Facebook
Twitter
Ekonomik Kriz İçinde Kriz Yönetimi
Şakir Süter | Kanal 9 - Galeri | 17.12.1998
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

ŞAKİR SÜTER- Yeni bir "Galeri" Programından merhaba efendim.

Bu haftaki konuğumuz İlhan Kesici, ANAP Bursa Milletvekili.

Kendisiyle öncelikle ekonomik krizi ve global krizi konuşacağız, daha sonra da iç politikaya dönük soruları yönelteceğiz kendisine.

Efendim, hoş geldiniz.

İLHAN KESİCİ- Sağ olun.

ŞAKİR SÜTER- Sayın Kesici, şu anda Türkiye'de bir ekonomik kriz yaşandığı iddiası var. Bir başka iddiaya göre, kriz değil krizcik yaşanıyor. Bu kriz yeni mi doğdu, global krizin etkileri nelerdir, sadece global krizden mi kaynaklanmaktadır; şöyle bir çerçeve çizebilir misiniz efendim?

İLHAN KESİCİ- Evet, biz dün öğleden sonra İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ile Ekonomik ve Malî Etütler Vakfı, eski Maliye Bakanlarımızdan, 1980 öncesi, Ziya Müezzinoğlu Beyefendinin bir vakfının müşterek bir toplantısında bu konuyu değerlendirdik. Aşağı yukarı tam 5,5 saatlik bir panel oldu. O oturumu da ben yönettim. Çok değerli pane l istler vardı; Ziya Müezzinoğlu, Osman Birsen, Menkul Kıymetler Borsası Başkanı, Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, Dış Ticaret Müsteşarı Yavuz Ege, eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez, İstanbul Sanayi Odası Başkanı Hüsamettin Kavi vesaire. Aşağı yukarı bu arkadaşlarımızın tamamı, 1978 krizinden bu yana, yani bizim tarihimizde epeyice bir kriz var, 1978-1980 var, 1988'lerde ona benzeyen bir hâl oldu, 1994 oldu, bütün bu krizlerin içerisinde sorumlu mevkide bulunmuş olan arkadaşlarımız. Konunun adı da, "ekon omik kriz içinde kriz yönetimi" idi.

ŞAKİR SÜTER- Kabul edilmiş yani kriz.

İLHAN KESİCİ- Evet.

Şimdi ortaya çıkan hâdise şöyle bir şey oldu: Tabiî arkadaşlarımız farklı noktalardan filan hepsi yaklaştı ama, krizin tanımı ne, yani ne olduğu zaman biz adına kriz diyoruz? Türkiye'deki kriz bu krize uyuyor mu? Dünyadakinin adı kriz. Çünkü, biz dünyadakinin adını nereden öğreniyoruz? İngilizce, özellikle İngilizce gazetelerde, dergilerde, makalelerde vesaire "global crisis" diyor, yani global kriz.

Global krizi ikiye ayırmak lâzım; bir finansman boyutu var, finansal kriz, bir de reel ekonomi dediğimiz ekonomik kriz. Finansal kriz ekonomik krizi besliyor.

Şimdi bu daha ziyade üç ana grup, ülke gruplarında çıktı. Yani, önce Uzak Asya dediğimiz, Uzak Doğu dediğimiz ülkeler topluluğunda çıktı. Bunlar eski adıyla böyle "Pasifik kaplanları, Pasifik aslanları" vesaire, Pasifik Okyanusunun kenarındaki ülkeler, dünyanın bir ucu, bize göre doğudaki en ucu; Güney Kore, Tayvan, Hong-Kong, Singapur, Malezya, Endonezy a vesaire. Daha sonra bu bir büyük atlayış gösterdi, Japonya'yı da etkiledi, ilgilendirdi ama Rusya'ya geldi, bizim yanı başımızda. Rusya'dan yine bir büyük atlayış gösterdi, Latin Amerika'ya, özellikle Brezilya olmak üzere Latin Amerika'ya gitti. Bütün bu n lara bakıldığında bu işin adı dünya literatüründe ekonomik kriz, finansal kriz ve ekonomik kriz.

Finansal boyutu şu: Bir iki temel sebebine de bakarız ama, sonuçları bizi daha çok ilgilendiriyor, sebepleri de ilgilendirecek elbette. İlk şöyle başladı: Buralara uluslar arası sermaye hareketleri çok yoğun bir şekilde geliyor. Bir münasebetle buradaki ülkelerin bir kısmında ekonomilerinde bir sıkıntı hissedildi. Ekonomilerinde sıkıntı hissedilir gibi olunca IMF geldi oraya, ekonomi ne durumda diye. IMF'in i l k incelemelerine göre, IMF baktı ki, dedi ki daha doğrusu, baktıktan sonra dedi ki, bu ciddî bir duruma benziyor, yani zannedildiğinden daha ciddî bir durum var. Eğer birtakım sıkıntılar var ise daha derinde gibi dedi. O andan itibaren şey başladı, yani u l uslar arası sermaye ürkek tabiî, acaba bunun altından ne çıkacak denildi. Buradan sermaye sür'atle, tabiî peyderpey gibi olmakla beraber belli bir zaman dilimi içerisinde buradan çıkan sermaye 400 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Daha sonra da bu sermaye 200 milyar dolar civarında bir zararla bu piyasalardan çekildi.

Şimdi bu bizi ilgilendirecek, daha sonra Türkiye ile ilgili olan bahiste söyleyeceklerimizi ilgilendirecek, o yüzden bir altlık mahiyetinde bu bilgileri vermek istiyorum.

ŞAKİR SÜT ER- Rusya'ya intikal etti.

İLHAN KESİCİ- Evet, Rusya'ya geldi. Rusya'da siyasî istikrarsızlık bölümü de bizi ilgilendirecek, belki onu ikinci bahiste söylemiş oluruz, Rusya daha vahim bir hâle geldi Uzak Asya ülkelerinden, Uzak Doğu ülkelerinden.

ŞAKİR SÜTER- Katmerli kriz var orada.

İLHAN KESİCİ- Katmerli kriz var. Onun sebebini hatta şimdi söyleyelim, Latin Amerika'yı da söyledikten sonra söyleyelim.

Rusya'dan atladı; hâlbuki Rusya'dan Latin Amerika'ya gidinceye kadar yanındaki ülkeleri de etkileyebilirdi. Hayır; yani Almanya, Fransa, İtalya, Norveç, Hollanda, Danimarka, İngiltere vesaire, buralarda herhangi bir etkisi olmadı, sonuçta olacak ama sebep itibariyle olmadı. Buradan atladı, Kuzey Amerika'da da bir şey yok; Kanada, Amerika Birleşik Devl e tleri, onlarda bir şey yok. Geldi Latin Amerika'ya indi, Güney Amerika'ya girdi, orada da merkez üssü Brezilya'yı seçti.

Şimdi bakıldığında bu coğrafyaya, niye yani böyle oluyor? Doğu Asya'dan çıkıyor, Rusya'ya geliyor, Rusya'dan Batı Avrupa'yı ve Kuzey Amerika'ya atlıyor, Latin Amerika'ya gidiyor. Şimdi bütün bunlar da, tabiî iki senedir bu işin üstünde dünyanın önemli siyaset bilimcileri, dünyanın önemli ekonomistleri, sosyologları bu konunun üstünde çalışıyorlar. Çünkü, uluslar arası sermaye 200 milya r dolar gibi bir büyük zarar etti. Bundan sonra da zarar etmemesi hangi hâlde lâzım filan diye çok üstünde çalışıyorlar. Üstünde çeşitli noktalar buldular, yüzlerce unsur buldular ama, üzerinde durulan bir numaralı mesele kötü yönetim, siyasî istikrarsızlı k ve kötü yönetim çıktı.

