Facebook
Twitter
Kıştan Sonra Her Zaman Bahar Olmaz, Karakış Da Gelebilir
Zülfikar Doğan | Olay TV - Başkentten Görünüm | 8.12.1998

ZÜLFİKAR DOĞAN- İyi akşamlar sevgili izleyiciler; "Başkentten Görünüm"de Ankara'dan hepinize merhaba.

Yine bir canlı yayında stüdyolarımızdan Ankara'nın siyasetinde, ekonomisinde gelişen son olayları sizlere tartışarak sunmaya çalışacağız.

Bu akşamki konuğumuz, Devlet Plânlama Teşkilâtı eski Müsteşarı, uzun yıllar ekonomi yönetiminde görev almış, hâlen Türkiye Büyük Millet Meclisinde ANAP Bursa Milletvekili olarak bulunan Sayın İlhan Kesici.

Hoş geldiniz efendim.

İLHAN KESİCİ- Hoş bulduk efendim, sağ olunuz.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Sayın İlhan Kesici'yi, az önce de söylediğim gibi, Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığı döneminden, onun öncesinde bu kurumda yaptığı görevlerden ve son olarak da Türkiye siyasetindeki aktifliğinden tanıyoruz.

Bu akşam öncelikle, ekonomik sorunlar giderek daha öne çıkmaya başladı, ekonomiyle başlayalım ve daha sonra da siyasetin sıcaklığına geçelim diyorum.

Ve ben hemen Sayın Kesici'ye yönelerek sormak istiyorum; efendim, iş adamları "kriz gömleğini giydik" demeye başladılar. Bundan birkaç ay öncesine kadar, "Türkiye çok krizler atlattı, biz krizlere karşı şerbetliyiz" deniliyordu, işte Asya krizi Türkiye'yi pek o kadar etkilemedi deniliyordu, arkasından Rusya ve Latin Amerika geldi, ama şimdi kriz kapıda değil, artık içeride tartışmaları var. Sektörler feryat ediyorlar, şu ana kadar yüzbinlerce işçi işini yitirmiş durumda.

Şöyle bir ekonomik tabloya bakarsak, sizin görüşünüz nedir; kriz kapıda mı, yoksa artık içeride mi?

İLHAN KESİCİ- Evet, yani krizi kapıda demek lâzım şimdi, ucu göründü daha doğrusu. Türk ekonomisini bundan daha müşküle düşecek, yani bu şekilde devam etmesi hâlinde daha fazla müşkülâta düşeceği belli. Ben ona, bir münasebetle "her kıştan sonra bahar gelmez, kıştan sonra kara kış da gelebilir bazı hâllerde" filan dedim, mevcudun devamı hâlinde, mevcut yapının devamı hâlinde, öyle tahmin ediyorum ki ben bu kıştan sonra daha önemli bir kara kış gelecek.

Şimdi bunun iki tane sebebi var. Birisi iç ekonomimizdeki, iç dengelerimizdeki dengesizlik, bozulmalar.

İkincisi de; şimdiye kadar, yeteri kadar ciddîye almamış gibi göründüğümüz, vehameti gerçekten algılayamamış gibi göründüğümüz dış konjontürdeki gelişmeler. Buna global kriz dedik, fınansal kriz dedik, Uzak Asya'da meydana gelmiş olan kriz dedik vesaire.

İsterseniz şeyden başlayalım; bu Uzak Asya'da olan biten nedir, bir kere ona bir bakalım.

Uzak Asya ülkeleri dediğimiz zaman, işte bir dönem "Pasifik Kaplanları, Pasifik Aslanları" dediğimiz ülkeler var; Hong-Kong, Tayvan, Singapur, Malezya, Endonezya, Güney Kore vesaire. Şimdi buralarda bir şeyler oldu. Buralarda ekonomi iyiye giderken, yani olanı kısaca bir altlık olsun diye, bundan sonra söyleyeceklerimize bir altlık olsun diye, bir hazırlık olsun diye hafızalarımızı tazelemek istiyorum ben; ekonomide bir iki sıkıntı göründü, oraya IMF geldi 1,5 sene önce. IMF baktı ki bu zannedildiği kadar kolay atlatılabilen bir şey değil, problemler daha derinde gibi görünüyor dedi, "derinde gibi" dediği andan itibaren, oralara bir de uluslar arası sermaye hareketi çok fazla idi. Dünyada 1,5 trilyon dolar her an, bizim şimdi sohbet ettiğimiz şu anda bile aşağı yukarı 1,5 trilyon dolarlık bir rakam uluslar arası sermaye hareketi olarak firmadan firmaya, borsadan borsaya, ülkeden ülkeye hareket hâlinde; böyle büyük bir şey var. Türkiye'de krizin az hissedilmesinin şimdilerde sebebini de söyleyeceğim; biz bundan çok az pay alıyoruz, 600-700 milyon dolarını alıyoruz. Yani, 600-700 milyon doları 1,5 trilyon dolara böler isek 1/2000 eder. Yani, dünyadaki uluslar arası sermaye hareketinin biz 2000'de l'ini ancak alıyoruz. Bir de bunun yanında, doğrudan yabancı sermaye adını verdiğimiz, öyle tarif edilen bir sermaye var. Bu 350 milyar dolar her yıl dünyada. Bu, doğrudan gelip fabrika olan, tekstil fabrikası olan, turizm işletmesi olan, otel olan vesaire, doğrudan yabancı sermaye yatırımı. Türkiye de bundan bir pay alıyor. Türkiye de 350 milyon dolar alıyor bundan, yılda, 350-400 milyon dolar. Bunu buna bölersek, 1/1000. Yani, biz doğrudan yabancı sermaye hareketlerinin 1000'de l'ini alan bir ülkeyiz, uluslar arası sermaye hareketlerinin de 2000'de l'ini alan bir ülkeyiz. O yüzden bizde, dünyada bir ekonomik kriz filan çıktığında, çıkacak sermaye miktarı çok az. O yüzden Türk ekonomisini doğrudan vurmuyor bu fmansal kriz dediğimiz kriz. Ama, Uzak Asya ülkelerinde bu çok yüksek idi, yani 400 milyar dolarlık uluslar arası sermaye hareketi var idi, sermaye girişi var idi.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Bu bölgedeki ülkelere.

İLHAN KESİCİ- Bu bölgedeki ülkelere.

IMF'in, buradaki ekonomik problemler biraz daha derindedir, satıhta değildir zannedildiği gibi demesinden itibaren sür'atle, oraya gelmiş olan bu yabancı sermaye kaçmaya başladı. Aşağı yukarı bir sene içerisinde çıkan sermayenin rakamı 400 milyar dolar olduğu söyleniyor. Bunun zararı da, zarar edilen rakam da 200 milyar dolar.

Şimdi rakamlar havada uçuşabilir, bundan sonra kullanacağımız rakamlar yine olur, uçuşmasın diye bazı benzetmeler yapmak istiyorum ben.

200 milyar dolar zarar demek Türkiye'nin bir yıllık millî geliri demek. Yani, bütün bir Türkiye, 65 milyon insanın bir yılda ürettiği mal ve hizmetlerin parasal ifadesi kadar, parasal toplamı kadar uluslar arası sermaye Uzak Asya'da zarar etti. Bundan sonra o yüzden, Türkiye ile irtibatı da gelecek o münasebetle, yoğurdu üfleyerek yiyeceklerdir. Yani, uluslar arası sermaye hareketleri, bir hareket ederken yüz kere düşünüp ondan sonra bir adım atacaklardır.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Yani, bir ülkeye giderken, yatırım yaparken.

