Facebook
Twitter
CHP'ye Katılmam Stratejik Bir Siyasi Pozisyon Almaktır
Fikret Bila/
Murat Yetkin
| CNN Türk - Ankara Kulisi | 1.6.2007
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

Fikret BİLA:

İyi günler sevgili izleyiciler, Ankara Kulisi programından merhaba.

Meslektaşım Murat Yetkin'le birlikte yine karşınızdayız her hafta olduğu gibi.

Sevgili izleyiciler, siyasetteki hareketlilik aday listelerine doğru kaymış bulunuyor.

Pazartesi günü siyasi partiler kesinleştirdikleri aday listelerini Yüksek Seçim Kurulu'na verecekler. Tabi adaylarla ilgili de tartışmalar ve meraklar devam ediyor kamuoyunda.

Bugün biz Sayın İlhan KESİCİ'yi konuk ediyoruz. Efendim hoş geldiniz.

İlhan KESİCİ:

Çok teşekkür ediyorum. Sağolunuz, çok teşekkür ederim.

Fikret BİLA: Sevgili izleyiciler, İlhan KESİCİ kamuoyunda tanınan bir isim. Merkez sağdan, Cumhuriyet Halk Partisi'ne geldi ve milletvekili adayı İstanbul'dan şu anda.

Bu geçişin gerekçeleri de dahil olmak üzere, Sayın İlhan KESİCİ'nin yeni dönemde siyasete bakışını ortaya koymaya çalışacağız ve Türkiye'nin koşullarını birlikte tartışacağız.

Efendim tabi ilk soru olarak şunu yöneltmek istiyorum ; siz merkez sağda bir isim olarak biliniyorsunuz, Anavatan Partisi millet vekilliği yaptınız, bürokrat kökenlisiniz, Türkiye'nin çok zorlarında DPT Müsteşarlığı yaptınız. Sayın Demirel'in Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığı döneminde de bu görevi sürdürdünüz. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi'ne geçtiniz. Sayın Baykal'ın davetiyle Cumhuriyet Halk Partisi'ne geldiniz ve milletvekili adayı oldunuz.

Benim sorum şu: neden Cumhuriyet Halk Partisi ? Bunu şöyle açmak istiyorum; hangi gerekçeyle böyle bir karar verdiniz ve Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizin misyonunuz ne olacak?

İlhan KESİCİ: Soru çok geniş oldu. Zaten bizde herhalde bütün bunları beraberce tartışmış olacağız. Şimdi benim bu yeni hale göre ilk televizyon programım; sizin konuğunuz olduk.

Fikret BİLA: Hayırlı olsun.

İlhan KESİCİ:

O yüzden heyecanımız olursa, bazı kusurlarımız olursa hem sizin hem de değerli izleyicilerimizin affetmelerini, bağışlamalarını diliyorum ben.

Ben bu hali, yani hüküm cümlesiyle başlayalım, sonra altını belki doldururuz. Benim kendi yaptığım işi bir siyasi parti değişikliği olarak görmüyorum ben. 22 Mayıs 2007 de Cumhuriyet Halk Partisi'ne kayıt oldum ve sayın Genel Başkan Deniz BAYKAL'la birlikte basının huzuruna çıktık, birlikte basın toplantısı yaptık.

Ben bu hali, 22 Mayıs 2007 tarihi itibarı ile dünyanın ve Türkiye'nin içinde bulunduğu haldeki itibariyle, hal itibarı ile "stratejik bir siyasi pozisyon değişikliği" olarak koyuyorum; veya "stratejik bir siyasi pozisyon alma" olarak koyuyorum.

Kendimi de daha önceki siyasi beklentiler, siyasi hevesler, siyasi heveslerimiz bütün bunları da bir kenara bırakıp "teknisyen-teknokrat bir politikacı" hüviyetine döndürmüş oluyorum. Böyle stratejik bir siyasi pozisyon alma hali şudur:

2007 yılında, mesela dün, Sayın Genelkurmay Başkanımız , Murat Bey siz de galiba İstanbul'da takip ettiniz, bugün Fikret Beyin yazısında da var. Sizin de "Bu yaz çok sıcak geçen bir yaz olacak" başlığıyla yazınız var .

Şimdi hem Sayın Genelkurmay Başkanı'nın dünkü konuşması, hem süreci biraz geriye doğru götürürsek 12 Nisan 2007 tarihli basın toplantısı. Orada netice itibarı ile denilmiştir ki; "Türkiye çok zor şartlar altındadır ve Türkiye neredeyse 1920 ye benzeyen bir hal içerisindedir". Şimdi bu birkaç ay önce söylenmiş olan bir laf. Size daha önce gönderdim, benim de bir konuşmam var:

8 Mart 1998 tarihinde Mesut Yılmaz Bey Türkiye'nin Başbakanıdır, Güneş Taner Bey de Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı'dır. Ben de Anavatan Partisi'nde, yani iktidar partisinin sade bir milletvekiliyim.

8 Mart 1998 tarihindeki konuşmam; şimdi atıfta bulunacağımız altlık asıl orasıdır. Bu tarihte Türkiye'deki siyasi iklim de, iktisadi iklim de şöyle gibiydi: Hiç kimsenin herhangi bir endişesi yok idi. Türkiye'de bir sıkıntı var filan diyen bir tane Allah'ın kulu da yok idi.

Uzak Asya 'da bir ekonomik kriz çıkmış, oradan 400 milyar dolar kaçmış , 200 Milyar dolarını bizim arkadaşlar Türkiye'ye getiriyorlar ve Türkiye jet hızıyla Mars'a, Jüpiter'e, Ay'a filan çıkıyor idi. Böyle bir siyasi ve iktisadi iklim var gibiydi.