Şimdi krizin derinliğine bakar isek, hangisinde yönetim daha kötü ise kriz en çok orada derin. Yani, Uzak Asya ülkelerinde mi daha kötü yönetim var, Rusya'da mı, Brezilya'da mı diye bakıldığında, aşağı yukarı hemen herkesin müttefik olduğu şey Rusya'da; hem siyasî istikrarsızlık var, hem yönetim kötü bir yönetim. O zaman kriz de en derin olarak Rusya'yı vurdu. Bu münasebetle de bizi de çok yakından ilgilendirir oldu. Yani, niye bizi çok yakından ilgilendiriyor? Bizim Rusya'yla aşağı yukarı 3 milyar dolar civarında, 2,5-3 milyar dolar civarında resmî ihracatımız var 2,5-3 milyar dolar civarında da, adına bavul ticareti dediğimiz gayriresmî ihracat, tam olmamakla beraber, bizim Lâleli Pazarı dediğimiz ihracatımız var, Doğrudan etkile m eye başladı. Bu da, bizim en etkili sektörlerimizden birisi bu, tekstil sektörü; hem istikrar bakımından çok önemli, hem yaygın iş kolu olması bakımından çok önemli vesaire.

Şimdi bu üç ülkeyi yeniden toparlamak istiyorum izin verirseniz, o da şu:

Bir; kötü yönetim.

İki; hepsinde müşterek olan şey, siyasî istikrarsızlık.

Üç; demokrasileri eksik. Yani, tam demokrasi olan hiçbir yerde kriz yok, yani Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya...

ŞAKİR SÜTER- O anlamda yok.

İLHAN KESİCİ- O anlamda yok. Bunları ekonominin sonuçları ilgilendirecek ama ekonomik kriz anlamında bir şey yok. O yüzden eksik demokrasi, demokrasileri eksik.

Kapitalizmlerinde, yani serbest piyasa ekonomisinin uygulanma şeklinde yeni bir tabir buldular Batılı ekonomistler: Kroni Kapitalizm. Bu Türkçeye çevrildiğinde, lügatler "imtiyazlı" diyor. Benim dilimde, ben Türkçeye çevirdiğimde buna, eş dost kapitalizmi, kayırmacılık, ahbap çavuş ilişkilerine dayalı bir serbest piyasa ekonomisi filan diyorum, doğru tercüme de bu.

Şimdi, bu kroni olduğu zaman, yani kayırmacılıklı, iltimas yapılan bir serbest piyasa; yani ihalelerde iltimas yapıyorsunuz, özelleştirmelerde iltimas yapıyorsunuz vesaire ve bunların da sonucunda bir münasebetle rüşvet filan da oluyor tabiî, siyasetçilerle finans ke s imi arasında veya siyasetçilerle sanayiciler arasında bir rüşvet, iltimas, dayanışma filan da var, bu kroni kapitalizm.

Şimdi bütün bunlar bizi şuradan ilgilendirecek: Bundan sonraki yeni, yani bu uluslar arası sermaye çok büyük ölçüde tekrar merkeze döndü. Merkez, Amerika Birleşik Devletleri'dir. Tekrar bu merkeze döndükten sonra dağılacak. Çünkü neden dağılması lâzım? Amerika'da yüzde 5 faiz alıyor dolar. Yüzde 5 kesmiyor dolar sahiplerini, büyük zenginleri. Bu ülkelerde yüzde 15 civarında filan kazanı y orlardı, iyi bir rakam, ama zarar etmemek kaydıyla. Şimdi, Türkçe tabiriyle yoğurdu üfleyerek yiyecek tarzda bu sermaye yeniden dağılacaktır dünyanın her tarafına. Biz Türkiye bu sermayeden çok az pay alıyoruz. Dünyada her an, bizim şimdi bu sohbet ettiği m iz zaman dilimi içerisinde firmadan firmaya, borsadan borsaya hareket hâlinde olan sermaye rakamı 1,5 trilyon dolar; çok yüksek bir rakam. Türkiye de bundan bir pay alıyor, bütün dünya ülkeleri de bundan bir pay alıyorlar. Ama Türkiye'nin aldığı rakam, or t alama yıllık, son 10 yılın ortalaması 700 milyon dolar yılda. Yani, 700 milyon doları 1,5 trilyon dolara böldüğünüzde 1/2000 çıkar. Biz, demek ki uluslar arası sermaye hareketlerinden 2000'de 1 ancak pay alıyoruz. Bunun bir de adına "doğrudan yabancı serm a ye yatırımı" denilen bölümü var, daha önemli olan yatırım budur. Dünyadaki her yıl yatırıma dönüşen, yani fabrika olan, turizm işletmesi olan, başka tesisler olan, sosyal tesisler olan, ekonomik tesisler olan...

ŞAKİR SÜTER- Kalıcı olan.

İLHAN KESİCİ- Kalıcı olan rakam bu, 350 milyar dolar bir senede. Türkiye bundan, son 10 yılın ortalaması olarak 350-400 milyon dolar pay alıyor, 1/1000, ikisini birbirine böldüğünüzde. Bununla artık, yani uluslar arası sermaye hareketlerinden 2000'de 1 pay alan, doğrud a n yabancı sermayeden ancak 1000'de 1 pay alan bir ülkenin adı ister Türkiye olsun, ister Nikaragua, ister Venezuella, ne olursa olsun, onun kalkınmasını temin edebilmesi, refaha ulaşması kat'iyen mümkün değil. O yüzden hem Türkiye, hem bize benzeyen bütün ülkeler, ne yapıp yapıp bu uluslar arası sermaye hareketlerinden daha yüksek pay almalıdır yabancı sermayeden.

ŞAKİR SÜTER- Peki, bugün Türkiye'nin öyle bir şansı olabilir mi?

İLHAN KESİCİ- Türkiye'nin öyle bir şansı olur. Bütün ülkelerin öyle bir şansı olur, Türkiye'nin ayrıca öyle bir şansı olur. Türkiye'nin avantajları da var. Fakat, demin ifade ettiğim gibi, Türkiye bölümünün detayına daha sonra gelmek üzere, bu sermaye artık eskisi kadar bile rahat gelmeyecektir, yani Türkiye 2000'de 1 pay alıyor ya.

ŞAKİR SÜTER- Daha da aşağıya iner diyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Bu bile daha aşağı inecek. Sebebi, çok zarar ettiler, yoğurdu üfleyerek yiyecekler.

Yoğurdu üfleyerek yerken şu kriterler ortaya çıkacak:

1- Artık demokrasisi tam olmayan ülkelere kolay kolay bu sermaye gitmeyecek veya gittiği zaman çok yüksek faizlerle gidecek.

2- Demokrasi aynı zamanda bir şeffaflık rejimi, siyasî anlamda şeffaflık rejimi, fakat ekonomik anlamda şeffaflığa yetmiyor. Ekonomik anlamda şeffaflık, kamu hesaplarının, özellikle devlet hesaplarının şeffaf olmasıyla ilgili. Yani Merkez Bankası bilânçolarınız, Plânlama'nın ilân ettiği yayınlar, rakamlar, Hazine Müsteşarlığınızın yayınları, rakamları, Maliye Bakanlığının yayınları, rakamları vesaire, bütün bunlar da hiçbir mak y aj görmeden tam anlamıyla şeffaf olması lâzım ki...

ŞAKİR SÜTER- Önünü görebilsin.

İLHAN KESİCİ- Önünü görebilsin. Çünkü bunlar kandırıldıkları kanaatindeler, yani uluslar arası sermaye. Meselâ şöyle kandırıldılar: Bizim bankacılık sistemimize de benziyor aslında, sadece Japonya'da şüpheli alacaklar rakamı, bankaların verdiği rakamlar, 1 trilyon dolar olduğu zannediliyor şüpheli alacaklı. Şimdi bu paranın sahibi yabancı, verdiniz içeridekine, bunun altında rüşvet bölümünü gördüler. Yani, bankacılık sis t emi Uzak Asya'da yeteri kadar açık ve şeffaf değil, sakladılar, iyi durumda görünüyor, hâlbuki rüşvetle vermemeleri gereken insanlara kredileri verdiler.

ŞAKİR SÜTER- Kayırmacılık öne çıkıyor orada da.

İLHAN KESİCİ- İşte kayırmacılık, iltimas da orada çıkıyor.

O zaman, burada tekrar toparlıyorum; demek ki demokrasisi tam olan ülkelere gidecekler; bir.

Kamu hesapları açık, özel sektör bilânçoları açık, bankacılık hesapları açık olan ülkelere gidecekler şeffaflık bakımından, iki. En önemli nokta bu.

