Facebook
Twitter
"Ben Kenara Çekildim" Deme Hakkımız Yoktur
Cüneyt Ülsever | Kanal 7 - Ekonomi Politik | 5.7.1999
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

CÜNEYT ÜLSEVER- Rahmetli Eczacıbaşı'ların, rahmetli Koç'ların sırtında yükselen ekonomiyi bu akşam bütçe gözüyle tekrar bir ameliyata yatıracağız, bakalım onların bıraktığı mirası biz nasıl kullanıyoruz, bunu irdeleyeceğiz.

Bu akşamki konumuz bütçe, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütçesi ve bütçe deyince de tabiî ki konuğumuz Sayın İlhan Kesici.

Efendim, buradaki notlara göre siz eski DPT Müsteşarı ve 20. dönem milletvekili olarak geçiyorsunuz ama; nasıl ki insanların ruhlarını okuyan psikologlar vardır, benim de bugün konuştuğum birkaç arkadaşın gözünde siz ekonominin ruhunu okuyan bir psikolog, önünüzde de kâğıtlara bakıyorum, belki geleceğini okuyan bir falcı gibi. Yani, bu akşam t orat falı filan mı açacaksınız?

İLHAN KESİCİ- Ders çalışıyoruz; yani şimdi hem sizin programınız, hem belki yüzbinlerce, bekli de milyon civarında bir seyircimiz var, onlara da bir saygı ifadesi olmak üzere ders çalışıp geliyoruz.

CÜNEYT ÜLSEVER- Efend im, ben zaten bu hafta programı yapmadan evvel sizden aldığım, 5-6 telefon konuşmasından edindiğim intiba da, âdeta eve kapanmış ve ev ödevini yapan öğrenci diyeyim müsaadenizle.

İLHAN KESİCİ- Doğru, öğrenci.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yanlış anlamayın, öğrenci g örünümü veriyordunuz.

İLHAN KESİCİ- Ömrümüzün sonuna kadar, yani bir ömür öğrenciliği filan yapmak lâzım...

CÜNEYT ÜLSEVER- Zaten ömür, hayat boyu bir eğitim, oradan geçiyor. Zaten onun ucunu kaçırdığımız zaman da ihtiyarlıyoruz. Bence ihtiyarlığın bir tarifi de o.

İLHAN KESİCİ- Doğru.

CÜNEYT ÜLSEVER- Müsaade ederseniz, geçen hafta yaptığımız gibi bütçeyi önce bir yaşanan ekonomi açısından, yani halkın gözüyle bütçe ne demektir, onu irdeleyerek başlayacağız, ondan sonra sizden, "halk olayı nasıl görüyor", bununla ilgili birtakım görüşler almak isteyeceğim, ondan sonra ana filmimize geçip bütçe konusuna, derine gireceğiz.

İLHAN KESİCİ- Hayhay.

"SPİKER- 1999 Malî Yılı Bütçe Yasa Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edildi. Bütçenin kabulünden sonra bir konuşma yapan Başbakan Ecevit, bu bütçenin kazandıracağı yeni soluk ve Hükûmetle Meclisin uyum içinde çalışmasıyla Türkiye'nin yaşadığı daralma krizini kolaylıkla aşacağına inandığını söyledi. Ecevit, `ulusumuz çok daha güç du r umları esenlikle aşabilmiştir. Türk ekonomisinin geleceğine umutla ve inançla bakıyorumß diyor.

Oysa, yıllardır enflâsyonla, ekonomik paketlerle sıkıntıya giren halk, günlerdir süren bütçe görüşmelerinden önce kendi aile bütçesini ayarlamaya başlıyor.

Devlet, bütçesini kabul etti, ama halk kendi bütçesini bir türlü kabullenemiyor.

BİR VATANDAŞ- Ondan bundan borç alarak geçiniyoruz. Aldığımızda da götürüp veriyoruz.

BİR VATANDAŞ- Ayın sonunu zor getiriyoruz. Yani çalışma, her gün. Tatilimiz yok bizim, cumartesi, pazar her gün çalışıyoruz. Tek iş yapıyoruz.

BİR VATANDAŞ- Ay sonunu getirebiliyor muyuz ki, yetiyor mu maaşlar? Devletin verdiği 100 milyon lira maaş, nasıl getireceksin, bununla ay sonu getirilir mi?

BİR VATANDAŞ- Emekliyim, ne yapacağız, nasıl ayarlayacağız? Hiçbir şekilde ayarlayamazsın, hiçbir zaman da ayarlayamazsın aile bütçesini.

BİR VATANDAŞ- Emekli, dul, yetim, çiftçi olsun, aldığından şu anda hiç kimse memnun değil tabiî. Böyle olunca da, hâliyle esnaf da iş yapamıyor, bütün herkes. Ben de esnafım meselâ, iş yapamıyoruz tabiî. İnsan iş yapıp vergi vermek ister, devlet yatırım yapmak ister tabiî. Böyle düşünmek gerekiyor yani. Gemi batarsa hep beraber batarız yani.

BİR VATANDAŞ- Diş için doktora gittim, ilâçları alacağım, bütçe kısıtlı, nasıl alacağım belli değil. İş olursa yarın alacağım, -aile perişan- pazarlık yapacağım. Bir ailenin geçinmesi için şu anda en az 250 milyon lira geliri olması şart. Ondan aşağı bir gelir olduğu zaman geçinmesi imkânsız bence.

BİR VATANDAŞ- Vallaha ay başında, beyim memur, 100 milyon alık alıyor, aldığımız günü bitiyor.

SPİKER- Peki, halkımız neden bu kadar şikâyetçi? Acaba, devlet nelere harcamaya yapıyor, tasarruflarını nasıl kullanıyor?

BİR VATANDAŞ- Faizlere verilen para, yani devletin satın almış olduğu bonolar, faizlere verilen paralar; bu nereye kadar gidecek tabiî?

BİR VATANDAŞ- Devlet bütçesi bizim için hiçbir şey ifade etmiyor. Devlet bütçesi onlar için ifade ediyor, bizim için hiçbir şey yok. Düşünün, işte içindesiniz, emeklilere, memurlara, işçilere ne veriyor? Devlet bütçesi bunun için değil mi? Bunun içindir. Veriyor mu emekliye bir şey? Yok. Memura var mı? Yok. İşçiye var mı? Yok. Esnafa var mı? Yok. Hangi esnafa giderseniz, buyurun.

BİR VATANDAŞ- Devlet bütçesi de sıfır. Sebebine gelince, duyuyoruz, Meclisteki şu andaki komisyonları izliyoruz, yok yok diyorlar ama, bunlar nereye gidiyor? Yani, milletvekillerinin maaşlarına gelince bir çırpıda el kaldırıp hâllediyorlar da memura veyahut da sokaktaki vatandaşın içine giriyorl a r mı?

BİR VATANDAŞ- Şimdi devlet bütçesini ayarlarken oralarda açıklar meydana geliyor. Artı, devleti soyanlar da var, çalanlar var, haksızlık oluyor. Maliye vergi topluyor ama bir taraftan, öbür taraftan çalanlar, çarpanlar var.

BİR VATANDAŞ- Çok gereksiz harcamalar yapıyor, işte makam arabalarından tutun bankalara gereksiz kredilere varıncaya kadar. Son duyduğuma göre, ne kadar doğru bilmiyorum, Mercedesler alınıyormuş. Gereksiz şeyler bunlar tabiî.

BİR VATANDAŞ- Uygun yere harcasaydı zaten enflâsyon olmazdı, hiç olmazsa hayat pahalılığı olmaz, biz de rahat geçinirdik.

SPİKER- 1999 yılı devlet bütçesinin kabul edildiği şu dönemde, yeni bütçede yaklaşık 18 katrilyon liralık gelir, 27 katrilyon liralık da gider plânlanıyor. Bütçe açığı ise 9 katrilyon lira. Giderlerin gelirlerden fazla olması, yani bütçenin açık vermesi sonucu devlet zor durumda.

Ödediğimiz vergilerin yüzde 72,5'i Hazinenin borç faizi ödemelerine gidiyor, yani ödediğimiz vergiler, hiç üretim yapmadan devlete borç para vererek paralar üzerinden para kazanan rantiye sınıfına aktarılıyor.

Faiz ödemeleri bütçenin yüzde 37'sini oluştururken, maaşlar, günlük harcamalar ve de yatırım için ayrılan toplam pay bütçenin ancak yüzde 0,5'ini, yani binde 5'ini oluşturuyor. Bu da kısır döngüyü b eraberinde getiriyor.

Yatırımların doğru plânlanması ve özel kamu harcamalarının kısılması, harcanan her liranın borçla finanse edildiğinin unutulmaması gerekiyor. İşçi ve memurun yüzde 20'lik bir zamla ikna edilmeye çalışıldığı bu ortamda üretimin büyümesi gerekiyor ve yapılan gereksiz harcamaların ekonomiye enflâsyon olarak negatif katkıda bulunduğunun da unutulmaması gerekiyor."

CÜNEYT ÜLSEVER- Sayın Kesici, halkın gözüyle hem kendi bütçesine, hem de devletin bütçesine nasıl baktığını beraber izledik. Bu film sizde nasıl duygular yarattı?

İLHAN KESİCİ- Bence, yani bizim söyleyeceklerimizin hemen hemen tamamını söylemiş oldular özü itibarıyla, mahiyeti itibarıyla. Bütçe denen şeyin de tam anlamıyla algılandığını görüyorum ben. Bütçenin tenkidini yapmış olsalar idi, yani rakamlar ellerinde olmuş olsa idi, neler söylemeleri gerekir idiyse aynen hemen hemen hepsini söylediler, hiçbir eksik de bırakmamak üzere söylediler.

Sadece orada tek bir mesele var. Yani, bu bütçe onların bütçesi, yani siyasetçilerin sanki bütçesi, "bizi ilgilendirmez, biz kendi bütçemize bakalım" filan gibi bir yaklaşım vardı. Bu tabiî bir sitemi ifade ediyor aslında, bir öfkeyi ve sitemi ifade...

CÜNEYT ÜLSEVER- Kopuşu değil mi aslında.

İLHAN KESİCİ- Evet, kopuşu. Devletle, siyasetle vatandaşın birbirinden ayrılışı, birbirinden kopuşunu ifade ediyor.

Hâlbuki, bu devletin bütçesi işte doğrudan, yani düzgün bir şey yapılması hâlinde doğrudan o vatandaşımızın, o arkadaşımızın, o kardeşimizin işliyse işini, işsizse iş bulmasını, kamu hizmeti almak istiyorsa, yani daha iyi yol hizmetleri, daha iyi kentsel hizmetler, daha iyi eğitim istiyor ise bütün bunlar o bütçenin içerisinde olması gereken şeyler. Bizim bütçemizde olmadığını biraz sonra göreceğiz. Yani, bizim bütçemiz şimdi va r ları olan bir bütçe değil, şu andaki bütçe, yokları olan bir bütçe.

CÜNEYT ÜLSEVER- Evet, ona sonra geleceğiz.

Yalnız, böyle halk, millet kelimesi geçince dayanamıyorum, size bir soru sormak istiyorum. Biz sizi 95 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayı olarak gördük. Kaybettiğiniz seçimden sonra sizle beraber yolda gezerken ben iki üç tane vatandaşın gelip, size oy vermedikleri için sizden özür dilediklerini işitmiştim.

İLHAN KESİCİ- Doğru.

CÜNEYT ÜLSEVER- Sonra sizi 20. dönem milletvekil i olarak gördük, ama bu dönem Mecliste değilsiniz. Niye? Aday dahi olmadınız.

İLHAN KESİCİ- Şimdi tabiî partiye müracaat ettik de aday edilmedik, yani aday gösterilmedik.

CÜNEYT ÜLSEVER- Aday adayı oldunuz, ama sizi parti aday etmedi.

İLHAN KESİCİ- E vet, parti bizi göstermedi.

Parti demek...

CÜNEYT ÜLSEVER- Sizden daha iyileri mi var partide?

İLHAN KESİCİ- Evet. Parti demek bizim sistemimizde, belki sohbetin ileri aşamalarında ekonomiyle de irtibatı kurulmak üzere, Türk siyasetine ve siyasî partiler yapısına bir münasebetle temas ederiz herhâlde. Eninde sonunda bütçeyi konuşunca, bütçeyi siyaset kurumu yapıyor. Yani neden böyle bir bütçe yapıyorlar, neden daha iyisini yapamıyorlar, bunun siyasetle irtibatı var; orada da konuşuruz.

Ama özü itiba rıyla, bizim şu andaki siyasî partilerimizin yapısında sadece genel başkanların söz hakkı vardır. Genel başkanlar diledikleri insanı listeye koymazlar, diledikleri insanı listeye koyarlar. Diledikleri insanı listeye koyduklarında, seçilebilir bir sırada i s e, oy da alabilmiş ise o arkadaşımız milletvekili olur. Özellikle 1999 seçimlerinde çok belirgin hâle geldi bu. Yani, bundan önceki seçimlerde de buna benzeyen kriterler, kıstaslar kullanılıyor idi ama, parti teşkilâtlarının, halkın belirli ölçüde, belirl i nispette bir söz hakkı var gidiydi. Bu son 1999 seçimlerinde hem Anavatan Partisi için bu söylediğim doğru, hem Doğru Yol Partisi için bu söylediğim doğru. Cumhuriyet Halk Partisi kısmen bir ön seçim yaptı, ama Demokratik Sol Parti için bu söylediğim doğ r u. MHP biraz kısmen yaptı. Yani, genel başkanlar şimdi şu andan itibaren, 1999'da da öyle oldu, sizi yazarlarsa siz milletvekili olursunuz, beni yazmazlarsa ben milletvekili olmam.

CÜNEYT ÜLSEVER- Peki, diledikleri veya dilemedikleri dediniz; sizi niye d ilemedi Sayın Genel Başkanınız?

İLHAN KESİCİ- Onu tabiî normal şartlarda benim bilmemem lâzım, yani benim bilememem lâzım. Bununla ilgili yorumlar falan vardır ama, asıl cevap herhâlde Sayın Mesut Yılmaz Beyin vermesi gereken bir cevaptır.

CÜNEYT ÜLSEV ER- Yani, birileri bu cevabı verir.

