asya ülkelerinde çıktı. Uzak Asya’dan Rusya’ya geldi. Rusya’dan Brezilya, Arjantin’e gitti tekrar, sonra tekrar Türkiye’ye geldi.

Dünyanın da böyle bir kriz iklimi var idi. Bizim kriz de bu iklimin içine düşmüştür.

Dünya bu krizden çıktı. Türkiye de bu krizden çıktı. Dünyanın büyüme hızları, yeni elde ettiği büyüme hızları, yani bir krizin ertesinde elde ettiği büyüme hızları şunlardır:

Gelişmiş ülkelerin ortalaması 5, orta gelirli ülkelerin büyüme hızı ortalaması 5,6, bizim içinde bulunduğumuz alt orta gelirli ülkelerin büyüme hızı 7,6, bizim gibi büyük krizlere düşmüş olan ülkelerin, alt orta gelirli ülkelerin Uzak Asya grubu 8,6.

Şimdi, bir mukayese yaparsak eğer, demek ki biz 6,5 civarında büyümüşüz, ama dünyada içinde bulunduğumuz gelir grubu 7,6 büyümüş. Bizim gibi krize maruz olmuş, ondan sonra büyüme elde etmiş olanlar 8,6 büyümüş.

Bunu şunun için söylüyorum: Bizim 6,5’luk büyümeyi küçümsemek, yok saymak için filan değil, sadece bunların üstüne politika bina edecek olanların, hükûmetlerin bu noktayı göz ardı etmemeleri lazım geldiğine inanıyorum.

Bir başka husus, yine bu göz ardı etmemekle ilgili değerli milletvekilleri: Biz, bir de 1994 yılında bir ekonomik kriz geçirdik. 1994’te millî gelir yüzde 6 daraldı. İyi… Ama, arkasından gelen dört yılda, yani 95, 96, 97, 98 bu dört yılın ortalama büyüme hızı da 6,8’dir.

Şimdi, bütün bunları toplarsak şu ortaya çıkar:

Demek ki krizin ertesinde, kriz dönemlerinin ertesinde ülkelerde, hem dünyada hem bizde yüzde 6’nın üstünde bir büyüme elde edilebiliyor demektir.

Bu bakımdan, bununla çok böbürlenmek, bunu çok abartmak doğru bir şey, doğru bir yaklaşım olmaz. Normal gibi bir yaklaşımdır. Bunu normal gibi alırsak doğru yapmış oluruz diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, benzer hâl kişi başına düşen millî gelirle de ilgili bir hâldir.

Kişi başına düşen millî gelirle ilgili yine Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda 10 bin dolarlar, 9.600 dolarlar filan telaffuz edilmiştir. Bu iş böyle olmaz. Yani "Cari fiyatlarla buradan buraya geldik, 2.600’lü rakamlardan 9.600’lü rakamlara geldik…" Bu iş böyle olmaz.

Nasıl olur? Mesela, Devlet Planlama Teşkilatının hepimize de gönderdiği 2008 Ekonomik Programı var. Bunun onuncu sayfası var, onuncu sayfada gayet düzgün bir tablo vardır.

Bu, yıllar itibarıyla mukayese yapılacağı zaman hem cari fiyatlarla verir bunu hem de yıllar itibarıyla mukayese yapılacağı zaman nasıl yapılması lazım geldiğini da ayrıca gösterir. Bunu söylemez, dil ile söylemez, yazıyla söylemez ama tablo marifetiyle söyler.

Şimdi, buradan çıkan rakam şudur, arkadaşlarımızın ellerinde olduğu kanaatindeyim ben:

1998 dolar fiyatlarıyla bakıldığında 2002’nin sonundaki kişi başına düşen millî gelir 3.090 dolardır. 1998 fiyatlarıyla bakıldığında 2002’nin sonundaki millî gelir kişi başına 3.090 dolardır.

2007’nin sonunda –ki, 2007 yüzde 5 büyümeyle ilgiliydi bu- bu 4,2’ye indi. Ben orada ona göre bir hesaplama daha yaptım. 5 büyüme hesabına göre 3.790, benim o indirimli hesabıma göre 3.740; doğrusu da budur.

Demek ki, 3.090’dan 3.740’a beş sene içerisinde çıkmış, iyi. Bölelim bunu beşe. Buradan şu ortaya çıkar:

1998 fiyatlarıyla her yıl kişi başına düşen millî gelir artışı 130 dolardır. Bunu da böyle tespit olarak görmek istiyorum ben. Bununla da çok fazla övünmek doğru değildir.

Bunun yıllık ortalama büyüme hızına intikal edecek bölümü de yüzde 4,7’dir. Demek ki, yüzde 4,7 kişi başına millî gelir artmış, olur; 6,5’la da uyumlu; 1,7-1,8’lik nüfus artışımızı dikkate alırsak.

Şimdi bu rakamları tespit olarak ifade etmiş olduk. Şimdi bedellerine, yani, bu büyümeleri hangi bedelle karşıladığımıza bakmak istiyorum.

İkinci temel konumuz borç ve IMF meselesidir, değerli milletvekilleri.

Bu borç işi çetrefil bir iştir. Hesaplamasında, yorumlanmasında bazı kafa karışıklıkları olur, o yüzden ben sadeleştirerek yüce heyetinize ayrıca arz etmek istiyorum.

2002’nin sonunda Türkiye’nin bir iç borcu var. Bir rakam bu, 149. O zamanki birimi katrilyon lira, şimdiki birimi milyar Yeni Türk Lirası, 149.

Bu 149’un içerisinde değerli milletvekilleri, Türkiye’nin gizli saklı ne kadar hesabı varsa tamamının muhasebeleştirildiği bir yıldır.

Bunun önündeki iki yılda, mesela bu rakam 2000’de 36 katrilyondu, 2002’de 149 oldu. Bu, aradaki yılın olağanüstü borçlandığını göstermez, sadece 2000’e kadar çeşitli sebeplerden dolayı muhasebeleştirilmemiş olan bazı sıkıntılar 2001’den itibaren muhasebeleştirilmeye başlanmıştır.

Mesela, kamu bankalarının son on yıllık, on beş yıllık görev zararları bunun içerisindedir. Olan hırsızlıklar, yolsuzluklar, hortumlar, her ne varsa tamamı bu rakamın içerisindedir. Halının altına saklanmış olan ne kadar başka bilgiler varsa, başka haller varsa onların da tamamı 2001’de muhasebeleştirilmiş, bu rakamın içindedir. Yani gizli saklı hiçbir şey kalmamıştır, en yüksek halidir bu 149.

Değerli milletvekilleri, bana göre, 2001 krizinin -birkaç tane parametresi vardır elbette ama- en önemli parametrelerinden birisi veya belki de birincisi, bu borç faiz meselesidir.

O yüzden, yeni bir Hükûmet ortaya geldiği zaman, ey borç -içi, dışı- mademki sen Türkiye’yi krizlerden krizlere sürüklüyorsun, işte, eline ne geçirebilirse, balta, nacak, satır, ilk vurması gereken, ilk belini kırması gereken rakam bu 149 rakamıdır. 148’e indirirse iyidir, 147’ye indirirse iyidir, 140’a indirirse iyidir.

Ne olmuş, ona bakalım:

Bu 149’un karşılığı olan rakam, bir hafta öncesi itibarıyla 268 olmuş. Yani onun da birimi aynı. 149’un karşılığı olan rakam 268 olmuş. Bana çok geldi.

