Facebook
Twitter
Kriz Eşiktedir: Daha Az "Ninni" Söyleyin
Hüseyin Gülerce | STV - Pazar Sohbeti | 25.6.2000
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

HÜSEYİN GÜLERCE- Efendim, iyi pazarlar. Bir "Pazar Sohbeti" Programında tekrar sizlerle birlikteyiz.

Bu hafta konumuz, Türkiye'nin temel problemleri ve bu temel problemlerin çözümüyle ilgili teklifle r, çözüm yolları.

Konuğumuz Sayın İlhan Kesici; Devlet Plânlama Teşkilâtı eski Müsteşarı ve 20. dönem Bursa Milletvekili.

Gerçi çok kişi sizi İstanbul Milletvekili olarak da biliyor.

İLHAN KESİCİ- Doğru.

HÜSEYİN GÜLERCE- Şimdi ben, tabiî izleyicilerimize, seyircilerimize önce sizi niçin çağırdığımızın gerekçesi olabilecek bir şeyler söylemek istiyorum.

Bildiğim kadarıyla son aylarda, haftalarda siz Türkiye'nin pek çok yerini geziyorsunuz. Oralarda değişik kesimlere, sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği toplantılara katılıyorsunuz, onlara Türkiye'nin meseleleriyle ilgili ve çözüm yollarıyla ilgili sohbetler, konuşmalar yapıyorsunuz.

Siz devletin en üst bürokrat kademelerinde görev yapmış bir insansınız ve dürüst kimliğinizle biliniyorsunuz. Bunu bir iltifat olarak değil, çünkü dürüstlük aslında siyasette de, bürokraside de herkeste bulunması gereken bir vasıf. Fakat, Türkiye'de gerçekten bir siyasî kirlenme var takdir edersiniz.

Ben öncelikle şunu sormak istiyorum: Bu il il dolaşarak kimlere konuşuyorsunuz, yani kimlere bir şeyler anlatıyorsunuz?

İLHAN KESİCİ- Hüseyin Bey, ben de çok teşekkür ediyorum.

Aşağı yukarı 7-8 aydan bu yana ben bu konferansları veriyorum. Daha çok gittiğimiz yerler, ilk başlangıcı üniversiteler idi, daha sonra buna ticaret ve sanayi odaları, zaman içerisinde de esnaf odalarıyla ziraat odaları eklendi; ama üniversiteler, ticaret ve sanayi odaları diyelim.

Şimdi bizim, herkesin, sizin de yazılarınızda var, bizde de var;, benim kaygılarım var, yani Türkiye'nin içinde bulunduğu durumla, mevcut Hükûmetten bağımsız olmak üzere diyelim başlangıcında, mevcut Hükûmetten de bağımsız olmak üzere Türkiye'nin içinde bulunduğu durumla ilgili kaygılarım var. Bunu kâğıtların üstünde, raporlara baktığımız zaman zaten görmek mümkün . Yani ekonomide çok ciddî kaygılarım var idi 7-8 ay önce, daha önce de filvaki vardı, o zaman da söylüyorduk ama, bir de dünyada da enteresan şeyler oluyor, çok hızlı şeyler oluyor. Türkiye bunu yakalayamıyor ve yakalaması lâzım illâ da diye düşünüyordum. Fakat, bu kaygılarım sadece, yani beni bunları, bu derdimi, dert diyelim buna, birileriyle paylaşma ihtiyacına itti. O sıralarda üniversitelerden çok konferans talepleri vardı, ticaret odalarından ve üniversitelerden, üniversitelerle başlamış oldum ben. B u kaygılarımı ve görüşlerimi, düşüncelerimi, dünyadaki olanı biteni, Türkiye'nin neler yapması lâzım geldiğini, neleri yapamıyor olduğunu filan anlatınca biraz ferahlamaya başladım.

O ferahlamanın asıl altında şu yattı:

Bir; kâğıt üstünde kitaplarda, raporlarda gördüğümüz kaygılar doğru.

İki; Türkiye'nin bu meselelerine, bu dertlerine sadece üzülen ben değilim. Bir ara da öyle bir hisse kapılıyor insan, acaba bir tek ben miyim, ben mi dertleniyorum, ben bu işin üstesinden tek başıma nasıl gelirim gibi böyle bir derdi oluyor. Hâlbuki gittiğiniz zaman, Anadolu'ya gittiğiniz zaman, yani yolculuğunuz Anadolu olduğu zaman, İstanbul'da dar bir çevreden filan çıktığınız zaman, filvaki öyle olmamak için biz çalışıyoruz ama, yine de her ne yaparsanız yapın daha dar bir çevre sayılır. Bizim çevremiz İstanbul ve Ankara, daha dar bir çevre. Şimdi buralarda Türkiye'nin dertleriyle dertlenen çok insan olduğunu görüyorsunuz, bu dertlerine üzülen çok insan olduğunu görüyorsunuz, bir de meselâ tam benim algıladığım gibi algılandığını görüyorum. Yani, üniversitede 1000 civarında üniversite öğrencisine sadece konferans vermiyorsunuz, ama konferanstan önce, ister kahvaltı, ister öğle yemeği, ister akşam yemeği, üniversite hocalarıyla beraber oluyorsunuz. Her seferinde ben g i ttiğim yerde, işte 50 ilâ 100 civarında da üniversite hocasıyla birlikte oluyorduk. Bunların içerisinde, konumuz daha ziyade ekonomi ve dış politika olduğu için ekonomiyle ilgili kaygılarını gördüğüm çok üniversite hocası oldu, dış politikayla ilgili çok i yi takip edildiğini gördüm. Eskiden, bizim öğrenciliğimizde, sizin öğrenciliğinizde üniversite hocalarıyla ilgili, "ayakları yere basmaz, bunlar sadece kitap üstünde, kâğıt üstünde takip ederler" gibi bir izlenim vardı. Belki o izlenim de yanlış bir izlen i m de ama öyleydi yani. Ben şimdi memnuniyetle gördüm ki, bir kere üniversitelerde, özellikle ekonomiyi ve dış politikayı takip eden hocalarda ayakları da en az bizim kadar sağlam yere basan, dünyayı da, Türkiye'yi de en az bize yakın, bizim kadar takip ed e bilen insanları var. Bu, böyle bir memnuniyet getirdi bana. Yani, bir; üzülen sadece ben değilim, dertlenen insanları var, üzülen insanları var, buna kafa yoran, çözüm yolları arayan insanları var, bu iyi.

Üniversitelerden sonra ticaret ve sanayi odaları bu işin içine girdi. Orada da, dünyadan ziyade, daha ziyade Anadolu'daki ticaret ve sanayi odaları olduğu için, bunlar da Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durumu bizim kitaplardan, kâğıtlardan, raporlardan takip ettiğimizi bizzat yaşayan insanlar.

Şimdi Türkiye'de bir magazin Türkiye resmi var. Yani, televizyon programlarımızın bir bölümüne bakıldığında, işte başka bazı şeylere filan bakıldığında, insanlar, ben de çok rahatsız oluyorum, ben Orta Anadoluluyum, Sivaslıyım, Zaralıyım. Orta Anadolu, Kuzey Anadolu, Güney Anadolu her neyse, yani zannedebilirler ki diyordum ben, bütün Türkiye böyle yaşıyor, yani...

HÜSEYİN GÜLERCE- Gerçek gündem saptırılmış...

İLHAN KESİCİ- Evet, yani böyle bir magazin Türkiye var, herkes eğleniyor, herkes müthiş kılıklar kıyafetler içerisinde balolardan balolara taşınıyorlar...

HÜSEYİN GÜLERCE- Derdi çilesi falan yok.

İLHAN KESİCİ- Derdi çilesi filan yok.