İLHAN KESİCİ- Herhâlde.

CÜNEYT ÜLSEVER- Efendim, müsaadenizle şimdi ana dosyamıza geçiyoruz ve 99 bütçesiyle IMF görüşmelerini bir arada irdeliyoruz.

İLHAN KESİCİ- Hayhay efendim.

"SPİKER- 18 Nisan seçimlerinin ardından yeni kurulan Hükûmetin ilk icraatlarından biri 1999 Malî Yılı Bütçesi oldu. Geçtiğimiz hafta Meclis Genel Kurulunda kabul edilerek yürürlüğe giren kanun geçici bütçedeki bazı kalemlerde revizyona neden oldu.

Seçimler ve öncesindeki süreç nedeniyl e 6. aya kadar uzayan 1999 bütçesinin yasalaşmasıyla birlikte bütçenin büyüklüğü 27 katrilyon 188 trilyon lira oldu. 1999 bütçesinde vergi gelirleri 14 katrilyon 200 trilyon lira olarak belirlendi.

KİT ve sosyal güvenlik açıklarıyla faiz ödemelerinin toplandığı transfer giderleri 16 katrilyon 599 trilyon lira olurken, faiz ödemelerinin toplamı 10 katrilyon 300 trilyon lira olarak hedeflendi.

Ayrıca şu günlerde gündemin üst sıralarında yer alan sosyal güvenlik konusunda bütçede bir kaynak var; ancak bu kaynak SSK, BAĞ-KUR ve Emekli Sandığının açıklarını kapatmak için ayrıldı. Tutarsa 2 katrilyon 350 trilyon lira.

Bu arada bütçeden maaş ödemeleri, günlük harcamalar, yatırım ve savunma giderleri için ayrılan paysa 1 katrilyon 400 trilyon lira oldu.

1999 bütçesinde öngörülen açık tutarı millî gelirin yüzde 11,7'sine eşit. Bu miktarsa 9 katrilyon 200 trilyon lira.

Hazine bu yıl vergi gelirlerinin yüzde 72,5'ini borç faizi olarak ödeyecek.

Uzmanlar, 1999 bütçesinin ekonominin duvara dayandığının göstergesi olduğunu dile getiriyorlar. Yılın ilk üç ayında millî gelirdeki yüzde 8,4'lük daralma, bu daralmanın ihracat ve ithalâta yansıması; işte bu göstergelerle değerlendirilince, ülkeyi ekonomide zor günlerin beklediği görülüyor. Bütçe görüşmelerinden önce g elen gelen memur maaş zamları Bakanlar Kurulunda karara bağlanamayınca liderler zirvesi yapıldı ve karar 1999 bütçesinin yasalaşmasından sonraya bırakıldı.

Bu arada IMF Heyetinin Ankara'da Hükûmet yetkilileriyle yaptığı görüşmeler ve bu görüşmeler sonrasındaki tablo gelecek için umut verici olarak değerlendiriliyor.

IMF'ten Türkiye'ye yakın izleme kapsamında 6 aylık sürenin sonunda kredi verilebileceği işareti verildi. Kredi tutarı hakkında tahminler çeşitli, ancak rakamın 6 ilâ 7 milyar dolar olacağı d ile getiriliyor.

IMF'nin Türkiye Masası Şefi Carlo Cotarelli, enflâsyonu düşürmek için gerekenlerin yapılmasını beklediklerini söyledi.

Bankalar Kanunu, Sosyal Güvenlik Reformu gibi konularda sözden ziyade icraat beklediği belirtiliyor. Yıl sonuna kadar gerekli tedbirlerin alınması, özelleştirmenin hızlandırılması, tarım sektöründeki sübvansiyonlardan vazgeçilmesi; bu şartlarda IMF kredi verebilecek, bu kapsamda Türkiye için IMF'in öngörüleri var. Buna göre:

Büyümenin, 1999 yılında yüzde 0,4, 2000 yılında yüzde 3.1, 2001 yılında yüzde 4,5;

Enflâsyonun, 1999 yılında yüzde 58,7, 2000 yılında yüzde 25, 2001 yılında yüzde 10,1;

Dolar kurunun 1999 yılında 484.235 lira, 2000 yılında 581.033 lira, 2001 yılında 609.545 lira;

Özelleştirme gelirinin ise 1999 yılında 700 milyon dolar, 2000 yılında 4 milyar dolar, 2001 yılında 2 milyar dolar olması hedefleniyor.

IMF'in görüşme süresinin uzatmasının piyasalarda abartıldığı, izleme sonunda anlaşmaya olumlu bakışıyla bundan sonra topun Türkiye'de olduğu dile getiriliyor. Gözlemcilere göre artık Türkiye'nin üzerine düşeni yapması gerekiyor."

CÜNEYT ÜLSEVER- Sayın Kesici, ilk önce bir uzman gözüyle bir ülkenin bütçesi o ülke için ne demektir, bize onu bir genel olarak anlatır mısınız? Sonra da önünüzdeki kâğıtl ardan bakarak lütfen bu bütçenin ruhunu bize okur musunuz?

İLHAN KESİCİ- Estağfurullah.

Şimdi bir devletin bütçesiyle herhangi bir ailenin bütçesinin arasında bir fark yok. Devletin gelirleri var, ailenin gelirleri var; devletin harcamaları var, ailenin harcamaları var; mesele bunların birbirleri içinde hemahenk olması, birbiriyle uyumlu olması...

CÜNEYT ÜLSEVER- Birbirini tutması.

İLHAN KESİCİ- Birbirini tutması.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, ay başını getirmek dediğimiz kavram devlet için de geçerli diy orsunuz.

İLHAN KESİCİ- Ay başını getirmek dediğimiz kavram. Sadece ekonominin biraz daha canlandırılabilmesi filan bakımından, yani iş, istihdam yaratılabilmesi bakımından, vatandaşına birazcık daha iyi kamu hizmeti sunabilmek bakımından uluslararası ölçekte kabul edilen şey, millî gelirine nispeti itibariyle bütçelerin yüzde 2,5 civarında bir açık vermesidir. Yani, yüzde 2 ilâ 3 arasında bir açığı varsa bütçenin...

CÜNEYT ÜLSEVER- Bu sağlıklıdır.

İLHAN KESİCİ- Bu sağlıklıdır. Bu münasebetle de gerekli yatırımlar yapılmış olur.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani açık vermesi, giderinin gelirinden yüzde 2,5 fazla olması.

İLHAN KESİCİ- Evet, ancak o kadar.

Şimdiki hâlde Türkiye'nin, son 5-6 yıldır bütün bütçelerinde gittikçe kötüleşen bir durum olmakla birlikte bu yüzde 10'u civarına geldi, yani devletin açığı bütçenin açığının millî gelire nispeti yüzde 11, yüzde 12 civarına geldi. Bu taşınamaz bir hâldir.

Yani, şimdi bir rakam verelim.

Bizim bütçe dediğimiz şey, yani ailemizin gelirleri veya devletimizin gelirleri, bir de harcamalarımız 27.3 katrilyon lira, 27 katrilyon; bu katrilyonu bırakalım, 27. Ama devletin gelirleri buna mukabil, bütün gelirlerinin toplamı 18 katrilyon lira. Demek ki bütçemizin açığı 9.3, hatta 10 katrilyon lira civarında bir açık var , gelirlerimizin yarısı kadar. Peki, gelirlerimiz 18, sağlıklı gelirimiz 18.

Şimdi bütçenin çeşitli kalemleri var, ama biz iki tane kalemiyle bütün bu gelirlerin gittiğini göreceğiz. Bir, devletin bir memurları var, personel harcamaları diyoruz buna. Aşağı yukarı 9.3 katrilyon lirası maaş ve ücret olarak devletten çıkıyor. 10 katrilyon lira da, biraz önce gördük, devletin borcunun faizi var. Yani borcunun ödenmesi değil, ana parasının ödenmesi falan bu işin içinde yok, ama borcun faizine ödediğiniz rakam d a 10.3 katrilyon lira, 10 katrilyondan fazla. Demek ki iki kalemde bitti. Yani, 9 katrilyon lira maaş ödedik, 10 katrilyon lira da iç borcun faizine ödedik, 19; hâlbuki gelirimizin tamamı 18; iki kalem bile geçti. Yani, vatandaşa hizmet götürebilmek bakımından, yani yol yapabilmek, içme suyu yapabilmek, kanalizasyon yapabilmek, kentsel alt yapı yapabilmek, istihdam yaratıcı birtakım faaliyetlerde bulunabilmek, yatırımlarda bulunabilmek, bunlar mümkün değil.

Şimdi fazla rakama boğmadan bir başka bir şey daha söyleyelim: Bu iç borcun faizi ne demek? Millî gelire nispeti itibariyle bu şu andaki hâliyle yüzde 12 civarında bir rakam ediyor, iç borcun faizi. Türkiye'nin ekonomisinin sağlıklı olduğu yıllar var. Yani 1980'den önce de bazı yıllar, iyi bir resim ve r en ekonomik yıllarımız vardı, 80'den sonra da iyi resim veren yıllarımız vardır. Meselâ 1983 yılında, yani Turgut Bey Başbakan olmadan önce, tam Başbakan olacağı yıl, 1983 yılı iyi bir gösterge yılıdır bana sorarsanız çeşitli rakamlar itibariyle. Enflâsyo n bakımından iyidir, yüzde 26,5'tur, bütçe açığının millî gelire oranı yüzde 2,5 civarındadır vesaire. İç borcun faizinin millî gelire nispeti yüzde yarım civarında idi, binde 7 veya yüzde 0,7. Şimdiyi alalım, yüzde 12. Bu ne demek? 1983 ile 1999 yılları a r asında devletin finansman gideri, faiz gideri 20 kat kötüleşmiştir...

CÜNEYT ÜLSEVER- 24 kat hemen hemen.

İLHAN KESİCİ- Veya 24 kat kötüleşmiş demek. Artık tahammül edilebilir bir sınır aşılmış durumdadır, yani bununla ekonomilerin devam edebilmesi mümkün değil. O zaman ne yapıyoruz? O zaman bu farkı karşılayabilmek için borç üstüne borç alıyoruz.

Biraz önce yine hem vatandaşlarımız söyledi, hem konuşan arkadaşlarımız, Yıldırım Bey de bahsetti, bu farkın kapatılabilmesi amacıyla yüzde 100'ün üstündeki faiz nispetleriyle devlet borçlanıyor, bu yüzde 100'lük borçlarla memur maaşı ödemeye çalışıyor, istihdam ettiği işçilerinin maaşını ödemeye çalışıyor, yapmak istediği yatırımları bunlarla yapmaya çalışıyor; geliyor deniz bitiyor netice itibariyle. Yani b ir aile, bir ailenin geliri harcamalarını önemli ölçüde karşılayamıyor ise, o önce bankalara gidiyor, borçlanıyor veya eşinden dostundan borç alıyor; sonra bir gün geliyor malına mülküne haciz konuyor, malını mülkünü ipotek etmek mecburiyetinde kalıyor. D e vletler de aynen böyledir. Tabiî, devletlere getirilen, konulacak olan haciz başka türlü hacizlerdir veya konulacak ipotekler başka türlü ipoteklerdir ama, eninde sonunda devletler de o noktaya düşüyorlar.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, haciz ve ipoteği değişik şekillerde devletler de yaşıyorlar.

İLHAN KESİCİ- Elbette, kaçınılmaz bir şekilde. Bunun bizim tarihimizde de örnekleri vardır, başka ülkelerin tarihlerinde de.

CÜNEYT ÜLSEVER- Şöyle bir sarmal da var galiba: Devlet memurun maaşını ödemek için yüzde 100 oranlarda borçlanıyor, ama dönüp baktığımızda, deminki filmde de gördük, ödenen vergilerin yüzde 72,5'u da borç faizlerine gidiyor. Yani, vergisini ödeyen vatandaş da devletten hak ettiği, talep ettiği hizmeti alamıyor, devletin faizlerini ödemek üzere v ergi veriyor.

İLHAN KESİCİ- Tabiî alamaz. Şimdi bir başka iki örnek verelim burada.

Bir; bu 10 katrilyon falan diyoruz, yani 10 katrilyon iç borca faiz ödüyoruz vesaire, bu tam anlaşılmayabilir. Tam anlayabilmek için şöyle diyelim: Bunu güne böldüğümüz zaman, her gün bismillah deyip sabah 9'da nasıl bir dükkânını açıyor vatandaş veya devlet dairesi kapısını açıyor 9'da, akşam saat 6'da kapatıyor, her gün 27 trilyon lira iç borca faiz ödüyoruz biz. Bu tahammül edilebilir bir rakam değildir.

Şimdi bunu neyle mukayese edelim? Şöyle bir şey edelim: Devletin en önemli bakanlıklarından birisi Dışişleri Bakanlığıdır.

CÜNEYT ÜLSEVER- Evet, hele hele bu yıl.

İLHAN KESİCİ- Türkiye gibi bir coğrafyada Dışişleri Bakanlığı, meselâ Portekiz Dışişleri Bakanlığından çok daha ciddî olmak mecburiyetindedir, İspanya Dışişleri Bakanlığından çok daha ciddî olmak mecburiyetindedir. Niye? Portekiz'in bir tane komşusu var. Şimdi seyircilerimiz gözlerinin önüne bir Avrupa haritası getirsinler, Portekiz'in sağında İspanya va r dır, solunda okyanus vardır, Atlas Okyanusu. Yani, burada dış politika çok önemli olmayabilir. Ama, bir de Türkiye coğrafyasına bakalım, aşağı yukarı bizim 13 tane komşumuz vardır, bunlardan 3 tanesi dünya tarafından fevkalâde tehlikeli ülke, öyle diyelim ...

CÜNEYT ÜLSEVER- Statüsünde, evet.

İLHAN KESİCİ- Onların kullandıkları tabir, İngilizce tabir daha sert bir tabirdir ama, İran, Irak, Suriye. Dünya tarafından tehlikeli ülke olarak nitelendirilen, bizim komşumuz olan, 1000 kilometrelik sınırımız olan yerler. Kuzeydoğumuzda Kafkasya coğrafyası var, biraz ilerisinde Hazar havzası var, Hazar bölgesi var, kuzeyimizde eski Sovyetler Birliği, şimdi Rusya Federasyonu var, batımızda Yunanistan var, Doğu Akdeniz'de Kıbrıs var, kuzeybatımızda eski Sovyet Bloku ülkeleri var Bulgaristan vesaire...