Üç; rüşvet, iltimas, kayırmacılık vesaire gibi yaygın olan ülkelere kat'iyen gitmeyecekler, hangi şekilde kandırılacaklarını bilmedikleri için kat'iyen gitmeyecekler.

Demek ki, o zaman bu süre, bana göre, hem IMF uzmanlarının hesaplarına, dünyayı takip eden ekonomistlerin hesaplarına göre, bir veya iki yıl bu uluslar arası sermaye bu düzenler kuruluncaya kadar Amerika'dan yüzde 5 faize razı olup oturacaklar Amerika'da, onun dışına çıkmayacaklar.

Şimdi Türkiye ve Türkiye'ye benzeyen ülkelerin hem ekonomilerini adam edebilmeleri için, ekonomik kalkınmalarında önemli bir kaynak temin edebilmeleri bakımından, siyasî hayatlarını da, siyasî istikrarlarını da, demokrasilerini de, kamu ve özel sektör bilânçolarını, hesaplarını da şeffaf hâle getirmesi lâzım bu zaman dilimi içerisinde.

ŞAKİR SÜTER- Peki, bu zaman dilimi içerisinde sizce de yakın gelecekte Türkiye'nin bunları becerebileceğine inanıyor musunuz, yani en azından bu konuda bir tahmininiz var mı?

İLHAN KESİCİ- Tabiî. Daha doğrusu, yani uluslar arası sermaye bakımından, uluslar arası kalkınma bakımından, yani işin merhamet bölümü olmayacağı için, "ya, bu Türklere biraz yardım edelim, kaşları karadır, gözleri elâdır" demeyecekleri için, işin icabını kim yapıyorsa oraya gideceklerdir. İşin icabını Tür k iye ister yapar, ister yapmaz, keyif kendisinin. Bunu biz şimdiye kadar siyasetçilerden bekledik, yine ikinci bölümde geliriz ama. Bana göre, işler kötüye gittiğinde Türkiye'de, daha doğrusu medenî âlemde ülkeyi yönetenler, siyaset sınıfı yani, ülkeyi iyi yönetemediği zaman, yönetmesi lâzım geldiği ölçüde yönetemediği zaman onlar bir müeyyideyle karşılaşıyorlar, seçim kaybediyorlar ve sistemden çıkıyorlar. Yani başbakansınız bugün, iyi yönetemediniz, ertesi seçimde artık yoksunuz, milletvekili bile değilsi n iz, yani bırakınız başbakanlığı.

Türkiye'de siyaset sınıfı hiçbir müeyyideyle karşılaşmıyor. Yani oyunuz düşebilir...

ŞAKİR SÜTER- Başarısız olabilirsiniz.

İLHAN KESİCİ- Partinizin oyu düşebilir, başarısız olabilirsiniz, kadronuz başarısız olabilir; ama isimlerden bağımsız ve partilerden bağımsız olmak üzere söylüyorum, yani hiçbir partiyi ve hiçbir ismi töhmet altında bırakmadan, yüzde 50'yle başlarsınız, yüzde 10'a kadar gerilersiniz, ama sistemde yaşarsanız.

Başbakanlara bir şey olmuyor, bakanlara da bir şey olmuyor, milletvekillerine de bir şey olmuyor, yani Türkiye kötü yönetildi diye milletvekilinin milletvekilliği düşmüyor.

ŞAKİR SÜTER- Evet, yaptırımı yok.

İLHAN KESİCİ- Sayın genel başkanlarımız bizi, meselâ şahsen beni Sayın Genel Başkanımız yazarsa, listenin seçilebilir bir yerine yazarsa biz milletvekili olmuş oluruz, ne kadar başarısız olmuş olursak olalım diyelim ki. Ne kadar başarılı olmuş olursak olalım, yazmaz ise milletvekili olamayız. O yüzden siyasetçilere bir şey olmuyor.

Am a birilerine bir şey oluyor bundan. Bu birileri şunlar: Sanayiciler neredeyse iflâsla burun buruna geliyorlar, büyük sanayiciler; küçük ve orta ölçekli işletmeler çok daha fazla buru buruna geliyorlar, bankalar bu işle ilgili burun buruna geliyorlar, iflâ s ediyorlar, sistemden çıkıyorlar, itibarları azalıyor vesaire, finans kesimi vesaire. Memurların maaşları düşmüş oluyor, reel gelirleri düşmüş oluyor. İşçilerin işlerini devam ettiren bölümünün reel geliri düşmüş oluyor, en vahimi de işsiz kalıyorlar. Şim d i ucu başladı Türkiye'de. Bunun bir benzerini 1994'te gördük, bir benzerini 1978'de, 80'de vesaire gördük, bu hep karşılaşılabilen bir şey.

1994'te, işi olup da ertesi gün işsiz kalan 430 bin insanı oldu Türkiye'nin.

Başka ne oldu? 650 bin civarında insan iyi bir iş sahibiyken ikinci sınıf bir işe razı olmak mecburiyetinde kaldı.

Yüzde 150'lik bir enflâsyonist ortamda, enflâsyon yüzde 150'ye doğru giderken sıfır zamla, kamu ve özel sektör, 650 bin işçi toplu sözleşme imzaladı sıfır zamla, sırf işini k aybetmemek için.

Şimdi bütün bunlar sosyal hâdiseler bakımından fevkalâde, millet hâdisesi bakımından fevkalâde önemli şeyler. Önümüzde bunlar görünüyor bizim şu anda.

ŞAKİR SÜTER- Şu anda yine aynı ortamla karşı karşıyayız.

İLHAN KESİCİ- Tabiî. Bu, işin ucudur.

Ben bundan aşağı yukarı tam bir ay önce, 1 ay 5 gün önce İstanbul'da Çırağan Otelinde "World Economic Forum", Dünya Ekonomik Forumu toplandı. Orada da hem bir konuşma yaptım, ondan itibaren de konuşmaya başladım ekonomiyle ilgili. O zaman henüz bizim Hükûmetimiz düşmüş değildi, gensoru verilmiş değildi vesaire, Apo kaçmış değildi, bunların hiçbirisi olmuş değildi veya Amerika Irak'ı vurmuş değildi.

Orada dedim ki, yani daha çok onun üstünde bina ettim meseleyi; kıştan sonra normal olarak bahar gelir. Ama bu, her kıştan sonra bahar gelecek anlamında değildir. Ben korkuyorum ki, bu kıştan sonra kara kış gelir. Bütün derdinizi, kıştan sonra kara kış gelmesin içindir.

ŞAKİR SÜTER- Peki İlhan Bey, siz 1999'un baharında, yine mecazı anlamda kışı mı göreceğimizi öngörüyorsunuz bu gidişle? Zannediyorum bu gidiş devam edeceğe benziyor.

İLHAN KESİCİ- Ben kara kış görüyorum kıştan daha şiddetli. Bizim oraların, Orta Anadolu'nun tabiriyle zemheri kışı vardır, tam bir zemheri görüyorum icap edenler yapılamaz ise. Ama Türkiye'nin yapabilecekleri vardır, bu tedbirleri alır ise kışı daha rahat atlatan bir kış hâline getiririz...

ŞAKİR SÜTER- Zemheri kışı olmaz da kış olur gene.

İLHAN KESİCİ- Kış olur, ama arkasından bahar gelir.

ŞAKİR SÜTER- Peki siz, sonuçta düşürülmüş de olsa bu Hükûmetin büyük ortağının bir mensubusunuz o partinin milletvekili olarak. Bu az önce yaptığınız tespitlerin bu Hükûmet tarafından da doğru yapıldığını görebiliyor musunuz, en azından tespit anlamında?

İLHAN KESİCİ- Ben şöyle başladım, yani gazeteler intikal etmiş bölümüyle, bazı grupta da yaptığımız yaklaşımlarla ele alırsak. Tabiî, normal olarak bizim Türk siyasetinde beklenen, insan Anavatan Partisinin milletvekiliyse yere-göğe Anavatan Partisini sığdırmaması lâzımdır, Doğru Yol Partisinin milletvekiliyse yere-göğe Doğru Yol Partisini sığdırmaması lâzımdır ve karşıdaki partiye de, hem kendinizi yere-göğe sığdırmayacaksınız, karşıya da tam hücum edeceksiniz filan.