Ama, bunun şöyle bir tehlikesi de vardı, ikinci tehlikesi: "Yahu, galiba ben kötüyüm." Yani Sivas'taki adam, "Yahu, biz Orta Anadolulu olduğumuz için çok müşkildeyiz galiba", doğudaki insan, "Galiba biz doğuda olduğumuz için, doğulu olduğumuz için böyle, güneydoğulu olduğumuz için böyle" gibi bir de öfke biriktiriyor bu iş. Yani, Türkiye eninde tefler, cümbüşler çalış oynuyor, ama doğudaki, güneydoğudaki doğulu güneydoğulu olduğu için, Orta Anadolu'daki Orta Anadolulu olduğu için...

HÜSEYİN GÜLERCE- Karadenizli Karadenizli olduğu için...

İLHAN KESİCİ- Karadenizli, "Ya, Karadenize hiç bakan eden yok arkadaş", yani biz Karadenizli olduğumuz için zannedebilir filan diyordum, bu da bir endişeydi. Ama, gördük ki ticaret odalarında, sanayi odalarında, tarım bahsine ayrıca geleceğiz izin verirseniz sohbette...

HÜSEYİN GÜLERCE- Estağfurullah, tabiî tabiî.

İLHAN KESİCİ- En can damarı, yani Türkiye yanıp kül oluyor tarımda...

HÜSEYİN GÜLERCE- Şimdi ben o zaman şöyle bir giriş yapayım efendim...

İLHAN KESİCİ- Şimdi bunları görünce, ben hem bilgilerimi aktarıyorum, hem oradan bilgiler alıyorum ve bir kere çok sevinerek döndük yani bu 7-8 ay içerisinde.

HÜSEYİN GÜLERCE- Şimdi Türkiye'yi konuşmadan önce, artık bir kavram var, globalleşme veya küreselleşme. Ben yine biliyorum ki siz dünyayı çok yakından takip ediyorsunuz. Evvelâ bugünkü yeni dünya düzeni veya yeni dünya, bu küreselleşme olgusu nedir, dünya nereye gidiyor? Ondan sonra bunun ışığında Türkiye'ye bakalım istiyorum.

İLHAN KESİCİ- Şimdi bu konuda üç dört tane doğru, güzel tabir var. Fakat ben de bu tabirleri kullanmaktan neredeyse utanır hâle geldim, çok ucuz kullanılıyor, harcıâlem hâline geldi daha doğrusu, bir de bazı şeylerin mazereti hâline geldi. Yani "küreselleşme", güzel bir tabir, "globalleşme" güzel bir tabir, "global ekonomi" güzel bir tabir, bütün bunlar güzel tabirler, ama sanki bu karın doyururmuş gibi de algılanmaya başladı. "Ya, küreselleşiyor dünya karnımız doyacak, merak etme"; "globalleşiyor dünya, karnımız doyacak, daha iyi olacağız, merak etme" hâli yanlış bir hâl.

Şimdi bu dünya küreselleşiyor, yani dünyada mümkün olduğu ölçüde sınırlar, duvarlar kalkıyor. Hep oldu bu, yani sadece ilk defa dünyanın karşılaştığı bir şey değil, hep olarak gelen bir şey. Şimdikinin farkı, şimdi daha çok dikkat etmemiz lâzım geldiğine inanıyorum ben, beni de dertlendiren bölümlerinden bir tanesi o; şimdikinin önemli ölçüde farkı, hızı çok yüksek, çok hızlı gelişiyor. Yani biz bir şeye daha elimizi...

HÜSEYİN GÜLERCE- Hızlanması büyük.

İLHAN KESİCİ- Evet.

HÜSEYİN GÜLERCE- Biz fizikte ona ivmesi büyük diyoruz.

İLHAN KESİCİ- İvmesi büyük, evet. Elimizi su bardağına doğru uzatırken, yani ekonomi politikalarında düşünüp taşınıp bir şeyi yapmaya daha başlayacak iken, o devir kapanıyor bir başka devir geliyor...

HÜSEYİN GÜLERCE- Bilgisayarlarda bu çok fark ediliyor.

İLHAN KESİCİ- Bilgisayarlarda müthiş.

H ÜSEYİN GÜLERCE- İnternet dünyasında çok fark ediliyor.

İLHAN KESİCİ- Tabiî, her altı ayda bir neredeyse yenilemek mecburiyetinde kalıyoruz.

HÜSEYİN GÜLERCE- Evet.

İLHAN KESİCİ- Sebebi hızı, çok hızlı.

Şimdi, tabiî bu hızla birlikte, yani yüzlerce özelliği filan var ama, ben bunu üç ana konuya indiriyorum. Bir; siyasetinde, uluslar arası ilişkilerde bunun bir etkisi var, bizi çok yakından ilgilendirecek. O da; artık önümüzdeki 20-30 yılda dünyada büyük harp görünmüyor, küçük harp de görünmüyor, bölg e sel çatışmalar filan da görünmüyor, olmayacak. Ama bölgesel anlaşmazlık konuları var, bunların bir münasebetle, hızla çözülmesini istiyorlar.

Bu hâl, Türkiye'yi çok sıkıştıracak hâllerden bir tanesidir. Bölgesel anlaşmazlığa bizim coğrafyamız dünyada en çok konu olan coğrafyalardan birisidir. Yani sebebi, biz Birinci Dünya Harbinde çok apar topar bir imparatorluk kaybettik. Yani, bu günahtı, sevaptı filan tarzında bakmıyorum da öyle oldu. Bizim imparatorluğumuzdan yahut bizim devletimizden 27 tane şu and a Birleşmiş Milletlere kayıtlı devlet çıktı. Hemen her birisiyle bir münasebetle bir sıkıntımız kalmış. Ama en önemlisi, Ege Bölgesindeki Yunanistan'la olan şeylerdir, bölgesel anlaşmazlık alanlarıdır; içinde Kıbrıs vardır, içinde Ege ile ilgili kara suları, kıta sahanlığı, FIR hattı diyebileceğimiz anlaşmazlık alanları vardır.

Güneyimizdeki komşular vardır, yani İran, Irak, Suriye.

Dünyada böyle bir üç devlete sınır olan, yani komşu olan başka bir ülke yok. Bu, bizim dış politikamızda çok daha farklı, çok daha yeni, çok daha güçlü kudretli bir hazırlık içinde olmamızı icap ettiren bir şeydir. Aksi hâlde, iyi yapamazsak, kendi derdimizi iyi anlatamazsak ve bunun icap ettirdiği imkânları sağlayamaz isek Dışişleri bürokrasisine veya Dışişleri konularına, o zaman haklarımızı yeterince bu dünyada savunamayız. Yani kapanın elinde kalır bu iş. Eskiden öyle değildi, yani 1980'e kadar iki dünya varken dünyada, iki kutuplu dünya varken biz biraz daha rahat idik. Tek kutuplu dünya dünya bakımından iyidir, bizim iç i n de iyidir, ama bölgesel anlaşmazlıklarımızın çözümünün konusunda, haklarımızın daha iyi anlatılabilmesi bahsinde hazırlıklarımızı ve zihniyetimizi çok daha fazla değiştirmemizi icap ettiren bir şey.

İsterseniz bu bahis bağlanmadan bir rakam vereyim; hem Türk ekonomisiyle irtibatı var, hem bu konuyla irtibatı var.

Şimdi bizim bütün bu işlerimizi, yani Yunanistan'la derdimizi bütün dünyaya anlatsın diye, Ermeni lobisine karşı, Rum lobisine karşı bütün dünyaya bu lobilerin etkilerini azaltsın, kırsın diye bir bakanlığımız var, Dışişleri Bakanlığı. Bütün dünyada böyle, bizde de böyle. PKK meselemizi anlatsın, bir maç dolayısıyla İngiliz holiganlarla Türkler İstanbul'da bir münasebetle dövüştüyse kabahatin bizde olmadığını bütün dünyaya anlatsın. Şimdi dün y a parlâmentolarında, Fransa Parlâmentosunda da, Amerika'nın eyalet parlâmentoları da dahil olmak üzere Ermeni mezalimiyle ilgili veya Ermeni soykırımıyla ilgili bir yığın tasarı var, bir yığın toplantı oluyor, bir yığın tarihçiler, siyasetçiler katılıyorl a r bunlara. Bütün bu plâtformlarda Dışişleri Bakanlığı ve onlarla beraber hareket eden insanlar gitsin, Türkiye'nin konusunu, derdini iyi anlatsın, bizi haksız durumda bırakmasın diye bir Bakanlığımız var, tamam.