Ben gurup konuşmalarını çok sık yapan bir milletvekili değildim, ama o grupta bir saati aşkın bir konuşma yaptım. Sizin elinizdeki konuşma. Bizim de internet sitesi www.ilhankesici.org sitesine girerse seyircilerimiz; tarihi itibariyle sıralarlarsa 8 Mart 1998 hemen bulurlar. Orada söylediğim şey şudur:

"Eğer Türkiye' yi yönetenler, ki Başbakan'ın huzurunda söylüyoruz, Türkiye'yi yönetenler akıllarını başlarına almazlar ise, süratle Türkiye bu gidişle siyaseten 1920 şartlarına doğru gitmektedir; iktisaden de bir Cihan İmparatorluğu olan Osmanlı imparatorluğu'nun batmasının asıl sebebi olan iktisadi anlamda bir post-modern bir Düyun-u Umumiye'ye doğru gitmektedir".

Ben bunu söylediğim zaman hem Anavatan Partisi grubundaki arkadaşlarımızın bir bölümü, hem siyasetle ilgilenen diğer insanların bir bölümü; "yahu bu konuşma da nerden çıktı" demişler idi.

Halbuki biz, hem bu Devlet Planlama Teşkilatı uzmanlığından müsteşarlığına kadarki spektrum içersinde; bazı verileri alırız ve o verileri projekte ederiz. Alışkanlığımız ve uzmanlığımız budur. Yani iktisadi verilere ve o zamanki yapılmış olan siyasi bazı konuşmalara da baktığınız zaman, ve o verileri projekte ettiğinizde 8 Mart 1998 tarihinde bu günü görmek mümkün idi.

Murat YETKİN:

Görmüşsünüz, görmüşsünüz de Fikret'in sorusunu ben tekrarlayayım, neden bunu bugün, mesela o kökten geldiğiniz şimdi yeni Demokrat Parti adıyla birleşilen orada yapmayı düşünmediniz de, örneğin işte sol gelenekten gelen Haluk Özdalga gibi, Ertuğrul Günay gibi isimler gibi, Zafer Üskül gibi bugün katılıyormuş, AK Parti değil de neden Cumhuriyet Halk Partisi'ni tercih ettiniz? Neden oradan gelen daveti benimsediniz? Bu tablonun düzelme yolunu ne görüyorsunuz?

İlhan KESİCİ:

En kritik bölümü burası zaten.

Murat YETKİN:

E, orası yani ama, siz şimdi öbür tarafa kaçacaksınız, biz buna geleceğiz yani.

İlhan KESİCİ:

Ben bunu bir "altlık" olsun diye söylüyorum . En kritik yeri burasıdır zaten. O altlıktan sonra buraya geleceğiz. O altlığa ilave edeceğim tek bir cümle daha var.

Ben o konuşmayı yaptığım andan itibaren de Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı o zaman Sayın Deniz Baykal Bey idi, bu konuşmanın etrafında bizim Deniz Baykal Bey ile siyasi ve iktisadi sohbetlerimiz başladı. Uzun sohbetlerdir bunlar.

Bu hiçbir şekilde benim ne o tarihte ne bu tarihte Cumhuriyet Halk Partisi'ne geçişimi ilzam edecek, icap ettirecek filan bir hal de değil idi. Çok enteresan geldi Deniz Bey'e oradaki bizim analizlerimiz . Sonra 1999'dan itibaren Deniz Bey parlamento dışında idi, ben de zaten 1999-2007, tam 9 senedir parlamentonun dışındayım.

Ben kendimi bir "gölge kabine" mensubu gibi, yani parlamentonun dışındayız ama bir gölge kabine sorumluluğu içerisinde dünyayı ve Türkiye'yi takip etmeye çalışıyorum. Bu sohbetlerimiz bizim çok devam etti. Bu Cumhuriyet Halk Partisi veya Demokrat Parti işi son 3 ayın meselesidir veya son 2 ayın meselesidir .

Türkiye'de bir Cumhurbaşkanlığı krizi çıktı. Daha doğrusu normal şartlarda bir krize katiyen düşmemesi icap eden, çiçek gibi halledilebilir bir halde idi Cumhurbaşkanlığı konusu.

Neden ? Çünkü iktidar partisinin elinde 352-355 arasında, zaman içerisinde değişen bir milletvekili grubu var. Son tahlilde Cumhurbaşkanı 276 oy ile seçilecek. Bu yüzden hiçbir sıkıntı yoktur. Yani çok medeni, çok kibar bir şekilde, efendi bir şekilde Türkiye Cumhurbaşkanlığı krizi sürecine girmeden bu işi yapabilirdi.

Bu süreçte bir şey oldu. Recep Tayip Erdoğan Bey, sayın Başbakanımız, önce kendisi olmak istedi, resmen deklare edilmiş bir şey değildir ama hepinizin yazdığı, hepimizin takip ettiği bir şey idi bu. Ama süreç şöyle tamamlandı:

Bir, 350 yi aşkın milletvekili olmasına rağmen kendisini Cumhurbaşkanı yapamadı.

İki, aklından geçirdiği adayı Cumhurbaşkanı yapamadı . Vecdi Gönül Bey idi, yazıldı çizildi.

Üç, resmen aday gösterdiği Abdullah Gül Beyi Cumhurbaşkanı yapamadı.

Bu bir yüksek bir basiretsizlik örneğidir. Şimdi bunun önemi şudur: Bu bir "kriz süreci yönetimidir". Aynı zamanda da senin de ifade ettiğin gibi biraz önce, bu partilerin birleşmeleri-bütünleşmeleri, partilerin takviye edilmeleri, kadroların zenginleştirilmeleri süreci de bu sürecin içine oturdu.