İLHAN KESİCİ- O orada yatırım yaparken. Bu bizi ilgilendirecek, daha sonra geleceğimiz bahis itibarıyla ilgilendirecek.

Sonunda baktılar ki, bütün IMF daha derinden bir analiz yapmaya başladı, IMF, Dünya Bankası, OECD neden bu ülkelerde bu kriz çıktı diye, şöyle bir resim gördüler. Bizi sonuçları ilgilendirecek ama, bazı sebeplerini de ifade etmekte fayda görüyorum ben.

Bir; bu ülkelerin hemen hemen tamamı demokrasilerinde eksiklik olan ülkeler. Yani, demokrasilerinde eksiklik şu demek: Siyasî hayatlarında, siyaset alanında yeteri kadar şeffaflık olmayan ülkeler. Bu kötü bir durum, bundan sonraki uluslar arası sermaye hareketleri veya ekonomik kalkınma modelleri bakımından bu bir nakise, eksiklik. Bizim de demokrasimizde eksiklik var.

İki; kamu hesaplarında ve özel sektör bilançolarında, firma bilançolarında yeteri kadar dünyanın anladığı anlamda şeffaflık yok. Yani makyaj yapabilme imkânınız var, biraz kötüyü iyi gösterebilme imkânınız var, bazı kötülükleri saklayabilme imkânınız var, bu özellikle bankacılık kesiminde var. Japonya'yla ilgili, çok net olmamakla beraber, tabiî çok net olması çok mümkün değil, Japonya'yla ilgili şüpheli alacaklar olarak tahmin edilen rakam 1 trilyon dolar. Yani, Japon bankacılık sisteminin 1 trilyon dolarlık bir şüpheli alacaklar bilançosu var. Bu öbür Asya ülkelerinde, saydığımız, Güney Kore, Hong-Kong, Singapur vesaire, onların toplamında daha da fazla bu rakam. Bu bakımdan iş çok ciddîye alındı, denildi ki, kamu hesaplarında yeteri kadar şeffaflık yok ise, demokrasilerinde eksiklik var ise, özel sektör bilançolarında şeffaflık yok ise, bankacılık sistemi yeteri kadar şeffaf değil ise finans kesimiyle beraber, o ülkelere artık yabancı sermayenin girmesi çok risklidir, çok ciddî bir zarar ediyor 200 milyar dolar. Sür'atle buradan çekilelim dediler, sür'atle çekildiler.

Şimdi, sür'atle çekildiğinde bunların sonuçlarına bakalım, yani sebepleri aşağı yukarı bunlar gibiydi. Burada ilâve etmemiz gereken bir önemli husus da, siyasetle finans kesimi arasında müthiş bir irtibat buldular, yani bu rüşvet, iltimas, kayırmacılık vesaire. Bu irtibatın kırılması lâzım dediler. Yani, bundan sonra uluslar arası sermayenin gideceği ülkelerde siyasetle finans kesimi veya siyasetle ekonomi karar mekanizmaları arasında bir iç içelik olmaması lâzım dediler.

Şimdi bütün bunların sonucunda ihalelerde haksız rekabet devreye girmiş oldu, müthiş bir iltimas ve müthiş bir rüşvet devreye girmiş oldu; bundan uluslar arası sermaye çok zarar etti, çekildiler.

ZULFIKAR DOĞAN- Şimdi oradan çekildiler, ama hemen onun akabinde bu kez Rusya'da...

İLHAN KESİCİ- Şimdi oradan çekildi, bir büyük atlamayla Rusya'ya geldi, Rusya'dan da bir büyük atlamayla Latin Amerika'ya, özellikle Brezilya'ya gitti. Şimdi Rusya'yı ve Latin Amerika'yı da dikkate aldığımızda, hemen hemen aynı unsurlar, sebep olan unsurlar oralarda da var. Bütün bunlar bir kötü yönetim meydana getiriyor, yani asıl bütün bu saydığımız unsurlar kötü yönetim. En kötü yönetimin olduğu ülke neyse, kriz en derin bir şekilde o ülkede hissedildi. Bunların içerisinde en kötü yönetim Rusya'dadır; hem siyasal yönetim bakımından, hem ekonomik yönetim bakımından Rusya'ydı ve krizin en vurduğu ülke Rusya oldu.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Efendim, şimdi bu çizdiğiniz tabloya baktığımız zaman, Uzak Doğu ekonomileri, Rusya ve Latin Amerika dediğimiz zaman, bunlar IMF ve Dünya Bankası da önümüzdeki yıl dünya ekonomisinde bir küçülme öngörüyor, ama bu bahsettiğimiz bölgeler itibariyle dünya ekonomisinin yaklaşık yarısını, yüzde 50'sine yakın bölümünü oluşturan bir bölgede veya bir yüzeyde kriz var diyoruz, değil mi?

İLHAN KESİCİ- Evet.

Bizi şimdi asıl ilgilendirecek noktanın bir tanesi o. Yani, bir tanesi, o fınansal kriz bölümünü atlamadan söyleyelim; biz de dış sermaye çok muhtaç olan, ihtiyaç duyan bir ülkeyiz. Yani, yeteri kadar pay alamıyoruz ama, 8-10 milyar dolar her yıl kamu sektörünün dış borç ve faiz ödemesi var. 4-5 milyar dolar da her yıl, bu sene birazcık daha artacak, özel sektörün dış borç ve faiz ödemesi var. Demek ki 15 milyar dolarlık bir dış borç servisi yapıyoruz biz. Bizim başka döviz gelirlerimiz var, başka döviz harcamalarımız filan filvaki var ama, aşağı yukarı bu 14-15 milyar doların 14-15 milyar dolarlık bölümü kadar da orta ve uzun vadeli kredi, kısa vadeli sermaye hareketlerinden bir borç alıyoruz yani. Şimdi bu yoğurdu üfleyerek yiyecek olmaları münasebetiyle uluslar arası sermayenin, finans kesiminin, bize zannettiğimiz kadar eski usulde, eski şartlarla dış borç bulabilme imkânı zayıflayacak Türkiye'nin, bir. Bizi önümüzdeki bahardan itibaren yakından ilgilendiren hâdiselerden bir

tanesi bu. O zaman çok pahalı bir dış borçlanma yapmak mecburiyetinde kalacağız. Yani, şimdi dünyadaki faiz nispetinin 1 puan üstünde, 3 ay önce, 1 sene önce borçlanabilir iken Türkiye, bugünlerde dünyadaki faiz nispetinin 15 puan üstünde, yani libor dediğimiz, dünya faiz nispeti olsun o, yüzde 5'ler civarındadır o rakam, 5 ilâ 6 civarındadır, biz bunun üstüne 1 puan eklediğimizde dış borç bulabiliyor idik. Hâlbuki son 2-3 ay içerisinde bunun üstüne 15 puan, 20 puan eklediğimiz zaman bile şeyi bulamıyoruz, dış borcu, krediyi bulamıyoruz. Daha da artma ihtimali vardır bunun veya bulduğumuzda da zaten maliyeti, astarı yüzünden çok daha pahalı hâle geliyor. Birinci nokta bu, bizi ilgilendirecek noktası.