Ben tabiî o tür insan değilim yapım itibarıyla, kişiliğim itibarıyla; bir.

İki; aldığımız devlet terbiyesi, devlet eğitimi itibarıyla da, yani rakamlarla ömrümüz Devlet Plânlama Teşkilâtında uzmanlıktan müsteşarlığa kadarki bütün bir spektrumda geçti, bize icap etmez o tür bir yaklaşım.

Ama şunu söylemek lâzım, gazetelere de intikal etti ve televizyonlarda da söylediğimiz için; bizim arkadaşlarımızın da bu dünyada olan biteni, Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durumu yeteri kadar ciddîye almadıkları kanaatindeyim.

ŞAKİR SÜTER- Gördükleri, ama ciddîye almadıkları.

İLHAN KESİCİ- Şimdi tabiî burada üç tane şey çıkar.

Bir; hiç görmüyor olabilirler, yeteri kadar görmüyor olabilirler; bu da iyi bir durum değildir.

Gördüler, yeteri kadar tedbire teşebbüs etmediler; bu da iyi bir şey değildir.

Bir de, bundan daha vahimi, tabiî onu söylemek istemem, yüreklerinin yanması lâzım. Yani gördünüz, şöyle yapmak lâzım, bir temenni mahiyetinde isterseniz, yaparsak iyi olur; bir de, yüreğinizin yanması lâzım, yani yüreğinizin parçalanması lâzım.

Yolda, sokakta bir yoksulu görüyoruz, yoksulu gördük geçtik. Bazı insanlar öyle eder, görür, gözü çarpar geçer, bazısı biraz üzülür, acır, bazısının yüreği yanar.

ŞAKİR SÜTER- Onun acısın hisseder.

İLHAN KESİCİ- Evet.

Şimdi bu devlet yönetiminde yüreğin yanması lâzımdır. Yoksa, bu işten etkilenecek olan sanayicilerdir, bana ne diyebilirsiniz. Benim hiç sanayici ne eşim, dostum, akrabam, hiçbir şeyim yok, bankacı yok vesaire. Ama benim yüreğim, bizim sanayicilerimiz için herkesin yüreğinin yanması lâzım. Siyaset bu.

Başka her meslekte, sizin mesleğiniz dahil, insan kendisi için çalışır, yani daha çok para kazanmak için; hakkı o, yani serbest piyasa ekonomisinin düzeni o. Daha çok para kazanacaksınız, daha iyi yiyeceksiniz, daha iyi yaşayacaksınız vesaire. Bir tek meslek var ki başkası için çalışacaksınız; o da siyaset. Yani Batı dünyasındaki tarifi bu.

ŞAKİR SÜTER- Kudsiyeti de oradan geliyor.

İLHAN KESİCİ- Tabiî, Batı dünyasındaki tarifi o.

Bize sağlanan ayrıcalıklar, yani bu dokunulmazlık ve diğer bazı milletvekili ayrıcalıkları, imtiyazların sebebi bu. Yani, bu insanlara biraz imtiyaz sağlayalım ki, bunu kendisi için değil toplumun tamamı için kullansın diye bize o imtiyazı veriyorlar.

Şimdi siyaset sınıfı, başkalarının iyiliği için, sanayicilerin iyiliği için, işçilerin iyiliği için, memurların iyiliği için, tarım kesiminin, çiftçilerin iyiliği için bütün mesaisini vermek mecburiyetinde. Bizim siyaset sınıfımızda böyle bir eksiklik görüyorum ben.

ŞAKİR SÜTER- Peki efendim, az söylediğim soruya tekrar dönmek için söylüyorum; bu baharın zemheri kışı olmaması için yapılması gerekenlerin farkındalar ya da değiller, ama her hâlükârda bazı tedbirlerin alındığı ya da alınmakta olduğu ifade ediliyor. Bu tedbirlerin, en azında açıklanan tedbirlerin yeterli olup ol m adığını ve alınabilecek tedbirlerin ucu göründüyse onların yeterli olup olmayacağını görebiliyor musunuz?

İLHAN KESİCİ- Son 10 gün içerisinde iki paket, pakete yakın bir şey açıklandı; ama Hükûmet düştükten sonra oldu, bizim 55. Hükûmetimiz düştükten sonra oldu. Bu daha ziyade özü itibarıyla, banka kesiminin üstündeki 6 puanlık kadar, yüzde 6 civarında bir yük vardı, o yükü kaldırma amacına yönelik.

Öbürüsü de, ihracatçılara yönelik olmak üzere E-im kredilerinin birazcık daha artırılması, Eximbank kredilerin veya ihracat kredilerinin birazcık daha artırılması ve birazcık daha imkânlı hâlde verilmesi.

Bir de, pamukla ilgili tekstil sektörüne biraz daha uzun vadeye yayılmış veya imkânlı pamuk, ham madde diyelim biz ona, hammadde verilmesiyle ilgili tedbi rler.

Bana göre bunlar doğru tedbirlerdir, ama kat'iyen yetersiz tedbirlerdir, çünkü mesele daha derindedir. Ona isterseniz şimdi başlayalım, isterseniz öbür bölümde başlayalım; mesele daha derindedir, daha ciddîdir.

ŞAKİR SÜTER- Yani, siz işi somuta indirgeyip bir tarif yaptınız; yani ben hâlâ oradayım maalesef. Maalesef diyorum, çünkü o zannediyorum çok geniş kitleyi ilgilendiriyor. Yani Mayısta kışa razı olduk gibi görünüyor. Yani, başkaları adına razı olmak tabiî ki çok kolay değil ama, razı olduğ u muzu varsayalım, çünkü durumun çok normal olmadığı bir gerçek. Yani, Mayıs'ta Türkiye'de zemheri kışının yaşanmaması için alınması gereken tedbirler...

İLHAN KESİCİ- Şimdi söyleyeyim isterseniz.

ŞAKİR SÜTER- Lütfen.

İLHAN KESİCİ- Şimdi bu alınması gereken tedbirler önemli, can acıtıcı tedbirlerdir. Bütün toplum olarak ele alınması lâzım. Bunun için şimdi bir hükûmet arayışı içindeyiz. Hangi hükûmet olursa olsun, ister Sayın Ecevit'in başbakanlığındaki bir hükûmet olsun, ister Sayın Yılmaz'ın başbakan l ığında bir hükûmet, isterse yeni bir arkadaşın başbakanlığındaki bir hükûmet; bir, bir büyük ekonomik zirve toplamalıdır. Bu ekonomik zirvenin tarafları sadece hükûmet kanadı olmaz; yani hükûmet olmadır, bana göre muhalefet partilerinin de ekonomi yönetic i leri olmalıdır veya temsilcileri olmalıdır. Çünkü onların bu kararlara, evet, bu kararlar ancak böyle olabilir idi diyebilmesi için bu işin mutfağına girmesi lâzım.

İki; muhalefet partileri.

Üç; sanayicilerin temsilcileri, kabak onların başında patlaya cak.

Dört; küçük ve orta ölçekli işletmelerin temsilcileri.

Beş; banka kesiminin temsilcileri.

Altı; illâ da işçi dünyası. Çünkü kabağın en büyüğü -Allah korusun- işçilerin başına patlamış olacak.

Memurların temsilcisi.

Tarım kesiminin temsilcisi .

Aşağı yukarı 8-10 tane şey yazmış olduk. Bunlar bütün Türkiye'yi temsil eden sınıflar, bütün Türkiye'yi temsil eden tabakalardır. Bütün bunlarla enine-boyuna, hiç makyaj yapmadan Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durumu suçlu aramaksızın, yani suçlu.. .

ŞAKİR SÜTER- Sen yaptım, ben yaptım değil.

İLHAN KESİCİ- Evet, suçlu arkada kaldı.

Bizim orada güzel bir tabir var, "dikiz aynasıyla ufka bakılmaz" derler, yani arabanın dikiz aynasından ufku göremezsiniz, doğrudan ufka bakmak lâzım.