149’u dolara indirgersek, bundan sonra söyleyeceklerimiz dolar cinsinden olduğu için, aynı baza oturtmak münasebetiyle söylüyorum:

149’u dolara indirirsek, -o zamanki kur 1,594’tür- kura böldüğümüz zaman ortaya çıkacak olan rakam 89 milyar dolardır. İyi, 89 milyar dolarlık -dolar eş değeri- Türkiye’nin iç borcu var.

Şimdiki 268’i bugünkü kura veya 2007’nin ortalaması olan kura -1,32’ye- bölersek, oradan çıkacak olan rakam değerli milletvekilleri, 208’dir. Çok yüksek bir rakamdır.

Lütfen, değerli milletvekillerinin inanmalarını istirham ediyorum. Bu rakamlar hafife alınacak rakamlar değildir.

Kamu sektörünün bir de dış borcu var. Merkez Bankası yükümlülükleri dahil olmak üzere söyleyeyim: 63’müş dış borcumuz, 73 olmuş; Merkez Bankası yükümlülükleri 22 imiş, 16’ya inmiş, ama kamu olarak, bütün bir kamu dış borcu olarak bakarsak eğer, burada fazla bir zayiat görünmüyor:

85’miş, 89’a çıkmış, olabilir, gayet makul bir şey bu bölümü, ama ikisini birlikte mütalaa edersek, yani kamu sektörünün iç ve dış borcunun dolar cinsinden ifadesi şudur: 174, 2002’nin sonunda, 297, 2007’nin Ekim ayında.

Yani, beş senede 174’ten 297’ye çıkılmış. Bunlar kamuyla ilgili hâl.

Ülkelerin borçluluk göstergeleriyle ilgili hâl olduğunda, bunun içerisine özel sektörün iç borcu girmez, dış borcu girer.

Yani, "Bir ülke borçlu mudur, değil midir?" diye bakıldığında ülkenin kamusu ayrı bakılır, özeli ayrı bakılır ama, "Ülkenin borçluluk göstergesi nedir?" diye bakıldığında ikisi de girer.

Özel sektörümüzün 2002’nin sonundaki dış borcu 44 milyar dolar, şimdiki dış borcu 139 milyar dolar. Demek ki, 44’ten 140’a doğru çıkmış.

Bu ne özel sektörümüz için iyi bir hâldir ne devletimizin bütünü için iyi bir hâldir. Hem özel sektörümüzün hem devletimizi yönetenlerin çok ciddiyetle üstünde durmaları icap eden bir rakamdır.

Şimdi, değerli milletvekilleri, ikisini birlikte bir daha topluyorum ben:

Kamunun iç borcunun dolar cinsinden ifadesi, dış borcu, artı özelin dış borcu, 2002’nin sonunda 218 imiş -ki, bu 218 bizi belaya götüren rakamdır, yani krize götüren rakamdır- şimdi geldiği nokta 436.

Enteresan bir şey oldu, birdenbire, ben baktım, 218-436, tam 2,0 katı, yani tam yüzde 100 artmış bu rakam.

Bir ikinci bölümü bu rakamın, bu 218 aynı zamanda şu demektir değerli milletvekilleri:

Hem Sayın Başbakanımız hem diğer ilgili sayın bakanlarımız, çeşitli münasebetlerle, bizler dahil, Türkiye'yi överken, özellikle dış camialarda överken "Biz dünyanın 17’nci büyük ekonomisiyiz." filan diyoruz.

Öyledir, 17’nci büyük ekonomisidir, ama, bu 17’nci büyük ekonomi hâline getiren rakamın karşılığındaki ülkenin borcu bu 218’dir.

Ülkenin borcu 218’den 436’ya çıktıktan sonra, 17’nci büyük ekonomi 16’ncı olmuş değildir, 15’inci olmuş değildir, 13’üncü olmuş değildir.

Yani o 17’nci büyük ekonomiyi meydana getiren rakam 2 katı artmış, ama Türkiye hâlâ yine 17’nci büyük ekonomi olarak anılıyor, bunu da değerli milletvekillerinin bilgilerine arz etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, ilaveten bu 436’dan, ya ekleme yapacağız veya 218’den çıkarma yapmamız lazım bu hesabı tam doğru dürüst yapabilmek için, o da özelleştirme rakamlarıdır.

Türkiye, en büyük iktisadi kıymetlerini özelleştirmiştir. Olur, olabilir. 30 milyar dolar civarında bir özelleştirme yapılmıştır. İyi.

Bu 30 milyar dolarlık özelleştirmenin kuruluşlarının ilgili borç hanesi bu 218’in içindedir. Ya 218’den onu çıkarmak lazımdır doğru mukayese yapabilmek için veya 436’ya eklemek lazımdır.

Ben ikincisini tercih ettim, 436’ya ekledim, çünkü gelir olarak geldi. Demek ki, aslında, normal mukayeseyi yaparsak, ülkenin borçluluk değeriyle ilgili, 218’den 466’ya çıkmış demektir bu.

Şimdi, bunu, illa da bir muhalefet sözcüsü mantığıyla filan da söylüyor değilim, söylüyor da değiliz, ben de söylemiyorum, benden önce konuşan değerli konuşmacılar da öyle söylüyor değiller, ama, burada "Aman ha, lütfen dikkat edin!" diye bir yüksek hassasiyet görüyorum ben, ben de bu hassasiyet münasebetiyle söylüyorum.

Değerli milletvekilleri, bu borçla ilgili -bu ikazdır kamuya da özel sektöre de- ailelerimiz de var, hane halkımız var, ailelerimiz, evlerimiz.

Evlerimizin de 2002’nin sonunda bir borcu var idi. Kredi kartları borcumuz vardı, taksitli satışlar münasebetiyle bir borcumuz var idi. Bu borcun rakamı 6,3 idi, lira, onun dolar eş değeri 4 milyar dolar idi. İyi, az mı, çok mu; bilmiyorum.

Ama, şimdi, 2007’nin sonunda, bundan on-on beş gün öncesi bilgiler itibariyle, bu rakamın Türk Lirası cinsinden çıktığı değer 91, dolar cinsinden değeri de 74’tür.

Yani, ailelerimiz, bizler de ayrıca, bu kamuya, özel sektöre benzer bir şekilde belki de daha da ileri bir ölçüde 4 milyar dolardan 74 milyar dolarlık bir borca ulaşmışız.

Değerli milletvekilleri, bunun tamamına, bir, dikkat etmek lazım; iki, Adalet ve Kalkınma Partili milletvekili arkadaşlarımızın ayrıca dikkat etmelerini istirham ediyorum ki, ortada bir bolluk, bereket, ferahlık filan vardır, ama, bu, işte bu bolluk, bereket, ve saire hâli, bu borç münasebetiyle vardır.

Yoksa, bizim geleneksel olarak tanımladığımız Halil İbrahim bolluğu, Halil İbrahim bereketi değildir. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, borç hiç mi olmaz? Faiz hiç mi olmaz? Elbette olur. Hele, işte bu küreselleşen, globalleşen, ve saireleşen filan dünyada, bu işlere itiraz etmek doğru da değildir.

Bunun ölçüsü var, bir tane. Daha doğrusu, bir tane laf ile, bir tane rakam ile ölçüsü var.
Laf ile olan ölçüsü şudur: Taşınabilir olmasıdır. Borç taşınabilir olmalıdır.