Şimdi biz bunlara bir imkân veriyoruz Hüseyin Bey. Yani, genellikle sağdaki politikacılar, ben de dahil Dışişleri bürokrasisini bazen beğenmeyiz, yani "monşer" deriz, "resepsiyonlarda dolaşıyor" filan deriz; tamam, yani bunlar filan olabilir. Ben tam anlamıyla katılıyor değilim ama, böyle düşünen l ere de bir şey demiyorum. Ama, şu dertlerimizin tamamını anlatsın diye kurulan Dışişleri Bakanlığına verdiğimiz bir imkân var. O imkân, 2000 yılı bütçesinde 169 trilyon lira. Nereden bilelim, yani bu 169 trilyon lira, yani böyle saydığımız, cebimize koyduğumuz bir para değil, bilmiyoruz yani; "amma büyükmüş" de denilebilir...

HÜSEYİN GÜLERCE- Trilyonları alıyorlar.

İLHAN KESİCİ- Evet, trilyonları alıyorlar da denebilir.

Şimdi bunu, meseleyi iyi görmek bakımından bir mukayese yapmak lâzım. O şu: Türkiye'nin ekonomik derdi diye bir derdi var, bunun içinde iç borç derdi diye bir derdi var, bunun içinde iç borcun faizi diye bir dert var, faiz. Bu katrilyonlar, trilyonlar filan falan kolay anlaşılsın diye ben günlük faize indirdim bunu, Meclisteki bütçe ko n uşmasında da söyledim. Her gün Türkiye Bismillah deyip devlet kapısını açtığında...

HÜSEYİN GÜLERCE- Sabahtan...

İLHAN KESİCİ- Sabah 8'de açtı, akşam 8'de kapattı, cebinden çıkardı verdi iç borcunun faizine 59 trilyon lira. Ha, şimdi bakalım, Dışişlerine ne verdik? 169 trilyon lira. Her gün iç borca ne verdik? 59 trilyon lira. Basit bir bölme işlemi...

HÜSEYİN GÜLERCE- 3 gün.

İLHAN KESİCİ- 3 günlük faiz. Biz bütün bu derdimizi dünyaya anlatsın, Kıbrıs'ı anlatsın, Birleşmiş Milletlere anlatsın, Amerikan Kongresine anlatsın, Avrupa Parlâmentosuna anlatsın, PKK'yı anlatsın, işte ne kadar derdimiz varsa tamamını anlatsın, Ermeni meselesini anlatsın diye Dışişleri Bakanlığının eline, al arkadaş, bütün bunları çok iyi yap, ama ben de sana üç günlük faiz k adar para veriyorum diyorsunuz. Bu olmaz.

HÜSEYİN GÜLERCE- Bu çok büyük bir dert.

İLHAN KESİCİ- Bu çok büyük bir dert. Bu, ekonominin de çok büyük bir derdi, yani Genelkurmayın da çok büyük bir derdi, Dışişleri Bakanlığının da çok büyük derdi. Bu derdi çözmeden olur mu yani?

HÜSEYİN GÜLERCE- Bu, belimizi kıran bir olay.

İLHAN KESİCİ- Yoksa bu Dışişleri meseleleri, affedersiniz, şimdi bizim Dışişleri Bakanımızla Yunan Dışişleri Bakanı böyle bir araya geliyorlar, elimizdeki su, kırmızı şarap muhabbetiyle dünyada uluslar arası ilişkiler çözülmez. Yani ne biz çözeriz, ne dünyanın hiçbir ülkesi çözer. "Ay ne güzel, Dışişleri bakanları bir araya geldi, birbirlerini de çok seviyorlar, hatta çok da şakalaşıyorlar, birbirlerine fıkra da anlatıyorlar, kırmızı şarap muhabbeti de yapıyorlar"; bu işler çocuk oyuncağı değil. Şimdi Türkiye'nin çok ciddîye alması gereken bir durum bu.

Buna bir başka örnek daha verelim, yani iç borcun faiziyle verdik ama, bu küreselleşen dünyayla ilgili bir örnek olsun bu da.

Şimdi biz yemeklerde ne yapıyoruz? Bazen Coca-Cola içiyoruz değil mi? Hâlbuki benim dedem içmedi, babaannem içmedi, anneannem içmedi, babam da içmedi, annem de içmedi, biz içiyoruz, bir de çocuklarımız içiyor, benim çocuğum da istiyor; Allah cemi cümlesiyle an a lı babalı büyütsün. Şimdi bunun mahiyeti çok iyi olabilir, gerçekten de kimyevî tertibi çok iyi olabilir. Ama, sadece bundan dolayı mı? Bana göre bir başka sebepten dolayı; o da şu: Coca-Cola dünyada bir şirket. Reklâm yapıyor herkes; yani ülke reklâmları n a da benzer şirketin reklâmları, reklâm yapıyor. Reklâm bütçesi şu, sadece reklâm bütçesi değil, Coca-Cola'nın sadece medya reklâmı, yani gazeteler, televizyonlar ve dergilere verdiği reklâmın bir yıllık tutarı 1.4 milyar dolar. Dışişleri Bakanlığının büt ç esini, demin Türk Lirası olarak verdik, dolara çevirelim, 240 milyon dolar eder, siz buna 250 milyon deyin. Şimdi buradan ne çıkacak? Coca-Cola, "beni için, ben iyi bir içecek maddesiyim" demek için, dedirtmek için dünya 1,5 milyar dolar harcıyor basın re k lâmı olarak sadece, Türkiye bütün Dışişleri Bakanlığı bütçesine 250 milyon dolar veriyor.

Demek ki bu küreselleşen dünyada, bizim dış politikada meselâ en azından yükümüzü daha arttıran bir hâli var. Bunu göz ardı kim ederse, her kim derse ki, "Hayır, ben öbür dışişleri bakanını çok iyi tanıyorum, öbür devlet başkanlarıyla çok iyi ahbaplık ilişkilerim var, öbürleriyle şunu yaparım, yemekte bahsederim ben bu çözümleri" filan; yok öyle bir şey, dünyada öyle değil. Türkiye'nin çok ciddîye alması lâzım.

Şimdi ben bunu üniversite, yani bu konferanslar dolayısıyla, özellikle üniversitede dış politika takip eden uluslar arası ilişkiler bölümlerinde profesör, doçent, yardımcı doçent, ne kadar arkadaş varsa gördüm ki onlar da bütünüyle tam algılamış hâldeler ve çok da üzülüyorlar bu hâle.

Şimdi birinci bölümü bu, bu küreselleşmeyle ilgili diyelim.

İkinci bölümü ekonomiyle ilgili bir şey.

Ekonomide uluslar arası rekabet çok artırıyor, ama hep vardı, şu anda da var, fakat bundan sonraki senelerde bizim alışageldiğimizden çok daha sert bir rekabet ortamı olacak. Yani, böyle kalanlar kalacak, öbürleri hep ölecek, yani yaralı kalmak filan da olmayacak.

HÜSEYİN GÜLERCE- Sermaye için sınır da kalmadı herhâlde.

İLHAN KESİCİ- Sermaye için sınır da kalmadı.

Şimdi burası da çok mühim. O zaman, Türk ekonomisinin, aşağı yukarı yatırımlarının, yani bizim en iyi sektörlerimiz ne bildiğimiz? Diyelim ki, tekstil sektörü, imalât sektörü bazı alanlarda, bunlar 1990'dan beri neredeyse yenilenmediler, teknolojileri eskid i . Bunların bu yeni dünyaya göre müthiş bir şekilde teknolojilerini yenilemeleri lâzım.