CÜNEYT ÜLSEVER- Ve biz bunların ortasındayız.

İLHAN KESİCİ- Şimdi Türkiye coğrafyasında, bir de bu seneyi alalım, şimdi bu geneli; bu sene Dışişleri Bakanlığının önünde Apo davası var, Abdullah Öcalan davası var. Abdullah Öcalan davası bir PKK davasıdır ama, netice itibariyle sadece bir PKK değildir. Bunun içerisinde, gördük ki son 5-6 ay içerisinde, işin içinde Suriye var, işin içinde hatta Saddam bile var Talabani marifetiyle, işin içinde İran var, işin bir yerleri n de Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya var...

CÜNEYT ÜLSEVER- Komşumuz Yunanistan var.

İLHAN KESİCİ- Komşumuz Yunanistan var, Rusya var. Şimdi bütün bunlar, PKK davası dediğinizde bütün bunlar var; bir.

İki; Kıbrıs meselesi var.

CÜNEYT ÜLSEVER- G-8'ler var.

İLHAN KESİCİ- Evet, çok önemli bir nokta bu, işaret ettiğiniz nokta.

1974 yılından bugüne kadar Kıbrıs meselesinde dört tane taraf devlet vardı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Türkiye ve Yunanistan. Amerika bile doğrudan müdahil olmuyordu, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği marifetiyle müdahil oluyordu.

Lâfı biraz uzatacağım, can damarını yakalayabilmek bakımından.

CÜNEYT ÜLSEVER- Buyurun, tabiî.

İLHAN KESİCİ- Ama, şimdiye kadar kurumsal kimliği olan hiçbir organizasyon Kıbrıs konusunda "şunu şöyle yapın, böyle yapın" demedi bize.

Ama bundan 10-15 gün önce, G-8 diye dünyanın gelişmiş, en gelişmiş 7 ülkesi ile Rusya'nın dahil olduğu bir organizasyon var, buna G-8, gelişmiş 8 ülke. Eskiden gelişmiş 7 idi, Rusya siyaseten bu işe dahil edildi. İlk defa G-8 bize dedi ki, bize ve taraflara dedi ki, "Bu Kıbrıs meselesinde şöyle bir pozisyon alın." Birinci vahim nokta bu.

İkincisi, bu durumu biraz daha vahim hâle getiren, Rusya'nın, Rusya Federasyonun da Kıbrıs meselesine müdahil olmasıdır. Şimdiye kadar Rusya'yı biz hiçbir şekilde Kıbrıs meselesine müdahil addetmedik, etmemek için çok üstün gayret sarf ettik ve Rusya başından itibaren Rum pozisyonuna yakın bir pozisyon alan...

CÜNEYT ÜLSEVER- Ve daha çok da G üney Kıbrıs Komünist Partisi vasıtasıyla etkin olmaya çalışıyor.

İLHAN KESİCİ- Rum pozisyonuna yakın bir pozisyonu var, bu vahim bir durum.

İkincisi; Birleşmiş Milletler, sadece Genel Sekreterlik marifetiyle müdahil oluyor idi, hâlbuki şimdi bir de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de bize ve Yunanistan'a bir şey dedi, o zaman Güvenlik Konseyi de bir kurum kimliğiyle meseleye müdahil olmuş oldu. Güvenlik Konseyinin bir başka önemi de, Çin'in de Güvenlik Konseyine üye 5 ülkeden birisi olmasıdır. Yani , şimdi Çin de Kıbrıs meselesine müdahil olmuş demektir. Çin de başından itibaren Rum pozisyonu içerisinde.

Bu da Kıbrıs'la ilgili olan gelişmeler.

Bir başka hâl, Ege Denizinde Ege Denizinin bütünüyle ilgili durmadan gelişmelerdir. Ege'de, teferruatını açmayalım, detayını, kıta sahanlığı dediğimiz bir mesele var, karasuları dediğimiz bir mesele var; Türkiye bakımından hayatî denilebilecek meselelerdir; bir de bu iş var.

Başka?

Şimdi Amerika'da gelecek sene Başkanlık seçimleri var.

CÜNEYT ÜLSEVER- D ışişleri Bakanı şu anda dinliyorsa, içi adamcağızın çok kötü olmuştur herhâlde.

İLHAN KESİCİ- Evet, şimdi bir başka vehamet daha görülecek.

Birleşik Amerika'da gelecek sene başkanlık seçimi var. Bu otomatik olarak şu demektir: Ermeni tasarı gündeme gelecek demektir. Zaten hazırlıkları yapılmıştır, Kongreden numara almıştır, 155 numaralı bir tasarıyla bu önümüzdeki birkaç ay içerisinde Ermeni tasarısı tekrar gündeme gelmiş olacaktır.

Bir başka hâl, bundan 3 ay önce; gözlerden kaçmıştır başka meseleler filan dolayısıyla; Parlâmentomuz açıldı, biz aşağı yukarı bir ay Merve'yle ilgilendik, bir ay Fethullah hoca meselesiyle ilgilendik, bir ay telekulak meselesiyle ilgilendik, gitti 100 gün. Eskiden hükûmetlerin 100 günlük icraatı gibi bir gösterge vardı, b i z bu 100 günü böyle harcadık.

Şimdi bu 100 günün içerisinde şu oldu: Ermenistan, İran ve Yunanistan askerî alanda da iş birliği yapma protokolü imzaladılar; Ermenistan, İran, Yunanistan. Bunun doğal müttefiki gibi, bu anlaşmaya imza atacakmış gibi olacak olan ülkeler de var; Rusya, Suriye, Irak hatta, bunlar da doğal müttefik gibi. Şimdi o zaman şöyle bakalım biz: Rusya'dan itibaren, Rusya, Ermenistan, İran, Irak, Suriye, Yunanistan, çepeçevre kuşatılmış bir hâlde askerî iş birliği mahiyetinde bir şey v ar. Tamam, bütün bunlar var Türkiye'nin gündeminde. Bütün bu sorunlarla, öncelikle görev alanı itibarıyla kim uğraşacak? Dış İşleri Bakanlığı.

Dış İşleri Bakanlığının imkânları ne? Yani, biz Dış İşleri'nin bazı işlerini eksik bulabiliriz, bazılarımız bazı diploamatlarını beğenmeyebilir, eksik bulabilir, fazla bilir; ayrı. Bana göre, dünyanın en iyi yetişmişe yakın insanlarından müteşekkildir, imkânları çok kısıtlıdır, sayıları çok kısıtlıdır filan ama. Bizim bu Dış İşleri Bakanlığının eline verdiğiniz pa r a; yani bütün bu işlerle uğraşsın, Apo meselesi dolayısıyla bütün dünyaya derdimizi anlatsın, Kıbrıs meselesi dolayısıyla bütün dünyaya derdimizi anlatsın, etrafımızdaki ateş çemberini yarabilmek amacıyla bütün dünyaya derdimizi anlatsın; Dış İşleri Bakan l ığının eline bu bütçeyle verdiğimiz para 131 trilyon lira. Oraya yazalım şimdi, 131 trilyon lira.

Bir de bir lâf daha ettik, bir bilgi daha verdik. Günde iç borcun faizine 27 trilyon lira ödüyoruz dedik. Bölelim 131 trilyon lirayı 27 trilyon liraya, eşittir 4.8 gün, yani bir haftadan az. Bir haftalık veya 5 günlük iç borcun faizini, bütün dünyaya derdimizi anlatsın diye ve haklarımızı koruyabilsin diye Dış İşleri Bakanlığının eline veriyoruz.

Bunu yapabilmesi mümkün değildir. Böyle bir coğrafyada bu imkânla bir Dış İşleri Bakanlığının Türkiye'nin haklarını savunabilmesi, koruyabilmesi, haksızlıklara engel olabilmesi mümkün değildir.

Peki, bunun...

CÜNEYT ÜLSEVER- Geçenlerde; özür dilerim, bir istihbarat uzmanı dostla görüşürken, takribi olarak dedi ki, "İsrail'in İngiltere'de 3 bin civarında istihbarat elemanı vardır." Bizim ise Rusya'da 3 taneymiş elemanımız.

İLHAN KESİCİ- Mümkündür...

Evet, netice itibarıyla para olsun. Türkiye, bu coğrafyada dünyanın en iyi istihbarat teşkilâtını yapmak mecburiyetinde bir ülkedir. Dünyanın en iyilerinden bir tanesi olmamız hâlinde bu coğrafyada adamı zor yaşatırlar; iterler, kakarlar. Eskiden "köy tavuğu" diye bir tabir vardı; böyle bir kapıdan çıkar, birisi vurur, tekmeler, "vak vak, kah kah" filan der, öbür k a pıya gider, orada tekmelerler, vururlar, "kişe" derler vesaire, sersem tavuk olur, buna işte köy tavuğu denir.

CÜNEYT ÜLSEVER- Ve Türkiye'nin hacim itibarıyla da "ben kenara çekildim" deme hakkı da yok, "ben o işte yokum" deme hakkı da yok.

İLHAN KESİCİ- Kat'iyen böyle bir imkânı yok.

Şimdi bu Dış İşleri'nin bütçesini bir de bir başka bütçeyle kıyaslayalım.

Dünyada bir de hepimizin kullandığı "Coca-Cola" diye bir şey var değil mi, içiyoruz; çocuklarımız beğeniyor, seviyor, eşlerimiz beğeniyor, sevi yor.

CÜNEYT ÜLSEVER- Artık hayatımızın bir parçası.

İLHAN KESİCİ- Hepimizin mutfağında var, hayatımızın bir parçası. Bu kendiliğinden mi oluyor?

Ben sizin programınıza bugün çıkmadan önce, bu işin Türkiye'nin mümessili olan, Türkiye'de Copa-Cola'nın baş temsilcisi olan, daha doğrusu bütün Güney Asya'nın baş temsilcisi olan arkadaşımızla, siz de tanıyorsunuz, sizin de arkadaşınız, ondan rica ettim, o bilgiyi ondan aldım. Coca-Cola'nın bir yıllık, yani biz yılda Dış İşlerine 131 trilyon veriyoruz, bunu dolara çevirelim 310 milyon dolar eder; yani biz Dış İşleri Bakanlığına 310 milyon dolar para veriyoruz tamamına. Coca-Cola'nın bir yılda sadece medyaya, gazete ve televizyonlara verdiği reklâm harcaması 1.3 milyar dolar. Yani, bizim Dış İşleri Bakanlığı b ütçesinin, bir koca bakanlık bütçesinin 4 mislini sadece bir firma, Amerikalı bir firma medyaya reklâm olarak veriyor.

Şimdi içinde yaşadığımız dünya böyle bir dünyadır. Türkiye'nin alması gereken tedbirler bu çaptaki tedbirler olmak mecburiyetindedir vesaire. O yüzden, Türkiye'nin bu bütçesi, yani şu kadarı faiz filan diyoruz, bu büyüklükler zaten küçük büyüklüklerdir.

Bir başka örnek verelim.

Faizlerini çıkardığınız zaman, dolara çevirelim bütün bütçeyi, aşağı yukarı bütçenin toplam harcaması 65 milyar dolar eder, 20-25 milyar doları faizdir, geriye kalır 40 milyar dolarlık bir bütçe. Yani, bütün Türkiye'nin hizmetini görsün diye biz bir yılda 40 milyar dolarlık bir bütçeye sahibiz, bir büyüklüğe sahibiz.

Amerika'da Bill Gates diye bir adam çıktı. 1990 yılına kadar yok idi böyle bir insan. İşte bu microsoft, onun kompitür yazılımın icat etmiş olan bir insan. Kişisel mal varlığının değeri 90 milyar dolar. Yani, Amerika'da bir adam, Bill Gates, kişisel mal varlığının değeri 90 milyar dolar, Türkiye' n in bir yıllık bütçesi, faizler hariç, 40 milyar dolar.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, iki tane Türkiye'yi bu adam satın alabilir.

İLHAN KESİCİ- İki tane Türkiye'yi satın alır, evet.

Şimdi bu bakımdan, hem bütçeyle ilgili, hem ekonomiyle ilgili, hem siyasetle ilgili meselelerde, Türkiye'nin çok daha üstün bir gözle, çok daha yüksek bir nazarla Türkiye'nin problemlerine, Türkiye'nin meselelerine bakması lâzım.

CÜNEYT ÜLSEVER- Şimdi ben de ona gelmek istiyordum. Yani, siz hep dünya ölçeği kullanarak bütçeyi yorumlamaya çalışıyorsunuz. Oradan da, biraz dünya ekonomisini anlamadan, dünyada ne olup ne bittiğini anlamadan galiba Türkiye'nin yeri anlaşılmaz diye bir zımnî mesajınız var; bunu biraz açar mısınız bize?

İLHAN KESİCİ- Evet, şimdi açalım. Biz 1980 yılına kadar aşağı yukarı; yani bu önümüzdeki dünya yeni bir dünya, şimdi buna tekli bir dünya falan da diyelim. Daha doğrusu yeni dünya şöyle bir şey: "Eski dünya ne idi"ye bakalım.

CÜNEYT ÜLSEVER- Lütfen.

İLHAN KESİCİ- Eski dünya, İkinci Dünya Harbine kadar şöyleydi: Dünyada -eski tabir, Osmanlıca- düveli muazzama, yani muazzam devletler denen bir dünya yapısı vardı. Bunun sayısı 5-6, bazen 7 oluyor idi. Birinci Dünya Harbinden önce biz de onlardan bir tanesiydik, Osmanlı Devleti, büyük Türk imparatorluğu olarak biz de onlardan bir tanesiydik. Daha sonra Osmanlı düştü, kümeden düştü, yani biz kümeden düştük o zaman, kümede şunlar kaldılar: Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya, büyük ölçüde.

İkinci Dünya Harbinde, burada da kümeden düşen ülkeler falan oldu. İkinci Dünya Harbi, yani İkinci Dünya Harbine kadar çoklu bir kuvvet dengesi var idi, İkinci Dünya Harbinden sonra ikili bir dünyaya dönüştü. İkinci Dünya Harbinden sonra şu vardı...