Geçmiş geçmiştir; siyasî partiler, kinsiz, garazsız, öfkesiz mevcut durumu analiz etmelidirler şimdi, gün o gündür. Yani bunun müsebbibleri, şahıs olarak sebebiyet verenler aranmaz, ama neden böyle bu hâle geldiğine bakılabilir; o çözüm için.

Şimdi suçlu aramadan, hiç kimseyi töhmet altında bulundurmadan, hangi hükûmet olacak ise bunu masaya yatırmalıdır. Bunun akabinde şu çıkacaktır: IMF'yle mutlaka, hiç başka bir çaresi olmayacağını bilerek, yani gönülden, ruhen böyle, kalben bileceksiniz ki, yegâne usul budur dey i p IMF'yle anlaşacaksınız.

Şimdi bizim Hükûmetimizin kusurlarından bir tanesi olarak bence veya ekonomi yönetimimizin kusurlarından bir tanesi olarak, onu öyle söylemek daha iyi, 5 kere biz Amerika'ya gittik heyetler, IMF heyetleri buraya geldi, adına "... program" dediğimiz, para istemediğimiz, stand-by olmayan bir program yaptık. Bu işler Türk ekonomisinin meselelerini çözmez.

Şimdi dünyada bize benzeyen duruma Brezilya geldi; demin Brezilya örneğini veriyordum. Brezilya oturdu, aşağı yukarı 3 hafta içerisinde; Kardoso yeniden Cumhurbaşkanı seçildi Brezilya'da, 4 Ekimde Brezilya seçimleri yapıldı, Kardoso Başkan olur olmaz yeniden oturdu, 3 hafta içerisinde IMF'ye sunulacak olan paketi IMF'yle de beraber hazırladılar, 41,5 milyar dolar, 42 milyar dolar l ık bir fon ayrıldı Brezilya'ya. Brezilya ekonomisini bu kurtaracak.

Şimdi biz de lâfı hiç evelemeden, gevelemeden, suçlu aramadan, herkese de, bütün Türkiye'ye de olanı biteni dosdoğru söylemek kaydıyla, yani işçiler de bulunacağı için, memurlar da bulunacağı için, ey işçiler, ey memurlar, ey sanayiciler, ey bankacılar vesaire, durum budur, çözüm de şudur, başka hâlimiz de yoktur, fedakârlık varsa hepimize, hep beraber, bunun da kârı olacaksa hepimize, hep beraber yaklaşımıyla IMF'ye gidilmelidir.

IMF'n in, bu son dünya krizi münasebetiyle 90 milyar dolar civarında, normal kaynaklarının dışında, adına İngilizce tabiriyle "contingions the found", yedek ödenek, yedek akçe diye tarif edebileceğimiz bir fonu var. Bu fondan, ben inanıyorum ki 2 yıllık bir pro g ram için 8 ilâ 10 milyar dolar; bunu sadece inanmakla değil, hâdise takip edildiğinde görülüyor, 8 ilâ 10 milyar dolarlık bir taze kaynak girişi elde eder Türkiye; bir.

İki; bunun yaratacağı kredibiliteyle de Türkiye; şimdi önümüzdeki problemlerine belki bakacağız, daha da ciddî problemleri var bu dünya krizi ve Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durum münasebetiyle, onları da aşma temayülü gösterir, aşma imkânı yaratabilir.

Ama, ekonomiyi yönetecek olan arkadaşımız her kim olursa olsun, her kimler olursa olsun, başbakan her kim olursa olsun, eğer zannederse ki Türk ekonomisindeki sıkıntıyı biz IMF'ye gitmeden, bir istikrar programı hazırlamadan da şu tedbirlerle, bu tedbirlerle aşarız derlerse, "vay" gelir tekrar Türkiye'nin başına.

ŞAKİR SÜTER- Peki efendim, şimdi kısa bir ara vereceğiz, bu kısa aradan sonra iç politikaya döneceğiz, biraz seçimleri konuşacağız, yine çevremizde bir tur atacağız.

İLHAN KESİCİ- Hayhay.

(Reklâm Arası)

ŞAKİR SÜTER- Efendim, Sayın İlhan Kesici'yle sohbetimize bıraktığımız yerden devam ediyoruz.

Sayın Kesici, siz az önceki, yani yarım saat süren sohbetimiz sırasında ekonominin genel hatlarını çizerken, global krizin buraya yansımalarını anlatırken ve alınacak önlemler konusunu kaba hatlarıyla anlatırken karmaşık bir tablo çıkıyor ortaya. Şimdi bu karmaşık tabloyu Sayın Cumhurbaşkanı, ülke yönetimi anlamında "bu bir satrançtır" demişti, gerçekten bu bir satranç mıdır?

İLHAN KESİCİ- Ben çok satranç olduğu kanaatinde değil. Eğer bir oyuna benzetmek icap ederse tam benzey en hâli, ülke yönetiminin tam benzeyen hâli briçtir.

ŞAKİR SÜTER- Neden briçtir efendim?

İLHAN KESİCİ- Şimdi briçte, aşağı yukarı bir sizin kendi kâğıtlarınız var, bir partneriniz olan insanın kâğıtları var. Partner, dünya yönetiminde bakarsanız eğer, müttefikiniz olan ülkeler, eğer ülkeler arası bakarsanız müttefik ülkeleriniz var veya yurt içinde bakarsanız müttefikiniz olan sınıflar var; meselâ müttefikiniz işçiler, müttefikiniz sanayiciler, müttefikiniz köylüler vesaire, hangi sosyolojik zemin ise. Ve bunların ağırlıkları aşağı yukarı tam net olarak bilinmese bile bilinir. Müttefikiniz İngiltere ise meselâ herhangi bir şeyde veya Amerika'ysa, sizin gücünüz, takatınız dünya siyaset bilimcileri tarafından, devlet adamları tarafından aşağı yukarı tartı l ır. Müttefikinizin de gücü kudreti aşağı yukarı tartılır. Öbürü de, rakipleriniz var. Sol tarafınızda siz rakipsiniz, yani kâğıt oyunundaki rakipsiniz, sizin de müttefikleriniz var. Şimdi briçte deklâre de var. Yani gizli kapaklı olmuyor dünyadaki işler. Şimdi ben arkadaşımla konuşuyorum, partnerimle, elimdeki kâğıdı briç diliyle anlatıyorum, "ey ortağım, benim elimde şu imkânlar var" diyorum, o anlıyor, ama onun anladığını siz de anlıyorsunuz, siz de duyuyorsunuz bu deklâreyi. O yüzden gizli kapaklı bir ş e y yok. Tam anlamıyla duymuyorsunuz ama, yani müttefiklerin dili, partnerlerin dili birbirine biraz daha yakın, birbirinin dilini daha iyi anlayan insanlar partner olurlar. Siz de anlıyorsunuz ki, İlhan Beylerin elinde şu imkânlar var, şu kozlar var, mütte f ikimin elinde şu kozlar var, siz de arkadaşınızla deklâre ettiğiniz zaman kâğıtlarınızı, biz de anlıyoruz ki Şakir Beyin elinde şu imkânlar var, müttefiklerinin elinde bu imkânlar var. Şimdi, satrançtan yine bir başka farklı olmak üzere -yani gizli kapaklı iş yok dünyada- bir de şu var: Benim elim zayıf, müttefikim de zayıf veya müttefikim kuvvetli ama ben zayıfım, ben kuvvetliyim, ama tesadüfen müttefikim zayıf. İllâ da briç oyununu benim oynamam lâzım değil; o zaman iradenizle oynamamayı tercih edebilirs i niz. Rakibinizi zorlarsınız, rakibiniz oyuna girsin istersiniz. O yüzden dünya yönetimi, yani ülkeler yönetimi bir satrançtan ziyade briçe benzer.