İkinci nokta sizin işaret ettiğiniz nokta. Bütün bu işler oldu da ne oldu? Ekonomileri daraldı. Şimdi Uzak Asya ülkeleri, Japonya yüzde 2,5 büyüyordu, yüzde 2,5-3 civarında büyüyordu, bu senenin tahmini 0.2; ama o 0.2'nin 2'si de gidecek 0 olacak. Öbür ülkeler, Güney Kore, Endonezya, Malezya, Hong-Kong, Tayvan, Singapur vesaire, bunların toplamı aşağı yukarı yüzde 4 küçülecek, aynen bizim 1994 ekonomik krizinde olduğumuz nispette ekonomileri daralacak. Bu daralma, bu ülkeler grubuna ihracat yapan bütün ülkeleri olumsuz etkileyecek. Bizim belki doğrudan buraya ihracat yapma imkânımız çok fazla değildi, ama biz diyelim Avrupa'ya yapıyorduk, diyelim Amerika'ya yapıyorduk, onların da bu ülkelere ihracatları azalacağı için oralarda da bir ekonomik küçülme oluyor.

Rusya bizi çok daha yakından ilgilendiren bir ülke. Aşağı yukarı 2,5-3 milyar dolar resmî ihracatımız var Rusya'ya, 2,5-3 milyar dolar civarında da bavul, gayriresmî, bavul ticareti dediğimiz, bavul ihracatı dediğimiz bir ihracatımız var. Rusya, kötü yönetimi münasebetiyle ve siyasî istikrarsızlığı öbürlerinden daha yüksek olması münasebetiyle eksi 4 küçülmeyecek, yüzde 4 küçülmeyecek, daha fazla küçülecek. Ne kadar? Eksi 6 gibi görünüyor, yani 1993 için yapılan tahminler. Rusya ve eski Sovyet Bloku, Bağımsız Devletler Topluluğu dediğimiz topluluk eksi 6 küçülecek.

Şimdi, bu ikisiyle beraber Latin Amerika'da Brezilya'yı da kattığımız zaman, dünyanın yüzde 45 ekonomik üretimine, ekonomik varlığına tekabül eden ülkeler toplamında yüzde 4 küçülmüş olacak 1999 yılı içinde. Bu küçülme Amerika'yı da, Avrupa'yı da belli bir küçülmeye doğru itiyor, bizim ihracatımızı da o yüzden o küçülme münasebetiyle olumsuz etkileyecek. İkinci nokta bu.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Zaten şimdi efendim, son gelişmelere bakarsak, reel sektör dediğimiz, yani bugüne kadar, şu ana kadar işin hep finansal boyutu üzerinde durduk ama, finansal boyutun reel sektöre, işte sizin bahsettiğiniz küçülme nedeniyle sanayi üretimine, hatta istihdama yansımaları var. Türkiye şimdi bunu hissetmeye başladı. Bundan sonraki adımlarda Türkiye'nin hissedeceği güçlükler, zorluklar neler olabilir?

İLHAN KESİCİ- Bu, hem bu konuyla irtibatlı, hem öbürünün devamı mahiyetinde; şimdi bunlar böyle olunca ellerini kollarını bağlayıp oturmuyorlar tabiî. Müthiş devalüasyonlar yaptılar, yani özellikle Uzak Asya ülkeleri ve Latin Amerika yüzde 50'ler civarında devalüasyon yaptılar. Rusya, şimdi bundan üç ay önce 1 dolar eşitti 5,5-6 ruble idi. Bir ekonomik program ilân ettiler, dediler ki, 1 doları 9 ruble bandında tutarız, yani yüzde 50 devalüasyon bize yeter dediler, yetmedi. Şimdi, İstanbul'da Laleli'de, bavul ticareti yaptığımız yerin merkezidir, 1 dolar eşittir 18 ilâ 21 ruble. Yani yüzde 300, yüzde 400'lük bir devalüasyon yaptılar. Bu devalüasyon bizim ihracatımızı ayrıca zorlaştıracak bir hâdisedir, bir. İki; bunları, benzer ürünleri Avrupa'ya ve Amerika'ya beraber sattığımız ülkelerdir, onların ihracat imkânları bu yüksek devalüasyon münasebetiyle bizi çok olumsuz etkileyecek.

Bir de dampingli, yani yine ellerini, kollarını bağlamayacaklar, dampingli ihracata girmiş olacaklar. Yani, maliyetinin daha altında ihraç fiyatlarıyla, bizim pazarımız da sayılabilecek olan pazarlara, piyasalara dampingli ihracatla girecekler; bize bile girmeye başladılar, yani Türkiye'ye bile dampingli ihracatla giriyorlar.

Şimdi bütün bunları topladığımız zaman, Türk ekonomisinin 1999 yılı içerisinde ihracatta bir yavaşlamaya gideceği çok kesin bir şey, çok açık; hem Avrupa'ya, Amerika'ya olan ihracatımız, hem dünyanın diğer ülkelerine olan ihracatımız.

Bunların dampingli ihracatıyla ilgili ekonomimizin bir yara alması çok açık; iki.

Üç; dış kaynak bulabilme imkânımız önemli ölçüde sıkıntıya girmiş olacak.

Dört; iç ekonomimizdeki sıkıntı; onu şimdi bununla irtibatlandıralım, bu dış dünyada olan bitenler, yani dış dünyada olan biten her şeyiyle Türkiye'yi doğrudan ilgilendiriyor hâlde görünüyor. Bir de, iç ekonomimizde özellikle iç borcumuzun yönetiminde büyük sıkıntı var.

Şimdi ben, hatırlarsınız, hem bütçe konuşmasında, Anavatan Partisi adına 1998 yılı bütçesinin kapanış konuşmasını Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptım. O zaman Sayın Genel Başkanımızın görevlendirmesi münasebetiyle yapıyorsunuz bunları. Çünkü bizim Parlâmentomuz, belki siyasal bölümde geliriz, parlamenterler parlâmentosu değildir, partiler parlâmentosudur, partiler meclisidir. Yani, parlamenterlerin diledikleri zaman diledikleri konuda belli bir sürede konuşma hakları yoktur.

Şimdi orada da ifade etmiştik, 1998 bütçesinde bile her gün, yani 6 küsur katrilyon iç borca faiz ödüyoruz, bu havalarda uçuşan bir rakamdır. Ama güne vurduğumuzda, her gün 15 trilyon lira iç borç faizi ödüyor idik biz. Ve toplam iç borcun faizine ödediğimiz rakam, bütün devlet yatırımları, Kamu İktisadî Teşebbüslerinin yatırımları, belediyelerin yatırımlarının neredeyse 5 katı civarındadır. Yani, bütün devlet sektörünün yaptığı yatırımın 5 katını iç borcun faizine ödeyen bir iç ekonomik dengemiz var. Bu, sürdürülebilir bir denge değildir. Bunun sür'atle kırılabilmesi lâzımdır, sür'atle bu işin üstesinden gelinebilmesi lâzım.

Şimdi bu büyüklük itibarıyla böyle. Ama, bir de iç borcun yönetimi itibarıyla bakıldığında, özellikle önümüzdeki Ocak, Şubat, Mart, ama en vahimi Nisan ayı olmak üzere, -seçimlerle de irtibat kurarız- aşağı yukarı toplamı 32-35 milyar dolar bir iç borç stokumuz var bizim, bunun döndürülmesi lâzım. Bunun 27-28 milyar dolarlık bölümü, yani bir yıllık iç borcun neredeyse yüzde 75, yüzde 80'ini ilk 4 ayda döndürmek mecburiyetinde kalacağız biz.