Yani, borcu verenler, alacaklılar "Öde kardeşim borcunu." dediğinde, borç çuvalını sırtınıza vurduğunuz zaman diziniz bükülmüyor ise, beliniz kırılmıyor ise, bu borç taşınabilir borçtur. Laf bölümü bu.

İkinci bölümü şu, rakamsal ifadesi bu:

Biz, bu borcu niye alırız? Yurt içi tasarruflarımız daha büyük kalkınma hızlarına ulaşmak için yetmez, yetmeyebilir. O zaman, yurt dışı tasarruflara müracaat ederiz, yani, borç alırız. Şimdi, başka usulleri filan da var.

Peki, bizim derdimiz yüksek büyüme hızı. O zaman, borçtaki ölçü şudur: faiz nispeti sizin elde ettiğiniz, edeceğiniz büyüme oranından küçük ise bu borç iyi bir borçtur, yiğidin kamçısı olur.

Ama faizlerin nispeti büyüme hızınızdan büyük ise, o zaman devamlı zarar içerisindesinizdir. Bu borcu almanıza herhangi bir ihtiyaç kalmaz.

İlaveten bu tür borç ve faizlerin değerli milletvekilleri, bir politik bedeli olur.

Yani size bunları veren insanlar, veren ülkeler, veren şirketler, veren gruplar günü geldiğinde, hin-i hacette bir politik bedel ödetirler. Burada o yüzden dikkat etmek lazımdır.

Bu hâliyle borç, yani taşınabilir değil ise, sizin büyüme hızınızdan yüksek faiz nispetleriyle alınmış olan bir borç ise bu, zillettir, merdi namerde bir gün olur muhtaç eder.

O yüzden hem ailelerimizin hem özel sektörümüzün hem devletimizin dikkat etmesi lazım geldiğine inanıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu bahsi IMF bahsiyle tamamlıyorum, yani borç bahsini.

O da şudur: IMF, ucuz kredi veren bir organizasyon değildir. Bu amaçla kurulmuş değildir. Böyle bir amaç fonksiyonu yoktur. Böyle bir görevi yoktur.

Ya nedir? IMF bir fondur. Bu fonun ortakları kimlerdir? Ülkelerdir. Biziz, Türkiye de ortak. Biz her yıl bütün ülkeler gibi buna aidat öderiz. Yılda şu kadar cebimizden alırız, hazinemizden bu kadar bir aidat öderiz.

Niye yaparız biz bu işi? Hin-i hacette dara düştüğümüz zaman, sıkıntıya düştüğümüz zaman o paraları isteme hakkımız olsun diye. Zaten IMF’nin ülkelere açtığı kredi de budur. Yani ülkelerin orada birikmiş olan aidatlarıdır. Çok ciddi bir şey olursa onun üstünde bir rakam da ortaya çıkabilir.

Ama netice itibariyle, IMF demek bu demektir. Burada arkadaşlarımız yine bir münasebetle ifade ettiler.

Şimdi "IMF’ye müracaat etmiş olmak" demek, bir "IMF programını devam ettiriyor olmak" iki; bu şu demektir:

Eskiden bizim köylerimizde, ilçelerimizde, illerimizde bu kadar haberleşme imkânı olmadığı için tellallar bağırırdı. "Ey ahali, duyduk duymadık demeyin ki, bugün, bu gece şu oluyor."

IMF programını devam ettiriyor olması demek bir ülkenin hâlâ bütün dünyaya "Ey dünya, duyduk duymadık demeyin, ben hâlâ ekonomik sıkıntı içerisindeyim." demektir. (CHP sıralarından alkışlar)

Bunun için de bizim gibi, IMF’ye muhtaç hâle gelmiş olan ülkeler Meksika, Arjantin, Brezilya, Rusya vesaireler, onların tamamı birkaç yıl önce IMF ile olan hesaplarının tamamını sıfırlamışlardır.

Yine, arkadaşlarımız ifade ettiler burada, IMF’nin bütün dünyadan alacağı ne kadar şimdi? 5,8. Bu ne, birimi ne? Özel çekme hakkı. Tamam, bu özel çekme hakkının dolar cinsinden değeri 1,5’tur.

Bütün dünyadan alacağı rakam 5,8’dir. 5,8; 6; 1,5 demek ki, 9 milyar dolar civarında bir alacağı var.

Türkiye'nin IMF’ye borcu ne kadar? 8 milyar dolar. Demek ki, dokuzda 8’ini biz kullanıyoruz, yani IMF’nin işi kalmamış. Öyle Türkiye borucunu ödemiş olsa belki de IMF neredeyse işsiz kalmış olacak.

Bu bakımdan IMF borcunu ve IMF’deki olan borcun azalışını arkadaşlarımız kıymetli bir vakıa olarak ifade etmezlerse daha doğru olur diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri, bütün bunların bedeli faiz olarak karışımıza çıkar.

Faiz, medeni ekonomilerin sevmediği, yani normalden fazla faiz nispeti olduğu zaman, nefret ettiği bir hâldir. Bu çünkü her ekonomiyi boğar eninde sonunda. Normalin üstündekilerini söylüyorum.

Türkiye bir faiz ödedi 2003-2007 arasında. Türkiye ondan önce de elbette… Şimdi, çeşitli münasebetlerle bunlar söyleniyor, bizden önce yok muydu faiz, bizden önce yok muydu borç vesaire; elbette vardı, rakamlarını arz edeceğim ben.

Şimdi, Türkiye'nin ödediği rakam bu beş sene içerisinde değerli milletvekilleri, 184 milyar dolardır. 184 milyar dolar, beş senede ödenen faiz.

Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli yöneticilerinin çok önemli bir bölümü aynı zamanda 1990’ların ikinci yarısında Refah Partisinde görev yapan arkadaşlarımız idiler.

O zaman Refah Partisinin ekonomi terminolojisinde en çok kullandığı sözlerden, doğru olarak kullandığı sözlerden bir tanesi "rant ekonomisi" ve rantiye sınıfı" idi.

Bu doğru bir tabirdir. Rantiye, bu 184 milyar dolar. İşte bu, rantiye. O rantiyeye gitmiş olan bir şey.

1990’ların ikinci yarısından bir önemli farkı var, önemli bir fark: O zamanki rantiye, hiç olmazsa yerli insanlarımızdı, bizim insanlarımızdı, yani, onlar bu faizleri aldığı zaman, eninde sonunda ya ekonomiye intikal ediyordu ya yatırıma intikal ediyordu, bir şey ediyordu.

Ama şimdiki rantiye, bütünüyle yabancılar hâline gelmiştir.

Şimdi değerli arkadaşlar, bu çok şeye gerek yok ama, buradan yabancı düşmanlığı çıkmaz, benim bu söylediklerimden, yabancılarla herhangi bir ekonomik alışveriş içerisinde olmayalım anlamı çıkmaz.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Ne çıkar?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Sadece, dikkatinize getirdiğim bir nokta çıkar.

Dikkatinize sunuyorum: Bir Yunan emeklilik fonu. Başında Yunan olması da… Ama, çok tipik olduğu için, resmî kayıtlarda öyle olduğu için söylüyorum onu, Yunan olur, Arjantin olur, Brezilya olur, Amerika olur vesaire.

Bir Yunan emeklilik fonu, AKP iktidara geldikten iki ay sonra veya üç ay sonra, Mart 2003 yılında, cebine 100 milyon dolar koydu, getirdi Türkiye’ye. İyi, Allah razı olsun. 2006 yılının Martında çıktı, tam üç yıl sonra çıktı.