Şimdi burada kadroların önemi ortaya çıkar işte. Yani bu elinizdeki kâğıtlar, arkadaşınızdaki, partnerinizdeki kâğıtlar aynı zamanda, bu deklâre ne demek? Acaba Şakir Beyin ülkesinde, sizin ülkenizde, Şakir Beyin ülkesindeki, yani siz deklâre ettiğinizde birbirinize, hangi raporlar var onu görürüz biz. Yani askerî gücünüz ne, ekonomik gücünüz ne, siyasal gücün ü z ne, zaafiyet noktalarınız ne, siz deklâre ederken ben anlarım ki as'ı az Şakir Beyin. Yani, o ne demek meselâ? Ödemeler dengesinde sıkıntı var yahut ekonomisinin şu bahsinde sıkıntısı var demek. O yüzden çok üstün bir siyasî elitin, siyasî yönetici sını f ın ve çok üstün bir devlet yönetici sınıfın olması lâzımdır ki dünyanın dilini anlayabilsin. Bunu neyle anlayacak? Kağıt oyunlarıyla anlamayacak, raporlarla anlayacak, onların analizleriyle anlayacak. Bu raporları hazırlayacak, bu raporları analiz edecek, yorumlayacak, değerlendirecek en iyi kadro kimin elindeyse, hangi ülkenin elindeyse o ülke bu işten galip çıkar. Satrançta böyle bir imkân yok.

ŞAKİR SÜTER- Doğru.

İLHAN KESİCİ- O yüzden bence briçtir ülke yönetimi.

ŞAKİR SÜTER- Peki efendim, öyle baktığınız zaman, bırakın milletvekili İlhan Kesici'yi, vatandaş olarak baktığınızda bu oyunu, yani briç diye tarif ettiğiniz bu oyunu sağlıklı bir şekilde oynayacak yapılanmamız var mı bizim, en azından siyasî yapılanmamız var mı?

İLHAN KESİCİ- Efendim, bizim siyasî yapılanmamız eski. Şimdi dünyada ve bizde, 1960'lara kadar adına temsilî demokrasi dediğimiz bir demokrasi vardı. Yani halk bir münasebetle temsilcilerini seçecek, o temsilciler münasebetiyle de ülke yönetilecek. Bu, 1960'lara kadarki olan dün y adadır. Ama, bizim de en son siyasî yapımızın şekil aldığı anayasa, 1961 Anayasasıdır. Yani, 1970'lerde bir revizyon gördü, 82 Anayasasında bir revizyon gördü ama, devlet apareyimizin, devlet organizasyonumuzun ve siyasî yapılanmamızın ana taşları 1961 An a yasasıdır. 1961 kurumları, dünyanın 1960'lardaki şekline şemailine, Türkiye'nin 1960'lardaki şekline şemailine göre kuruldu, dizayn edildi. Hâlbuki 1960'dan 1990'lara kadar, yani 2000'e kadar dünyada çok değişiklikler oldu her alanda; ekonomi sistemlerind e oldu, siyasal sistemlerinde oldu, sosyal sistemlerde oldu vesaire. Dünya bu işi ya yedirerek, hemen bu olan değişiklikleri siyasal sistemine monte ederek, geliştirerek bu hâle geldi...

ŞAKİR SÜTER- Sindire sindire geldi.

İLHAN KESİCİ- Veya bir kısmı da baktı ki olmuyor, önemli değişiklikler yaparak yoluna devam etmeye başladı.

Türkiye şu gün itibariyle ne önemli bir değişiklik yaptı, ne de bu değişiklikleri sindirerek, yedirerek getirdi.

ŞAKİR SÜTER- 80'den sonraki arayışlar, o değişim konusundaki arayışlar yeterli olmadı mı?

İLHAN KESİCİ- Hayır, bence zaten orada çok fazla bir şey yapılmadı. Bir değişiklik yaptı, onun da meyvesini gördü. Meselâ cumhurbaşkanını, 1982 Anayasasından önce biz 1 milyon tur meselâ seçim olabilirdi. 80 sırasında 6 ay yapıldı, olmadı. 82 Anayasasını yapanlar bu durumu gördükleri için sadece 4 turda cumhurbaşkanı seçilir dediler. Birinci turun özelliği bu, ikinci turun özelliği bu. Şimdi cumhurbaşkanlığı seçimi bakınız problem olmuyor, tek bir husus değiştirildi. Ama, şim d i biz bir Başbakan arıyoruz. Daha doğrusu buradan şöyle bir benzetme yapayım: Ben milletvekili olalı -Cenabı Allah nasip etti, milletvekili oldum- milletvekili olalı 3 yılımız dolmadı henüz, 2 yıl 11 ay oldu, 3 yıldan 1 ay eksik. Ama, biz Parlâmentoya gel d iğimizde Profesör Çiller Başbakan idi, bir; arkadan Sayın Genel Başkanımız Mesut Yılmaz Bey oldu, iki; arkadan Profesör Erbakan Başbakan oldu, üç; arkadan tekrar Sayın Mesut Yılmaz oldu, dört; şimdi Sayın Ecevit Başbakan adayı, beş; eğer kuramayacak gibi o lur ise, üç yılımızı doldurmadan altıncı başbakan adayını göreceğiz. Şimdi dünyada üç senede altı tane başbakan değiştiren hiçbir ülke yoktur. Altı tane başbakan değiştiren hiçbir ülkenin adam olması da mümkün değildir. Bu birinci hatamız. Belki daha başk a bir yerde gelirdik ama, burada bir örnek vereyim...

ŞAKİR SÜTER- Pardon, araya girmek istiyorum...

İLHAN KESİCİ- Şimdi bu şunu getirir: Bir şey aramamız lâzım. Yani bizde bir eksiklik var, bir noksanlık var, bir kusur var sistemimizde...

ŞAKİR SÜTER- Şahıslarda değil bu, sistemde.

İLHAN KESİCİ- Hayır, şahıslarla ilgili değil, bir kusur var, bu kusuru arayalım.

Şimdi yönetim, yönetim denilen şey, yani televizyonculuk da öyle, gazetecilik de öyle, siyaset de öyle, hem sistemi ilgilendiren bir tarafı vardır, hem de şahısları ilgilendiren tarafı vardır. Şimdi bu "sistem mi önemli, şahıs mı önemli" tartışması 2000 seneden beri vardır dünyada. Bazı insanlar der ki insan önemlidir, bazı insanlar der ki sistem önemlidir. Hâlbuki işin doğrusu bu kadar çet r efil değil; hem insan önemlidir, hem de sistem önemlidir. Niye? Keman ve kemancıyı alalım. Dünyanın en iyi kemancısının eline, yani dünyanın en iyi keman çalan insanının eline bizim yerli malı bir kemanı götürünüz veriniz, gıy gıy çıkar yani, ondan başka b ir ses çıkmaz veya dünyanın en iyi kemanını getirin benim elime verin meselâ, benden de gıy gıy çıkar, başka bir şey çıkmaz. O zaman demek ki hem kemancı önemli, hem de keman önemli; hem sistem önemli, hem insan önemli. Bunu aramamız lâzım. Mevcut sistem Türkiye'nin problemlerini çözmüyor.

ŞAKİR SÜTER- Şimdi bu sistem arayışı anlamında sizin geçtiğimiz günlerde bir gazeteci arkadaşımızla yaptığınız sohbette...

İLHAN KESİCİ- Milliyet gazetesinde.

ŞAKİR SÜTER- Evet. Başbakanın halk tarafından seçilmesi öneriniz vardı. Şimdi çok pratik gibi görünmeyen, İsrail'de uygulanmış bir model bu ama, Türkiye'ye uyarlanabilecek bir sistem midir efendim?

İLHAN KESİCİ- Bence uyarlanabilir. Ben orada asıl şunu söylemek istedim yani: Bir şey arayalım, aramamız lâzım. Bazılarımız diyor ki, meselâ Sayın Cumhurbaşkanımız diyor ki başkanlık sistemini arayalım veya yarı başkanlık sistemini arayalım. Yani Fransız usulü, onun da adı başkanlık sistemidir ama, Fransız usülü başkanlık sistemi, biz ona Türkçede günlük dilde yarı başkanlık sistemi diyoruz. Bun arayalım veya bir büyük orta sağ, büyük orta sol projesi arayalım. Yani belli ki Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi nasıl birlikte bir hükûmet kurmak istiyorlar, birisinin genel başkanı başbakan, kurmuş olsalar öbürü de b aşbakan yardımcısı oluyor. Aynı büyük partinin içersinde de biri başbakan, bir başka önde gelen insan başbakan yardımcısı olsa ne olur, kıyamet mi kopar? Hayır, kopmaz.