O zaman, şimdi faizler bundan 2 ay önce yüzde 77'ydi, ama son bir hafta içerisindeki Hazine kâğıtlarının satışındaki faiz yüzde 149; 2 gün önce de yapıldı, yüzde 149, yüzde 150. Dış konjonktürle beraber iç borcun bu yönetimindeki zorluğu da önümüzdeki ilkbaharda dikkate alırsanız, faizlerin yüzde 250'ler civarına çıkacağını tahmin etmek abartı sayılmaz, yani kâhinlik de sayılmaz, şimdiden böyle kara haber verme, kara haber müjdeciliği de sayılmaz. Ama, herkesin hesabını kitabını ona göre yapması lâzım geldiği için ben bunları ifade etmek istiyorum.

Yani, önümüzdeki ilkbahara geldiğinizde ihracatınız daralmış olacak, azalmış olacak; bir.

Dış kaynak bulmakta önemli bir müşkülâtla karşılaşacağız; iki.

Faiz nispetleri yüzde 250'ye doğru tırmanıyor olmuş olacak; üç.

Bunlar, bütün yatırım kararlarını askıya aldıracak olan resimdir. Yani, 1999 yılında yatırım yapmak isteyen, ister yeni yatırım, ister tevsi yatırımı, ister modernizasyon yatırımı, her ne tür yatırım olacak ise yatırımcılar bu kararlarını teğet edeceklerdir, aksıya alacaklardır. Bunun sonucunda, Türkiye'de işçilerin, memurların, ziraat kesiminin, hemen hemen herkesin reel gelirleri düşmüş olacaktır ve müthiş bir işsizlikle Türkiye tekrar karşı karşıya kalmış olacak 1994 yılından sonra ilk defa.

ZÜLFİKAR DOĞAN- 94 krizinde 600 bin civarında işçi işini kaybetmişti, şimdi 1 milyonlardan bahsediliyor.

İLHAN KESİCİ- Tabiî. 94 krizinde ekonomi yüzde 6 küçüldü, belki 1999 yılında o kadar küçülmeyebilir, ama aşağı yukarı 430 bin insan 94'te işli iken, iş sahibi iken işsiz oldu, 650 bin civarında insan iyi bir işe, normal bir işe sahip iken daha az vasıflı bir işe razı olmak mecburiyetinde kaldı ve enflâsyon yüzde 150'ye çıkmış idi, yüzde 150'lik bir enflâsyon ortamında 650 bin kamu ve özel sektör işçisi sıfır zamla toplu sözleşme imzalamak mecburiyetinde kaldı.

Şimdi 1999 yılı enteresan bir şekilde, biraz da tesadüfen, 99'un başından itibaren kamu ve özel sektör toplu sözleşmeleri üst üste çakıştı. Tekrar 600 bin civarında kamu işçisi ve özel sektör işçisi 1999 yılında toplu sözleşme imzalayacaklar. Bu hâlin devamı hâlinde vay geldi hem sanayicilerin başına, hem de vay geldi işçilerin başına demek lâzımdır. Yani bu kadar ciddî bir resmi var.

Ben Türk ekonomi yöneticilerinin, ekonomiyle ilgili bakan arkadaşlarımızın şimdiye kadarki dışarıya aksettirdikleri bilgiler itibarıyla, yani bize Parlâmentoda verdikleri bilgiler, televizyon ekranlarında anlattıkları durum kadarıyla, benim hissedebildiğim kadarıyla, ya durumun yeteri kadar ciddiyetinin farkında değiller veya biliyorlar, bu işin ciddiyetinin farkındalar, bunu olduğu gibi intikal ettirmiyorlar; bu olmaz.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Yani, gerçek ekonomik durum aslında yansıtılmıyor mu?

İLHAN KESİCİ- Gerçek ekonomik durum, ya biliyorlarsa yansıtmıyorlar veya bilmiyorlar. Bilmiyor olmaları hâli daha vahim bir hâldir tabiî.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Efendim, şimdi o zaman sizin çizdiğiniz tabloya bakarsak, 1999 yılının 1 Ocağından itibaren bir kez Türkiye'nin ciddî bir dış kaynak bulma ihtiyacı söz konusu, ama burada sıkıntılarla karşılaşması da söz konusu uluslar arası kriz nedeniyle.

Bunun yanı sıra, 27 milyar dolar Türk Lirası karşılığı olarak da bir iç borcu bu 4 ay içerisinde ödemek zorunda.

İhracat duraklayacak, işsizlik artacak; yani aslında bir ekonomik felâket tablosu gibi bir tablo önümüzde duruyor.

İLHAN KESİCİ- Evet, ciddî bir ekonomik durum.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Bunun üzerine aslında ciddî bir tespit de yaptınız, ekonomiyi yönetenler ya gerçekten bu tablonun farkında değiller, biliniyorlarsa bu çok vahim dediniz, ama biliyorlar da kamuoyundan gizliyorlarsa veya bildikleri^hâlde bunu farklı yansıtıyorlarsa bu da doğru bir tutum değil dediniz. Şimdi o zaman, bu tabloya baktığımız vakit Türkiye'nin acil olarak yapması gereken; çünkü bir de siyasî kriz yaşıyoruz şu anda, bir hükümet sorunuyla karşı karşıyayız. Gerçi birazdan bunların hepsinin çözümü siyaset olduğu için o noktaya geleceğiz, fakat acil olarak ekonomisinde en azından yapması gerekenleri şu bölümü bitirmeden, az bir süremiz kaldı, bir iki cümleyle izah edersek.

İLHAN KESİCİ- Evet, ikinci bölümde de tekrarlayalım.

Şimdi, bir; bu işin ciddiyetinin farkına varmak lâzım.

İstanbul Sanayi Odası Başkanı Sayın Kavi, İstanbul Ticaret Odası Başkanı Sayın Yıldırım, müşterek yapılan bir toplantıda "kriz gömleğini giydik" dediler. Yani, bu çok ciddî bir lâf. Yani, bunu söyleyen insanlar herhangi insanlar filan değil, sanayinin ve ticaretin, yani özellikle Türkiye'nin en büyük firmalarının üye olduğu İstanbul Sanayi Odası ve İstanbul Ticaret Odasının başkanları söylüyorlar. O başkanlara da alttan tazyik geliyor, yani onlar da görüyorlar durumu, kriz gömleği giydik diyorlar. Bu, yani her şeyi bir kenara bırakıp ciddiyetle üstünde durulması gereken bir hâldir veya ekonomiyi yöneten arkadaşlarımızın, "Gel bakalım kardeşim, ne diyorsunuz, yani biz resmi böyle görüyoruz, ama siz kriz gömleği giydik diyorsunuz" demeleri lâzım.

Şimdi bunun için şunu yapmak lâzım evvelemirde:

Bir; ekonomiyle ilgili bakan arkadaşlarımızın bu işin ciddiyetini bütün herkesle konuşarak, henüz farkında değillerse ciddîye almalılar.

İki; Hükümeti bu ciddiyete davet etmeliler, hükümete anlatmalılar, hangi hükümet var ise; isimlerden bağımsız olmak üzere söylüyorum.

Üç; Hükümet bu ciddî bilgilerle bir büyük ekonomik zirve toplamalıdır. Ekonomik zirvede sanayiciler olmalıdır, banka kesimi, fınans kesimi olmalıdır, işçiler olmalıdır, işçi dünyası; çünkü kabak eninde sonunda gelip işçilerin başına patlamış olacaktır. Önce sanayicilerin başına patlar, sanayicinin başına patladığı zaman da işten çıkarmalar münasebetiyle işçilerin başına patlar.