Yani siz STV'de, ben bundan birkaç ay önce geldim, başka bir bina vardı, şimdi başka bir bina var, başka kameralar vardı şimdi başka kameralar var. Yani, bu teknolojinin gerisinde kaldığınız zaman kimse gelip kurşunla sizi vurmaz, ama rakipleriniz bu teknolojiye ayak uydurduğu zaman siz zaten kurşunla vurulmuşa dönersiniz yani.

Şimdi bunların çok yenilenmesi lâzım; bununla ilgili yapılması gereken, alınması gereken çok tedbir var, bunların alınması lâzım.

Bu, sıkıntı bölümü, ama imkân bölümü de şu: Eskiden uluslar arası sermaye, yani uluslar arası kaynak, imkân, ülkelerin kalkınmalarında kullanabilecekleri bir imkân çok az idi. Yani o yüzden Türkiye 1980'e kadar dış dünyaya çok kapalı, yani kapalı demem de ben ona, dış dünyayla teması daha azdı, çünkü bu işler bütün dünyada 1980'den sonra başladı, 1990'dan sonra müthiş hızlandı.

Bir örnek verelim.

Uluslar arası sermaye ülkeden ülkeye dolaşıyor, şirketten şirkete yabancı sermaye ortaklıkları kuruyor, kendi başına geliyor sermaye şirketi olarak, fabrika kuruyor, tesis kuruyor, televizyon şirketi kuruyor vesaire. 1980'de bunun rakamı bütün dünyada 30 milyar dolar idi, 90'da 80 milyar dolara çıktı, yani 10 senede 3 ka t ı çıktı, 50-60 milyar dolar; ama 1999 yılında 1,5 trilyon dolar oldu, korkunç bir şey.

Şimdi bu, her dakika borsadan borsaya, ülkeden ülkeye, şirketten şirkete, firmadan firmaya hareket eden bir şey. Bundan her kim ki -lâfı getireceğimiz nokta bura, bir düğüm atmamız lâzım lâfa- her kim ki bu çok istifa eder, herhangi ülke, o ülke hızlanması çok yukarıya çıkarır, kalkınmasını çok hızlandırır. Türkiye'ye baktığımızda, bu sermaye hareketlerinin binde birini alıyoruz biz.

HÜSEYİN GÜLERCE- Binde birini?..

İLHAN KESİCİ- Binde birini.

Bunun önemli bacağı, o 1,5 trilyon doların da dışında, doğrudan yabancı sermaye yatırımı dediğimiz bir tabir var, teknik tabir o, doğrudan yabancı sermaye yatırımı. Yani, doğrudan geliyor Türkiye'de fabrika oluyor, doğrudan geliyor Türkiye'de turizm işletmesi oluyor, doğrudan geliyor işletme sektöründe bir şey oluyor, meselâ televizyon kuruyor, gazete kuruyor vesaire, yani bir taş üstüne taş koyuyor. Bunun rakamı dünyada 350 milyar dolar, her yıl oluyor bu. Türkiye de bunda n bir pay alıyor, dünya da bundan bir pay alıyor, Türkiye'nin bundan aldığı pay 350-400 milyon dolar yılda. Yani bir bölme işlemi, 400 milyon dolar bölü...

HÜSEYİN GÜLERCE- Binde bir.

İLHAN KESİCİ- 1/1000. Hâlbuki, dünyada Birleşmiş Milletlere kayıtlı 179 tane ülke var. Bu 179'un ülkenin 100'ünün nüfusu İstanbul'dan küçük, 10 milyondan küçük; kimi ada devleti, kimi adacık devleti, kimi 3 sene önce kurulmuş bir devlet filan. O zaman, biz en kötü ihtimalle bunun hiç olmazsa 50'de birini almamız lâzım değ il mi, Dünyadaki parasal hareketin 50'de birini?

HÜSEYİN GÜLERCE- Evet.

İLHAN KESİCİ- Bilemedin yüzde biri al. Yüzde birini aldığın zaman 15 milyar dolar eder her yıl.

Şimdi, biz 1954'te Yabancı Sermaye Teşvik Kanununu çıkardık. Yani, Türkiye dünyaya da çok yabancı değil de gereken icaplarını yapamıyor. Ta 1954'de Demokrat Parti zamanında Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu çıkardık, ama 1954'den, 50 diyelim, kolay anlaşılsın, 2000'e kadar 50 yılda Türkiye'deki birikmiş yabancı sermayenin miktarı 15-16 mil y ar dolar. Çin, beğenmeyiz ya bazen, yani bu yeni dünyaya örnek olması bakımından söylüyorum, 1990'a kadar sıfır Çin'de yabancı sermaye, yani sıfır, bildiğiniz sıfır, komünist ülkeydi çünkü, bilmem ne, ama 1999 yılında yabancı sermayeden aldığı pay 65 mily a r dolar, bir yılda. 1995'le 2000 yılları arasında Çin'in aldığı paranın toplamı 157 milyar dolar. Yani, Türkiye'nin 50 senede aldığının yabancı sermaye olarak 4 katını Çin bir senede alıyor.

Hadi Çin büyük; Macaristan, 56'da Sovyet tankları ezmedi mi? Ezdi. Bağımsızlığına yeniden ne zaman kavuştu? 1990'da. Ama, Macaristan'ın da bir senede aldığı para 10 milyar dolar. Yani dünyanın realiteleri, Türkiye'nin realiteleri böyle.

HÜSEYİN GÜLERCE- O zaman, hemen şunu sormak gerekmiyor mu efendim: Niye Türkiye alamıyor?

İLHAN KESİCİ- Şimdi bunun tabiî sebeplerine çok ayrıca girilir ama, bana göre istikrar, ister siyasî istikrar, ekonomik istikrar ve güven. Yani adam önünü görebilecek. Yani bu para dediğiniz şey, sermaye dediğiniz şey; yani parası olan herkes bilir, çok tedirgindir, hele kendi kazandıysa, yani baba parası harcamıyorsa, miras harcamıyorsa, kazandığı parayı harcıyorsa insan milimi milimine harcar, yüreği yanarak harcar. Kolay bir iş filan değil yani. Bu sermaye de hem para kazanmak ister, ama hep t en de kaybetmek istemez, rizikoya atmaz kendisini. O zaman, gideceği ülkenin 10 yıl sonrasını, 20 yıl sonrasını tahmin edebilir olması lâzım, yani "buradan bana bir sıkıntı gelmez."

Hâlbuki Türk siyasî hayatına baktığımız zaman ne görüyoruz? Bir hafta sonramızı göremiyoruz değil mi?

HÜSEYİN GÜLERCE- İşte ucuz kurtuldu, daha da önümüzdeki hafta soruşturma...

İLHAN KESİCİ- Önümüzdeki haftayı bile göremiyoruz.

HÜSEYİN GÜLERCE- 8 tane Komisyon raporu Mecliste oylanacak.

İLHAN KESİCİ- O zaman, bizim eskiden bir tabirimiz vardı, yani zarif olmayabilir ama, ata sözü hâline gelmiş çeşitli münasebetlerle, "ne Şam'ın şekeri, ne Arabın yüzü" denirdi değil mi? Bunu Araplarla ilgili bir şey demek için söylüyor filan değilim, ama tabir olduğu için, teşbihte hat a olmaz. Adam da diyor ki, Türkiye'ye gidecek miyim, para kazanacak mıyım; tamam. Tövbe arkadaş, bunların bir hafta sonra ne olacağı belli değil, o yüzden ben kendimi daha emniyetli görebileceğim, daha güven duyabileceğim bir yere gideyim. İkinci bölümü bu .

Buradan bir düğüm atalım şimdi bu lâfa, buradan çıkarken, yani bağlamadan.