Niye 2006’nın Martında çıktı? Bana göre, arkasından gelen nisan, mayıs, hazirandaki doların 1,77 olduğunu filan hissetti, o münasebetle çıktı. Helal-i hoş olsun. Götürdüğü rakam 225.

Yani, biraz önce ne demiştik, getirdiği rakam ne? 100. Üç sene sonra götürdüğü rakam ne? 225. Paranın birimi ne? Dolar.

Şimdi değerli milletvekilleri, bu, ülkenin soydurulmasıdır. Yani, buna razı olmak doğru değildir. Gönlümüz de razı olmamalıdır, vicdanımız da razı olmamalıdır, yönetimimiz de razı olmamalıdır.

Şimdi, bu 184 milyar dolar -ayrıca- beş sene ödenmiş olan faiz ne demek?

Biraz somutlaştıralım, Türkiye’nin iftihar projesi, dünyanın da iftihar projelerinden bir Atatürk Barajı’dır. Yapıldığı zamanki değeri 2,5 milyar dolar civarındadır, şimdiki değeri de 3-3,5 milyar dolar civarında filan olmuş olsun.

184 milyar dolar faiz demek, altmış tane Atatürk Barajı’nın, bu coğrafyadan, bu vatandan sökülüp başka bir tarafa götürülmesi demektir, beş senede. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar)

Bunu yıla bölerseniz, her yıl on iki tane Atatürk Barajı’nı bu ülkeden söküyoruz, başka bir ülkeye hediye ediyoruz demektir.

Şimdi, değerli arkadaşlar, peki, bizden önce bu faiz yok muydu? Vardı elbette. Bizler, yani sizden önce bizden önce dediğim, o öyle ifade edildiği için. Sizden önce de bu faiz vardı.

Ama, insaf ile bakalım, şimdi ben bir rakam söyleyeyim. Dört yıl, dört yıl diye söyleyeyim. 1999-2002 yılları arasındaki son koalisyon hükûmetinin faize ödediği rakam -ama içinde deprem var içinde kriz var- 128 milyar dolardır.

NURİ USLU (Uşak) – Ne olursa olsun.

LÜTFİ ELVAN (Karaman) – Reel faiz ne oldu?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Faize ödediği rakam 128 milyar dolardır. Şimdiki hükümetin dört yılda ödediği rakam 146 milyar dolardır.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – 149 milyar dolar.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Ama, demin de arz ettiğim gibi, o dönemin içerisinde deprem vardır, o dönemin içerisinde ekonomik kriz vardır. (AK Parti sıralarından gürültüler)

ÜNAL KACIR (İstanbul) – 2007 dönemini söyle, bütçe bugün ne oldu?

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Dinle, ders veriyor.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Şimdi, ben ders vereceğim.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, değerli milletvekilleri…

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Millî gelire oranını söyle, bütçeye oranını söyle.

İLHAN KESİCİ –Bir de… Bütçe sığmaz o orana 180… Şimdi…

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi değerli milletvekili…

BAŞKAN – Arkadaşlar hatibi dinleyelim lütfen.

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Bütçeye bu rakam sığmaz, sebebi şudur: Bu bütçe 222 milyar YTL’dir. Dolara bölerseniz 150 civarında filan, 150,160 civarında bir dolar çıkar. Hâlbuki, faize ödenen rakam 184 milyar dolardır. O yüzden, bu, bütçeye sığmaz.

Şimdi, ondan evvel ki bir yirmi beş yılı arz etmek istiyorum. Ondan evvel ki bir yirmi beş yıl, yani 1975’ten 1999’a kadarki yirmi beş yıldır.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – O zaman 2002’yi anlatın.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Tabii.
Türkiye coğrafyasında, Türkiye iktisadi coğrafyasında kamu sektörüne ve özel sektöre ait ne kadar iktisadi kıymet var ise tamamı, neredeyse bu yirmi beş yılda, en önemli bölümleri yirmi beş yılda yapılmış, son yirmi beş yılda.

Bu yirmi beş yılın ödediği faiz tutarı 127 milyar dolardır, yani Türkiye'nin normali. Yirmi beş senede 127 milyar dolar faiz ödemiştir. Başka bir normali, AKP döneminin beş yılında bu faiz rakamı 184 milyar dolara gelmiştir.

Şimdi, bu rakamların bir kısmı kitaplarda yok, bir kısmı benim hesapladığım rakamlardır, arkadaşlarımız "yanlış" diyebilirler. Ama, işte biz de buradayız, verdiğimiz rakamlar da zabıtlardadır, buradan bir hâl çıkarırız.

SONER AKSOY (Kütahya) – Gayrisafi millî hasıla…

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, buradan bütçeyle ilgili deminki değerli milletvekili arkadaşımızın laf atışına doğru da geliyorum. Otuz beş dakika, dört dakika, beş dakika… Demek ki beş dakika hesaplarımdan geriye düşmüş oldum, biraz hızlandırıyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu bütçenin büyüklüğü ne? 222. Faizi ne? 56. Nispeti ne? Yüzde 25. Bir.

İki: Bu bütçenin faizi ne? 56. Millî gelir görünen rakamı ne? 716. Bu, 716 olmayacak, düşecek; çünkü 4,2 oldu. Buna nispeti ne? Yüzde 8’den fazla.

Şimdi, bu işlerle ilgili değerli arkadaşlarımızdan istirham ediyorum, dünyada kendisini iyi ekonomi olarak nitelendiren, yani şimdiki arkadaşlarımızın nitelendirdikleri gibi, tek bir tane ülke göstermelidirler ki bize faizlerin toplam bütçeye oranı yüzde 25 olsun, faizlerin millî gelire nispeti de yüzde 8’den fazla olmuş olsun.

Böylece, sizin de sorduğunuz nispetleme bölümünü de cevaplandırmış olduk.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bizden önceki ne oldu?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, verdim.

Değerli arkadaşlar, bu bütçenin bir yatırım kalemi var, 12…(AK Parti sıralarından gürültüler)

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bizden öncekileri söyleyin.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Hayır, kriz dönemi kriz, kriz…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Yüzde 45, yüzde 45!

SONER AKSOY (Kütahya) – Krizi kim yarattı?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, bu bütçenin bir yatırım kalemi var. Bu bütçenin yatırım bütçesi kalemi 12, yani 12 milyar YTL; iyi.

Faizler bu yatırımın ne kadarı? 4,5 katı. Yani, bu bütçede faiz kalemi, bu bütçenin bütün kamu yatırımlarının 4,5 katı. Olur mu böyle bir şey? Olmaz.

Bu bütçenin gelir hanesinde gelir vergisi rakamlarımız var. Gelirleri üstünden vergi aldığımız insan sayılı 12-13 milyondur.

Kimisi basit usulle, kimisi gerçek usulle, -eski tabirle- kimisi beyannameli usulle, kimisi stopajla 12-13 milyon insanımızdan topladığımız vergi rakamı, bu bütçedeki rakam 38.

Yani, şimdi insaf ile düşünmek de lazımdır, 12-13 milyon insanımızdan topladığımız, canlarından da bezdirerek topladığımız vergi 38. Biz, bunun 1,5 katını faiz olarak veriyoruz. Bunun savunulabilir bir tarafı olabilir mi?