Demek ki Recep Tayip Erdoğan Bey bu kriz sürecini iyi yönetemedi. Bunu tesbiten söylüyorum.

İkinci pozisyon, normal olarak benim tabii pozisyonum denilebilecek olan yer, hatta tam göbeğinde olmam icap eden bir yer, yani Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi birleşiyor ise, adı bir ara da "Anayol Partisi" olsun diye konuşulduğunu bir ara ben de biliyorum. O "Anayol" ben idim, mesela.

Murat YETKİN:

Ama şimdi Cumhuriyet Halk Partisi neden? Başından beri aynı soruyu soruyoruz.

İlhan KESİCİ:

Geleceğim, tam oraya geliyorum. Şimdi bu süreç hızlandı. Bizim normal yerimiz, tabii yerimiz öyle de olabilir, öyle de algılanabilir. Orada iki tane şey görüyorum ben:

Bir, bu kriz sürecinin yönetimi. Yani hem Cumhurbaşkanlığı krizi sürecinin yönetimi, hem partilerin birleştirilmeleri-bütünleştirilmeleri, kadrolarının zenginleştirilmeleri sürecinin yönetimi. Buradan şimdi yani dışarıdan, o arkadaşlarımıza başarı dilemekten başka benim yapmam icap eden bir şey yoktur.

Ama bir, bu süreci iyi yönetemediklerini görüyorum. Bunun iyi yönetilememesinin önemi nedir? Yani yönetememişlerse yönetememiş olsunlar. Hayır! Türkiye'nin önünde, yani bu seçimle beraber, hatta aslında şu andan itibaren, dünden itibaren, aslında geçen aydan itibaren, ama illa da bu seçimin ertesinden itibaren Türkiye'nin önünde bütün Cumhuriyet tarihinin gördüğü en önemli krizler süreci başlayacaktır.

Şimdi, Yunanistan'da, burada rakamları da bir yanlışım olmasın diye yazılı olarak yanıma aldım; Yunanistan'da geçen hafta Yunanistan'ın en prestijli gazetelerinden bir tanesi bir kamuoyu yoklaması yaptı. Yunanlılar dediler ki; Yunanlıların %60'ı dediler ki Kıbrıs bizimdir. İyi. %38'i dedi ki İstanbul bizimdir. Küçümsenecek bir rakam olabilir mi bu? Olamaz. %36'sı dedi ki Ege bizimdir. E, şimdiye kadar hiç telaffuz edilmeyen bir şey daha vardı Karadeniz. %31'i de dedi ki Karadeniz bizimdir.

Bu çok ciddi bir haldir. Bizi eninde sonunda ciddi platformlarda, ciddi tartışmalara götürecek olan bir haldir bu. Peki bunu Yunanistan dedi. Bir de Barzani var.

Murat YETKİN:

İyi Doğu Anadolu'yu kurtarmışız yani.

İlhan KESİCİ: Evet. Hayır, henüz Orta Anadolu'yu kurtaracağız sonuçta. O da bizim memleket yani. Biz "sınır operasyonu yaparız" dedik. Bir münasebet ile Barzani de dedi ki; "sınır operasyonu yaparsınız ama ben de Diyarbakır'ı ayağa kaldırırım". Değil mi? Bu hafife alınabilecek bir şey olabilir mi? Hayır!

Başka ne var? Bunun yanında bir de, Türkiye'nin ekonomisi ile ilgili bir hal var. Bu Türkiye çok güllük-gülistanlık görülüyor ama, bizim o post-modern Duyun-u Umumiye ta 1998 yılında söylediğimiz iş.

Türkiye son 80 yılda bütün özel sektörünün ve bütün kamu sektörünün Türkiye coğrafyasında "iktisadi kıymet" olarak yani fabrika olarak, tesis olarak, hizmetler alanı olarak özel sektörün ve kamu sektörünün tamamı, Türkiye coğrafyasında ne varsa tamamının karşılığında azdır-çoktur tartışılabilir, verimlidir-verimsizdir diye de tartışılabilir, bunun karşılığında bir toplam borcu vardır Türkiye'nin.

Bu rakam 200 milyar dolardır. Özel sektörün dış borcu, kamu sektörünün dış borcu, kamu sektörünün iç borcu olarak toplam 200 milyar dolar. Az veya çok. Böyle bir rakam.

Sadece son 4,5 yıl içerisinde bu borca 210 milyar dolar borç eklenmiştir. Bu Türkiye coğrafyasına da iktisadi kıymet olarak, bana göre kayda değer hemen hemen hiçbir şey eklenmeksizin yapılmış olan bir borçtur. İlaveten mevcut iktisadi kıymetlerimizden de 30 milyar dolarlık bir de özelleştirme yapılmıştır. Yani bu rakamı ya 200 milyar dolardan çıkarmalıyız, ya da öbür 210 milyar dolara eklemeliyiz.

Şimdi bütün bunları topladığımız, birlikte düşündüğümüz zaman çok ciddi bir süreç bekliyor olur Türkiye'yi. Türkiye'nin böyle bir hali de vardır. Tam tutup senin istediğin yere geliyorum.

Murat YETKİN: Yarım saati filan dolduruyoruz.

İlhan KESİCİ: Tam geliyorum. Murat Bey izin verin.

Murat YETKİN: Neden CHP?

İlhan KESİCİ:

Evet. Şimdi tam bu noktada Türkiye, iktidarı diyelim ki Adalet ve Kalkınma Partisinden alacak, alması lazım. Ama birisinin iktidar olabilmesi için Adalet ve Kalkınma Partisi'nin oylarının önemli ölçüde düşmesi lazım.