Her kim ki, her ülke ki, huzur, güven içerisinde, istikrar içerisinde olmaz, kendisinin "ben huzurluyum, güvenliyim, istikrarlıyım" demesi para etmez, dışarıdan öyle görünecek, çünkü gelecek olan para dışarının parası; dışarıdan öyle görünmez ise bu uluslar arası imkândan yeteri kadar istifade edebilmesi mümkün olmaz.

Üçüncü noktası; teknolojide, bazen adına bilgi toplumu denir, bilgi devrimi denir vesaire, teknolojide dehşetengiz bir gelişme oluyor. O zaman, şimdi bizim küçüklüğümüzde, ben ilkokulu Zara'da okudum, siz de ona benzeyen kasabalarda okumuşsunuzdur...

HÜSEYİN GÜLERCE- Ben de Enez'de bitirdim.

İLHAN KESİCİ- Daha sonra ortaokul, liseyi Sivas'ta okudum. Bizim Sivas, Orta Anadolu okumaya meraklıydı, bizim ailemiz de öyleydi. Tabir de şudur, yani orta hâllî, orta sınıftan gelir insanlar, tabir şudur: Ceketimi gömleğimi satacağım, oğlumu kızımı okutacağım derlerdi. Yani biz, elhamdülillah durumuz biraz iyi gibiydi S i vas'ta ama, Sivas'ın iyi gibisi ne olacak, Zara'nın iyi gibisi ne olacak? Zara'nın tamamını satsanız İstanbul'da bir daire almaz, bir apartman dairesi almaz yahut Anadolu'daki ilçeler öyle. Ama adam diyordu ki, ceketimi gömleğimi satacağım, oğlumu kızımı okutacağım.

Şimdi buradan Türkiye'ye gelelim.

Bu yeni dünyada öyle hızlı gelişmeler oluyor ki, Türkiye'nin ceketini gömleğini satıp bütün imkânlarını eğitime hasretmesi lâzım. Ediyor mu, Türkiye bu işe kafa yoruyor mu? Bana sorarsanız yormuyor.

Nereden belli?

Karadeniz Teknik Üniversitesine gittim ben. En son gittiklerimden biri olduğu için örnek veriyorum.

HÜSEYİN GÜLERCE- Trabzon'a gittiniz.

İLHAN KESİCİ- Evet, Trabzon. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkiye'nin 4'üncü büyük üniversitesidir, 31 bin öğrencisi vardır, bütün Karadeniz bandına hizmet verir, Türkiye'ye de, Karadeniz bandına da hizmet verir. Şimdi bunun bir bütçesi var; değil mi, bunu neyle yapacak? Bir şeyle yapacak. Karadeniz Teknik Üniversitesinin bütçesi, bir yıllık bütçe, 31 bi n öğrenci, 1700 profesör, doçent, yardımcı doçent vesaire, ışıkları yanacak, suları akacak, binaları boya badana olacak, hademesi olacak, çaycısı olacak vesaire, bütün bunlar için 34 trilyon lira bir bütçesi var.

Şimdi unutmayalım, lâfın başına tekrar gelelim; bu 34 trilyon lira ne demeye gelir? Baştaki iç borcun faizini hatırlayalım, yarım günlük iç borcun faizi.

HÜSEYİN GÜLERCE- Öğleye kadar.

İLHAN KESİCİ- Öğleye kadar. Yani iç borcun faizin öğleye kadarlık bir bölümünü biz koca 4'üncü büyük Karadeniz Teknik Üniversitesine vereceğiz ve bundan bir şey bekleyeceğiz. Ne bekleyeceğiz? "Ey Karadeniz Teknik Üniversitesinin hocaları ve öğrencileri, bak, dünyada şunlar oluyor, bunlar oluyor, bunlar oluyor, bunlar oluyor, dünya globalleşiyor, küreselleşiyor, b ir şey oluyor, bir şey oluyor, bütün bunları iyi gör, iyi takip et, öğrencilerine çok iyi anlat, onlar da Türkiye'nin istikbalini, geleceğini hazırlasınlar buna göre." Ya, bu mümkün olur mu, böyle iş olur mu? Yarım günlük iç borcun faiziyle koca bir Karad e niz Teknik Üniversitesi veya Trabzon üniversitesi, hocaları da, öğrencileri de dünyayı takip edecekler, bunu Türkiye'ye uygulayacaklar; bu olmaz.

Demek ki Türkiye'nin yoğunlaşması gereken, konsantre olması gereken en önemli alanlardan bir tanesi de bu.

Bu, ucuz lâflarla olmaz; "Vallaha eğitime çok önem veriyoruz, önümüzdeki sene daha çok önem vereceğiz" filan, bunlarla olmaz, olmuyor yani.

HÜSEYİN GÜLERCE- Şimdi mevzua geldi, söylemek zorundayım. Bir de Türk müteşebbislerinin yurt dışında açtığı ve İngilizce eğitim veren kolejler var; bunlara doğru dürüst devlet tarafından sahip bile çıkılmıyor.

İLHAN KESİCİ- Tabiî. Şimdi onlar Türkiye'nin yüz akları olması gereken şeylerdir. Eksiği gediği olabilir, yanlışı yunluşu olabilir, ama eksiklerinin gediklerinin tamamlanmasında da devlet el vermelidir, değil mi? Dünyanın neresinde, ister Türk okulu, ister Türklerin yönettiği okul açılacak ise, bu 1 ise 100 edilmelidir, 10 ise 1000 edilmelidir. Yani dünya böyle bir dünya.

HÜSEYİN GÜLERCE- Zamanında Amerika yapmış bunu, Osmanlı topraklarında 460 tene koleji varmış.

İLHAN KESİCİ- Osmanlı İmparatorluğu dağılırken Türkiye'de 460 tane Amerikan koleji vardı. Biz yetişmedik Sivas'ta ama; yani Sivas, değil mi?

HÜSEYİN GÜLERCE- Evet.

İLHAN KESİCİ- Sivas ne? Orta Anadolu'nun ortasında bir şehir. Bizim zamanımızda 4, yani biz yetişmedik de, ama adları söylenir yani, 4 tane Amerikan koleji varmış bizim zamanımızda, İmparatorluğun sonlarına doğru.

HÜSEYİN GÜLERCE- Amerika da daha dünya sahnesine çıkmış değil.

İLHAN KESİCİ- Ama niyetlenmiş, yani çıkmış değil ama...

HÜSEYİN GÜLERCE- Buradan o anlaşılıyor.

İLHAN KESİCİ- Evet, çıkmış değil ama niyetlenmiş. Ben 50 sene sonra dünya sahnesine çıkacağım. Sadece "çıkacağım" demekle olur mu bu iş?

HÜSEYİN GÜLERCE- Gelmiş Sivas'ta dört tane kolej açmış.

İLHAN KESİCİ- Gelmiş Sivas'ta dört tane kolej açmış.

Şimdi Türkiye de, yani bir bölge devleti olacak ise, aslında Türkiye hem bir dünya devleti özelliğine sahiptir, hem bir bölge devleti özelliğine sahiptir de, yani bu "at sahibine göre kişner" demezler mi bizde?

HÜSEYİN GÜLERCE- Evet.

İLHAN KESİCİ- At sahibine göre kişner, kişneyemiyor yani. Şimdi bu, yani binicilik daha kolay da, bunun altına doğru inildiğinde, nasıl kişneteceğin bölümüne geldiğinde yapman gereken binlerce iş var, en önemlilerinden birini de siz ifade ettiniz. Yani, yurt dışında fabrikası da olması lâzımdır, yurt dışında turizm tesisi de olması lâzımdır, yurt dışında okulları da olması lâzımdır. Ve bunu özel sektör yapabilir, devlet yapabilir, v a kıflar yapabilir, kim yapacak ise onların hepsine el vermek lâzımdır, onları yüreklendirmek lâzımdır.

HÜSEYİN GÜLERCE- Şimdi gelelim Türkiye'ye efendim.

Dünyayı bu anlattıklarımızdan çok ciddî bir şekilde anlamış bulunuyoruz. Şimdi böyle bir dünyada Türkiye'nin en büyük dertlerinden bir tanesi dış politika. Fakat ona geçmeden, müsaade ederseniz bir ara vereceğiz, sonra tekrar devam edeceğiz.