Dört; ziraat kesimi de bu işin içerisinde olmalıdır, tarım kesimi bu işin içinde olmalıdır ve mevcut dünyadaki durumu, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu, yapılması lâzım gelen fedakârlıkları herkese eşit şekilde veya adil bir şekilde dağıtabilecek tarzda bir ciddî ekonomik program hazırlanmalıdır.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Şimdi tekrar devam edeceğiz; öncelikle öneriniz, mutlaka acil bir ekonomik zirve. Tabiî bu zirvenin yapılabilmesi için de Türkiye'nin önce bir hükümete sahip olması gerekiyor. Onu da dilerseniz kısa bir aradan sonra tartışmaya devam edelim.

Kısa bir ara veriyorum sevgili izleyiciler.

(Reklâm Arası)

ZULFIKAR DOĞAN- ... Ara vermeden evvel Türkiye'nin mutlaka, hatta iktidar ve muhalefetiyle birlikte tüm siyasî partileri de kapsayacak şekilde bir ekonomik zirve toplaması gerektiğini ve ekonomideki gerçek tablonun mutlaka kamuoyuna ayrıntılarıyla anlatılması gerektiğini söyledi. Ancak, sizin de bildiğiniz gibi, Türkiye şu arda bir hükümet kurma sorunuyla karşı karşıya.

Efendim, Türkiye 18 Nisana kadar, eğer seçim tarihinde bir değişiklik olmazsa, yani 4 aylık bir başbakan arıyor şu anda. Ama, siz az önce ekonomide çok vahim diye nitelendirebilecek, hatta belki bu sözcüğün bile yetersiz kaldığı bir tablo koydunuz ortaya. Yapılması gerekenleri de ilk etapta acil bir zirve olarak vurguladınız, muhtemelen başka önerileriniz de olacak ama, 4 aylık bir başbakan arayışı içerisindeki Türkiye bu sorunların üstesinden nasıl gelebilir?

İLHAN KESİCİ- Evet, o sorunların üstesinden gelemez, açık bu. Ona biraz daha sorunları ciddîye aldıracak şeyleri de katalım. Bu, ekonomi dünyasında olan bitenler.

Apo meselesi var veya PKK meselesi var. Bu bir PKK, Apo meselesi olmaktan filan da epeyi bir zamandan beri çıktı. Yani "milletlerarasılaşıyor, siyasallaşıyor" filan diye hem vatandaşlarımız, hem bazı devlet yöneticilerimiz ürküyorlar. Bence ürkmelerine, eğer Türkiye doğru yönetimini bulur ise ürkmelerine fazla gerek yoktur ama, mevcut haliyle bu sadece bir İtalya meselesi filan değil.

Şimdi o kısmını da hatırlayalım.

Alman Dışişleri Bakanı 1993 yılında, Gencher, bu meseleyi böyle bir Avrupalılaştırmak istikametinde beyanda bulundu. Gencher ciddî bir devlet adamıdır, Almanya çok ciddî bir ülkedir, bunun söylediği lâf yabana atılacak bir lâf olamaz.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Eski Dışişleri Bakanı.

İLHAN KESİCİ- Eski Dışişleri Bakanı.

1998 yılının içerisinde, 98'deki Alman Dışişleri Bakanı Kinkel, şimdiki İtalyan Dışişleri Bakanı Dini, şimdiki İngiliz Dışişleri Bakanı Cook, ayrı ayrı vesilelerle, ama birbirlerini tamamlar mahiyette Türkiye'nin Güneydoğu sınırlarıyla ilgili sıkıntılar olduğunu, hatta Lozan'da da tam bu sınırların belirlenmemiş olduğunu, bunun bir Avrupa Birliği olarak birlikte vaziyet edilmesi lâzım gelmesi anlamında bir şeyler söylemiş idi. Şimdi, en son Avrupa Parlâmentosunda alınan karar gereği bir Kürt konferansı toplansın diyorlar. Şimdi bu, ayrıca ciddî bir istif. Bence, bizim Kürtlerimizin veya bizim Kürt kökenli vatandaşlarımızın, Doğulu ve Güneydoğulu vatandaşlarımızın meselesi değil, onların derdi değil bu.. Bu, bütünüyle bütün Türkiye'nin derdidir; ama zaten bizden daha çok, yani Güneydoğu'daki kardeşlerimizi, insanlarımızı, Doğu'daki kardeşlerimizi, insanlarımızı veya Batı'daki, Orta Anadolu'daki vesaire, bir Almanya'nın, bir Fransa'nın, bir İtalya'nın, bir İngiltere'nin daha çok sevebilmesi katiyen söz konusu olamaz zaten. Bu, işin başka bir tarafı ama, eğer Avrupa Birliği Avrupa Birliği olarak veya müstakilen ülkeler de bu yarayı, bu durumu kaşımaya devam ederler ise, bu, 1999 yılında gelir sizin turizm gelirlerinizi baltalar. Bizim turizmden senede 6-7 milyar dolar ve özellikle bu ülkelerden gelen insanlarla 6-7 milyar dolarlık bir turizm gelirimiz var. Yani dış dengemizi onlarla da kuruyoruz.

Ayrıca, ihracatımızı bir münasebetle etkileyebilecek olan bir hâdisedir vesaire.

Bütün bunlarla beraber, yani iç ekonomiyi dış politikayla beraber düşündüğünüzde çok daha ciddîye alınması lâzım.

Bu ciddiyet siyasal istikrar ister, çok kuvvetli bir siyasal istikrar ister. Dünya bunu iki türlü buldu. Birisi, bazı ülkeler ya Amerikan usulü başkanlık sistemi veya Fransız usulü başkanlık usulü, biz buna yarı başkanlık diyoruz ama, başka birileri başbakanını halka seçtirerek, İsrail öyle bir siyasal istikrar buldu, diğer ülkeler de, yani Fransa, Almanya, İngiltere vesaire gibi ülkeler de parlamenter sistemde devam ediyor olmalarına rağmen, meselâ İngiltere'de en zayıf partinin, Parlâmentodaki en zayıf partinin, en küçük partinin oyu yüzde 20, Türkiye'de en büyük partinin oyu yüzde 20.

ZULFIKAR DOĞAN- Yani, halk desteği açısından bir açmaz var.

İLHAN KESİCİ- Halk desteği açısından bir açmazı var.

Şimdi bunu ekonomik anlamda ifade edelim.

Biz Devlet Plânlama Teşkilâtında da, Türkiye'nin diğer ekonomik kurumları da birtakım projeleri değerlendirirken öz sermayelerine de bakarız; yani başka şeylere bakarız ama, bir de öz sermayelerine bakarız. Dünyanın en iyi projesini bile sunmuş olsa, eğer öz sermayesi, uluslar arası kabul yüzde 40 ve yüzde 40'ın üstüdür, yüzde 40'lık bir öz sermaye koymuş ise, yani elini yüzde 40 oranında taşın altına koymuş ise firma veya şirket, ona dünyanın bütün finans kuruluşları projeyi beğenmek kaydıyla kredi verirler.

Siyasette öz sermaye, o partinin, o başbakanın halktan aldığı tasvip ve takdirdir, yani oydur.

Şimdi dünyada en güzel projeye bile dünya finans organizasyonları, yüzde 20'lik, yüzde 15'lik bir öz sermayeniz var ise o projeye kredi vermez. Yani siz yüzde 15'ini koyacaksınız, dünya yüzde 85'ini koyacak; olmaz öyle şey. Siz illâ da yüzde 40 koyacaksınız.