Türkiye'nin şirketleri var, iktisadi kıymetleri var, kooperatifleri var, limitet şirketleri var, anonim şirketleri var. Bunlar çalışırlar, kurumlar vergisi alırız biz bunlardan.

Aldığımız, bütün 600 bin şirketten kurumlar vergisi olarak aldığımız rakam 14’tür. Yani, faize ödediğimiz rakam, bütün şirketlerimizden topladığımız kurumlar vergimizin tam 4 katıdır.

Değerli arkadaşlar, bu hâl, kendisini devam ettirebilir bir hâl değildir.

Değerli milletvekilleri, bizim coğrafyamız zor bir coğrafyadır. Bu coğrafyada sadece ‘kudretli’ olanlar yaşarlar. Problemleri de çok olan, bir coğrafya… Tarihten ve coğrafyadan gelen problemlerimiz vardır.

Ama, bu problemlerin üstesinden gelsin diye, elimizin altında, kurduğumuz bir organizasyonumuz var.

Adı: Dışişleri Bakanlığı.

Dışişleri Bakanlığına biz deriz ki: Bizim Ermeni meselesiyle ilgili sıkıntılarımız var, git çöz; Amerika’da anlat, Avrupa’da anlat, Asya’da anlat, ne yapıyorsan yap. Kuzey Irak’taki, Irak’taki gelişmelerle ilgili şu hassasiyetlerimiz var, git derdimizi anlat. Kıbrıs’la ilgili hassasiyetlerimiz var, git derdimizi anlat. Var oğlu var, anlat oğlu anlat.

Buna bir görev verdik, görev bu. Görevin karşılığında bir imkân vermiş olmamız lazım, değil mi? O imkân bütçedir.

2008 yılı bütçesinde Dışişleri Bakanlığına, bu görevleri yapsın diye verdiğimiz imkân 707’dir, rakam, yani ne? Milyon YTL.

Peki, deminki faizi, 56 milyar YTL’yi 365’e bölelim, günlük ne çıkar? 153.

Dışişleri Bakanlığının bütçesiyle mukayese edelim, karşılaştıralım, ortaya çıkan rakam ne olur? Dört buçuk gün.

Yani, bu kadar görev yüklediğimiz Dışişleri Bakanlığına diyoruz ki: Al sana para, imkân, git, dört günlük faizle benim bütün dış problemlerimi hallet gel. Olmaz.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Sosyal güvenlik açıklarını da bir değerlendirir misiniz?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, ülkelerin geleceğini üniversiteler belirliyor. Bütün eğitim, üniversiteler… Bu bütçede üniversitelerimize ayırdığımız, tahsis ettiğimiz bütçeler var, rakamlar var.

Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, bu üniversitelerin hemen hepsi 30 bin öğrenciden fazla öğrencisi olan, 2 binden fazla öğretim görevlisi olan üniversitelerimizdir.

Bizi 21’inci yüzyılı, küreselleşme asrına, bilgi toplumuna, her ne hâl ise, hazırlayacak olan kuruluşlar.

Verdiğimiz bütçeler 300 ila 320 milyon YTL’dir. Bir yıllığına Orta Doğu Teknik Üniversitesine, Gazi Üniversitesine, Ankara Üniversitesine verdiğimiz rakam 320-340 milyon lira. Yani, ne demek? Tek bir günlük faiz demek.

Biz, Türkiye’nin istikbalini emanet edeceğimiz organizasyonlara, üniversitelerimize, bunu yap, bunu hazırla falan dediğimiz şeyde, bir günlük faiz parası veriyoruz. Bu, doğru bir yaklaşım değildir değerli arkadaşlar.

Tabii, aslında benim bu borç-faiz için de ayrıca bir kişisel hassasiyetim var. Türkiye’nin yeni bir tarih okumasına da ihtiyacı olan bir ülkedir Türkiye.

Mesela, bana göre biz, "cihan imparatorluğu"nu Birinci Dünya Savaşının ertesinde kaybetmiş değilizdir, o cihan imparatorluğunu Birinci Dünya Savaşı çıkmadan kaybetmiş bir ülkeyizdir diye okurum ben. Yeni tarih okuması odur. Neden?

Ondan yaklaşık yirmi-otuz sene önce –başını söylersem daha belli- "Varidat-ı Muhassase İdaresi" var. Onun önündeki laf şudur:"Düyun-u Umumiye-i Osmaniye," Osmanlının umumi borçları."

Burada bitti mi? Hayır, bitmez. O idarenin devamı şudur: "Varidat-ı Muhassase İdaresi," yani ‘varlıklarının tahsisi ve idaresi’.

Biz, cihan imparatorluğunu bu borç ve faiz yüzünden kaybettik. O yüzden benim yüksek bir hassasiyetim vardır.

Değerli milletvekilleri, eğer bu düzene girmiş olsa -yani bütünüyle sıfırlanacak filan değil ama- ortaya çıkacak olan resim çok parlak bir resimdir.

(Benim hesabıma göre on dakika geriledik, şimdi bir başka şeye geçiyorum.)

Yani, dış ticaret ve cari işlemler hesabıyla da ilgili bir şeyler söyleyecektim, ama orada, mesela bu ithalat ve dış ticaretle ilgili şunu arz edip geçmiş olayım:

Türkiye, 65 milyar dolarlık dış ticaret açığı veriyor. Çok yüksektir. Yani, gayrisafi millî hasılaya bölerseniz 12,5 civarındadır.

Yani, bir tane medeni ülke göstermek lazımdır ki, dış ticaret açığı gayrisafi millî hasılasının yüzde 12,5’uğu civarında olsun, yoktur.

Şimdi, değerli arkadaşlar, ama, biz buraya nereden geliyoruz?

Türkiye ne ithal ediyor? 100 milyar dolarlık rakamları konuşunca doğru dürüst bir resim vermez filan ama, bu…

Mesela, ceviz ithal ediyor. Nereden? Ukrayna’dan, İran’dan. Allah’tan korkalım yani.

Mısır ithal ediyor. Nereden? okyanus ötesinden, Amerika Birleşik Devletleri’nden.

Arpa ithal ediyor. Nereden? Ukrayna’dan, Rusya’dan.

Tavuk ithal ediyor. Nereden? Bir okyanus aşıyoruz, Brezilya’dan.

Et ithal ediyoruz. Nereden? Öbür okyanusu aşıyoruz, Avustralya’dan.

Böyle bir şey olabilir mi?

Şimdi, bir de başka bir bahis çıktı pamuk ithal ediyoruz. Nereden? Yunanistan’dan.

Ya, bizim Amik Ovalarımız yok muydu?

SÜLEYMAN TURAN ÇİRKİN (Hatay) – Var.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Çukurova’mız yok mu?

SÜLEYMAN TURAN ÇİRKİN (Hatay) – Var.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Baklan Ovaları yok mu? Muş Ovaları yok mu? Batman Ovaları yok mu?

Yani, ne oldu bu ovalara da Yunanistan’dan pamuk ithal eder hâle geldik?

Değerli arkadaşlar, bunu dikkatlerinize arz etmek için arz ediyorum. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bu dergi The Economist Dergisi, İngiltere’de çıkar. Dünyanın en prestijli ekonomi politik dergilerinden bir tanesidir. Haftalıktır. Bazen bizim rakamlarımıza itibar edilmeyebilir ama, ecnebi olduğu için itibar bu sıralarda daha yüksek yabancılara. (Gülüşmeler)

Şimdi, bu, her hafta, yani her sayısının son kapağını böyle bir kapak yapar. Buraya elli tane ülke yazar, bunların dış ticaret açıkları, cari işlemler açığı, enflasyonu, faiz nispetleri, üç aylık hazine kâğıtlarını kaç lirayla borçlanırlar, on yıllık hazine bonolarını vesaire filan.