Bizim milletimizin şöyle bir özelliği vardır. İktidarı boşlukta bırakmaz. Yani "bu gitsin de, kim gelirse gelsin", demez. Bizim milletimizin, bizim halkımızın öyle bir siyasi pozisyonu yoktur. Gideni gönderebilmesi için gelecek olanı görebilir ve tahmin edebilir olması lazımdır.

Bu sürece bakıldığında bazı partilerimizin amaç fonksiyonları, sadece şey gibi görünüyordu; "barajı aştık, bizim baraj derdimiz yok". Yani mutlaka aşarız veya barajın yarım puan altında, yarım puan üstünde. Bizim milletimizin gözü bunu kesmez, bu bir.

İki, bir Başbakan adayı görmesi lazımdır. Gözünü kestirebileceği, şu kriz süreçlerini emanet edebileceği bir Başbakan adayı görmesi lazımdır. Şimdi bu ikisini birleştiriyorum ben.

Bana göre Cumhuriyet Halk Partisi ve Deniz Bey benden bir talepte bulunurken, daha doğrusu deminki o Demokrat Parti-Anayol Partisi veya şunu da söylemem lazımdır; ben çok içinde-çok dışında olmamak üzere, ama az içinde-az dışında olarak ilgilendim bu süreçle ve bu arkadaşlarla.

Benim herhangi bir katkıma ihtiyaç hissetmediklerini "ben" hissettim, yani böyle söylenmiş değildir elbette, bu laflar böyle de söylenmez zaten, yani senin herhangi bir katkına ihtiyacımız vardı-yoktu filan denilmez, ama benim hissiyatım benim böyle bir katkıya ihtiyacımın layık-ı veçhile hissedilmediği istikametinde idi.

Tam o noktada da, benzer bir süreçte, Deniz Bey'in o bahsettiğimiz 1998 yılından bu yana yaptığımız bütün sohbetler, bütün konuşmalar ve benim müktesebatım itibarı ile , benim müktesebatım ne? Bu müktesebat lafını ben çok severim, Osmanlıca bir laftır. Şimdi akü- komüniter, mesela Avrupa Birliği müktesebatı da diyoruz akü-komüniter de diyoruz. Ara ara deriz ki 100 bin sayfalık akü-komüniter var, Avrupa Birliği müktesebatı var.

Buna mümasil benim de bir müktesebatım vardır. Bundan 2 ay önce açtığımız internet sitesidir. Yani bir "kamu kişiliği" sıfatıyla, 1991 tarihinden yani Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olduğum tarihten bu yana, yerli ve yabancı ne kadar gazete-dergi varsa…

Murat YETKİN: Siz tanınıyorsunuz.

İlhan KESİCİ: Evet. O 20 bin sayfadır, ilaveten 100 saatlik televizyon konuşmasıdır.

Fikret BİLA: Yani şimdi efendim soruyu değiştireyim. Yani siz bu 1920 şartlarındayız dediniz , ülkenin büyük sorunları var dediniz, Irak-Barzani bunları bahsettiniz. Yani siz şöyle mi düşündünüz; Türkiye'yi bu sorunlardan çıkaracak olan Cumhuriyet Halk Partisinin duruşudur; deyip mi orada pozisyon aldınız? Tam bize izah eder misiniz?

İlhan KESİCİ:

Tam oraya doğru geliyorum. Tam bu süreçte Deniz Baykal Bey dedi ki; işte "1998'den beri konuşuyoruz, ben yaptığınız televizyon konuşmalarınıza da bakıyorum, senin katkılarına ihtiyacım var."

Benim katkım ne olabilir? Siyasi fikirlerim olabilir, iktisadi fikirlerim olur. Bu katkıyı ben veririm, yani partinin içine girmeden de veririm memnuniyetle. Partinin dışında kalarak da veririm, partinin içine girerek de veririm.

Bu bir. Bizden ilk talep edilen bölümü budur. Samimiyetini ölçelim biz bu katkı davetinin. Cumhuriyet Halk Partisi'nin baraj derdi var mı? Yani şimdi Türkiye'de yazar çizerlerden herhangi birisi CHP baraj derdindedir de İlhan Kesici'ye de ayrıca barajı biraz geçsin diye bir ihtiyacı vardır denilebilir mi? Hayır.

İlhan Kesici milletvekili olmazsa ölür mü, aç mı kalır açıkta mı kalır, öyle bir hali var mı? Hayır. Demek ki burada bir samimiyet ölçüsü filan var.

İkincisi, davetin ikinci kuvvetli bölümü de eğer bu katkıyı vermek istiyorsan, eğer Türkiye bu post-modern Düyun-u Umumiye halindedir ve senin de katkın, katkı vermeye hazır isen bunu daha zenginleştirelim, daha somutlaştıralım. O zaman seni Cumhuriyet Halk Partisine davet edelim.

Cumhuriyet Halk Partisi benim gözümde iki tane şeyi temsil eder. Bir, normal bildiğimiz Cumhuriyet Halk Partisidir, particilik faaliyetleriyle meşgul olan Cumhuriyet Halk Partisidir. ikincisi, bu tabir bana aittir, 2005 yılında ben bu tabiri söyledim:

Cumhuriyet Halk Fırkası-Partisi veya Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran ideoloji, bizim 200 yıllık geri kalmışlığımıza , yenilmişliğimize, itilmiş kakılmışlığımıza çare olarak, ancak 100 sene de bulabildiğimiz merhemin adıdır.

Bir de bu hali vardır. Yani normal 2007, 2006, 2005 yıllarındaki parti içi mücadeleleri, parti içi davranışı şu olan bir parti olmaktan ayrı bir hali de vardır benim için. Buna "Cumhuriyet Halk Partisi Kurumu" diyorum ben. Cumhuriyet Halk Partisi sadece aldığı oy yüzde 19 olan bir parti filan değildir, ondan daha geniş bir haldir.