O zaman, siyasetin de inanılır olabilmesi için, yani kuvvetli kararlar alabilmesi için iç ekonomide dış dünyayla da önemli münasebette, müzakerede bulunabilmek için arkasındaki sermayeye dış dünya bakar, yani İtalyan başbakanı Türk başbakanına bakar, arkasında ne kadar sermaye var, ne kadar halkın gücü, desteği, tasvibi, takdiri var filan diye bakar. Yüzde 15 gördüğü zaman, bizim zannettiğimiz gibi bizi kuvvetli görmez, o başbakanı kuvvetli görmez. O yüzden yüzde 40'lar civarında bir öz sermaye lâzım.

Şimdi bakalım bizim hâlimize.

Şimdi ben Bursa milletvekiliyim, Allah nasip etti, 3 senemiz dolmadı, 3 senemize 1 ay var, 2 sene 11 ay oldu. Fakat geçen gün bir saydım, bu 3 yıllık zaman dilimi içerisinde Profesör Çiller Başbakandı biz milletvekili olduğumuzda, daha sonra Sayın Yılmaz, Sayın Genel Başkanımız Başbakan oldu, iki, Sayın Erbakan Başbakan oldu, üç, tekrar Sayın Yılmaz Başbakan oldu, dört, şu anda Başbakan adayı Sayın Ecevit, beş, muhtemelen kuramayacak gibi görünürse bu ayın içerisinde bir altıncı Başbakanı göreceğiz, yani 3 senede 6 tane başbakan gören bir ülke.

Şimdi 3 senede 6 tane başbakan gören bir ülke, küçük bir örnek verelim bunun vehameti nedir diye; en küçük sermaye olarak mahalle bakkalı alalım meselâ. Bir mahalle bakkalını düşününüz ki, 3 senede 6 kere sahibi değişmiş, onun yaşaması mümkün değil, yani öyle bakkalın yaşabilmesi mümkün değil.

ZULFIKAR DOĞAN- Kepengini kapatıp gitmesi lâzım.

İLHAN KESİCİ- Hatta bırakanız sahibini, tezgâhtarını değiştirse, 3 senede 6 kere tezgâhtar değiştiren bir dükkânın bile yaşabilmesi söz konusu değil.

Ve sizin gazeteler, televizyonlar, 3 senede 6 tane genel yayın müdürü değiştirse, o kadar haber müdürü değiştirse, o kadar işte şey değiştirmiş olsa, muhabirlerini değiştirmiş olsa bir günde iflâs eder.

O bakımdan Türkiye, aslında zannedilenden, bizim de tahmin ettiğimizden daha güçlü, kudretli bir ülkedir, ama yolun sonuna doğru gelinmektedir.

Şimdi bir başka örnek verelim bu işin vehametini anlatmak bakımından.

Yunan Dışişleri Bakanı Pangalos; ben Brüksel'deyken Pangalos Yunanistan'ın Avrupa Birliğiyle ilişkilerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı idi, 7 sene Avrupa Birliğiyle ilgili Yunanistan'ın Dışişleri Bakan Yardımcılığını yaptı. Orada elyaklığını, lâyık olduğunu bu göreve ispat etti, son 2 senedir, 3 senedir de Yunanistan Dışişleri Bakanı.

Biz bir Pangalos'un karşısına... Yunanistan'la da çeşitli sorunlarımız var bizim, yani bizim olmasa bile onların bizimle sorunları var; Ege Denizinde sorunlar var, kıta sahanlığı var, kara suları var, FIR hattı var, Kardak var ve adacıklar sorunu var, Kıbrıs var vesaire veya bizim Avrupa Birliğinden alacağımız krediler var, yardımlar var. Bütün bunlara bir Yunan vetosu çıkıyor karşımıza vesaire. Ama biz, bir Pangalos'un karşısına bu süre içerisinde tam 9 tane dışişleri bakanı çıkardık. Yani, bu 9 tane dışişleri bakanı, şimdi isimlerini bilme saymakta müşkülâtımız olur; yani Sayın Hikmet Çetin, Sayın Murat Karayalçın, Sayın Deniz Baykal, Sayın Erdal İnönü, Sayın Emre Gönensay, Sayın Mümtaz Sosyal, Sayın İsmail Cem, bir iki tane daha atladığımız olursa kusurumuza, Sayın Coşkun Kırca. Olur mu böyle bir şey? Bir Pangalos'un karşısına 9 ayrı zamanda 9 ayrı dışişleri bakanı çıkarıyorsunuz ve Türkiye'nin dış politikadaki menfaatlerini bununla korumak istiyoruz biz; bu olamaz.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Yani, öncelikle siyasî olarak arkasında güçlü bir oy desteği olan bir başbakan...

İLHAN KESİCİ- Ve istikrarlı.

ZULFIKAR DOĞAN- istikrarlı. Yani, sizin bir deyiminiz vardı, sözleşmeli başbakan Türkiye'nin...

İLHAN KESİCİ- Tam ona döndü. Şimdiye kadar, hadi diğer başbakanlarımız bir parti genel başkanı, ama şimdi parti genel başkanı olmayan başbakanları da galiba görmeye başlayacağız, siz sorunun başında ifade ettiniz, 4 aylığına. Yani bu sözleşmeli başbakan demektir. Yani, nasıl biz KİT'lerde veya bazı önemli kuruluşlarda sözleşmeli personel istihdam ederiz, yani bir yıllığına bir sözleşme yaparsınız, 6 aylığına bir sözleşme yaparsanız, şimdi bir de sözleşmeli başbakanlık, eskiden yok idi, bir de sözleşmeli başbakanlık çıkmış olacak.

Bu sadece 4 ay da demek de değildir. Eğer böyle bir şey olursa, şimdi Aralık, Ocak, Şubat, Mart, Nisan, eğer Nisan seçimleri yapılır ise, beş ay burada hiçbir ciddî olayın olabilmesi mümkün değildir. Zaten Ocağın başından itibaren seçim olacak olur ise, herkes seçim meydanlarına akmış olacak, Ankara ve Parlâmento bitmiş olacak; 5 ay buradan. Nisanda seçim yapıldı; Mayıs ayı, bütün bir Mayıs ayı sadece Meclis Başkanı seçimi için geçecektir. Yine çok partili bir parlâmentonun çıkacağından herkesin emin olması lâzımdır, çok partili çıkar...

ZÜLFİKAR DOĞAN- Çok parçalı aynı zamanda.

İLHAN KESİCİ- Çok parçalı çıkar.

Mayıs ayı da sadece Meclis Başkanıyla geçer. Meclis Başkanı seçilmeden önce, Başkanlık Divanı kurulmadan önce hükümeti teslim edemiyorsunuz. Haziran ayı muhtemelen, bütün Haziran ve Temmuz ayı muhtemelen yeni hükümetin kurulmasıyla geçecektir, Temmuzun sonuna geldik. Parlâmentonun tatili başladı o zaman, Ağustos ayında kaçınılmaz bir şekilde parlâmentolar tatile, girerler. Ağustos, Eylül ve Ekim ayı da Parlâmentonun tatilidir. Demek ki Aralıktan, bu senenin Aralığından önümüzdeki senenin Ekimimin ortasına kadar Türkiye bir anlamda hükümetsiz kalacak demektir. Böyle vahim bir tablodur bu. Kaldı ki seçimin alt yapısı filan da yok iken, hazırlanmamışken, yani hazırlanmadı yani öyle bir seçim alt yapısı, şimdi belli ki, deminki bu saydığımız siyasî tablodan çizdiğimiz resim şu: Siyasetimizde eksiklikler var, aksaklıklar var, yanlışlıklar var; bunların düzeltilmesi lâzım. Biz bu seçim kararını aldığımızda, yani Parlâmento Temmuz 1998'di, ben de oy verenlerden birisiyim, yani partimizin kararı istikametinde, herkes partilerinin kararı istikametinde oy verdi, 12 arkadaşımız hariç. Bütün Parlâmentoda, 488 parlamenter Nisan ayında seçim olsun diye oy verdi. Ama, oy verdiğimiz zamanki şartlar biraz daha yumuşak şartlardı. Meselâ faiz nispeti, Hazine yüzde 75 ile borçlanabiliyordu Temmuzda.