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, iki uca toplanmaya başladı düny a.

İLHAN KESİCİ- Evet. İki tane süper gücü vardı. Batı dünyasının, demokrat dünyanın süper gücü Amerika Birleşik Devletleri, doğu dünyasınınki şimdiki Rusya Federasyonu.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, komünist bloğunda Sovyetler Birliği.

İLHAN KESİCİ- Sovyetler Birliği.

İki tane güvenlik ve savunma organizasyonu vardı; birisi NATO, diğeri Varşova Paktı.

CÜNEYT ÜLSEVER- İki tane siyasal rejimi vardı; bir tanesi Batılı anlamdaki demokrasi, diğeri sosyalist rejim, öyle diyelim.

Dördüncü nokta, iki tane ekon omik kalkınma modeli vardı; bir tanesi kapitalizm veya şimdiki adıyla serbest piyasa ekonomisi, diğeri sosyalist ekonomi, yüzde yüz devletin hâkim olduğu bir ekonomi.

Bu ikinci dünya çöktü, yani Sovyet Bloku 1989 yılında çöktü. 1990 yılından itibaren de, adına yeni dünya düzeni denilen, bazen çok telâffuz edilen, bazen tedavülden kaldırılan bir hâle geldi. 1997 yılından itibaren dünyanın gösterdiği manzara şudur: Tekli bir dünyaya gidiyor. Böyle bir tekli dünya iyi midir, kötü müdür, onu henüz çok bilmiy o ruz ama, hangi ülkelere ne getirecektir, ne götürecektir onu da çok iyi tahmin etmek zordur ama, bu böyle bir dünyadır.

Şimdi bunu, hazır yanımda kitabı getirmişken, televizyonda daha önce de gösterdim, o yüzden bunu da göstermek istemiyordum ama, adı ve mahiyeti çok iyi olduğu için izin verirseniz göstermek istiyorum.

CÜNEYT ÜLSEVER- Tabiî, lütfen efendim.

İLHAN KESİCİ- İşte burada diyor, "One World", bir dünya, tek dünya, "Ready or Not", hazır mısın, değil misin? Bana sorarsanız, "Like it or not", keyfiniz bilir, ister hazır olun, ister hazır olmayın demek belki daha doğru, yani böyle bir dünya.

Şimdi bu dünya şu demek:

1- Bir tane süper gücü var artık dünyanın önümüzdeki 30 yıl için, en az 30 yıl için: Amerika Birleşik Devletleri.

2- Bir tane güvenlik ve savunma organizasyonu olacak: NATO.

3- Bir tane siyasal sistemi, siyasal rejimi olacak: Demokrasi, Batılı anlamdaki demokrasi, bireye en geniş özgürlüklerini veren yüksek standartlı bir demokrasi.

4- Bir tane ekonomik kalkınma modeli olacak; o yine kapitalizm, serbest piyasa ekonomisi, ama bundan sonraki adıyla daha ziyade global kapitalizm, küresel ekonomi, hatta mobil ekonomi, hareketli ekonomi diyebileceğimiz, öyle tercüme edebileceğimiz bir düzen.

CÜNEYT ÜLSEVER- Şimdi burada bir şeyi sormak istiyorum; tamam imparator bir tane kaldı, tek ekonomiye bağlı ve hepsi demokrasiye bağlılar, ama bunların arasında çelişkiler yok mu? Yani, Avrupa Amerika'nın her dediğine evet mi der, yoksa Avrupa kendi içinde çelişkiler yaşamaz mı?

İLHAN KESİCİ- Bir yandan bu var, bir yandan da hatta bölgesel entegrasyonlar var, meselâ Avrupa Birliği. Bir yandan dünya böyle globalleşiyor, Avrupa Birliği o globalleşmenin içerisinde kendisine bir büyük sınır çizerek etrafına biraz daha kapalı, kendi içinde olabi l diğince açık bir şey yapıyor.

CÜNEYT ÜLSEVER- Bir de Uzak Doğu var.

İLHAN KESİCİ- Uzak Doğu'da, Avrupa Birliği kadar olmasa bile, APEC var, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği, Japonya merkezli, Uzak Doğu ülkelerinin ileride çok geliştirecekleri, henüz şimdi çok gelişmiş değil ama ileride mutlaka çok geliştirecekleri bir entegrasyon var.

Bir de Amerika Birleşik Devletleri'nde var, yani NAFTA Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Meksika'dan müteşekkil. Hâlbuki önümüzdeki bir iki yıl içerisinde bu NAFTA, AAFTA olacak, yani "North American" değil, "All American Free Trade Area" olacak, bütün Amerika serbest ticaret bölgesi. O zaman dünyada üç tane; bir Amerika kıtasında, bir Avrupa kıtasında, bir de Asya'nın uzağında, u z ak Asya'da üç ekonomik hinterland olmuş olacak. Tabiî bu tür gelişmeler Türkiye'yi çok daha ciddî ve çok daha yakından ilgilendiriyor. Normali, Türkiye'nin bu entegrasyonlardan bir tanesine tam üye olmasıdır. Bizim Avrupa Birliğine ta 1959 yılından itibar e n ve 1963'te Anlaşmasını imzaladığımız, 1995'te Gümrük Birliği Bölümüne girdiğimiz entegrasyonun tam üyesi olmak ihtiyacımız, derdimiz bundan kaynaklanır.

Ama şimdi buradan, yani bu global ekonomiyle ilgili şu bilgiyi verelim: 1980 yılına kadar hem biz, hem özellikle kıta Avrupası, yani Avrupa ülkeleri ve İngiltere, adına bazen ithal ikamesi dediğimiz, bazen karma ekonomi dediğimiz bir ekonomik modelle gelişmeye çalışıyor idi. Bunun özü itibariyle, bu tabirler doğrudur ama, özü itibariyle ulusal kaynakla r a dayalı kalkınma modelidir.

CÜNEYT ÜLSEVER- Kendi yağınla kavrulmak.

İLHAN KESİCİ- Kendi yağınızla kavrulma esprisine dayalı.

Bunun önemli bir sebebi, illâ kendi yağınızın çok iyi olmasından dolayı ona çık önem vermek istemenizden dolayı değil, dışarıda başka ya yok idi veya çok az idi.

CÜNEYT ÜLSEVER- Veyahut da sizin alacak gücünüz yoktu dışarıdaki yağı.

İLHAN KESİCİ- Meselâ 1980 yılında uluslararası kaynak, uluslararası sermaye diyebileceğimiz bir rakam var, 30 milyar dolar. Bu azdır-çoktur, bir rakam. Ama, bu rakam 1990 yılında 120 milyar dolara çıktı, 10 yılda dört misline çıktı. Fakat, ondan sonra 1998 yılında bu rakam 1,5 trilyon dolara çıktı. Yani, 1980'de 30 milyar dolar olan rakam 1998 yılında, 18 sene sonra 1,5 trilyon dolara çıktı; d e mek ki 30, 40, 50 katı civarında bir rakam. Şimdi burada böyle bir imkân var, bundan istifade etmeyen ülkeler bundan sonra yaya kalacaklar.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, dünyanın ortaklaşa kullanabileceği 1.3 trilyon dolar bir para var ortada diyorsunuz. Ve bunun da büyümesi şu şekilde: Bu rakam 1980'de ancak 30 milyar dolar idi.

İLHAN KESİCİ- Evet.

Şimdi Türkiye bundan bir pay alıyor, dünyanın her ülkesi bundan bir pay alıyor. Bunun yanına bir de şu rakamı koyalım: Uluslararası sermaye hareketi diyelim biz buna, bir de adına "doğrudan yabancı sermaye yatırımı" denilen ayrıca dünyada bir başka sermaye hareketi daha var, doğrudan yabancı sermaye yatırımı. Yani doğrudan geliyor o sermaye, Türkiye'de ya bir sanayi tesisi oluyor veya sanayi tesisine ortak oluyor, ya bir turizm tesisi oluyor, ya bir turizm tesisine ortak oluyor vesaire. Bunun da rakamı 350 milyar dolar/yıl, yılda 350 milyar dolar. Türkiye bundan da bir pay alıyor, öbüründen de alıyor, başka ülkeler de alıyor.

CÜNEYT ÜLSEVER- Şimdi 1.3 trilyon dola r.

İLHAN KESİCİ- 1,5.

CÜNEYT ÜLSEVER- 1,5 trilyon dolar borsaları gezen bir para, girip çıkabilen bir para değil mi?

İLHAN KESİCİ- Daha ziyade, evet, adına portföy yatırımı diyelim. Borsa ama, borsada da geliyor, diyelim ki sizin bir şirketinizin bir hissedarı oluyor, ondan bir pay alıyor. Siz de aldığınız o sermayeye gidip yeni yatırımlarda, modernizasyon yatırımlarında, tevsi yatırımlarında falan kullanıyorsunuz.

CÜNEYT ÜLSEVER- Ama, istediği anda da çıkabiliyor.

İLHAN KESİCİ- Elbette istediği anda çıkabiliyor.

İşte bu siyasî istikrar, ekonomik istikrar bunun için lâzım olacak. Yani, bir ülkede siyasî istikrar görmezler ise, bir ülkede ekonomik istikrar görmezler ise; bir, çok çekinerek geliyorlar, çok azar azar geliyorlar.

İki; en ufak bir hâdisede, en ufak bir kıpırtıda sür'atle geri çekiliyorlar. O da ekonomiyi...

CÜNEYT ÜLSEVER- Ürküyorlar, çok çabuk ürküyorlar.

İLHAN KESİCİ- Tabiî, normali o.

Şimdi bizim aldığımız pay Cüneyt Bey, yani bu siyaset-ekonomi ilişkisi, şimdi sizin ekonomik, politik adınız, isminiz, programınızın ismi o anlamda çok birbiriyle rabıtalı bir isim; çünkü artık bu yeni dünyada ekonomi politikadan ayrı değil, ister ulusal politika, ister uluslararası politikadan kat'iyen ayrılabilir bir şey değil.

Şimdi Türkiye'nin aldığı pay, o 1,5 trilyon dolardan 600-700 milyon dolardır yılda ortalama. Bölelim bunu birbirine, eder 1/2000. Yani biz dünyadaki uluslararası sermaye hareketlerinin 2000'de 1'ini alıyoruz. Hâlbuki Birleşmiş Milletlere kayıtlı 185 tane ülke var, bun u n Allah bilir 100 tanesi İstanbul'un nüfusundan küçük olan devletler. Bir kısmı 100 binlerle ifade edilen devletler, ada devletleri, adacık devletleri vesaire.

CÜNEYT ÜLSEVER- Kadıköy ilçesinden küçük.

İLHAN KESİCİ- Kadıköy ilçesi kadar.

Şimdi bize benzeyen, bizim millî gelir büyüklüğünde, bizim coğrafyamızda, bizim nüfus yapımıza benzeyen 30 civarında ülke vardır dünyada. Demek ki biz normal şartlarda eşit almış olsak 30'da 1'ini alabilir olmamız lâzım. 30'da 1'i onun 50 milyar dolar civarında bir r a kam eder, 100'de 1'ini almış olsak 15 milyar dolar eder, biz 2000'de 1'ini alıyoruz; bir.

İki; öbür yatırım 350 milyar dolar. 350 milyar dolardan biz de bir pay alıyoruz, başkaları da alıyor; bizim aldığımız pay 350-400 milyon dolar/yıl net. Onu bölelim 1/1000; demek ki dünyadaki doğrudan yabancı sermaye yatırımının da binde birini alan bir ülkeyiz.

Şimdi buradan bir hüküm cümlesine ulaşalım, resme bakalım. Bir iktisat uzmanının veya ekonomi uzmanının eline, dünyadaki yabancı sermaye hareketlerinin, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının binde birini alan bir ülke, uluslararası sermaye hareketlerinin ikibinde birini alan bir ülkenin adı ister Türkiye olabilir, ister Venezüella olabilir, Kongo, Nijerya, hangi adı koyarsanız koyun, bu ülke kalkınmasını g e rçekleştirebilir mi derseniz, kat'iyen bu ülke artık kalkınmasını gerçekleştiremez. Mevcudun üzerine bir şeyler koyabilir; ama bu, diğer ülkelerle arasındaki farkın açılmasını engelleyemez, yani şimdi bir birim fark varsa üç sene sonra 2 birim fark olur, 5 sene sonra 10 birim fark olur.

CÜNEYT ÜLKSEVER- Yani devamlı olarak dünyadan bir kopuş başlar.

İLHAN KESİCİ- Sonuçta biz bunu, yani biz bu sohbeti, ben bu hazırlıkları ve bu sohbeti bir entelektüel bir ufuk turu olsun diye mi söylüyorum? Kat'iyen. Yani bu yaptığımız iş bir entelektüel ufuk turu değil. Bu yaptığımız işi şimdi turizm sektörüne, meselâ doğrudan bir sektörle irtibatlandıralım. Türkiye'nin, yani o demin Dışişleri Bakanlığı bütçesini falan söyledik, Dışişleri Bakanlığının bütçesi, Millî İs t ihbarat Teşkilâtının bütçesi, diğer bakanlıkların bütçesi böyle olur ise ne olur? Yani, böyle olursa her iş olduğu gibi devam eder mi? Kat'iyen etmez.

Şimdi Türkiye'de turizmin çöküyor gibi olmasının, sıkıntıya giriyor gibi olmasıyla ilgili yüzlerce sebep sayılabilir. Seyahat acentaları, tur operatörleri vesaire, uçak şirketleri, her şey söylenebilir, ama bunlardan bir tanesi çok önemli. Avrupalı turist için en önemli iş sosyal güvenliktir, bir; iki, sigortasıdır. Seyahat acentaları Avrupa turistleri sig o rta etmek mecburiyetindedirler, daha doğrusu turist olarak bir yere gidecek insan kendisine ayrıca turizm sigortası yaptırır.

CÜNEYT ÜLSEVER- Sigorta almak zorunda.

İLHAN KESİCİ- Öyledir, yoksa gitmez.