İLHAN KESİCİ- Hayhay.

HÜSEYİN GÜLERCE- Efendim, kısa bir aradan sonra tekrar birlikte olacağız.

(Reklâm Ara sı)

HÜSEYİN GÜLERCE- Efendim, "Pazar Sohbeti"miz Sayın İlhan Kesici'yle devam ediyor. Tabiî ben biliyorum ki, seyircilerimizin pek çoğu sizin bir siyasî oluşumun içerisinde olup olmadığınızı merak ediyorlar, fakat sıra ona da gelecek. Ben asıl şimdi, dünyanın bir panoramasını böyle çizdikten sonra size Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini sormak istiyorum.

Evvelâ genel hatları itibariyle Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine nasıl bakıyorsunuz? Çünkü, hem Türkiye'de tereddütler var bana göre, hem de Avrupa'da da var. Orada da yüksek sesle konuşanlar da var; bu Hristiyan Demokrat Parti toplantılarında söyleniyor, işte eski Fransa cumhurbaşkanları ortak makale yazıyor, söylüyorlar, nedir Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyeliği konusu?

İLHAN KESİCİ- Yani, sizin de ayrıca bildiğiniz gibi, ben dört yıl Belçika Brüksel'de Avrupa Birliğinde Gümrük Birliğinin ekonomik koordinasyonu hazırlıklarının başında görevlendirildim. Rahmetli Turgut Özal, merhum, Başbakanken ben de Devlet Plânlama Teşkilâtında Genel Müdür d üm ve ilk defa öyle bir kadro ihdas etti Dışişleri bünyesinde, ben oraya orta elçi statüsü gibi bir statüyle 30 küsur yaşında tayin oldum, dört senem bu işlerin içinde geçti bizzat. Sonra da zaten Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığı da dahil olmak üzer e çok yakından takip ediyorum. Parlâmentodayken de, Cenabı Allah sadece bize bir üç yıllık milletvekilliği nasip etti, sonra elimizden aldı, Meclisteyken de Dışişleri Komisyonu ve Avrupa Birliği Karma Parlâmento Komisyonu üyesiydim. Şimdi bu bilgilerle söy l eyeceğim, yani bu müktesebatla söyleyeceğim.

HÜSEYİN GÜLERCE- İşin içinde bir insan olarak.

İLHAN KESİCİ- Evet, tam göbeğinde bir insan olarak.

Şimdi, Avrupa Birliği üyeliği Türkiye için bir cennettir, yani Türkiye Avrupa Birliğine üye olmalıdır. Bu bizim gözümüz. Fakat, Avrupa Birliğinin gözüyle de Türkiye'yi normal zamanlarda hiçbir şekilde Avrupa Birliğine üye etmeyeceklerdir. Demin sizin ifade ettiğiniz şey, bunu söyleyen Avrupa Hristiyan Demokrat Partiler, genel kurul mahiyetinde, genel kurulu d e ğil, aynı zamanda Almanya'nın Başbakanlığı, Almanya Avrupa Birliğinin direği demek yani.

İki; ikinci direği var, iki tane temel direği var, biri Almanya, öbürü Fransa. Fransa'nın eski Başbakanı, eski Cumhurbaşkanı Valeri Giscard D'estaing, bundan iki ay önce bir Fransızca yayınlanan bir dergi var, iki, bir tane de İngilizce yayınlanan bir dergi var, her ikisinde de uzun mülâkatlarda bulundu: Türkiye'yi kandırmayalım. Yani, adamın da söylediği üslûp şu: Yani, Türkiye'ye biz Avrupalılar yalan söylüyoruz, s i zi aldık ha alacağız ha, aldık ha alacağız ha diyoruz, onlar da inanıyorlar veya halklarını inandırmaya çalışıyorlar. Hâlbuki bunu söylemeye gerek yoktur, almayacağımızı, alamayacağımızı, Türkiye'nin farklı bir dünyanın ülkesi olduğunu söyleyelim efendice , hem biz rahat edelim, hem onlar rahat etsinler filan diyorlar.

HÜSEYİN GÜLERCE- İşlerine baksınlar.

İLHAN KESİCİ- Şimdi iki cepheli. Yani bir; biz girebilsek çok iyi olur. İki; onların da alacakları ümidine çok da kapılmamak lâzımdır. Ama, bu şu demek değil yahut beraberinde şu demek de olabilir: Sanki Avrupa Birliğine girecekmişiz gibi Türkiye'nin ekonomisini, demokrasisini, dış ilişkilerini, neyse, üstümüze deminki söylediğimiz bahiste, yani hiç Avrupa Birliği lâfı geçmedi, ama onları yapmamız gerek e n her şeyi yapalım.

Şimdi bu şundan dolayı: Türkiye gördü ki, Osmanlı İmparatorluğu da Avrupa'yı gördü, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'nın içinde yer almak istedi. 1856 Kırım Harbiyle beraber Türkiye Avrupa'nın bir parçası oldu, sadece Tanzimatla değil, 1839. 1856'da Paris Konferansı yapıldı Kırım Harbinin üstüne, Paris Konferansında Türkiye, bugünkü Avrupa Konseyine tekabül edebilecek olan bir organizasyonun üyesi oldu. Yani, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'nın bir devleti idi. O zaman tabiî aslında biz evlâ d ı fatihan deriz, Rumeli göçmenleri, Rumeli filan deriz, gerçekten Osmanlı İmparatorluğunun çok önemli bir toprak parçası Avrupa'da idi, yani bugünkü Avrupa dediğimiz yerdeydi. Balkanların tamamı Osmanlı İmparatorluğundaydı...

HÜSEYİN GÜLERCE- Şimdi, Türk cumhuriyetlerinden bize şöyle söylüyorlar: "Sizleri kahverengi gözlü, siyah gözlü gönderdik, geldiniz mavi gözlü", yani Avrupalılaştık.

İLHAN KESİCİ- Doğru, tabiî Avrupalıydık.

Şimdi bu Cumhuriyet kuruldu, İmparatorluktan sonra Cumhuriyet kuruldu, Cumhuriyetin de hedefi şey oldu, yani Avrupa'nın içerisinde yer almak. Çok doğru bir hedef yani bu, Avrupa'nın içinde yer almak.

HÜSEYİN GÜLERCE- Yani, biz doğumuza gözümüzü dikmedik yani...

İLHAN KESİCİ- Evet, dikmedik, hiç dikmedik. Yani, biz Selçuklular da dikmedik, Osmanlılarda da dikmedik, Cumhuriyette de dikmedik...

HÜSEYİN GÜLERCE- Hep Batıya doğru baktık.

İLHAN KESİCİ- Doğru bir hedef. Sadece burada halkımızı ve kendimizi kandırmamak lâzım.

Şimdi biz ta 1963 yılında Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, bunların hepsi komünist iken...

HÜSEYİN GÜLERCE- Varşova Paktı üyesiyken...

İLHAN KESİCİ- Varşova Paktı üyesiyken, COMECON üyesiyken, Batının tam düşmanı organizasyonlarının içerisinde yer almış iken, bu Türkiye 1959 yılında Demokrat Parti, sonra idam ettik, Fatin Rüştü Zorlu'nun özellikle Dışişleri Bakanlığı, rahmetli Menderes'in Başbakanlığı, rahmetli Bayar'ın Cumhurbaşkanlığı zamanında Yassıada Mahkemelerinin olduğu sürede bile Avrupa Gümrük Birliğiyle ilgili münasebetlerini devam e t tirmeye çalıştı. 1963'te de, yine rahmetli İsmet Paşa'nın üstün gayretleriyle Ankara Anlaşması dediğimiz bir anlaşmayı imzaladık 1963'te. Yani, Avrupa ile Gümrük Birliği ilişkisine 1963 yılında girdik.