ZÜLFİKAR DOĞAN- Daha Rusya krizi...

İLHAN KESİCİ- Rusya krizi filan hiçbirisi yok. Borsanın birleşik endeks değeri 2 dolardı, yani ortalama endeks, ortalama bir hisse 2 dolar ediyordu. Şimdi faizler yüzde 150'ye çıktı, görünüyor ki 250'ye doğru tırmanacak. Borsa, 2 dolarlık kıymetten 65 sente indi, hatta bir ara 60 sente indi, şimdi 65-70 sent arasında dolaşıyor. Yani yüzde 300 değer kaybetti, üçte birine indi. Yani bir örnek verelim; Türkiye'nin en büyük holdinglerden birisinin borsadaki değeri 3 milyar dolar idiyse bundan iki ay önce veya üç ay önce veya herhangi bir insanın değeri, şimdi indi 1 milyar dolara. Yani, bir yabancı gelip bir büyük holdingin bütün hisselerini almak istese, bütün varlığını almak istese, 2 ay önce 3 milyar dolar vermesi lâzımdı ki alabilsin, şimdi aynı hisseleri 1 milyar dolarla alır. Yani, sanayicilerimiz üçte bir oranında veya üçte bire inecek kadar fakirleştiler.

Borsada 780 bin, 800 bin civarında küçük tasarrufçu var, asıl büyük sıkıntı onların da başına geliyor. Onların iki ay önce 100 liraları vardıysa, yani kâğıtlarının değeri 100 liraysa şimdi 33 liraya indi, 35 liraya indi. Bu 1 milyon insan fakirleşti. Bunlar bizim insanlarımız. Yani, şimdi bu şartlarda bir seçim kararına varılmış iken ve o zaman seçimin alt yapısının da Temmuzdan Nisana kadar bir seçim alt yapısının tanzim edilmesi, yenilenmesi ihtimali de varken, konuşuluyor idi o, şu ana kadar da bir şey yapılmadı, bundan sonra yapılacağını da ben görmüyorum; artık Nisan seçimlerinde hem Türkiye Büyük Millet Meclisinin, hem bu istikamette pozisyon almış olan parti genel başkanlarımızın, hem de parlamenterlerin ısrar etmesi bana çok anlamsız görünüyor.

ZULFIKAR DOĞAN- Yani 18 Nisanda seçimlerin yapılması konusu...

İLHAN KESİCİ- Bana çok anlamsız görünüyor. Türkiye çok önemli -demin saydık- bir 9 ay, sadece 4 ay değil, yeni hükümetin kurulması vesaire bütün onlarla 9 ay civarında bir zaman kaybetmiş olacak, en çetrefil zamanlarda kaybetmiş olacak. Yani Apo'nun iadesini takip edeceksiniz, Avrupa Parlâmentosunun aldığı kaçarı çürütmek için veya ona mani olabilmek için birtakım mekanizmalar yapacaksınız, ekonomiyle ilgili çok ciddî kararlar almanız lâzım, o imkânlarımız da var bizim, IMF'in meselâ Yedek Ödenek Fonu var...

ZULFIKAR DOĞAN- Bir ara düşünüldü o, ama Hükümet düşünce herhalde gündemden kalktı.

İLHAN KESİCİ- Evet, yani düşünüldü mü tam emin değilim, o tür şeyler çıktı ama. Yani bizim bu IMF'le münasebetlerimizde, son 1 yıl içerisinde 5 kere bizim heyetlerimiz gitti, IMF heyetleri geldi gitti, geldi gitti, geldi; yani bu iş böyle olmaz ki. Yani, Brezilya, dünyadaki ekonomik kriz, Brezilyanın içinde bulunduğu durum münasebetiyle baktılar ki iş kötüye gidiyor, sür'atle, hem çok süratle, hem çok ciddî kararlar aldılar, beraber hazırladılar programlarını; Brezilya Amerika'nın ekonomisi bakımından da bizden çok daha önemli bir ekonomidir, 42 milyar dolar, 41,5 milyar dolarlık bir yardım almaya başladılar, başlıyorlar. Türk ekonomisi de, hem Amerika'nın gözüyle, hem dünyanın büyük ekonomik organizasyonları gözünde bu bölgede önemli bir ekonomidir. Yani bizim bölgemiz, şimdi "Büyük Orta Doğu" diye tabir edilen yeni bir coğrafî bütünlük çıktı, biz Avrupalıyız, Avrupayız vesaire filan deriz ama, bizi şimdi Büyük Orta Doğu'da yer alan bir ülke olarak tavsif ediyorlar. Yani Kuzey Afrika, normal bildiğimiz Orta Doğu, Türkiye, Kafkaslar, Rusya, hatta Türkî cumhuriyetlere kadar bütün bu sınırı içine alan bir yeni coğrafî tabir çıktı, Büyük Orta Doğu. Büyük Orta Doğu'nun birinci ekonomisi, en büyük ekonomisi Rusya'dır. Rusya çöktü, bunun daha bir 5-10 sene adam olabilmesi mümkün değil. Öyle çöktü ki, 1999 yılında insanların reel geliri, gerçek geliri 1990 yılındaki Rusya'daki gelirinin yarısına inmiş olacak. Yani 1990 yılında, 10 sene önce 100 liralık bir reel geliri vardıysa bir Rus vatandaşının, 10 sene geçtikten sonra, 1999 yılında 50 liraya inmiş oluyor. Bu kadar vahim bir hâle geldi Rusya. En çok siyasal istikrarsızlıktan geldi. IMF, 22 milyar dolarlık IMF ile -bu bizim seçim kararıyla da irtibatlandıralım o hâli- IMF ile 22 milyar dolarlık bir stabilizasyon programı yaptı Rus ekonomi yönetimi bundan 3 ay önce veya 6 ay önce, yaza doğru, tam bizim seçim kararı aldığımız günlerde. Fakat bunu Hükümet şeye getirdi. Hükümet zayıf Parlâmentoda, orada da siyasal istikrarsızlık vardı, Duma'ya getirdi, Rus Parlâmentosuna. Duma, istikrar programını kabul etmeden önce tatile girme kararı aldı muhalefetin yüzünden. İktidar da güçlü değildi. Meclis tatile girdiği zaman istikrar programı yaptı ve Rusya'daki kriz o andan itibaren vurmaya başladı. Yani IMF'den almaları gereken parayı da alamadılar ve şimdi bu hâle düştüler.

Şimdi bu siyasal istikrarsızlığın ekonomiyi etkileme kabiliyeti çok yüksek ve daha çok olumsuzundan etkiliyor. Yani biz de, Allah korusun, şimdi istikrar programı hazırlamanız lâzım, ha onu söylüyor idik, Rusya çökünce; bu Büyük Orta Doğu coğrafyasında ikinci en büyük ekonomi Türk ekonomisidir, Türkiye ekonomisidir. Dünya ekonomi çevreleri, Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, IMF, Dünya Bankası vesaire OECD, Türk ekonomisinin çökmesini istemezler. Yani, bu coğrafyada ikinci büyük ekonomide çöker ise veya büyük sıkıntılar altında kalır ise, bu, demin, en başında gördük, dünya ekonomisini de çok olumsuz etkiliyor. O yüzden bize yardım etmek için bence çırpınıyorlar. Ama işin icaplarını yerine getirmemiz lâzım, ciddî bir istikrar programı hazırlamamız lâzım.