Bu şartlar altında, 22 mayıs 2007 tarihi itibariyle böyle bir Cumhuriyet Halk Partisi Kurumu'nun içine girmekte hiçbir endişem, hiçbir tereddüdüm olmadı.

Demek ki biz ahalimize, halkımıza neyi göstereceğiz, bizim işimiz nedir yani?

Bir, bu Adalet ve Kalkınma Partisi'nden hoşnut değil isek, hoşnut olmamış isek, ki bu noktada şunu da ayırmam lazımdır ki, Adalet ve Kalkınma Partisine insanlarımız 10 milyon oy verdi. Bu 10 milyon oy veren insanlarla Adalet ve Kalkınma Partisi'ni yöneten, ben "dar çekirdek kadro" diyorum ona; sayın Recep Tayyip Erdoğan Bey, sayın Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül Bey, sayın Meclis Başkanımız Bülent Arınç Bey, bir de partide milletvekili olan, milletvekili olmayan bazı beyler-beyefendiler, bunlar dar çekirdek kadrodur.

Bu çekirdek kadronun aldıkları oyu temsil ettikleri kanaatinde değilim. Erzurum Türkiye birincisidir AKP'ye oy vermede, benim memleketim Sivas Türkiye üçüncüsüdür. Erzurum %56,5 verdi, Sivas %54,5 oy verdi bunlara. Halkımız bu oy'u verirken, mesela, Kıbrıs politikasında illa da bizim tabirimizle, halkın genel tabiriyle "Kıbrıs'ı satın" diye oy vermedi. Özelleştirmeleri haraç-mezat satar gibi, mirasyediler gibi yapın, diye oy vermedi .

Bir diğer durum da şudur: Bizim bir kimliğimiz vardır. Şudur: 1924 Anayasası diyor ki, vatandaşlık maddesinde, "Türkiye Cumhuriyetini kuran ahaliye, Türk Milleti denir". Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran ahaliye, Türk Milleti denir. Bence olağanüstü güzel formüle edilmiş bir yaklaşımdır.

AKP'ye oy veren insanlarımız, Tayip Erdoğan Bey, Abdullah Gül Bey bir de böyle "alt kimlik-üst kimlik" tartışmaları yaratsın diye bu insanlar oy vermediler.

Efendim, Deniz Baykal Bey Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanıdır ama Cumhuriyet Halk Partisi ayrıca bir de şu an itibariyle söylüyorum, "Anayasal bir kurum"dur da. Daha doğrusu "ana muhalefet partisi"dir ve bu haliyle "anayasal bir kurum"dur. Devlet protokolündeki yeri Başbakanın arkasında, Başbakan Yardımcısı'nın önündedir. Anayasal bir kurum.

Bülent Arınç Bey Meclis'imizin başkanıdır. Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan Bey, Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül Bey herkesle ahbaplık ederken, Barzani'ye Talabani'ye "kardeşimiz" diye hitap ederken, Anayasal bir kurum olan ana muhalefet partisi genel başkanı olan Deniz Baykal Bey'e neredeyse düşman muamelesi yapıyorlardı . Değil mi?

Peki bu Deniz Baykal Bey'in hiç kusuru olmaz mı? Bence Recep Tayip Erdoğan Bey bahsinde var. Recep Tayip Erdoğan Bey Başbakanlığını bir partisine oy veren insanlara borçludur, iki muhalefete, yani Deniz Baykal Bey'e borçludur…

Fikret BİLA: Şimdi reklam arası vermek zorundayız, sayın seyirciler şimdi kısa bir reklam arası.

…Evet sevgili izleyiciler, Ankara kulisi devam ediyor. Konuğumuz Sayın İlhan KESİCİ.

Efendim, birinci bölümde genel bir değerlendirme yapmış olduk, gerekçeleri saydınız. Bir de bizim merak ettiğimiz bir husus var. Siz 9. Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demire'in de yakınısınız . Hem geçmişte beraber görev yaptınız, hem de Sayın Demirel''in kardeşinin kızıyla evlendiniz ve aileye de yakın oldunuz. Tabi Sayın Demirel çok önemli bir siyasi figür siyasi hayatımızda. Şöyle yorumlar oldu :

Sayın Demirel acaba Sayın İlhan Kesici'nin CHP'den aday olmasına nasıl baktı? Teşvik mi etti? Karşı mı çıktı? Bir önerisi oldu mu? Ve siyasi olarak da Sayın Demire ile duruşunuz nasıl ifade edilebilir?

İlhan KESİCİ:

Doğru. Şimdi öbür lafı devam ettirecektim ama bu daha güncel oldu. Bunu öne alalım, merak da edilen bir konudur. Anlaşılabilir bir şeydir . Şurada bir notum var, onu da bunun ertesinde izin verirseniz söylemiş olayım.

Şimdi benim Sayın Cumhurbaşkanımızla Sayın Süleyman Bey ile en yakın olduğum dönem 1991-1993 dönemidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakan olduğu DYP-SHP koalisyonunda Başbakan olduğu dönemdir. Ben Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı idim. Daha doğrusu beni Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı yapan irade Başbakan iradesidir; Başbakan, Başbakan Yardımcısı iradesidir.

Çok iyi bir şeyimiz oldu, Planlama Müsteşarı-Başbakan ilişkisi. Bazen çok önemlidir.Süleyman Bey Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlarıyla çok yakın çalışan bir Başbakandır. Benden önce Turgut Özal Bey'in Müsteşarlığı da öyledir. Benim Müsteşarlığım da öyle idi. Orada şükran borcum da vardır. Çok iyi bir ilişkimiz olmuştur ama 1993 ün ortasından itibaren Süleyman Bey Cumhurbaşkanı oldu. O andan itibaren, daha sonra müteaddit ve yüzlerce defa ifade ettiği bir hal vardır, "Cumhurbaşkanı artık partiler dışı ve partiler üstü" bir konumdadır. Bütün partilerin, bütün partilere oy vermiş olan insanların Cumhurbaşkanıdır, diye. Ben bunu özenle koruduğu kanaatindeyim Sayın Cumhurbaşkanının.