HÜSEYİN GÜLERCE- 37 sene.

İLHAN KESİCİ- 37 sene ön ce.

Avrupa o zaman altı devletti. Şimdi Hüseyin Bey, bu kandırma bölümüne geliyorum. Altı devlet; Almanya, Fransa, İtalya büyük devletler; Hollanda, Belçika, Lüksemburg küçük devletler, altı tane devlet var iken biz bunlarla Gümrük Birliği...

HÜSEYİN GÜLERCE- İngiltere de yok daha...

İLHAN KESİCİ- İngiltere filan yok.

Bu altı, 1973 yılında İngiltere, Danimarka, İrlanda'yla beraber 9 oldu, 1981 yılında Yunanistan'la 10 oldu, 1985 yılında İspanya ve Portekiz'le 12 oldu, 1995 yılında 15 oldu, şimdi 15. Bizim de imzaladığımız Helsinki'ye göre, bizi hariç tut, 12 yeni Avrupa ülkesiyle, eskiden komünist olan, Bulgaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Estonya, Latviya vesaire, bütün bunları da alıyorlar, 12 ülke, Malta, Kıbrıs, onu da alac aklar, olacaklar 27. Türkiye'nin hâlâ esamesi yok.

HÜSEYİN GÜLERCE- Biz yani 37 seneden beri hâlâ Bulgaristan'ın şu andaki statüsünü mü kazanmaya çalışıyoruz?

İLHAN KESİCİ- Aynen öyle, işin doğrusu böyle.

HÜSEYİN GÜLERCE- Nedir şu andaki Bulgaristan'ı n statüsü?

İLHAN KESİCİ- Söyleyeyim. Bizim devlet yöneticilerimize bakarsanız, her lâfın başında bir de, "Avrupa Birliği eşiğindeki Türkiye, bir adım daha attık girdik, Kopenhag kriterlerine uyarsak girdik, uymazsak dışarıda kaldık filan gibi lâflar edilir ya, keenlemyekûn yanlıştır.

Şimdi, yani Avrupa Birliği 12 ülkeyle, deminki saydığım eski komünist ülkeler, Bulgaristan ve Romanya da dahil olmak üzere 12 ülkeyle üyelik müzakerelerine başladılar.

Türkiye ile de, yani "sen şunları şunları şunları şunları yaparsan, seninle üyelik müzakerelerine ola ki başlayabiliriz", yani bütün bu belgelerin, imzalanan anlaşmaların tercümesi bu. Bulgaristan, yani işte 1990 yılına kadar komünist ülke; Bulgaristan Kopenhag kriterlerinin yani Türkiye'den daha iyi neyine sahip? Ekonomisinin de özel sektörün ağırlığı neyine sahip, işte eğitimi bilmem neyi neyine sahip. Ama, yani burada Bulgaristan için bir şey demiyorum da, demek de zarif değil ama, Türkiye devlet adamlarını ikaz için söylüyorum sayenizde, sizin sayenizde, Türkiye kendi halkını kandırmasın yani.

Şimdi kusuruma bakmazsınız, ben bu işleri sevmiyorum ama, Ekonomist dergisi diye bir İngilizce dergi var, dünyanın en prestijli dergilerinden birisidir, İngilizcedir. Her hafta bir ülkeyle ilgili bir ek verir. Geçen hafta, bundan bir hafta evvel Türkiye'yle ilgili verdiği ek de budur, arkadaşımız da çekebiliyorsa. "Atatürk'ün Uzun Gölgesi Türkiye" diye bir ek, bu 25 sayfalık bir Türkiye eki. En son satırında, yani zarif olsa İngilizcesini de okurum ama, en son satı r ında diyor ki; "Ey Türk devlet yöneticileri, eğer Türkiye'ye hizmet etmek istiyorsanız, halkınızı daha ileriye götürmek istiyorsanız daha az ninni söyleyin." Yani, "It's people need lets nannying." Ninni, "daha az ninni söyleyin bu halkınıza."

HÜSEYİN GÜLERCE- Daha az uyutmaya çalışın.

İLHAN KESİCİ- Daha az uyutmaya çalışın.

Yani, şimdi Türkiye'nin kabahati, Türkiye'nin sıkıntısı daha doğrusu bu.

Şimdi buradan şunu söyleyelim: Bulgaristan, Romanya Avrupa Birliğiyle şu anda, bundan bir sene öncesinden itibaren, Kıbrıs zaten çok ileri gitti, Malta zaten çok ileri gitti, Macaristan, Polonya zaten çok ileri gitti, müzakereler bakımından söylüyorum, Bulgaristan ve Romanya'nın bile Avrupa Birliğine üye olacağı kesindir. Ama 5 yılda mı olur, ama en geç 8 yılda mı olur, o belli değildir, fakat üyelik müzakeresine başladılar. Türkiye üyelik müzakeresine henüz başlayabilmiş değildir, biz ne dersek diyelim.

HÜSEYİN GÜLERCE- Şimdi o zaman, bizden, sanki bizi üye yapmak istiyorlarmış, hatta bunu çok istiyorlarmış gibi bir tavırla, ama şunları şunları da yapın dediği konular içerisinde Türkiye'yi hemen sıkıntıya sokacak meseleler var, özellikle Güneydoğu'yla ilgili.

İLHAN KESİCİ- Tabiî.

HÜSEYİN GÜLERCE- Peki, bu tür talepleri bizden niye istiyorlar?

İLHAN KESİCİ- Şimdi aslında, yani o tür taleplerin karşılanması, talepleri her neyse, taleplerinin karşılanması hâlinde Türkiye'nin alınacağına, alacaklarına akılları kesse, niyetleri öyle olsa, aynen Bulgaristan'daki gibi üyelik müzakerelerine başlanır. Bu üyeli k müzakerelerinin içinde siyasî bölümler var, ekonomik bölümler var, kanunlar, nizamlar, yönetmelikler, hepsi var. O zaman der ki, bak hemşehrim geldik, şunu iyi bağladık, bunu bağladık, bunu bağladık, şunu da yaparsan mesele kalmayacak. Yani, Güneydoğu'da ne istiyorsa onu o zaman söylesin.

Şimdi daha böyle elma şekeri gibi, hele şunu ye, arkadan ben düşüneyim; yani, dur bakayım, yani efendim seni alacak mıyım, almayacak mıyım falan diye. Bu doğru bir pozisyon değildir, Türkiye için doğru bir pozisyon değildir. Türkiye bu işi önce kendisi bu işin böyle olduğunu görmelidir. Aslında Hürriyet gazetesinde, belki sizin programınızda gazete adı vermek zarif olmayabilir ama...

HÜSEYİN GÜLERCE- Biz veriyoruz.

İLHAN KESİCİ- Veriyorsunuz. Hürriyet gazetesinde, Helsinki Anlaşmasının imzalandığından üç dört gün sonra dört tam sayfalık, Bakanlar Kurulunda konu nasıl müzakere edildi diye güzel bir haber çıktı. Şimdi oraya gelindiğinde durum şöyle: Ben gazetedeki bilgiyi söylüyorum, aksine de hiçbir devlet bilgisi yayınlanmadı. Konu geldiğinde Helsinki Anlaşmasını imzalayalım mı, imzalamayalım mı diye, Dışişleri bürokrasisi ve Dışişleri Bakanı, "Hayır, imzalamayalım, çünkü bu bizi hak etmediğimiz yükümlülüklerin altına sokuyor ve karşılığında da hiçbir şey vaat etmiyor " dediler, daha doğrusu demişler. Buna mukabil Başbakan Bülent Ecevit Bey de, diğer tarafların fikirlerini alırken, Mesut Yılmaz Bey, "hayır imzalamalıyız" demiş. Şimdi Bakanlıktan ayrılan İrtem Çelik Bey, Avrupa İşlerine Bakan Devlet Bakanımız idi, "Hayır , imzalamalıyız" filan demiş ama, Dışişleri bürokrasisi "kat'iyen imzalamamalıyız" diyor.