Ama bizim, ister dış tanıtımla ilgili bütçemiz diyeyim, ister Dışişleri Bakanlığı bütçemiz diyeyim, ister diğer olan bazı olayları önlemekteki aczimiz diyelim, işte siyasî yapı da bununla ilgilidir ama, bütün bunlar toplandı geldi, Türkiye'ye bu sene gelecek olan turistlere "size sigorta yapmıyoruz" di y orlar seyahat acenteleri. Yani, Türkiye turizminin baltalanmasının veya geri gitmesinin önündeki en önemli unsur budur, sigorta yapmıyorlar. O zaman medenî bir insan, yani kendisinin sigorta edilmeyecek kadar tehlikeli görünen, kavgalı gürültülü görünen b i r ülkeye deniz var, kum var, güneş var, biraz şiş kebap var, biraz rakı var filan diye gelmesi olabilir mi?

CÜNEYT ÜLSEVER- Mümkün değil efendim, insanlar bir hafta kendi keyiflerini arıyorlar yani.

İLHAN KESİCİ- Keyiflerini arıyor, sigorta bile ettirilemeyen bir ülkeye gelmesi mümkün değil.

O zaman ne olur, peki, gelmesin?

Şimdi bizim turizm varlığımız aşağı yukarı 35-40 milyar dolardır. Yani, bütün bu turistlik tesislerimizin tamamının toplam parasal değeri 35-40 milyar dolardır. Eğer bir yabancı cebine koymuş olsa şimdi, bana göre, 8-10 milyar doları cebine koysa, gelse Türkiye'deki bütün turizm varlığını satın alır. Şimdi bu ne demek? O zaman bizim cebimizden, sırf siyasî istikrarsızlık olması münasebetiyle Dış İşleri'ne, İstihbarat'a, diğer bir i mlere gereken büyüklükte paraları tahsis edememiş olmamız münasebetiyle, geliyor turizm sektöründe 25 milyar dolarlık Türkiye'den bir büyük kaynak dışarıya çıkmış oluyor.

İki; şimdi ben bir konferans münasebetiyle bundan 15 gün önce Antalya'daydım, 6 ay önce tamamlanmış olan Belek'te müthiş bir otelde kaldım; 1300 kişilik yatağı var, bir büyük konferans salonu, 7 tane küçük konferans salonu...

CÜNEYT ÜLSEVER- Çok modern tesisler.

İLHAN KESİCİ- Çok modern tesis. Bizim turizm tesislerimiz dünyanın en modern tesisleridir. Sebebi şudur: Dünyanın en yenisidir, yani Rodos'taki bir otele giderseniz minimum 20 yıllıktır, bilmem İspanya'ya giderseniz minimum 30 yıllıktır, bizimkilerle kabili kıyas olabilmeleri mümkün değil.

CÜNEYT ÜLSEVER- Bizimkilerin hepsi üç beş yıllık en fazla.

İLHAN KESİCİ- Evet.

Şimdi bu otelin Rodos Adası'ndaki değeri 250 dolardır geceliği. Şimdi neticede düşmüş bu 23 dolara, yani 250 dolara satmanız lâzım gelen bir yatağı 23 dolara satıyorsunuz. Doluluk oranı da, konferans, kongre bölümünden sonra yüzde 13. İşte bu, yani siyaset iyi olmadığı zaman, siyaset iyi olmadığında ekonomik denge iyi olmadığı zaman biz bazen "batıyoruz, çok dikkat etmek lâzımdır" filan dediğimizde, "ya, bu batma edebiyatı da kötü edebiyattır" falan diyen ar k adaşlarımız da vardır. Anlaşılabilir bir şeydir ama; zaten batmak demek, krize girmek demek, eski Hint filmlerinde vardı biz ilkokuldayken, hatırlarsınız, böyle Hint filmlerinde bir şey olur, bir dağ yarılır, bir uçurum olur, içine düşülür çıkılır vesaire , orada onun üstüne kurulmuş film senaryoları; böyle bir şey yok dünyada. Yer yarılıp ülkeler içerisine düşecek değil. Ama siz, turizmde 250 dolara satmanız lâzım gelen bir oteli 23 dolara satıyorsanız, işte yer yarılıp içine düştünüz.

Bir başka münasebetle Antalya'dan bir arkadaşım telefon etti, siyasî bir telefon konuşmasıydı ama, iktisadî durumla ilgili bir şey aldım. 35 milyon dolara mal ettiği, 35 milyon dolarlık bir sene önceki bir varlığını bir münasebetle satmak istiyor, 20 milyon dolara satamıyor . Yani, bir sene içerisinde yüzde 100 zarar etmiş adam, 35 milyon dolarlık malvarlığı 20 milyon dolara satmaya razı, satamıyor.

Şimdi bu ne demek? Bu sadece zenginleri mi ilgilendirir, yani 35 milyon dolarlık insanı mı ilgilendirir? O deminki verdiğim örnekteki 1300 yataklı yerde, ortalama bir yatak eşittir bir istihdam falan demektir Türkiye'de, aşağı yukarı 1300 insan çalışması lâzım, 300'dü çalışan. Yani, 1000 kişi o münasebetle işsiz kalıyor.

Şimdi buradan tekrar geri dönelim...

CÜNEYT ÜLSEVER- Top lam istihdamda 500 bin civarında...

İLHAN KESİCİ- 1 milyona yakındır, turizm özellikle Türkiye'de; sadece turizm deriz geçeriz ama 32 tane alt sektörü besler, yumurtacıyı besler, salatacıyı besler, çiçekçiyi besler...

CÜNEYT ÜLSEVER- Tekel'i besler.

İLHAN KESİCİ- Tekel'i besler, her şeyi besler. Yani, bu bakımdan çok ciddî bir hâdise: Turizm, tekstil, taahhüt sektörü.

Şimdi taahhüt sektörüne bakalım.

Demin Dışişleri Bakanlığını örnek verdik, 131 trilyon lira dedik, yani 4,5 günlük faiz. Türkiye'nin Bayındırlık bütçesi, Bayındırlık ve İskân Bakanlığının bütçesi 89 trilyon lira, bu bütçenin içerisinde. 89 trilyon lirayı tekrar faiz hesabına bölelim, 27'ye, 3.3 gün. Yani, Türkiye bir senede bütün bayındırlık hizmetleri için, imar ve iskân hizmetlerin e üç günlük faizini ancak veriyor bir yıllık bütçe olarak. Bununla içme suyu yaptıracaksınız, bununla kanalizasyon yaptıracaksınız, kentsel alt yapı yaptıracaksınız, bununla yollar yapacaksınız, köprüler yapacaksınız, üç günlük faizle. Türk ekonomisinin ge l diği nokta fecaattır, çok ciddîye alınması gereken bir hâdisedir.

CÜNEYT ÜLSEVER- Kusura bakmayın, siz devam edin ama, siz daha evvel milletvekiliydiniz, bu ülkede de varsınız, siz böyle bir resim çiziyorsunuz, daha evvel bunları uyardınız mı?

İLHAN KESİCİ- Şimdi biraz da yaramız deşilmiş olur.

CÜNEYT ÜLSEVER- Bugün mü konuşuyorsunuz, yoksa daha evvel bu uyarıları yaptınız mı?

İLHAN KESİCİ- Tabiî tabiî. Allah'tan ki, yani söylediğimizde bizim sözümüz inanılır bir sözdür ama, yine de bazen böyle ispat gibi bir şey iyi gelir.

CÜNEYT ÜLSEVER- Estağfurullah, hayır estağfurullah.

İLHAN KESİCİ- Şimdi yanımda, bir başka münasebetle getirdiğim üç tane şey var.

Bir, şundan başlayayım...

CÜNEYT ÜLSEVER- İlhan Beyin göstereceği belgelere lütfen kamerayı tutalım.

İLHAN KESİCİ- Ben bir yerini göstereyim, bu 8 Mart 1998. Bu Anavatan Partisi Grup konuşması, kapalı.

CÜNEYT ÜLSEVER- Alabiliyor musunuz kameraya, tamam.

İLHAN KESİCİ- Bir kapalı toplantıda, kapalı grup toplantısı diye bir toplantı.

8 Mart ın önemi şu: O Hükûmet, ANASOL-D Hükûmeti kurulalı 9 ay olmuş. Yani, 8 Martta bizim arkadaşlarımız, ekonomi yönetimiyle ilgili olan arkadaşlarımız, bakanlarımız, o arada Uzak Asya'da kriz çıkmıştı falan filan, finansal kriz, global kriz, onlara ders veriy o rlardı şöyle yapmaları lâzım diye. Rusya'ya sıçramış idi, Rusya'nın böyle yapması lâzım diyorlardı. Latin Amerika'da, Brezilya'da görülüyor idi, onlara da ders veriyorlardı. Türk ekonomisinin de o sene içerisinde en iyi gibi olduğu an, yani 8 Mart 1998, b u ndan tam 1,5 sene önce. Ben o noktada çok ciddî, normal olarak bu grup konuşmaları 10-15 dakikadır, bu konuşma 45-47 dakika filan sürmüştü, alışılagelmeyen bir şeydir. Bunun en sonunda; gazeteden hem siz, hem arkadaşlarımız hatırlayabilirler, netice itiba r iyle bir yığın şey söyledikten sonra, bu ve benzeri şeyleri söyledikten sonra kendi tarihimizden çok acı tecrübesini gördüğümüz bir örnek verdim, o şu: Düyunu Umumiye.

Şimdi bizim başımıza gelenler veya gelecek olanlar hem kendi tarihimizde bir veya iki dönem başımıza gelmiş olan işlerdir, hem de başka ülkelerin de başına gelmiş olan işlerdir.

Rusya'yı alalım. Meselâ geçen 1998 yılının Haziran ayında IMF ile Rusya 22 milyar dolarlık bir stand-by anlaşması yaptı, köprü anlaşması yaptı. Siyasî istikrarsızlığın nelere mal olduğunu çarpıcı bir şekilde göstermek bakımından onu söyleyeyim, tekrar buna döneceğim.

22 milyar dolarlık anlaşma yaptı, aynı şimdi bizim de IMF'in bize söylediği, şunları şunları yapın dediği gibi şeyleri Rusya'ya söylediler. Rusya da dedi ki, "evet, ben taahhüt ediyorum, yapacağım" dedi. Yani Meclisten çıkarılması gereken yasalar falan var. Sonra imzaladılar, Duma'ya, Rusya Meclisi diyelim biz ona, Duma'ya götürdü verdi Yeltsin, Başkan. Hâlbuki Duma'da da çoğunluk komünist partisinde y di, yani muhalefet partisinde idi. Muhalefet partisi 30 Haziranda, bunu 27-28 Haziranda imzaladılar, 30 Haziranda Duma'ya götürdü, 30 Haziranda Meclis tatil kararı aldı. Yani, Meclisin tatil kararı alması demek, IMF ile anlaşmanın yatması anlamına geldi. O anda IMF 22 milyar dolarlık imkânı yaratamadı veya Sovyetler Birliği, Rusya alamadı, ondan sonra şu işler oldu: Aradan birkaç ay geçtikten sonra Rusya, adına "moratoryum" dediğimiz, bizim Sayın Cumhurbaşkanımız da bundan 10-15 gün önce bir münasebetle, t a m bu amaçla değil ama, başka bir hatırlatma yapmak, işin ciddiyetini göstermek bakımından bir moratoryum telâffuz etmiş oldu bir münasebetle, Rusya moratoryum ilân etti. Yani dedi ki, ben borçlarımı da, faizlerimi de ödemiyorum, ödeyemiyorum, acze düştüm dedi.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, bir tüccarın iflâs etmesi gibi bir şey.

İLHAN KESİCİ- Aynen, konkordatoya gitmesi filan, iflâs.

CÜNEYT ÜLSEVER- İflâs masasına gitmesi.

İLHAN KESİCİ- O andan itibaren Rusya'da ne siyasî istikrar var şimdi, ne ekonomik istikrar var; bir sene içerisinde üçüncü dördüncü ekonomi yönetimini, başbakanları değiştirecek...

CÜNEYT ÜLSEVER- Habire başbakan değişiyor.

İLHAN KESİCİ- Önümüzdeki 10 sene içinde kat'iyen görünmüyor.

Şimdi bunun bir benzerini biz kendi imparatorluğumuz zamanında, bundan 100 sene önce yaşadık, 120 sene önce yaşadık. Onun adı Düyunu Umumiye. Şimdi çok sert gelebilir, yani seyircilerimizin bir kısmını da çok sert gelebilir, bizim Kabinedeki arkadaşlarımıza da kısmen öyle gelmiş idi. Kendileri neredeyse v eya bizim Hükûmetimiz diyelim o zamanki Hükûmet, 55. Hükûmet; 55. Hükûmet bütün dünyaya akıl verirken, işte ben o zaman dedim ki, yani ben dedim'kiyi sevmiyorum ama, söylemiş olmak da bir hakkaniyet ifadesidir, siz de sordunuz, Düyunu Umumiye denilen, şu O smanlı İmparatorluğunun borçlarının belli bir düzene konulması. Bu şöyle oldu: Bizim imparatorluğumuz 1854 yılına kadar hiç dış borç kullanmadı. 1853 yılında Kırım Harbi başladı, 56'ya kadar sürdü, 1854 yılında ilk borçlanmayı yapmak mecburiyetinde kaldık . Silâh ve mühimmat alacaktık. Baktık ki ordularımız yeteri kadar silâha, mühimmata sahip değil, bu amaçla borçlandık. 1874 yılına kadar 20 senede 15 büyük borçlanma yaptık. Şimdi bunu bir bilgi olarak koyalım.

Ama, 1875 yılına geldi durum, bakıldı ki bu işin içinden çıkmak zordur. Neden zordur? Devletin borçlarının faizi toplam varidatlarının, yani toplam devlet gelirinin yüzde 25'ini buldu, çan sesleri duyulmaya başladı, yüzde 25.

Şimdi günümüze bakalım, aynen böyle söylüyorum Gruptaki konuşmada: Günümüze bakalım, o zaman yüzde 25 alarm vermiş, çan sesi verdirmiş.

CÜNEYT ÜLSEVER- 1874'te?