Yani bazen iç politikada; filanda gitti, filana bunu dedi, feşmekana bunu dedi, gibi şeyler vardır ama, benim bildiğim kadarıyla benim tahmin edebildiğim kadarıyla Sayın Cumhurbaşkanı'nın iç politik gelişmelerle, daha doğrusu "kişi bazında iç politik gelişmelerle", ilgilenmeyeceği kanaatindeyim.

Biz hiç konuşmaz mıyız? Elbette konuşuruz. Benim evliliğim, yani ben Sayın Süleyman Demirel'in erkek kardeşi Şevket Demirel'in kızı Binhan Hanımefendiyle evliyim. Benim evliliğim benim bütün kariyerimi tamamladıktan sonraki bir haldir. Yani üniversiteler bitmiştir. Devletteki bütün çalışma hayatım bitmiştir. Tansu Çiller Hanımefendi Başbakan olunca da ben Ağustos 1993 tarihinde, yani henüz evliliğimiz filan da yoktur, bekarız, belki böyle olunca da daha kolay oldu, hem Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı'ndan, aynı anda da devlet memuriyetinden istifa ettim, ayrıldım. Devlet görevinden ayrıldığımda da emeklilik hakkım da yok idi, henüz kazanmış değildim.

Şubat 1994 de evlendik. Benim devlet anlayışımda evlilik, akrabalık, hısımlık, arkadaşlık, eş, dost ilişkileri devlet hayatında kaale alınmaması gereken şeylerdir, özelliklerdir. Ben, böyle algılarım, Sayın Cumhurbaşkanımızın da böyle algıladığını bilirim. Yani böyle algıladığını bilirim.

Biz Sayın Cumhurbaşkanımızla dünyada olanı biteni konuşuruz, ben Ankara'ya geldiğimde ziyaret ederim, dünyada olan bitenleri konuşuruz. Türkiye-dünya irtibatlarını konuşuruz. Ben yurt dışına gitmiş gelmiş isem, sık sık gidip geliyorum, kitaplar, notlar, raporlar getiririm, arz ederim onları. Ben de sayın Cumhurbaşkanımızın yüksek fikirlerinden istifade etmeye çalışırım. Böyle bir ilişkimiz vardır. Sayın Cumhurbaşkanı-Milletvekili İlhan Kesici veya Sayın Başbakan-Planlama Müsteşarı İlhan Kesici münasebetimizdir, asıl münasebetimiz.

İç politika çok konuşmayız

Fikret BİLA:

Danışmadınız mı efendim Sayın Demirel'e, "CHP beni davet ediyor ne dersiniz, Sayın Cumhurbaşkanım"?

İlhan KESİCİ: Hayır danışmadım. Sebebi şudur:

Murat YETKİN: Aslında bir adım önce özellikle bir kesim basında yazan yani Sayın Demirel'in sizi CHP ye adeta yönlendirdiği. Bu doğru mu?

İlhan KESİCİ:

Biz, bir kere bu katiyen doğru olamaz. Huzurunuzda bir İlhan Kesici var, işte bu lafları eden, işte burada müktesebatı var 20 bin sayfa yazı-çizi, 100 saat TV konuşması var. Bu İlhan Kesici alınır satılır, yönlendirilir filan bir şahsiyet değildir.

Murat YETKİN: Estağfurullah

İlhan KESİCİ:

Estağfurullah. Hayır,hayır sizin için kastetmiyorum şimdi, başkalarını telkiniyle, tercihiyle filan yere gider, böyle eder, bir adam değildir. Öyle olmasını icap ettiren bir hal de yoktur. İyice anlaşılsın diye de tekraren söylüyorum: Danışmamamın sebebi şudur:

Şimdi danıştığınız zaman, iki tane cevap alırsınız:

Bir, "Hayırlı olsun, Allah muvaffak etsin". İki, "valla senin için iyi olmayabilir".

Her iki cevap da eninde-sonunda bilinir, duyulur. Daha sonra da müthiş spekülasyonlara sebep olur ve doğrudan Sayın Cumhurbaşkanı da iç politikanın içinde bir iç politika malzemesi haline gelmiş olur.

O yüzden "danışmama tercihi benim tercihimdir".

Hem beni, hem Sayın Cumhurbaşkanını bu spekülasyona alet ettirmeme özeni tercihidir.

Fikret BİLA: Peki efendim, şimdi şöyle bir durum var. Bir de "helallik olayı" çıktı ortaya. Herkes bir birinden helallik alıyor, siyasi hayatımıza girmiş oldu. Şimdi Sayın Demirel'den öyle bir helallik talebiniz olmadı ama Aydın Menderes'ten olmuş galiba. Sayın Menderes'ten neden helallik istediniz?

İlhan KESİCİ:

Tabi. Şimdi şöyle. Aydın bey ile bizim bir iç siyaset ilişkimiz vardır. Dönem dönem yükselen, dönem dönem azalan bir iç siyaset şeyimiz var arkadaşlığımız vardır. Belli bir dostluk hukukumuz filan vardır, ama iç siyaset de bunun içerisinde olmak üzere. Bu cümleden olmak üzere, sadece Aydın Bey'den değil, Aydın Bey kıvamında olmasa bile, 100 den fazla arkadaşımdan son karar verdiğim gün, telefonla ulaşabildiğim hemen bütün arkadaşlarımdan ben bu işi talep ettim.