Şimdi, biz de, tabii, her hafta merak ederiz yani. Şimdi, sabahki konuşmacılarımızdan da ifade eden arkadaşlarımız oldu. Bir iki tane örnek seçeyim ben, bize benzeyenleri olsun.

Mesela, Japonya 1’in altında, ama bizim için örnek olmaz. Biz örnek diye baktığımızda ilk aklımıza mesela Yunanistan gelir. Acaba komşumuz neyle borçlanıyor? Buradaki rakam, Yunanistan yüzde 4,87’yle borçlanıyormuş. İyi.

Aşağıda bir yerlerde var, Mısır. Birazcık daha bize doğru getiriyorum. Mısır neyle borçlanıyormuş? 7,13. İyi.

Ortalarda bir yer var, Pakistan. Şimdi, Pakistan ne? Afganistan harbinden sonra yaklaşık yarısı El Kaide’nin işgali altında. Şimdi, eski iki başbakan ve iki ana muhalefet partisi yahut iki muhalefet partisi genel başkanı…

Pakistan’da neredeyse iç savaşa yakın bir hâl var. Her gün büyük gösteriler var. Öbür yarısı neredeyse Amerika’nın kontrolü altında mahiyette diyebileceğimiz bir hâl içerisinde.

Böyle bir Pakistan. O neyle borçlanıyormuş? 9,73.

Tamam. Ee, Türkiye de demek ki Pakistan’dan iyidir, Mısır’dan iyidir yani değil mi? Niye olmasın?

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Brezilya da var.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Hay hay, Brezilya da var burada. Efendim, Brezilya var, burada var.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Söyleyin…

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Söylerim canım, o kadar şey yapmayın.

Pakistan’dan iyi borçlanıyor olmamız lazımdı değil mi? Elbette. Türkiye’nin, ya bu yanlış yazdı… Ben geçen haftaya da baktım, ondan evvelki haftaya da baktım, ondan evvelki haftaya da baktım, burada yazdığı rakam 17,21.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu hâl iyi bir hâl değildir.

Lütfen bu söylediklerimi bir muhalefet partisi milletvekilinin bütçe tenkidi olarak arkadaşlarımız almasınlar, öbür muhalefet partisi sözcülerinin de tenkitlerini, eleştirilerini böyle almasınlar, öyle değil.

Pakistan yüzde 9’la borçlanırken, Mısır yüzde 7’yle borçlanır iken, Türkiye’nin yüzde 17,21’le borçlanması bu ülke için iyi bir hâl değildir. Bu hâl devam ettirilebilir de değildir, isterseniz elbette devam ettirebilir arkadaşlarınız.

Değerli arkadaşlar, şimdi, bu Merkez Bankası, bu aşırı kur vesaire… Bizim Merkez Bankamız var, güzel bir organizasyondur. Bunlar ekonomiyle ilgili tenkitlerini, kritiklerini çok diplomatik dille kullanırlar.

Özellikle, uluslararası ekonomik organizasyonlar, ekonomiyle ilgili hassasiyetlerini söylerken neredeyse Dışişleri Bakanlığı meslek memurları hassasiyetinde, dikkatinde bir diplomatik dil kullanırlar.

Yani, kötüye "kötü" demezler, krize "kriz" demezler, onun yerine başka bir şey derler, daha yumuşak laflar filan kullanırlar.

Mesela "kriz"e "kriz yaklaşıyor" demez de "kırılganlığı artıyor" derler filan.

Şimdi, bizim Merkez Bankamızın da kendi İnternet sitesinde böyle bir tablosu var. Bu lafla ifade edilmez, ama bu diyor ki: "1995 = 100’e göre Türk Lirası bugün itibarıyla yüzde 58 daha değerli." Bu, bizim Merkez Bankamızın dediği bir şey. Bunu yazıyla böyle demiyor, ama tablosu, grafiği burada.

Şimdi, bizim Merkez Bankamızdan daha fazla itibar edeceği bazı arkadaşlarımızın kuruluşlar var: Goldman Sachs. Değil mi, ona daha çok itibar ederler herhâlde yani.

Bundan yaklaşık bir ay önce Goldman Sachs bir rapor yayınladı. Biz de varız, başka ülkeler de var bu raporun içerisinde.

Hasıl-ı kelam, öbür ülkeleri, cari açıkları vesaire filan analiz ettikten sonra diyor ki: "Türkiye’de TL yüzde 74 aşırı değerli." Allah Allah, derse desin.

Derse desin oluyor mu bu dünyada? Olmuyor. Bu raporu okuyan Standards and Poor's, yani ülkelere rating notu veren, efendim, kredi notlaması yapan Standards and Poor's diyor ki:

Eyvah, ben bu raporu aldım okudum. Kendi müşterilerine de diyor ki: Ey müşterilerim, duyduk duymadık demeyin, şu, şu, şu, şu ülkeler, en başta Türkiye, çok aşırı değerli millî paraları var.

Ee, bu ülkelerdeki menkul varlıklarınızın oranını süratle yüzde 6’dan yüzde 4’e indirin. Yani, neredeyse üçte 1 oranında, yüzde 30 oranında azaltın diyor Standards and Poor's.

Bir başka uluslararası kuruluş, "Pi Economics". Bu, Pi Economics, Financial Times’da müthiş bir makale yazdı, onun başkanı. Ayrıca raporu filan da var. Financial Times’daki makalede diyor ki: "Türk lirası çökmeye mahkûmdur." Çok sert bir laf. Yani, aşırı değerlidir, maşırı değerlidir filan dese amenna, neyse ne. "Çökmeye mahkûmdur…"

Şimdi, bu raporlar Hükûmetimizin elinde yoksa, ben bu raporları Hükûmetimize arz ederim.

Ama, sayın bakanlarımız nasıl yapıyorlar? Buradan bazı arkadaşlarımız soru sorduğunda, ben bunu yazılı olarak cevaplayacağım filan diyorlar. Hükûmet de bize yazılı olarak müracaat ederse, ben bu raporları Hükûmetimize memnuniyetle arz ederim. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar)

Şimdi, değerli arkadaşlar, bunlar yabancıların, Hükûmetin elinde olmayabilecek, takip etmeyebilecek olan yabancıların raporu, ama Hükûmetimizin elinde olduğunu bildiğim bir rapor daha var: O da IMF’nin raporu, meşhur IMF. Evet…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Siz hükûmetten daha mı güçlüsünüz?

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Elbette Hükûmetimiz, hepimizin hükûmetidir, elbette.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Siz hükûmetten daha mı güçlüsünüz?

İLHAN KESİCİ (Devama) – Elbette Hükûmet, hepimizin hükûmetidir.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetimizin elinde olduğunu bildiğim rapor, şu rapor. Daha doğrusu bu rapor değil de, o bölümü rapor sayılmaz, bu işte 170 sayfalık bir şeydir, IMF’nin 4’üncü madde kapsamında Hükûmetimize sunduğu rapordur.