ŞAKİR SÜTER- Kopmaması gerekiyor.

İLHAN KESİCİ- Şimdi DSP ile CHP ortak olmuş olsalar, yani koalisyon yapmış olsalar, partinin birisinin genel başkanı Sayın Ecevit diyelim başbakanlık, Sayın Deniz Baykal başbakan yardımcısı olmaya razı. Peki, bir büyük orta solun içerisinde yine birisi başbakan, birisi başbakan yardımcısı olsa kıyamet m i kopar? Hayır kopmaz. O zaman ben diyorum ki, yani başkanlık, yarı başkanlık sistemini arayanlar olabilir, o olmadı mı, onu beğenmedik mi, bir büyük orta sağ, bir büyük orta sol projesi arayalım. Onu da beğenmediniz, 18 Nisan seçimleriyle ilgili de ifade e tmiş olalım, hiç olmazsa siyasî partilerin ittifak yapmasına cevaz veren, onu mümkün kılan bir kanun değişikliği yapalım. Onu da mı beğenmediniz, iki turlu bir şey olsun. Yani, arayışları söylüyorum. Halk o zaman, yani ittifak yaptığınız zaman, büyük orta sağ, büyük orta sol dediğiniz zaman meseleyi yukarıdan tanzim etmiş olursunuz. Bu bir tanzim şeklidir, doğrudur.

Yukarıdan tanzim etmeyelim, alttan tanzim edelim, tabandan tanzim edelim diyorsanız işi ehline bırakacaksınız, yani halka bırakacaksınız. Ama, halk birinci turda dünyadaki hiçbir sistemde hâlledemez o işi. O zaman bir ikinci tur koymalısınız ki o zaman meseleyi halk çözsün, yani nerede yığılınması lâzım geldiğini halk göstersin.

Buna benzeyen bir usul de, başbakanı da halk seçsin dedim ben. Şimdi biz, meselâ birinci ANAYOL'da -ikincisi olmadı ama, olur mu, olmaz mı bilmiyorum, bence olur inşallah diyorum- birinci ANAYOL'da dönüşümlü başbakanlık oldu, ilk bir sene Sayın Yılmaz Başbakanlık edecek idi, daha sonra Profesör Sayın Çiller başbakanlı k edecekti, olmadı. Bunu biz bir yerden aldık, kendimiz uydurmadık, İsrail'den aldık. 1996 yılına kadar, yani şimdiki İsrail Başbakanı Netanyahu, Başbakan olmadan önce İsrail de bizim gibiydi. Dönüşümlü olarak İshak Rabin'le Şimon Perez Başbakanlık ediyorl a rdı, yürümedi. İsrail de, Türkiye coğrafyası gibi zor bir coğrafyadır. Yani etrafındaki bütün ülkeler dünyanın en, İsrail bakımından... İsrail'in nüfusu 4-4,5 milyon, etrafında 100 küsur milyonluk bir Arap bloku var vesaire, tarihten gelen, coğrafyadan g e len huzursuzluklar var. Baktı ki İsrailliler, İsrail'in âkil insanları, siyasetçileri, önde gelen siyasetçileri, biz bu sistemle İsrail'in problemlerini çözemeyiz. Peki ne yapalım? Seçimlere de az zaman kalmıştı? Dediler ki, diğer meselelerle ilgilenmek i ç in yeteri kadar vaktimiz yok -aynı bizim 18 Nisana benziyor- ama, hiç olmazsa bir şeyi yapalım, bir bakalım daha iyi sonuç veriyor mu diye, bütün siyasî parti yapıları aynı kalmak üzere başbakanı halka seçtirelim dediler. Netanyahu halk tarafından seçildi .

ŞAKİR SÜTER- Yani cumhurbaşkanı seçimi gibi.

İLHAN KESİCİ- Cumhurbaşkanı seçimi gibi. Ama, İsrail'de Cumhurbaşkanını, ülkelere cumhurbaşkanı da lâzımdır bence, Cumhurbaşkanını Parlâmentodan seçiyorlar, başbakanı, halkın problemlerini çözecek asıl adamı ahaliye seçtiriyorlar. Yani, bizim halkımız her şeyi seçmekte mahir de başbakanını mı seçemeyecek? Yani, Cenabı Allah bir gün nasip etsin ki bizim halkımıza, doğrudan ben Ahmet beyi milletvekili etmek istiyorum, Mehmet beyi istemiyorum diyebilsin, Ahmet beyi başbakan yapmak istiyorum, Mehmet beyi yapmak istemiyorum desin.

Şimdi biz Başbakan arıyoruz. Gazetelerde ismi çıkmış olan arkadaşlarımız var vesaire. Yani, hangi ülke dünyada, "ya şundadır, ya bundadır" diye başbakan seçmiş olur? Acaba şu arkadaş mı olur, bu mu olur, bu mu olur, toto oynar gibi başbakanını seçen ülke var mı? Hem de bizim coğrafyamızda... Bizim coğrafyamız Şakir Bey, dünyanın en zor coğrafyasıdır, en zor coğrafyalarından birisidir demiyorum, en zor coğrafyasıdır.

ŞAKİR SÜTER- Neden en zordur efendim?

İLHAN KESİCİ- Şimdi bizim 12 tane komşumuz var, dünyada 12 tane komşusu olan hiçbir ülke yok. Meselâ Portekiz olmuş olsak biz, Portekiz'in bir tane komşusu var, İspanya. İkincisi de Okyanusya, okyanus, Atlas okyanusu. Portekiz'de oturmak dünyanın en kolay işlerinden birisi. Ama bizim altımızda İran, Irak, Suriye var. Üstümüzde Kafkasya coğrafyası var, Rusya var, bütün Kafkasya'nın problemleri var. Kuzeybatımızda Balkan coğrafyası var, kaynıyor; aşağı yukarı 100 seneden beri, Birinci D ü nya Harbinden bu yana, hatta Balkan harplerinden bu yana cayır cayır kaynayan bir coğrafya. Şimdi yanımızda da, yine tarihten ve coğrafyadan beraber sıkıntıları getirdiğimiz Yunanistan var. Şimdi bu coğrafya dünyanın en çetrefil coğrafyasıdır. Bu coğrafya d a iddiasız hiçbir millet şimdiye kadar yaşayamadı. En son yaşayan biziz, ki son 1000 senedir yaşayan sadece Türk devletleridir, Türk İmparatorluklarıdır, biz belli bir iddianın sahibi olarak ve bu iddiaların icabını yerine getirerek yaşayabildik. Şimdi müşküle düşmüş hâldeyiz. Birkaç kez daha bu coğrafyada müşküle düşüldü, o müşküller atlatıldı. En son müşkül 1920'lerde Millî Mücadele öncesindeydi. Şimdi hatırlayalım, ta Yunan ordusu, o zaman Batılı müttefiklerin de, şimdi dostlarımız olan ülkelerin de teş v ikleriyle, yardımlarıyla vesaire Polatlı'ya kadar gelmiş idi, öyle değil mi?

ŞAKİR SÜTER- Doğru.

İLHAN KESİCİ- Ama sonra hem büyük Atatürk, hem o zamanın büyük komutanları ve fedakâr insanları, fedakâr halk, şimdi içinde oturduğumuz 800 bin kilometre karelik bu cennet vatanı bizim vatanımız hâline getirdiler. Bu, hiçbir zaman bir daha tekerrür etmeyecek bir hâdise olarak bakmak doğru değildir. Bizim güney komşularımızla problemlerimiz var; bizim yoksa onların bizimle var, belli o. Suriye ile ilgili de k lârasyonlarımıza bakınız. Yunanistan'la ilgili, şimdi elbette biz o işleri diplomasi yoluyla hâlletmeliyiz filan ama, Kardak, bundan iki sene önce veya dört sene önce Kardak diye bir şeyin mevcudiyeti bilinmiyor idi...

ŞAKİR SÜTER- Savaş sebebi olacaktı.

İLHAN KESİCİ- Ama, aynen İngilizce tabiriyle "spring all war", savaşın eşiğine gelindi, Türk Genelkurmayı ve Yunan Genelkurmayı kırmızı alarma geçtiler, dört sene önce adını sanını bilmediğimiz bir sebepten dolayı.