Çünkü bizde adet şudur; diyelim ki, yurt dışına, mesela Amerika'ya giderken bile "gidip de dönmemek var, başka haller var, hakkını helal et, Amerika'ya gidiyorum" filan denilir. Ben de derim. Bu milletimizin değerleri istikametinde olan bir şeydir. Benim de değerlerimdir. Bu "siyasi bir helallik" değildir, "siyasi bir danışma" da değildir. Bu "insani bir hal"dir ve dahi "iyi bir haldir".

Size ve herkese de tavsiye ederim. Siz de mesela bu gazeteyi veya diyelim ki bu TV programını yapmaktan ayrılıyorsunuz, başka bir şey yapacaksınız, ama helalleşirseniz; "Fikret bey, Murat bey hakkını helal et arkadaş; beraber tuz-ekmek yedik, efendim su içtik; "aramızda tuz-ekmek hakkı var"; ben şimdi filan gazeteye gidiyorum; dediğinizde de bana göre icap eden bir haldir. Bu insani bir haldir, katiyen siyasi bir hal değildir. Siyasi bir hal olduğunu icap ettirecek bir şey de olamaz.

Ama ben iki tane insanın iznini aldım. Bu "aile büyüğü" diye netice itibarıyla.

Bugün benim 87 yaşında, bu TV programında da bizi seyreden Sivas'ta bir "anam" var. Bizi dünyaya getiren, büyütüp besleyen vs. bizim aile büyüğümüz O'dur. O'nun rızası önemlidir. Benim için en azından öyledir. Ben Sivas'a gittim, anamın hayır duasını aldım, çünkü benim hissettiğimdir, benim anam da şudur, netice itibariyle.

Benim babam 1950-1960 arasında Demokrat Parti'de encümen azalığı, daimi encümen azalığı (il genel meclis üyeliği) yapmış ve 1960 ihtilalinde de bir hafta içeriye de alınmıştır. Sivas'da Kabakyazısı'nda da misafir edilmiştir. Daha sonra da 1961-1971 arasında da Adalet Partisinde İl Genel Meclisi üyeliği yapmıştır. Ben de böyle bir süreçten geliyorum. Bunda yadırganacak bir hal de yoktur.

Eğer,Türkiye diyorsa ki, deminki saydığımız 1920 şartları ve post-modern Düyun-u Umumiye şartlarında değildir; anası-babası-dedesi Demokrat Partili olanlar katiyen bir yere kıpırdamamalıdır, anası-babası-dedesi Cumhuriyet Halk Partili olanlar katiyen bir yere kıpırdamamalıdır, diyorsa o zaman amenna! O zaman da bizim kıpırdamamız yanlıştır. Ama bu böyle değildir, bu bir.

İkincisi, illa da iznini almam icap eden ikinci kişi benim "eşim"dir. Benim eşimin babası Şevket Demirel Bey de 1958 yılında Isparta Demokrat Parti İl Başkanıdır. O da böyle bir süreçten geliyor. Eğer eşimin Cumhuriyet Halk Partisine veya herhangi bir partiye rızası olmaz ise, gönlü olmaz ise, samimi olarak rızası olmaz ise, gönlü olmaz ise bizim evde huzur kalmaz. Hiçbir evde huzur olmaz.

Halbuki hepimiz evlenirken, en azından teorik olarak diyoruz ki, iyi günde-kötü günde, şöyle halde-böyle halde, fakirlikte-zenginlikte, bu hallerin tamamında bütün problemleri birlikte göğüsleyeceğiz, bütün kazançlarımızı da yani itibar, şan, şeref her ne ise birlikte kullanacağız, birlikte değerlendireceğiz. O yüzden eşimin onayı belki de annemin onayından bile daha öne çıkar bir şeydir. Aksi halde ailede "ailelik hali" kalmaz.

Fikret BİLA: Sayın Kesici yine reklama gireceğim.

İlhan KESİCİ:

Son zamanda Türkiye'nin içinde bulunduğu haller, Cumhuriyet Halk Partisi Kurumunun değerlendirilmesi, Deniz Baykal Bey'in Türkiye'nin emanet edilebileceği Başbakan adayı olması konusunda …..

(reklam arası)

Fikret BİLA:

Evet sayın seyirciler, programımızın son bölümüne geldik, konuğumuz Sayın İlhan Kesici. Efendim, bu son bölümde de şunu merak ediyorum. Seçimlere gidiyoruz. Artık bu atmosfere girdik ve aşağı yukarı da partilerin pozisyonları ve izleyecekleri kampanyaların rengi belli oldu. Ortada her zaman tartışılan bir konu var. "Din konusu". AKP açısından bir hassasiyet ifade ediliyor. İşte dindar bir Cumhurbaşkanını bize seçtirmediler, böyle gibi yaklaşım içerisinde laik anti-laik ,dindar tartışmalarını biliyoruz. Siz nasıl bakıyorsunuz acaba?

İlhan KESİCİ:

Din bahsinden başlayalım. Şimdi eğer bu "dindarlık uzmanlığı ölçüsü" bazı arkadaşların elinde bir "metre" var da, mesela bir "din-metre", dindarlık metresi var ise o zaman Kıyamet Günü'ne ve Rûz-u Mahşer'e ihtiyaç yoktur. Yani "Hesap Günü"ne ihtiyaç yoktur. Bizim dinimizde, bizim bildiğimize göre bu hesaplaşma Rûz-u Mahşer'de olacaktır. Hesap günü O gündür.