Bu raporda da bir yığın diplomatik dil var ama şöyle bir tablo koymuş. Bağışlayın ben üstünde çalıştığım için…

Bu raporda diyor ki, burası, deminki diplomatik dile getiriyorum konuyu, "kırılganlık göstergeleri".

Yani Türkçeleştirdiğim zaman kırılganlık göstergeleri diyorum ama bunu fevkalade diplomatik bir dil olarak arkadaşlarımızın almasını istirham ediyorum. Söylemiş, kırılganlık ülkelerin…

Biz dâhil sekiz on tane ülke var. Bizimle beraber krize girmiş olan ülkeler de var, şu anda kriz bandında diyebileceğimiz, krize doğru gidiyor hâlde diyebileceğimiz ülkeler de var.

Mesela Türkiye var, Polonya var, Macaristan var, Çek Cumhuriyeti var, Brezilya var, Güney Afrika var, Rusya var vesaire.

Şimdi, şu tablo, bir diyor ki:

Rezervlerin kısa dönemli borçlara oranı. Şu… En kötü durumdaki ülke ne? Türkiye. Hükûmetimizin elinde var bu rapor.

İki, cari işlemler açığının millî gelire payı. Şu ikinci. En kötü ülke ne şu siyah gibi olan? Türkiye.

Üç, toplam kamu borçlarının millî gelire oranı. En kötü ülke ne, en yüksek ülke ne? Türkiye.

Dört… Şimdi bunlar kamuyla ilgiliydi değerli arkadaşlar. Bir de diyor ki şuradaki tablo:

"Özel sektör kredilerindeki artışların millî gelire oranı". En yüksek, Türkiye.

Devam eden sayfalarında da ayrıca IMF diyor ki, demeye de getiriyor ki, bunu "söyleyenden dinleyen arif gerek" hesabıyla derler, demeye de getiriyor ki, Türkiye’deki özel sektöre açılmış olan, ey bankalar özel sektöre açtığınız kredileri azaltın, yavaşlatın, durdurun.

Niye?

Çünkü kırılganlık kat sayısı en yüksek olan Türkiye’dir.

Bu, IMF raporudur değerli arkadaşlar.

Değerli milletvekilleri, şimdi çarelerle de ilgili bir şey söylemiş olalım. Ama benim hesabıma göre, Sayın Başkan, bana, inşallah, birkaç dakika daha verecektir.

1) Önce, hükûmet edenlerin, bu resmî ciddiye almaları lazımdır. Bu resim, ciddi bir resimdir.

2) Bu -işte düşük kur, yüksek faiz vesaire filan- Türk lirası aşırı değerlidir. Bunu kabul etmek lazımdır.

3) Şuna tam inanmak lazımdır, yani endişe etmemek lazımdır ki: Biz bir büyük milletiz, biz bir büyük devletiz.

Bu sıkıntıları da, başka sıkıntıları da aşarız. Ama buna tam iman etmek lazımdır, tam inanmak lazımdır alacağımız ekonomik tedbirlerde.

Fakat şunu da bilmek lazımdır ki hemen peşinen: Bu ekonomide "sihir yoktur, sihirbaz yoktur". Yani bir yüksek sihirbaz getirelim, vursun değneğini, ekonomiyi düzeltsin. Bu hâl de yoktur.

Bunların ertesinde yapılması lazım gelen hâl, bir "bütüncül" programdır, bir büyük programdır.

Ama bu program hazırlanırken, toplumun hemen hemen bütün iktisadi aktörleriyle, yani işçi dünyasıyla, iş dünyasıyla, memurlar dünyasıyla, çalışanlar dünyasıyla, tarım dünyasıyla, tamamıyla birlikte bir bütüncül program yapmak lazımdır.

Değerli arkadaşlar,

Dünya, 1980’den sonra "açık ekonomi" dediğimiz ekonomiye geçti. Biz de dünyayla birlikte hareket eden bir ülkeyizdir. Yani biz karma ekonomi kullanırken, dünya açık piyasa ekonomisi içerisinde filan değildi, dünya da karma ekonomideydi, Amerika Birleşik Devletleri hariç olmak üzere, arz ediyorum bunu. O yüzden, biz, dünyayla beraber hareket ederiz; doğru ederiz, iyi ederiz.

1980’den sonra, dünya, olağanüstü bir gelişme gösterdi.

Fakat Türk ekonomisi, bu açık ekonomiye geçişin yeteri kadar faydasını görebilmiş ülkelerden birisi değildir. Niye? Nereden bilelim bunun böyle olup olmadığını? Mesela şuradan bilelim:

1980’den 2003 yılına kadarki ortalama büyüme hızı -yirmi dört yılda, her yıl üst üste olmak üzere- yüzde 4’tür, içinde krizler de vardır.

Ama 1947’den -yani karma ekonomi gibi olduğumuz dönemler- 1990’a kadar kırk beş sene civarındaki bir dönem içerisinde Türkiye’nin her yıl üst üste ortalama büyüme hızı yüzde 5,2’dir.

Bu dönemin içerisinde neler vardır? Bu dönemin içerisinde İkinci Dünya Savaşının izleri vardır, iki buçuk tane askerî ihtilal vardır, Kıbrıs Barış Harekâtı vardır, Kıbrıs Barış Harekâtı münasebetiyle ekonomiye konulmuş olan ambargo vardır, Kıbrıs ambargosu vardır.

İlaveten, on sene içerisinde petrolün varili 1 dolar iken 36 dolara, yani, yüzde 3.600 kat artmış hâli de vardır, çok partili koalisyonlar da vardır ama her yıl üst üste bu elli yılın ekonomik büyüme hızı yüzde 5,2’dir, 1980’den sonra, açık ekonomiye geçtikten sonra 4.

Hele bu dönemin, bir de, "planlı kalkınma dönemi" dediğimiz bölüm -birinci plan, ikinci plan, üçüncü plan- 1963-1977 yıllarını kapsar, 1963-1977 yıllarındaki Türkiye’nin her yıl üst üste kalkınma hızı yüzde 6,7’dir.

Bizim önümüzde iki tane ülke vardır -o 6,7’nin o dönem- bir tanesi Japonya’dır, onlar 8,2’ydi. Yani, buradan muradım benim tekrar eski dönemlere dönmek filan değildir, sadece, Türkiye, açık ekonomiye geçişte yeteri kadar istifade edememiş demektir.

Bu yol mu yanlıştır? Hayır, yol doğrudur.

O zaman, yolun üstünde bazı arızalar var demektir.

Bizim işimiz, demek ki, bu açış ekonomiye geçişte yolun üstündeki arızaları gidermektir.

Onlar şudur değerli arkadaşlar:

Bir, açık ekonominin yönetimi, normal şartlarda, zannedilenin aksine, kapalı ekonomilerin yönetiminden daha zordur.

Açık ekonomiler yüksek bir otorite ister, kural koyacak, kuralları gözetecek, uygulayacak. Bu yüksek otorite devlettir.

Bizim genel alışkanlığımızda, genel devlet ve kural koyma alışkanlığımızda, geleneksel olan hâlinde şöyle bir eksiklik görürüm ben: Biz "kuralları müsamahasız koyarız fakat iş uygulamaya geldiği zaman müsamahalı uygulamalar" başlatırız. Bu yanlıştır.

Peki, doğru olanı ne olabilir? Doğru olanı şudur: "Kurallar müsamahalı konulmalıdır, esnek konulmalıdır, ama uygulama safhasına geldiği andan itibaren müsamahasız uygulanmalı"dır.