ZULFIKAR DOĞAN- Siyasal istikrarı temin etmemiz lâzım.

İLHAN KESİCİ- Siyasal istikrarı temin etmemiz lâzım, bunu uygulamamız lâzım vesaire. Böyle bir hâlde IMF'in Yedek Ödenek Fonundan, Brezilya'nın 42 milyar dolar aldığı fondan bizim 7-8 milyar dolar alabilme imkânımız vardır. Hatta, daha da düzgün bir siyasal istikrar yakalayabilmiş olur isek bunun 10 ilâ 15 milyar dolara kadar çıkma imkânı da vardır. Fakat bu oturduğumuz yerde çıkmaz. Yani, getirip IMF, siz hiçbir iş yapmayacaksınız, önünüze bir 15 milyar dolar, 10 milyar dolar, "alın parayı kullanın" filan size demez. O yüzden bu Nisan seçiminin ertelenmesi hâli, bu ekonomik yapının yeniden bir sağlığa kavuşması bakımından da çok ciddiyet gösteriyor, önem gösteriyor.

ZULFIKAR DOĞAN- Aslında programımızın da sonuna yaklaşıyoruz ama, ben son bir şey daha, özellikle izleyicilerimizin, sizin çünkü yapmış olduğunuz bir çalışma vardı, izleyicilerimizin de bunu bilmesi açısından sormak istiyorum.

Bir taraftan ekonomi böylesine kötü bir durumda ve 99'un da şu anda göründüğü kadarıyla, sizin deyiminizle bir sözleşmeli başbakan atansa dahi 9 aylık bir dönemi boşa geçirmiş olacak en azından. Zaten Türkiye'de gelir dağılımı bozuk, ki sizin o çalışmanız bu gelir dağılımının bozukluğunu ortaya koyması açısından gerçekten ciddî bir çalışmaydı, bankalardaki hesaplarla ilgili. Onu da izleyicilerimize aktarırsak, ben onun beraberinde, bu siyasal istikrarsızlığın ciddî sosyal patlamaları da beraberinde getireceği endişesini en azından göz önünde tutmamız gerekiyor.

İLHAN KESİCİ- Doğru, iyi bir örnek.

Biz tabiî bu gelir dağılımı araştırmalarını aşağı yukarı birkaç senede bir ancak yapabiliyoruz. Çünkü, 20 bin, 30 bin haneye çok çeşitli soruların sorulduğu, onların yeniden analiz edildiği bir şey. Bu zaten çok vahim, dünyanın en kötü gelir dağılımına sahip ülkelerden birisi olarak görünüyoruz orada. Ama bunun daha aktüel, daha güncel hâli, Türk bankacılık sistemindeki mevduatlar da bir başka göstergesidir; yani ben onu takip ediyorum. Şimdi bizim şu anda, yani bundan üç ay önce, Eylül ayı sonu itibariyle, 30 Eylül 1998 itibarıyla, yani iki ay önceki rakamları itibarıyla, bizim bankalar sistemimizde Türk lirası cinsinden, dolar, mark hesapları filan da var, ona da ayrıca bakılır ama, en önemlisi, en yaygını Türk Lirası; Türk Lirası cinsinden 32 milyon hesap var. Bu 32 milyon hesapta da yaklaşık 6 katrilyon lira mevduat var; ticarî mevduat bunun dışında, sadece tasarruf mevduatı. Ben ilk nazarda bakıyorum, diyorum ki 32 milyon, demek ki biz 65 milyon nüfusuz, 18 yaşın altındaki nüfusumuzu indirdiğimiz zaman, iyi, Türk ekonomisi, Türk kapitalizmi her insanımızı aşağı yukarı bir banka hesap cüzdanı sahibi etmiş, öyle görünüyor. Ama altına doğru inildiğinde vahim bir tablo çıkıyor. Şimdi bu 32 milyon hesaptan 30 milyonunda insanların mevduatı 665 trilyon lira. Şimdi bu rakamlar uçuşmasın diye bir söyleyip çıkacağım ben. Ama, bir 50 bin kişi var ki, yani mevduatın binde l,5'u. Bu, 30 bin mevduatın yüzde 95'i. Mevduatın yüzde 95'inde 665 trilyon lira var, mevduatın binde 1,5'unda...

ZÜLFÎKAR DOĞAN- Yani hesap sahiplerinin diyelim.

İLHAN KESİCİ- Hesap sahiplerinin, 2.8 katrilyon lira var, yani onun dört katı. Şimdi bunu azaltalım, yani rakamlar kolay olsun. 10 bin kişinin mevduatı büyüktür 30 milyon insanın mevduatından. Şimdi elbette serbest piyasa ekonomisinde varlıklar arasında, sermayeler arasında, zenginlikler arasında fark olmalıdır, öyle olacaktır. Daha çok kazanan, daha çok çalışan, daha iyi çalışan daha çok servet sahibi olmalıdır vesaire. Ama bu resim, Amerika Birleşik Devletlerinde de yoktur, dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Bankalarda 10 bin insanın parası, mevduatı 30 milyon insanın mevduatından fazla olduğu zaman, işte burada adına ister sosyal patlama deyiniz, ister sosyal kargaşa deyiniz, ister sosyal sıkıntı deyiniz bunların olması kaçınılmazdır. Bunun düzelebilmesi için de Türkiye'nin çok ciddî bir siyasî istikrara ve bir ekonomik istikrara ihtiyacı var. Yoksa yoksulluk paylaşılamaz, yani varlığı paylaştırırsınız. 30 milyon insanın mevduatının toplamı 10 bin kişi filan olursa, o 30 milyon insan yoksul demektir. Bunu da paylaştır sanız hiçbir anlamı çıkmaz.

ZULFIKAR DOĞAN- Yoksulluk paylaşılamaz diyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Yoksulluk paylaşılamaz.

ZÜLFÎKAR DOĞAN- Çok teşekkür ediyoruz efendim. Maalesef süremizin de sonuna geldik. Aslında çok can alıcı noktalara değindik, ama keşke zamanımız olsaydı izleyicilerimize daha ayrıntılarıyla sorunları aktarabilseydik.

İLHAN KESİCİ- Başka bir zaman inşallah.

ZÜLFÎKAR DOĞAN- Sevgili izleyiciler, bir "Başkentten Görünüm?ün daha sonuna geldik. Bu akşamki konuğumuz Devlet Plânlama Teşkilâtı eski Müsteşarı ve ANAP Bursa -Milletvekili Sayın ilhan Kesiciydi, ilhan Kesici, özellikle yaklaşan 18 Nisan seçimleri öncesinde Türkiye ekonomisinin ciddî bir dar boğaz içerisinde olduğunu, bunun mutlaka halka doğru anlatılması gerektiğini söyledi ve bu sorunların çözümü için de Türkiye'nin en temel gereksiniminin öncelikle siyasal istikrar olduğunu vurguladı. Bu olmadığı takdirde 99'da Türkiye'yi çok ciddî sorunların beklediğini belirtti Sayın Kesici.

Kendilerine teşekkür ediyorum.

Haftaya Salı akşamı birlikte olmak dileğiyle hepinize iyi akşamlar diliyorum.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.