Şimdi, demek ki bu coğrafya her an böyle büyük problemlerin çıkabileceği bir coğrafya.

O zaman, bu coğrafyanın hakkını verebilecek Başbakan acaba Ahmet bey mi olmalı -buradan sisteme geliyorum- Mehmet bey mi olmalı? Mehmet beyin gözü kara, Ahmet beyin kaşı elâ veya tersi, böyle kriterlerle başbakan seçilir mi? Kimi seçecekseniz halkınıza götürürsünüz, o projelerini anlatır, der ki ey ahali, benim projelerim şunlar şunlar şunlar, beni seçin der. Halk seçer veya seçmez; bitti. İkinci seçim geldiğinde başka bir arkadaşınız girer aynı partiden veya vesaire. O yüzden Türkiye'nin bu meseleyi çok ciddîye alması lâzım.

Şimdi buradan...

ŞAKİR SÜTER- 18 Nisana gelir misiniz İlhan Bey, yani sözlerinizi toparlamak adına, son...

İLHAN KESİCİ- 18 Nisana geleyim, toparlamak adına geleyim.

Şimdi bunu şununla bağlayalım: Bir Yunan Dışişleri Bakanı Pangalos var. Pangalos, biz bazen beğenmeyiz, yani bu Yunan Batının şımarık çocuğu deriz filan, Pangalos kabağı filan deriz, bazı şeyleri; biz bir Pangalos, Yunan Dışişleri Bakanının karşısına 9 tane dışişl e ri bakanını çıkardık.

ŞAKİR SÜTER- Kaç yılda?

İLHAN KESİCİ- Son dört sene içerisinde 9 tane dışişleri bakanı. Şimdi insanlarımız, televizyonu seyreden insanlarımız bunun üçünü, dördünü bile zor sayarlar. Ama bunların içinde 28 günlük dışişleri bakanları var, 32 günlük dışişleri bakanları var, 54 günlük dışişleri bakanları var. Hâlbuki Pangalos, 1981'den 1994'e kadar Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısıydı Avrupa Toplulukları nezdinde, son üç senedir de Dışişleri Bakanı. Bu bakımdan bu sistemi Türkiye' n in değiştirmesi lâzım.

18 Nisan seçimleri...

ŞAKİR SÜTER- Yani, istikrar anlamında 18 Nisandan ne umduğunuzu anlamak istiyorum.

İLHAN KESİCİ- Ben istikrar anlamında 18 Nisandan kişisel olarak bir şey ummuyorum. Aynı Siyasî Partiler Kanunları, aynı Seçim Kanunlarıyla gitmemiz hâlinde, kafalar da hâlâ karmakarışıktır, çünkü son dört yılı kim idare etti belli değil ki?

ŞAKİR SÜTER- Peki İlhan Bey, yani bunların değişme ihtimali de yok mu, önümüzde dört ay gibi yine de küçümsenmemesi gereken bir süre va r.

İLHAN KESİCİ- Önümüzde değişme ihtimali olur, kafalar birazcık daha sakin hâle gelir, önemli bir farklılık yapmamakla birlikte bir farklılık yapar elbette, her seçim yapar. Ama bence, yani tek parti iktidarı çıkabilir gibi görünüyor mu 18 Nisandan?

ŞAKİR SÜTER- Hayır.

İLHAN KESİCİ- Hayır. İki partili koalisyon iktidarı çıkabilir gibi görünüyor mu?

ŞAKİR SÜTER- Zor.

İLHAN KESİCİ- Zor. Ancak, üç partili koalisyon gibi olacak. Bu şu demek? 18 Nisanda seçimi yaptık. Eğer 18 Nisanda seçimi yapacaksak, bugünden itibaren, Aralık gitti, Aralık, Ocak, Şubat, Mart, Nisan, beş ay, deminki söylediğimiz ekonomik tablodan ciddî hiçbir şey yapılamaz demektir; bir. Nisanda seçim yapıldı, Mayıs ayı sadece Meclis Başkanı ve Başkanlık Divanının teşekkülüyle geçer , altı. Haziran-Temmuzda, üç partili koalisyona mecbur kalacağımız için, Haziran ve Temmuz ayları koalisyon denemeleriyle geçer, sekiz. Temmuz bitti...

ŞAKİR SÜTER- Tatile girdi.

İLHAN KESİCİ- Tatile geldi. Ağustos, Eylül, Ekim tatile gider, 11. Bugünden itibaren Türkiye'nin 11 ayı heba olur.

Buradan çok önemli bir örnek vereyim, daha kolay anlaşılsın diye.

Rusya; demin dedik ya ekonomik krizin en derin olduğu ülke. Aslında Rusya'da ekonomik kriz görünmüyordu. Geçen senenin Temmuz ayında, yani bu seneni Temmuz ayında IMF'le Rusya 22 milyar dolarlık bir stand-by anlaşması yaptı, Yeltsin imzasını attı, IMF de imzasını attı. Orada atılmış olan imzaların gereği, Rus Parlâmentosunun çıkartması gereken, aynen bizim sosyal güvenlik kurumlarının reformuyla i l gili kanun tasarı gibi, bankacılık sisteminin kanun tasarısı gibi, vergi kanunu tasarısı gibi şeyleri Meclisten çıkarması lâzımdı. Ama, Mecliste zayıftı Yeltsin, Duma'da, eski komünistler daha hâkimdi, götürdü bu tasarıları Meclise sundu Yeltsin. Ama Duma , muhalefet etmek amacıyla Meclisi Temmuz ayında tatile soktu. Tatile sokunca IMF anlaşması yaptı. 22 milyar doların IMF'ten gelmeyeceği belli olduğu andan itibaren Rus ekonomisi çöktü. Şimdi Rus ekonomisinde 1999 yılında dünya ekonomistlerinin tahmini şu: Rusya'da kişi başına gelir 1999'da 10 sene evvelki, 1990 yılının kişi başına gelirinin yarısı kadar olacak. Yani, 10 sene geçmiş Rusya'da, insanların gelirleri yarıya inmiş, varlıkları yarıya inmiş. Siyasî istikrar bu.

Türkiye'nin demin dış konjonktürünü söyledik. İç konjonktüründe, bu kıştan sonra kara kış gelecek olan bölümde şu da var iç ekonomik dengede: Bizim aşağı yukarı 30-32 milyar dolarlık bir iç borcumuz var, bunun 27-28 milyar dolarlık bölümünü önümüzdeki Ocak, Şubat, Mart, en vahimi de Nisan a yında döndürmemiz lâzım. Bu şu demek: Faizler şimdi yüzde 150, iki ay önce yüzde 77'ydi, bir sene önce de yüzde 77'ydi, iki ay önce de yüzde 77'ydi, şimdi 150'ye çıktı, önümüzdeki Nisana göre bu demektir ki 250'ye doğru çıkacak. Dış dünyayı gördük; bu dış dünya bize şunu da getirecek: İhracatımızda bir daralma olacak. Dış kaynak bulmakta, yabancı sermaye bulmakta zorlanacağız. Bir devalüasyon baskısı olmasa bile bir baskısını hissedeceğiz. Bütün bunları bir araya getirdiğinizde, bu kadar vahim bir tablo va r ken, bir de bir de 11 ayın deminki söylediğimiz tarzda heba olmasını göz önünde bulundurursanız, Türkiye çok ciddî sıkıntılara girer.

Bu bakımdan, ben öyle inanıyorum ki, inşallah diyorum, temenni de ediyorum ki, Türk siyasetinin önde gelenleri, en başta parti genel başkanlarımız olmak üzere, ama sanayiciler, bankacılar, işçiler vesaire, yani bu işten zarar görecek olan herkes bu 18 Nisan seçimiyle ilgili tarihin yeniden gözden geçirilmesiyle ilgili herkes kendi çapında bir feryat figân etmelidir diye düş ünüyorum.

ŞAKİR SÜTER- İlhan Bey, çok teşekkür ederim, ağzınıza sağlık, ayağınıza sağlık.

Programımıza burada son veriyoruz, noktayla son veriyoruz efendim, sağlıcakla kalın.
2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.