İki, açık ekonominin yönetiminde çok üstün, çok yetenekli ve katiyen siyasi etki altında kalmayacak olan, kalmayan bir kamu ve ekonomi bürokrasi ister, bu olmadan açık ekonomi yönetilmez.

Üç, müthiş bir "hukuki altyapı" ister. Her şeyin önünde böyle bir hukuki altyapının gelmesi lazımdır.

Şimdi iktisatçı arkadaşlarımızın bir bölümüne ters gelebilir ama hukuk ekonomik gelişmenin de en önemli enstrümanlarından bir tanesidir.

O yüzden müthiş bir hukuki altyapı ister yoksa devlet "hukuk devleti" olmaz, "hatır devleti" olur.

Dört, gerçek anlamda halka açık şirketler ister. Gerçek anlamda sermaye piyasaları ve borsalar ister.

Şimdi, değerli arkadaşlar, son olarak kapalı ekonominin kuruluşları da açık ekonomiye geçişte yaşayamazlar, o yüzden bir özelleştirme de ister.

Yapılıyor olan özelleştirmeler elbette açık ekonomiye geçişin icaplarındandır.

Özelleştirmede dünyada iki tane ana model var, iki tane ana kutup vardır.

Birincisi, Latin Amerika modelidir. Başını, bunun tam temsilciliğini Arjantin yapar, aşağı yukarı bütün özelleştirmeleri, toptan, gelişi güzel ve yabancılara satarlar. Bunun adı dünya literatüründe "Arjantin modeli"dir.

Hâlbuki, düzgün özelleştirme modeli "Anglo-sakson modeli" olarak nitelendirilen modeldir, şampiyonluğunu İngiliz’ler yapar, Kıta Avrupası da onun peşinden gitti.

Bunlar, özelleştirmeyi, sermayeyi tabana yaymak, sermayeyi halka yaymak istikametinde yaparlar, ve ayrıca çok yüksek bir özenle yaparlar.

Şimdi, bizim Avrupa Birliğiyle olan münasebetlerimizde, yeni Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy -onunla ilgili mülahazalarımızı ayrı tutmak üzere arz etmek istiyorum ben- bundan bir müddet önce, yeni Cumhurbaşkanı olduğu sıralarda, Fransa’nın önemli kuruluşlarından bir tanesi var, Danone.

Biz de burada yoğurtlarını yiyoruz, değil mi? Efendim, satılıyor, bütün süpermarketlerde var. Süt ve süt ürünleri Danone, iyi.

Amerika’nın da bir büyük şirketi var, PepsiCo. Bu geldi Fransa’dan, bu Danone’yi satın almak istedi.

Sarkozy dedi ki: "Hayır, Danone’nin PepsiCo.’ya satılmasına karşıyım."

Allah Allah, niye? Verdiği cevap:

"Danone, Fransa için stratejik bir üründür."

Görüyorsunuz değil mi, stratejik ürün özelleştirmede var mı yok mu? Efendim, stratejik yaklaşım böyle bir yerde var mı yok mu?

Şimdi, değerli milletvekilleri, bütün bunlardan ne çıkar?

Ekonomi "piyasa ekonomisi" olabilir, ama devlet "piyasa devleti" olmaz, devlet devlettir. (CHP sıralarından alkışlar)

(Atladık, geriye dönmeyeyim ben. Bir bahis atlamıştım. Ona. Üç dört dakikamız kalmış. İnsicamım bozulabilir).

Değerli milletvekilleri, bizlerin de, sizlerin de, inanıyorum ki bu bütçelerden ve ekonomik programlardan aradığımız şey bir tanedir.

Aradığımız şey, "halkımızın yüzünü güldürmektir". Öyle bir bütçe olmalıdır, öyle bir ekonomik program olmalıdır ki bu uygulandığında halkımızın yüzü gülmelidir, halkımız rahat etmelidir.

Ayrıca, Türkiye’nin, bizim aradığımız şey, yani bu 21’inci yüzyıl, küresel dünya vesaire;

"Uluslararası platformlarda yarışmak ve uluslararası standartlarda yaşamaktır".

Uluslararası standartlarda yaşamanın yolu, uluslararası platformlarda yarışmaktan ve kazanmaktan geçer.

Hasılı, biz; "Yurtta zenginlik" ararız, "dünyada saygınlık" ararız.

Devletimizin, devlet yöneticilerimizin araması lazım gelen şey budur:

"Yurtta zenginlik, dünyada saygınlık".

Şimdi, değerli milletvekilleri, sözlerimi bağlıyorum.

2008 yılı bütçesinin aziz milletimize hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Bütün vatandaşlarımızın ve değerli milletvekillerimizin önümüzdeki, geliyor olan Kurban Bayramlarını tebrik ediyor, sözlerimi şöyle bağlıyorum:

Değerli milletvekilleri, lütfen inanınız ki:

Bu bütçe bir yatırım bütçesi değildir.

Bu bütçe bir üretim bütçesi değildir.

Bu bütçe bir istihdam bütçesi de değildir.

Bu bütçe, Türkiye’nin geleceğini hazırlamakla yükümlü bir altyapı bütçesi de değildir.

Ama bu bütçe bir şeydir:

Bu bütçe bütün "cumhuriyet tarihinin "menfi rekorlar" bütçesidir". (CHP sıralarından alkışlar)

Bundan kastımız nedir?

Bu bütçenin bir cari açığı var. Cari açık ne kadar? 39,2 programda. Ama iş dünyası dün itibarıyla ne konuştu İstanbul’da? 44. Biz 39’u veri olarak alalım. Cari açığı 39 milyar dolar olan bütçe, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk rekorudur, menfi bir rekor.

İki: Faiz ödemeleri 56 milyar YTL, dolar cinsinden ifadesi 44-45 milyar dolar. Bugünkü kurla bölerseniz 46 eder, 2008 programının ortalama kuru 1,38’le bölerseniz 41 eder veya normal 1,3’le filan bölerseniz 44-45 milyar dolar eder. Bu 44-45 milyar dolarlık faiz ödemesi yine bütün cumhuriyet tarihimizin en menfi rekorlarından bir tanesidir.

Üçüncü rekor, dış ticaret açığı rekorudur. Şimdi, bizim milletimiz "büyükçü" bir millettir, rakamların büyük olmasını sever. Sanki rakamlar büyük olduğu zaman bizim büyüklüğümüze büyüklük katmış gibi hisseder.

Toplam dış ticaret hacmimiz 299 milyar doları buldu, 300 milyar doları buldu dediğiniz zaman, çöpçümüzden profesörüne kadar, işte holding sahibinden asgari ücretliye kadar göğsü kabarır, iftihar eder, "Bizim dış ticaret hacmimiz 300 milyar dolar oldu, helal olsun benim ülkeme filan." der.

İçine bakalım, bunun 187’si ithalat, 112’si ihracat, 65’i açık. 65 milyar dolarlık, millî gelire nispeti de yüzde 12,5 olan başka bir menfi rekor yoktur.

O yüzden, değerli milletvekilleri,

"Allah bu memleketi, bu devleti ve bu aziz memleketi bu menfi rekorlardan korusun, bu menfi rekorlardan sakınsın".

Bu münasebetle değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu olarak bu bütçeye "ret oyu" vereceğiz.

Ben de hem Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu adına, hem şahsım adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Saygılar sunuyorum efendim. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kesici.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.