İLHAN KESİCİ- 1874. Şimdi ne? Demin, bütçeyle ilgili başlangıçta söyledik, toplam varidatımız ne kadar, toplam gelirlerimiz? 18 katrilyon. İç borcumuzun faizi ne kadar? 10.3 katrilyon. Bölelim onu 18'e? Yüzde 56, yüzde 60. Demek ki biz Osmanlı İmparatorluğu'ndaki alarm hâlinin bile çok daha önüne geçmiş bir hâldeyiz şu an itibariyle.

Peki, bu böyle devam edebilir mi? Etmez. Osmanlı İmparatorluğu ne yaptı? Geldi 1875 yılının Ramazan ayına, o zaman Ramazandı, bu münasebetle bir dizi kararname çıkardılar, o yüzden bu iktisat literatüründe de "Ramazan Kararnameleri" olarak anılır. Bu şunu dedi:

1- Ben faizlerimin tamamını ödeyemiyorum, yarısını ödeyeceğim.

2- Borçl arımın yarısını nakden ödeyeceğim, geri kalanını tahvilat ile, yani kâğıt vererek, tahvil vererek ödeyeceğim.

CÜNEYT ÜLSEVER- Borcumu kabullenen bir belge vereceğim.

İLHAN KESİCİ- Evet.

3- O zaman devalüasyon adı yok ama, bir altının değeri 235 kuruş idi, 900 kuruşa çıkardım dedi, yani yüzde 300'lük bir devalüasyon yaptı.

Bununla kurtuldu mu? Hayır kurtulamadı. Bu 1875'ti. Aradan iki sene geçti, Rus harbi, 93 harbi olarak bildiğimiz harbin içine girdik 1877, o zaman bir başka idare kuruldu: Rüsumu Sitte. Rüsum, resim, harç, vergi demek. Sitte, altı demek, altı vergi idaresi. Yani, bizim o zaman İmparatorluğumuzun en önemli gelir kaynakları, tuzdan, tütünden, ipekten vesaire aldığımız vergilerdir. O zaman bu vergilerin idaresini borçlu olduğumuz, Gal a ta bankerleriydi borçlu olduğumuz şeyler, yani bir finans kuruluşu Galata bankerleri dediğimiz finans kuruluşu, Galata bankerlerine 10 yıllığına bütün bu vergileri, bizim vergi tahsildarlarımız, defterdarlıklarımız, Maliye Bakanlığımız değil Galata banker l eri, "alın, borcumuza mahsuben bu vergileri siz toplayın ve borcumuzdan düşün" denildi, Rüsumu Sitte idaresi kuruldu.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, millî irade kökeninden terk edilmiş oldu.

İLHAN KESİCİ- Tabiî, elbette.

Bu yetti mi peki, bu meseleyi çözdü mü?

CÜNEYT ÜLSEVER- Bu da mı çözemedi?

İLHAN KESİCİ- Bu da çözemedi, geldik 1881 yılına. O zaman, tam adı şöyle, Düyunu Umumiyeyi Osmaniye -Osmanlının toplam borçları, umumi borçları- Varidatı Muhassese İdaresi (toplam borçları ve varlıklarının, varidatının gelirlerinin tahsis edilmesi idaresi) diye bir idare kuruldu 1881 yılında. Bizim de canımızı çok acıtmıştır. Adına işte o kapitülasyon vesaire dediğimiz şeylerin bir bölümü de oradadır. Ne zamana kadar sürdü? Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Harbin d en sonra tasfiye oldu, 1920 yılında biz Türkiye Büyük Millet Meclisini kurduk, 1923 yılında Cumhuriyeti kurduk. Bunlar gitti mi? Hayır gitmedi. Ne zamana kadar? 1933 yılına kadar. 1933 yılında Paris'te "Osmanlı Borçlarının Tasfiyesi" adıyla bir konferans d üzenlendi, bir toplantı yapıldı ve son noktayı 1933 yılında koyduk.

Bu iş bu kadar ciddîdir. Ben de tam bizim Hükûmetimizde, bizim ekonomiyle ilgili arkadaşlarımıza, en heyheyli günlerini yaşarlarken, yani bir yığın analiz yaptıktan sonra, "Bu gidiş iyi bir gidiş değildir, Düyunu Umumiye elbette bundan 120 sene önceki hâl yeni bir hâl olmayacaktır ama, hiç endişeniz olmasın ki postmodern bir Düyunu Umumiye durumuyla Türkiye karşılaşır" dedik. Birinci noktası bu.

CÜNEYT ÜLSEVER- Gazete kupürleri de var y anınızda.

İLHAN KESİCİ- Evet.

Şimdi bir başkası, burada kibar koymuş, geçen sene Kasım ayında; yine Kasım ayında Sayın Mesut Yılmaz Bey Başbakan, bizim ekonomideki arkadaşlarımız Ekonomi Bakanı, bizim o zamanki Hükûmet de 55. Hükûmet.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, Bakanlarımız dediğiniz zaman Güneş Taner ile Işın Çelebi var.

İLHAN KESİCİ- Evet, onları kastediyorum. Tabiî koalisyonun diğer bakanlıkları filan da var.

Şimdi bu Osman Ulagay Bey Milliyet'te çok saygıdeğer bir ekonomi muhabiri. Şuradaki tarihe ben önce arkadaşlarımızın dikkatini çekmek isterim: 15 Kasım 1998. Daha seçim kararı yok, seçim yok vesaire. Herkes ekonominin iyiye gittiğini ifade ediyor. Burada da diyor ki, "Kesici, kıştan sonra kara kış gelmesin..." Osman Ulagay Bey kibarlaştırmış, b enim tabirim biraz daha sertti.

Bu neyin üstüne söylenildi? Kasım ayının, yani geçen seneki Kasım ayının birinci haftasında İstanbul'da İngilizcesi "Word Economic Forum", Dünya Ekonomik Forumu toplandı. Benim de orada bir konuşmam vardı, orada konuştum, onun ertesinden itibaren de Türk medyasına da konuşmaya başladım. Dedim ki, "Kıştan sonra her zaman bahar veya yaz gelmez, kıştan sonra karakış gelir." Şimdi bu onunla ilgili bir şey. Yine şimdi de Sabah Gazetesinde değerli bir ekonomi muhabiri arkadaşımız var, o zaman Yeniyüzyıl'daydı, Abdurrahman Yıldırım Bey. Bunun tarihi de 16 Kasım, Milliyet'tekinden bir gün sonra. Bunu alabilirlerse arkadaşlarımız, sevinirim: "Kışın ardından karakış gelir." Kışın ardından karakış geldi, temmuz sıcağıyla şimdi buluştu. Temmuz sıcağı gibi katı samyeli gibi, Allah korusun kasıp kavuruyor ortalığı.

CÜNEYT ÜLSEVER- İlhan Bey, siz bütün uyarılarınızı yapmışsınız. Peki dinlenmedi mi, duyulmadı mı? Sizin gibi de eminim bu ülkede bunları öngören insanlar vardı.

İLHAN KESİCİ- Var.

CÜNEYT ÜLSEVER- Ne yaptı hükûmetler bu sırada?

İLHAN KESİCİ- Efendim, bu işleri bir tek ben biliyor değilim; biz bu işin öğrencisiyiz, hocası filan da değiliz.

CÜNEYT ÜLSEVER- Estağfurullah, ama ben teslim ediyorum, en iyi bilenlerden birisisin iz.

İLHAN KESİCİ- Ömrümüzün sonuna kadar da öğrencisi olmaya devam edeceğiz.

CÜNEYT ÜLSEVER- Benim aklıma şu geliyor: Yani partiniz, "İlhan bir şeyler söylüyorsun, burası bizim hepimizin ülkesi, gel bunu bir konuşalım..."

İLHAN KESİCİ- Ben meselâ, gıybet gibi olmasın, bütün bu lâfları hem grupta söylüyoruz, hem medyada söylüyoruz, hem de televizyonlarda da bütün kamuoyuna söylüyoruz, ama, meselâ bizim Sayın Başbakanımız o zaman bir 5 dakika bile... Bizim arkadaşlarımızın, bizim kendi ekonomiyle ilgil i bakanlarımızın bana verdiği, çizdiği iletim şu: O parlak bir resim. Ama "Sen de böyle şeyler söylüyorsun, gel bakalım bu iş nedir, şu işin doğrusunu bir tartışalım" filan...

CÜNEYT ÜLSEVER- Bu tarihlerde bu Türkbank olayları filan var mıydı?

İLHAN KESİCİ- Hayır, o çok daha sonra.

CÜNEYT ÜLSEVER- Daha sonra mıydı?

İLHAN KESİCİ- Çok daha sonra, evet, ondan çok daha sonra. Şimdi o iş olmadı. Tabiî bunu söylemek, ayrıca, yani "kıştan sonra karakış geliyor" diye, insanın yüzüne, biz nasıl şimdi iftiharla söylüyoruz, ya bir de gelmemiş olsaydı bunu da insanın yüzüne yapıştırırlardı. Yaptığımız riskli bir şey yani.

CÜNEYT ÜLSEVER- Veyahut ne bileyim ben, Sayın Başbakan hem sizi çağırır, hem pozitif resim verenleri çağırır, "Aranızda bir karar verin, hanginiz haklısınız, hanginiz haksızsınız..." Hatta "haksız olanı da bir dahaki seçimde alay yapmayacağım" der meselâ.

İLHAN KESİCİ- Meselâ yani.

Şimdi buradan bir başka bahise geleyim ben.

Bu, IMF heyetinin iki gün önce verdiği rapor. Bu raporda bir yığın şey söyleniyor, gazetelerde de söylenildi. Sizin arkadaşlarınız da çok güzel hazırlamışlar bu bölümün başında ekonomiyle ilgili olan durumu. Benim dikkatimi çeken üç tane İngilizce lâf var burada.

1- Diyor ki, "Long delay", çok uzun...

CÜNEYT ÜLSEVE R- Çok uzun vadeli ertelenmiş.

İLHAN KESİCİ- Yapmamışsınız. "Long delay", çok ertelenmiş birtakım işleri, yani bu yapısal uyuma alınması gereken tedbirler, bunu "çok ertelediğiniz" diyor, "Long delay."

2- Bir yerde "Much needet" diyor, çok ihtiyatlı, çok mecbur, "Çok daha acilen yapmanız gereken şeyler, onları da yapmamışsınız" diyor.

Bir yerde de diyor ki, İngilizcesini söylediğim için seyircilerimiz bağışlasınlar ama...

CÜNEYT ÜLSEVER- Sonra lütfen tercümesini de...

İLHAN KESİCİ- "Cost all in action is very hard", hiçbir şey yapmazsanız maliyeti çok yüksektir.

CÜNEYT ÜLSEVER- Hareketsizliğin maliyeti çok yüksek olur.

İLHAN KESİCİ- Yani biz, "siz şunları şunları yapın diyoruz; yapmazsanız keyfiniz bilir."

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, böyle üç cümle bir araya gelince; "çok ihtiyaç olanlar, uzan vadeli hep ertelenmiş ve hiçbir şey yapılmamış..."

İLHAN KESİCİ- Ama diyor ki, "Bu andan itibaren yine bir şey yapmamaya devam ederseniz bunun maliyeti çok daha yüksek olur." İşte onun maliyeti şimdi yavaş yavaş görülüyor.

Netice itibariyle bu IMF, Dünya Bankası, diğer dünyadaki uluslararası organizasyonlar -buradan yeni satır başı açmış olalım- hiçbir ülkeye düşman müesseseler değildir, düşman organizasyonlar değildir, kötü insanlar değildir, bilmez insanlar değildir. Ellerinde dünyanın en parlak insanlarını uzman olarak alıyorlar, istihdam ediyorlar, 10 bin dolar maaş veriyorlar vesaire.

CÜNEYT ÜLSEVER- Çok saygın Türkler de var bu kurumlarda çalışan.

İLHAN KESİCİ- Çok saygın Türkler de var. Dünya Bankasının iki kere Türkiye Başkan Yardımcılığını elde etti. Bir Sayın Atilla Karaosmanoğlu Bey, uzun süre Dünya Başkan Yardımcılığını yaptı, bir de Kemal Derviş. Arkadaşımız, belki sizin de arkadaşınızdır, dostumuz, o da şimdi Dünya Bankasında Başkan Yardımcılığı falan yapıyor. O yüzden çok ciddî organizasyonlardır.

Ayrıca, uzun süreden beri bizim bu organizasyonlarla ilişkimiz vardır, Türkiye'yi de ayrıca severler. Türkiye ekonomisinin batmasına kat'iyen izin vermek istemezler ellerinden geldiğince.

CÜNEYT ÜLSEVER- Menfaatleri de zaten...

İLHAN KESİCİ- Öyledir. Şimdi siyaseten de; bazı arkadaşlarımız, bazı Sayın Genel Başkanlar, -Profesör Tansu Çiller'i dinledim iki gün önce televizyonda- acaba IMF'nin vereceği yardım karşılığında Kıbrıs mı satılıyor anlamına gelen lâflar söyledi. Bu işler öyle değildir. Bu işlerin karşılığında bir bedel filan siyaseten olmaz böyle. Ama siyaseten şu olur: Bizim bölgemizde Rusya bu bölgenin en büyük ekonomisidir; çöktü. Bu bölgenin ikinci en büyük ekonomisi Türkiye'dir. T ü rkiye'nin çökmesi, yahut ekonomik anlamda çok daha geriye gidiyor olması IMF'nin işine gelmez. Batı dünyasında, özellikle Amerika Birleşik Devletlerinin işine gelmez. Neden?.. Bu bölgesel dengeler kaybolur. Türkiye'nin acze düşmesi demek bu bölgenin bütün ü yle istikrarsızlığa düşmesi demektir. Zaten yeteri kadar istikrarsızlığı vardır; İran'ı var, Irak'ı var, Suriye'si var, Yunanistan'ın problemi var, Doğu Akdeniz problemi var. Kafkasya'daki bir yığın sıkıntı var, Balkanlar'daki bir yığın sıkıntı var; bir d e Türkiye daha fazla acze düşerse bu bölge hepten sıkıntı alanı olur. O yüzden Türkiye'ye yardım etmek isterler. Ama, Türkiye'nin de hiç olmazsa kendi ev ödevini, kendisine düşeni yapması lâzım.