Bu arkadaşlar; başarısızlıkları, beceriksizlikleri ortaya çıktıkça bunu kapatmanın yolu olarak "en mukaddes hassasiyet olan din hassasiyetini" getirip siyaset arenasının, günlük siyaset arenasının tam göbeğine oturtuyorlar. Bu hem dini bakımdan çok yanlıştır, vebal altındadırlar, dini terminolojiyle vebal altındadırlar. Hem de ülke yönetimi bakımından fevkalade yanlış bir şeydir.

Bu eninde sonunda "Milletimizin Değerleri ile Devletimizin ve Cumhuriyetimizin İlkeleri"yle çatışmaya götürür. Zaten, yüksek gerilim hatları vardır, 1500-3000 Volt'tur yüksek gerilim hatları, Türkiye'yi getirdiler böyle bir yüksek gerilim hattının içine-altına soktular. Her an "cereyana tutulma hali" vardır, ihtimali vardır. Bunu fevkalade tehlikeli, fevkalade yanlış görüyorum.

Dini siyaset arenasının göbeğine oturtmak kadar hem dine, hem dindara, hem memlekete zarar verilebilecek başka bir şey olamaz.

Bizim işimiz, halkımızın yüzünü güldürmektir.

Milletimizin değerleriyle, devletimizin ve Cumhuriyetimizin ilkelerini kavga ettirmeden, bunları barıştırarak, daha da çok kucaklaştırarak halkımızın yüzünü güldürmektir.

Netice itibarı ile ne olacak, yani bütün bunları yaptık, bu siyasi pozisyonları aldık; bu ne demeye gelecek, yani ne işe yarayacak? İşe yararlılığı halkımızın yüzünün gülmesidir.

Halkımızın yüzü şöyle güler:

Bir, yurtta, büyük Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" dediğine benzer bir şey söylüyorum. "Yurdumuzda dirlik-düzenlik ve zenginlik" olur, herkes zenginleşir halkımızın yüzü güler.

İki, dünyada ve bölgemizde Türkiye Cumhuriyeti Devleti "saygın bir devlet olur, önder bir devlet" olur. Bu iki şey halkımızın yüzünü güldürür. Bizim işimiz aslında budur.

Bunu yapabilmek için de milletimizin ve halkımızın değerleri ile devletimizin ve Cumhuriyetimizin ilkelerini katiyen birbirine karşı getirmemek lazımdır.

Geçmişte şu olmuş, bu olmuş olabilir. Siyaset yaraları kaşıyarak yapılmaz. Yaraları kaşıdığınız zaman derinleşir, yaralar kangren olur, "uzuv" kaybedersiniz, daha sonra "can" kaybedersiniz. Halbuki siyasetin işi, yaraları sara-sara, yaraları sarmalayarak, pansuman yaparak ülke yönetmektir.

Bunun çok önemli bir örneğini Deniz Baykal Bey geçmişte yaptı. Demin yarım kalmış olan bölümde Recep Tayip Erdoğan Bey Milletvekilliğini ve Başbakanlığını Deniz Bey'e borçludur, dediğim şey budur. Anayasa değişikliği dolayısı ile.

Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Deniz Baykal Bey ne dedi? Parlamento'da, en büyük grup Adalet ve Kalkınma Partisidir. 350'yi aşkın milletvekiliniz vardır. Cumhurbaşkanı sizden olabilir, hatta olmalıdır, olsun . Onlar bu "dindar Cumhurbaşkanı", "baş örtülü eşin Cumhurbaşkanı" vs. filan demeye getirdiler, siyaset arenasında. Hayır Deniz Bey dedi ki: hatta bazı yerler de gücendi Deniz Beye yani. Eşinin başının kapalı olmasının bizim için hiçbir olumsuz hali olmayabilir. Yeter ki devletimizin ve Cumhuriyetimizin ilkeleri ile mutabık bir AKP'li olsun, Adalet ve Kalkınma Partili olsun. Hatta daha da ileri gitti. Yani isim de verilebilir, başka isimler de bulunabilir o grubun içerisinde, başka değerli insanlar da var, dedi. Mesela Abdüllatif Şener Bey devletimizin ve Cumhuriyetimizin ilkeleri ile milletimizin değerlerini birleştirmiş bir şahsiyettir, eşinin başı kapalıdır ama mesela bu olabilir, bunu müzakere edebiliriz, dedi. Şimdi bu çok üstün bir yaklaşımdır. Bunun bir benzerini….

Fikret BİLA: Sayın Kesici, efendim toparlıyoruz süreyi.

İlhan KESİCİ:

Bir dakikada toparlıyorum. Bunun çok benzerini Fransa'da yaptılar. Biz, yeni seçilen Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy'yi beğeniriz-beğenmeyiz; Türkiye'ye karşı pozisyonu iyidir-kötüdür; ayrı bir bahistir. İki turlu bir seçim oldu, Fransa'da. Sarkozy % 53 oy aldı. Yani Recep Tayip Erdoğan Beyin aldığı oy %34'tür. Yani bunun 1,5 katından biraz da fazladır. Bu % 53 oyla her işi ben yaparım dedi mi? Diyebilirdi. Hayır demedi. Ne yaptı? 20 küsur kişilik Kabinenin, Bakanlar Kurulu'nun 6 tanesini başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere, en önemli bakanlıktır Batı ülkelerinde, Dışişleri Bakanlığı olmak üzere muhalif partilere ve bu seçim kampanyasında kendisine karşı çıkmış insanlara verdi.

Demokrasi biraz da böyle bir şeydir yani. Veya yaraların sarılması biraz da böyle bir şeydir.

Fikret BİLA:

Sayın Kesici, çok teşekkür ediyoruz efendim. Programımıza katıldınız ve sorularımızı yanıtladığınız için.

Sevgili izleyiciler, haftaya yeniden buluşmak umuduyla hepinize iyi günler diliyoruz.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.