Şimdi bizde bu camiler, genellikle bazen yanlış anlaşılır ama, vatandaşın katkılarıyla yapılır. Yani devlet cami yapmaz, cami yapımına fazla bir para tahsis etmez, vatandaşlar yapar, cami dernekleri filan kurulur vesaire. Bunu başka bir şey için söylüyorum; şöyle hoş bir deyim var; genellikle şu söylenir: "Minar e yi görmeden camiye hayır edilmez." Yani minareyi göreceksiniz ki, ondan sonra "bu cami yapılıyor" deyip camiye yardım edesiniz. IMF'nin de bize söylediği netice itibariyle budur, "Kardeşim, minareni bir göreyim, yani yapmak gereken şu ekonomik tedbirleri a l." Siyasî tedbirleri de söylemek ister, ama zarif olmayacağı için siyaseten bir şey söylemez, sadece ekonomiyle ilgili olan bölümünü söyler. "Şu tedbirleri al; bu tedbirler, senin bana vereceğin şeyler varsa, akıllar, onları söyle. Ben de bütün dünyayı b i liyorum ki, çünkü bütün dünya ekonomisini, bütün dünya ülkelerini takip ediyorum, ben de aklım yettiğince sana yardım edeyim..."

CÜNEYT ÜLSEVER- Ama yeter ki bu tedbirler konusunda ciddî olsunlar.

İLHAN KESİCİ- "Ama bu tedbirleri al, minareyi göreyim, ondan sonra da sana yardım edeyim." Eğer Türkiye minareyi kendi başına yapamazsa, yani ilk tedbirlerini kendisi alıp uygulamaya başlamazsa IMF'den Türkiye'ye hayır yoktur. Olmasını beklemenin de hiçbir anlamı da ayrıca yoktur.

CÜNEYT ÜLSEVER- Hakkı da yo ktur Türkiye'nin?..

İLHAN KESİCİ- Hakkı da yoktur.

Yine bir halk deyişi. Bunca ekonomiyi filan anlatıyoruz, yine bir halk deyişi söyleyeyim. İzin verirsen bir de anekdot, bir fıkramsı bir şey...

CÜNEYT ÜLSEVER- Lütfen buyurun.

İLHAN KESİCİ- Halk deyişi şudur: "Elin atacağı taş uzağa da düşer, yakına da düşer." Belli olmaz diyor yani. Mesele sen kendi taşına bak; sen kendi taşını istediğin yere atabiliyor musun, atamıyor musun. Yoksa elin taşına bakarsan, el atsın da düşsün o istediğim yere dersen b a zen uzağına düşer, bazen yakınına düşer; kendi taşına bak.

Şimdi bu grup konuşmasında, yani o düyunu umumiye ile ilgili yaptığınız kapalı grup toplantısında ekonomiyi yine çok net bir şekilde ifade edecek bir fıkra veya anekdot diyelim, onu anlattık. Bu "folk İslam", halk İslâmı denilen veya halk inanışı denilen bir inanış vardır; bütün dinlerde vardır, bizde de vardır. Buna göre, cenazeyi biz defnettiğimiz zaman -defin merasimlerinde bulunmuşsunuzdur- üstüne bazı yerlerde ya bir tahta veya bir beton atı l ır. Bunun adına "sapıtma taşı" denir. Asıl Gaziantep merkezli olmak üzere Orta Anadolu'nun hemen hemen tamamında kullanılan bir deyimdir, sapıtma taşı denir buna. Sebebi şu: Halk inanışına göre, cenaze aşağıda defnedildikten sonra yukarıdaki gürültüyü, y a ni duaları, ağlaşmaları, sızlaşmaları vesaire duyarmış. Sonra da dermiş ki, galiba bir şeyler oldu, birileri öldü, böyle imamlar dualar okuyor, Kur'anıkerimler okunuyor, ağlaşılıyor, sızlaşılıyor vesaire, "vah vah" filan dermiş. Sonra da tabiî cenaze mera s imi biter, imam talkın vermeye başlar, dualar biter, cemaat de dağılır. Aşağıdaki cenaze de dermiş ki, "Tamam, artık galiba cenaze merasimi bitti, ben de kalkıp gideyim." Herkes gidiyor, ben de kalkıp gideyim dediğinde, yetinirmiş, kafayı kaldırırmış, o z a man kafayı o taşın üstüne vurur. İşte bu taşın adına sapıtma taşı denir. O zaman aklı başına gelirmiş ki, eyvah meğer vefat eden, ölen benmişim.

Bu anekdotu, 8 Mart 1998'de kapalı grup toplantısıyla yaptığım ekonomiyle ilgili konuşmanın hem de başında anlattım. Yani, Türkiye'nin durumu budur, içinde bulunduğumuz hal budur, bunun tedbirlerini eksik bırakmamak lâzımdır diye.

Bu bakımdan; yani ben söyledim, öbürü söyledi vesaire falan...

CÜNEYT ÜLSEVER- Yak, zaten ben sordum size, siz açmadınız.

İLHAN KESİCİ- Şimdi "buradan nasıl çıkılır"a falan da bakalım. Bu IMF denilen organizasyonun verdiği akıllar da vardır, bizim akıllarımız da vardır...

CÜNEYT ÜLSEVER- Ona gelmeden çok kısa bir şey; programın sonuna varıyoruz.

Daha evvelki sohbetlerimizden de biliyorum ki, demokrasi denilen kavramlar, ta Magna Carta'a giderek, bütçe kavramıyla demokrasi kavramının da iç içe olduğu, bunların sanki birbirini besleyen ve birbiriyle yaşayan kavramlar olduğunu söylüyordunuz; demokrasi kavramını bunu içine nasıl so kuyorsunuz?

İLHAN KESİCİ- Uluslararası sermaye hareketlerinden filan pay alabilmek için önemli işlerden bir tanesi de demokrasi. Siyasal rejimimize bakarlar. Batılı anlamda demokrasi olması lâzımdır. Bu yüksek standartlı bir demokratik anlayıştır; kişisel hak ve özgürlüklerinde hem ekonomide, hem siyasette daha yüksek standartlı hâle gelmesi lâzım.

Şimdi bu demokrasi filan denen işin başlangıç noktası bütçedir, ekonomidir yani, siyasî değildir. Parlâmentoların kuruluş tarihi olarak Magna Carta verilir. Magna Carta dediğimiz büyük anlaşma, büyük sözleşme demek Türkçesi.

CÜNEYT ÜLSEVER- Tarih olarak da...

İLHAN KESİCİ- 1200'lü yıllardır, 1260 ile 1290 arasındaki bir süreçtir o.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani 13'üncü yüzyıl?

İLHAN KESİCİ- Şimdi biz 21'inci yüzyıldayız.

İngiltere'de o zaman krallıklar var. Birkaç tane krallık var. Zaten hâlâ İngiltere'nin adı United Kingdom'dur, Birleşik Krallıklar. Birleşik krallıklar, krallıklar vergi saldılar ahalinin üstüne. Miktarı çok geldi halka, halk isyan etti. Dedi ki, ben bu vergiyi vermiyorum. Sonra mecbur kaldı Krallık, halkın temsilcileriyle vergi meselesini müzakere etmeye.

CÜNEYT ÜLSEVER- Uzlaşma aradı?

İLHAN KESİCİ- Biz hâlâ doğru dürüst halkımızla veya halkın temsilcisi gibi sivil toplum örgütleriyle, diyelim Odalar Birliği, diyelim TÜSİAD, diyelim İstanbul Sanayi Odası, İstanbul Ticaret Odası, bunlarla bile hâlâ çok konuşmayan bir ülkeyiz, çok konuşmayan bir devletiz. Ama eloğlu, bazen beğeniriz beğenmeyiz; İngiltere bunu bundan tam 700 sene önce halkıyl a anlaşmak mecburiyetinde olduğu, yani o toplumsal sözleşme denilen işi yapmak mecburiyetinde kalmıştır.

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani, Osmanlı kurulurken onlar kendi halkıyla anlaşma ihtiyacını duymuşlardır.

İLHAN KESİCİ- Konuşuyorlardı, vergilerin miktarı üstüne. Neden benden, diyelim ki şu kadar vergi alıyorsun arkadaş diyor Krallığa halk veya halkın temsilcileri ve "ne yapacaksın bu vergiyi" diyor. İşte bu gelir bacağı, işin vergi toplama bacağı.

Aradan bir miktar geçtikten sonra, işte o halkın temsilcileri, yani "sana vergi vereyim ama, neden bu kadar yüksek istiyorsun" diyen insanların temsilcileri İngiltere'deki Avam Kamarasını teşkil ettiler. Bir Lordlar Kamarası var biliyorsunuz, bir de halk, ahalî kamarası var, halkın seçtiği adamlar. O zaman halkın temsilcisi oldukları için "vergi meselesini gidin bu krallarla konuşun" dediği adamlar şimdi milletvekili, parlamenter olan adamlar.

Aradan 10-15 sene geçti, bu vergiyi bıraktılar, dediler ki "siz bu parayı nereye harcıyorsunuz, bana hesap verin" dediler. Yani, sen benden topladın 100 lira, tamam. 100 liraya itiraz etmiyoruz, iyi.

CÜNEYT ÜLSEVER- Orda anlaşmıştık.

İLHAN KESİCİ- Ona anlaştık, ama bu 100 lirayı nereye harcayacaksın; nereye fabrika yapacaksın, nereye içme suyu yapacaksın, nereye tekrar alt yapı yapacaksın, bir; iki, neden yol yapımına 5 lira koyuyorsun da 10 lira koymuyorsun, neden içme suyuna 3 lira koyuyorsun da 4 lira koymuyorsun, neden eğitime 5 lira koyuyorsun da 25 lira koymuyorsun dedi; harcamanın kalemlerini de gösterdi.

Şimdi bu ikisini birleştirin, bizim bütçe dediğimiz şey ortaya çıkar. Bütçenin gelirleri var, nasıl vergiler alınacak bir tarafında. Bunlar, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmesinin sebebi o, hangi bakanlığa ne kadar bütçe tahsis edildi, hangi projelere t a hsis edildi; bütün bunların gösterilmesi lâzımdır. İşte o münasebetle de bütçeyi, bizim şimdi bu beğenmediğimiz bütçeyi eloğlu bundan 700 sene önce, harcamaları nerelere yapacağının, gelirleri nereden alacağının toplantısını yaptı. Bu noktada izin verirs e niz, ekonominin toplumsal hayattaki önemini hepimiz biliyoruz da, tarihten de, meselâ Tevrattan; bizim Kur'anıkerimde de var bu hikâye, Tevrat'ta da var aynıyla, bu ne kadar mühim bir şeydir, onunla ilgili bir anekdot izin verirseniz anlatmak istiyorum.

CÜNEYT ÜLSEVER- Lütfen.

İLHAN KESİCİ- Hazreti Musa Mısır'dan topladı esaretten kurtarmak için kabilesini, halkını topladı, kabilelerini topladı, Mısır'dan kaçtı. Hücum ettiler Mısır orduları, Kızıldeniz'in kenarında acze düşüldü, işte "Asayı Musa", Hazreti Musa asasını vurdu, Kızıldeniz yarıldı, kabilesiyle beraber karşı tarafa geçtiler. O karşı tarafın adı dinî literatürde Arzı Mevus'tur, vaat edilen topraklar, şimdi İsrail'in bulunduğu topraklar. Ama çöl de var biliyorsunuz o zaman. Halk sonra burada n e yle geçindi? Tarım bilmiyorlar işçiler, ziraat bilmiyorlar, tohumlukları yok vesaire; orada Cenab-ı Allah tarafından bunlara yardım edildi. Şimdi Selva ismini kullanan kız arkadaşlarımız vardır, sizin de vardır, benim de tanıdığım birkaç tane var; Selva, ç öl bıldırcını demek. Çölde bulunan bir kuş. Daha ziyade bu kabile, Musa'nın kabilesi, İsrailoğulları çöl bıldırcınıyla beslendiler, bir de helva diye Türkçe'ye tercüme edebileceğimiz böyle bir ağaç tatlısı, ağaç meyvesi gibi bir şey.

CÜNEYT ÜLSEVER- Doğal bir tatlı veya meyve.

İLHAN KESİCİ- Bu, tabiî karınları doyurmaya yetmedi. Önemli olan gelmek istediğim nokta şu: Hem miktarı azdı, hem ağız tatlarına uygun değildi. Sonra bu kabile Hazreti Musa'ya isyan etti; itiraz ettiler ve isyan ettiler, "Biz Mısır'a geri dönmek istiyoruz" dediler. "Niye Mısır'ı istiyorsunuz; orada esaret vardı, köle gibi çalıştırılıyordunuz, bakın burada özgürsünüz, hürsünüz" filan. "Ama" dediler, "burada yeterince karnımız doymuyor." Bu Selva ile filan olmuyor bu iş, çöl bıldır c ınıyla.

CÜNEYT ÜLSEVER- Ekonomi peygamberlere bile kafa tutturmuş yani?

İLHAN KESİCİ- Öyledir.

"Peki, orada ne var, yani fazla ne yiyordunuz ki? Orada bal börek yemiyordunuz, köleydiniz orada." "Hiç olmazsa soğan vardı, hiç olmazsa sarımsak vardı" dediler veya yeşillikler vardı. Yani soğan için bile kendi özgürlüğünden vazgeçip peygamberlerine, Hazreti Musa'ya itiraz edip, isyan edip Mısır'a tekrar geri dönmek istediler. Tabiî dönülmedi, ondan sonraki zaman içerisinde başka şeyler filan oldu, ama bu çok ciddî bir hikâyedir. Ekonomi, ülkelerin kendi savunmaları için, güvenlikleri için; demin dış politikada gördük. Şimdi sizin bu karşınıza gelsin, sizin bugünkü yazınız Hürriyet Gazetesinde... Aklımda kaldığı kadarıyla başlığı, "Türkiye'nin hasımları mı var sıkıntıları mı var?" Cevap; Türkiye'nin hasımları da var...

Bunları benden başka bileni yok mu bu ülkenin? Benden başka bileni çok. Siyasî kadrolarda da bilen var, ama az. Türkiye'nin iktisat hocaları var, Türkiye'nin iç dünyasında çok parlak beyinler var, finans dünyasında insanları var, yani her tarafında var. Siyaset kadrolarında da var. Ekonomi bürokrasisi bütün bu işleri bilir. Türkiye'nin çok iyi yetişmiş bir ekonomi bürokrasisi vardır; gittikçe tırpanlıyoruz, gittikçe onları darmadağan ediyor u z, 1000 dolar para vermiyoruz. Ekonomi bürokrasisindeki ortalama insanın maaşı, müsteşarın maaşı, genel müdürün maaşı 1000 dolar değil. Zaten Türkiye'nin profesörünün maaşı 1000 dolar değil. Türkiye'deki ortalama maaş 300 dolar. Bununla Türkiye bu coğrafy a da, dünyanın en belâlı coğrafyalarından, en zor coğrafyalarından birinde en önemli görev Millî İstihbarat Teşkilâtının görevleridir veya iç emniyet hizmetleridir. Millî İstihbarat Teşkilâtının ortalama aylığı 700 dolardır. Siz bu 700 dolarla KGB'ye karşı, CIA'a karşı, Mossad'a karşı, Savak'a karşı; Allah'tan CIA, Mossad iş birliği yaptığımız dost organizasyonlar filan ama, yine de ayrıca bulmanız gereken bir şey. Yunanistan istihbaratına karşı Suriye istihbaratı,

İran istihbaratı, Irak istihbaratı, Rus istihbaratı Kuzey Irak istihbaratı vesaire, bütün bunlara karşı istihbarat yapmanız gereken bir şey, verdiğiniz aylık maaşı ortalama 1000 doların altında, 700-800 dolar. Bununla bu ekonominin altından kalkılamaz. Bu bakımdan, bu ekonominin illa da her neye m al olursa olsun adam edilmesi lazım.

CÜNEYT ÜLSEVER- Vaktimiz kısalıyor, o zaman şeye gelebilir miyiz; ne yapmamız lazım? Ne olur bu akşam bizleri uykusuz bırakmayın; yani her şey bitti mi, yapılacak hiçbir şey kalmadı mı?

İLHAN KESİCİ- Her zaman yapılacak bir şey vardır. Bütün bunlara karşı Türkiye'nin önünde müthiş insanları var. Bana göre, şimdi teknik bölümünü açarız, teknikten önce bir şey söylemiş olayım. Bütün bu Türkiye'deki ekonomiyi berbat eden şeyin aslı siyaset kurumunun istikrarsızlığıdır.

Şimdi üç tane ekonomimizin çok iyi olduğu dönem var.

CÜNEYT ÜLSEVER- Uyarı alıyorum, 5 dakika içinde toparlayalım.

İLHAN KESİCİ- Peki.

Demokrat Parti 1950-1958; yıllık ortalama büyüme hızı her yıl üst üste yüzde 7,3.

Adalet Partisi 1965-1971, her yıl yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 7,2.

CÜNEYT ÜLSEVER- Ve enflâsyonun da en düşük olduğu dönem.

İLHAN KESİCİ- Tabiî.

ANAP, Turgut Beyin ANAP'ı. 1983-1987, her yıl yılık ortalama yüzde 6,6.

Bu işin bir tarafı.

Öbür tarafı: Demokrat Partinin arkasında iki seçim üst üste yüzde 54 oy var. Adalet Partisinin arkasında ilk seçim üst üste yüzde 49 ve yüzde 52.5 oy var. Turgut Beyin arkasında başlangıcında yüzde 45,5 oy var.

Şimdiki partilerimize bakalım: Yüzde 12 var, Hükûmet ortağı. Yüzde 13 var, Hükûmet ortağı. Yüzde 18 var; en büyük partimizin oyu yüzde 21.

İngiltere de parlamenter demokrasi. İngiltere Parlâmentosundaki en küçük partinin oyu yüzde 21, bizim en büyük partimizin.

Bunun anlamı ne demek iktisaden? Bana göre, bütün ekonomik faaliyetlerin bir başbakan yardımcılığı altında toplanması lâzım; bir.

İki; 37 tane bakanlık Türkiye için lükstür. Dünyanın bütün ülkeleri için lükstür, böyle bir şey olamaz. Toplantı yapabilmek meselesinde de "menegible" değildir, idare edilebilir bir toplantı büyüklüğü değildir. Türkiye'nin 17 tane icracı bakanlığı vardır, üç tane de devlet bakanlığı, 20. İster bu hükûmet, ister başka bir hükûmet, bakanlar kurulunu 20'ye çekmelidir. Bütün ekonomik faaliyetleri bir başbakan yardımcısının altında toplamalıdır . Halbuki üç partili koalisyon olunca; ekonomik birimleri üçe bölelim, üç ana birimi var. Maliye'yle ilgili ekonomik birimler var, Plânlama'yla ilgili ekonomik birimler var, Hazine'yle ilgili ekonomik birimler var; bunun tek bir çatı altında toplanması lâ z ımdır. Halbuki, üçlü koalisyon olduğu için, hatırı kalmasın diye Maliye grubu ANAP'a, Plânlama grubu MHP'ye, Hazine grubu da DSP'ye verilmiştir. Bundan kurtulmak lâzım.

Üç: İki yıllık, yani çok zamandan beri söylediğimiz orta vadeli bir program yapılmalıdır. Bu yapılabilir. Bunun içerisine iki yıllık, yeni bir unsur olmak üzere sabit fiyatlarla çalışılmış bir bütçe konulmalıdır. Yani, iki sene sonra A üniversitesinin, B üniversitesinin, B bakanlığının bütçesi, geliri ve gideri şunlar olacaktır diye bilin m elidir. Şimdi bu ciddî bir şeydir. Buradan, halktan o zaman bir fedakârlık istenebilir, ister sosyal güvenliği ve ister şeyiyle. Ama, bütün bunun bir toplumsal uzlaşmayla olması lâzım. Bu meselenin ciddiyeti anlatılmalı, anlatılmalı, anlatılmalıdır. Halkı n kafasındaki bütün kuşkular giderilmelidir, iş dünyasının kafasındaki bütün kuşkular giderilmelidir ve denilmelidir ki, meselâ iki yıl üst üste oruç tutacağız. Bizim halkımız, bizim inancımızdaki insanlar senenin yüzde 10'unu, bir ayını sabahtan akşama ka d ar aç susuz getiriyorlar, bunun arkasından bayram geliyor. Eğer halka anlatılırsa ki, iki yıllık ciddî bir programın arkasından bir ekonomik bayram gelmektedir, bayram gelecektir, o zaman iki yıl oruç tutmaya da razı.

CÜNEYT ÜLSEVER- Ama, bu orucun eşit tutulacağına halkın inanması lâzım değil mi?

İLHAN KESİCİ- Elbette.

CÜNEYT ÜLSEVER- Hepimizin bir arada tutacağı...

İLHAN KESİCİ- Herkesin. Bunun içerisinde kamu kendi üstüne düşeni yapmalı, işte demin söyledik. Halk görsün ki, 37 bakanlığı 27'ye indirdin, bütün ekonomik birimleri bir yerde topladın, kendi yapman gereken, azaltman gereken ne kadar harcaman varsa onları azalttın, gelirlerini çok daha ciddî bir şekilde toplamak için kafa yoruyorsun, patlatıyorsun, o görülüyor. İş dünyası şu tür fedakâr l ıklarda bulunacak, sanayiciler bu tür bulunacak, bankacılar şu tür bulunacak; onun üstüne de işçilerinizden, memurlarınızdan, ziraatçilerinizden, çiftçilerinizden belli fedakârlıkları filan istersiniz. Ben inanıyorum ki, Türkiye hem iktisaden, hem siyaset e n -bununla bağlayalım izin verirseniz- bir küheylandır. Ama düşünün ki, dünyanın en iyi yarış atının binicisini üç senede beş kere değiştirin, beş ayrı binici binsin üç sene içerisinde, at ne olduğunu şaşırır. Bunu siyasete benzetelim. Türkiye son üç sen e içerisinde beş tane başbakan değiştirdi. Ben üç yıllık milletvekilliği yaptım. Gittiğimde Profesör Sayın Çiller Başbakandı, arkasından Sayın Mesut Yılmaz Bey Başbakandı. Profesör Erbakan, tekrar Sayın Mesut Yılmaz Bey, araya bir başka giriş çıkış oldu, S a yın Bülent Ecevit...

Dört senede bu coğrafya, demin dört günlük faiz tutarı kadar Dışişleri'ne bütçesini verdiğimiz Dışişleri Bakanlığı beş senede 9 tane Dışişleri Bakanı değiştirdi. Aralarında 35 günlük olanı var, 55 günlük olanı var, 60 günlük olanı var; bu coğrafyanın Dışişleri Bakanı. Dört senede 11 tane İçişleri Bakanı değiştirdik. Polis ne yapsın bu işe, yani emniyet kuvvetleri, emniyet organizasyonunu ne yapsın? Her bakan geldiğinde ayrı bir müsteşar, ayrı genel müdürler, ayrı daire başkanları, ay r ı emniyet müdürleri. Şimdi, artı eksi olsun filan diye söylemiyorum ama, bin tane yüksek emniyet görevlisi yer değiştirdi.

Bu coğrafya, ekonomi yönetimi, ülke yönetimi bu kadar böyle bir hâli kaldırmaz. O bakımdan, ben inanıyorum ki Türkiye siyasî istikrarını, sizin ekonomik-politik dediğinizin politik ekonomi bölümünü almış olalım, siyasî istikrarını sağlarsa -hiç zor bir şey değildir- Siyasî Partiler Yasasını bir münasebetle, halkın da illâ da yapın, illâ da yapın dediği "çünkü altında ezilen ben oluyo r um" çağrışmasıyla, Siyasî Partiler Yasasını daha demokratik bir siyasî parti yasası hâline getirmesi lâzım. Lider egemenliğinden kurtulacaksınız. Milletvekillerinin seçme usullerini, seçilme usullerini daha çok halka emanet edeceksiniz. Halk nasıl kendi d o ktorunu seçiyor, kendi avukatını seçiyor, ufak bir iş için yani, bir dişi için bile dişçisini seçiyor, ama milletvekilini seçemiyor. Önüne konulan listeyi, kendisine dayatılan doktor varsa ona nasıl gitmek mecburiyetindeyse kendisine dayatılan insanları s e çiyor; ondan hesap da soramıyor, seçilmiş olan insan gelip halka da o münasebetle hesap vermiyor.

Sadece seçim mevzuatının değiştirilmesiyle, düzenlenmesiyle; bunun ne olması lâzım geldiği, bütün kafalar bir araya gelir toplanır, üç ayda beş ayda, üç toplantıda beş toplantıda bulunur. Sadece seçim mevzuatını değiştirmek üzere Türkiye 2000 yılında, yani önümüzdeki sene 2000 yılında herhangi bir büyük genel seçimde tek partiyi iktidara getirebilecek tarzda, ona vücut verecek, onu düzenleyecek tarzda bir s i yasî istikrar arayışına girebilir.

Bu siyasî istikrarı bulamazsak biz, yani şimdi benzetelim: Şimdi bu stüdyo pırıl pırıl, televizyon stüdyosu, Allah bilir 1000 vatlık ampuller bunlar, bilmiyorum. Ama siyasî partilere gelelim şimdi; siyasî partinin canı da bir ampulün canı gibi bir şey, takatı gibi bir şey. Yüzde 12'lik parti 12 mumluk, yahut 12 vatlık bir ampul değerindedir. Yüzde 13'lük parti 13 vat. Şimdi siz burada bu stüdyoya 12 vatlık, 13 vatlık lâmbaları koyarsanız bu stüdyoyu ne kadar aydınlatabi l iriz, ışınabiliriz? Yüzde 12'lik, yüzde 13'lük partiler de Türk ekonomisini ancak o kadar ayağa kaldırabilirler. Halbuki Türk ekonomisinin ayağa kalkabilmesi için 1000 vatlık, 500 vatlık beyinlere, kadrolara...

CÜNEYT ÜLSEVER- Yani illâ ki diyorsunuz ki, tek partinin, bahsettiğiniz koşullarda...

İLHAN KESİCİ- Mümkün olduğu ölçüde...

CÜNEYT ÜLSEVER- ...Yönettiği bir Türkiye'nin yaratılması elzem ve şarttır diyorsunuz?

İLHAN KESİCİ- Kaçınılmazdır. Onun olmaması hâlinde Türkiye'nin ekonomisi daha müşküle gidecektir. Bundan da en çok; siyasîlere hiçbir şey olmaz. Bakın, parti genel başkanları aynı; onların bakanları, arkadaşları, milletvekilleri de aynı, saltanatları aynı, onlara bir şey olmuyor. Ama turizm sektörü çökünce bir milyon insan bundan etkile n iyor. Tekstil sektöründeki arıza, Türkiye'nin can damarıdır tekstil sektörü yahut birinci can damarıdır, aortudur, yani güçlü damara aort damarı diyoruz, aortudur. Orada iki milyon civarında istihdam, 15-20 milyar dolarlık ihracat ve yurt içi üretimi vardır, o çöküyor. Taahhüt sektörü; yani bütün Bayındırlık Bakanlığına üç günlük faiz parası kadar para veriyorsunuz. Bunlar halka işsizlik olarak gelir, daha sefil bir durum, pahalılık vesaire, bunları etkiler, canını sıkar halkın, yüreği yanar halkın. Ama siyasetçilere hiçbir şey olmuyor.

CÜNEYT ÜLSEVER- Hiçbir şey olmaz.

İLHAN KESİCİ- O bakımdan meselenin özü siyasî istikrardadır.

CÜNEYT ÜLSEVER- Peki.

Sayın İlhan Kesici, bizi aydınlattığınız, tenvir ettiğiniz için, sadece bütçede kalmayıp bütün bir dünya turu attırıp, ama sonunda yine Türkiye'nin bir küheylan olarak durmasını arzu ettiğiniz için, öyle gördüğünüz için ve bunları bizimle paylaştığınız için ben size çok teşekkür ediyorum, sağ olun var olun.

Sayın seyirciler, haftaya bir başka ateşli programda, ateşli tartışmacılarla beraber buluşmak üzere sizlere iyi geceler diliyor, en derin saygılarımı sunuyorum.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.