Çünkü, bir; Avrupa Birliğine üyeliğimizi garanti etmiyor bu, istediklerinin tamamını yapsak bile belli değil, ucu açık kalıyor.

İki; buna ilâveten, sadece bizim istediklerimizi yapmanız yetmez, bir de Yunanistan'ın da istediklerini ayrıca yapmanız lâzım diyorlar, çünkü belge öyle. Kıbrıs'ta da şunu yapmanız lâzım, kara sularında da bunu, kıta sahanlığında da bunları yapmanız lâzım demeye gelen hükümler var. O yüzde n Dışişleri bürokrasisi buna itiraz ediyor. O arada başka şeyler filan oluyor, neticede imzalamak durumunda filan kalıyorlar.

Yani, biz bunu kendi Bakanlar Kurulumuzda bile, devlet yöneticilerimizin katında...

HÜSEYİN GÜLERCE- Hâlâ tereddütlerimiz var.

İLHAN KESİCİ- Evet, huzuru kalple imzalamış filan değiliz.

Ama, imzalandıktan sonra Türkiye'de bir bayram havası estirilmeye başlandı, bunu ben çok yanlış görüyorum.

Yani mesele, zaten bu uluslar arası ilişkilerde Hüseyin Bey, Türkiye'nin çok önemli kayıplarından birisi müzakereciliği bilmemesidir. Uluslar arası ilişkilerde, devletler arası münasebetlerde pazarlık yapmak, yani çatır çatır pazarlık yapmak ayıp değildir. Biz öyle zannediyoruz, yani müzakare etmeyi, pazarlık yapmayı, yani halk dilinde, günlük dilde pazarlıktır bunun adı, tabiî uluslar arası ilişkilerde, devletler arası ilişkilerde biraz kaba bulunur o lâf, pazarlık yapma lâfı kaba bulunur, onun yerine İngilizcesi de meselâ müzakeredir.

HÜSEYİN GÜLERCE- Çetin müzakereler.

İLHAN KESİCİ- Çetin müzakereler. Bu ayıp bir şey değildir. Yani dünyanın gözünde herhangi ülke ki çetin müzakerecidir, o saygı görür. Yani dosyalarınız var, milim milim haklarınızı...

HÜSEYİN GÜLERCE- Biz ise, Avrupa Birliği üyeliğinde, sanki böyle "ne olur biz alın, bir şey de istemeyiz."

İLHAN KESİCİ- Böyle bir pozisyona geçtiğiniz zaman, yani "körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz", biz adamla müzakere edip bilmem ne yapalım filan, zar-zor aşalım filan derken teslim oluyor adam. Her ne pahasına olursa olsun Türkiye Gümrük Birliğine girecektir, her ne pahasına olursa olsun Türkiye Avrupa Birliğine; çok yanlıştır bu.

HÜSEYİN GÜLERCE- Biraz orada zannedersem aydınlarımızın bir kısmının da, Avrupa Birliğine girildiğinde Türkiye'nin demokratik problemlerinin hepsinin hemen çözüleceği gibi, yani orası bir can simidiymiş gibi bir intiba da var.

İLHAN KESİCİ- Efendim, olmaz.

Bir de, kusura bakmazsanız, o bahse belki geleceğiz ama, o bahiste anlatayım bu tarım ve ekonomiyi...

HÜSEYİN GÜLERCE- Evet, ben şimdi hemen girmek istiyorum ve çok direkt soruyu sorayım isterseniz.

İLHAN KESİCİ- Bu iyi oldu değil mi, net söyledik.

HÜSEYİN GÜLERCE- Evet, bu netlik iyi oldu.

"Türkiye'nin bir demokrasi problemi var mı"; oradan başlayıp şimdi size asıl soracağım soruya geleceğim tabiî. Türkiye'nin demokratik yapısı, Siyasî Partiler Yasası, seçim sistemi, yani netice olarak siyasal sistem bir yeniden yapılanma ihtiyacı içerisinde mi?

İLHAN KESİCİ- Efendim, Türkiye'nin ekonomik derdi de var, Türkiye'nin demokrasi derdi de var. Şimdi bu demokrasi bahsinde konuşan arkadaşlarımızı ben dinleyince, hem çok istifade ediyoruz filvaki yazılanlardan, konuşulanlardan filan ama, bana göre halk yeteri kadar, yani halkın anladığı dilden konuşulmuyor bu demokrasi. Yani, sosyoloji k itaplarında yazılıyor gibi konuşuluyor, hâlbuki bu televizyonlar, gazeteler halka bir şey vermek için.

Bana göre demokrasinin en önemli tarifi, yüzlerce tarif yapmak mümkün, gereken tarifini yapayım. Demokrasi, bir hak arama rejimi. Yani, bir insana bir haksızlık olduğu zaman, adam başına herhangi bir kaza belâ gelmeden, yani bir eziyet, sıkıntı çekmeden, başına herhangi bir kaza belâ gelmeden kolayca haklarını arayabilmeli, haklarını alabilmelidir. Ben böyle bir tarifle baktığım zaman Türkiye'deki demo krasiye, çok eksik bir demokrasi görüyorum.

Şimdi hakkı nerede ararız biz? Mahkemelerde ararız. Peki, bir Türk ata sözü, yani birbirine kızdın mı, yani biz çok döğüşürdük mahallelerde filan küçükken, aileler filan da öyle derler, biri birine kızdı mı öyle derdi yani, "seni mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürürüm"; hem de tabir böyle, yani bana bir şey edersen, mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürürüm.

HÜSEYİN GÜLERCE- Yani, adalet yeri sürüm sürüm sürünülecek bir yer.

İLHAN KESİCİ- Süründürme yeri. Bu işte, demokrasi var mı yok mu; ölçü bu. Adalet var mı yok mu; ölçü bu. Yani başka ölçüler filan arayalım, entelektüel ölçüler arayalım, dünyada ölçüler arayalım filan var ama; birincisi bu.

İkincisi; bu yeni demokrasi, dünyada her şey yenileniyor, ekonomi yenileniyor, dış politika yeniliyor, demokrasi de yeniliyor; yeni demokrasinin özünde, biraz şimdi yukarı seviyeye çıkıyoruz, devletle birey arasındaki ilişki yeniden tanzim ediliyor. Eskiden devletle birey arasındaki ilişkide devlet daha hâkim bir pozisyondayken, bu yeni dünyada, yeni demokraside devletle birey arasındaki ilişki yeniden tanzim edilirken birey daha da ön plâna çıkıyor.

İspanya'nın eski Başbakanı var Gonzales, Gonzales'in benim çok hoşuma giden güzel bir yaklaşımı oldu. Diyor ki, tabiî buna sosyologlar, siyaset bilimciler kamu alanı, özel alan filan da diyorlar, o tabirlerle de kullanmış olalım, kamu alanıyla özel alan çeliştiği zaman, birbiriyle çatıştığı zaman, kamu alanını yeni baştan gözden geçirmek lâzımdır diyor Gonzales.

Şimdi bu yeni demokraside de Türkiye'de bizim yapmamız gereken şey, yine devletle bireysel özgürlükler çeliştiği zaman, her zaman çelişmez, ama çeliştiği anlar olabilir, o zaman bu kamu alanıyla özel alanın arasındaki ilişkide bakacağımız yer özel alan değildir, daraltılmalı mıdır, sınırlanmalı mıdır diye bakacağımız yer özel alan değildir. Daraltılmalı mıdır, yumuşatılmalı mıdır diye konsantre olmamız gereken alan kamu alanıdır.

HÜSEYİN GÜLERCE- Yani insan hakları, bireyin özgürlüğü daha fazla olmalıdır .

İLHAN KESİCİ- Daha fazla genişletilmelidir, evet, bu istikamette bir demokratik anlayış. Bu ikinci noktası.

Bir; dedik ki, mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürürüm, hak arama.

İki; kamu alanı, özel alan ve bireyin özgürleştirilmesinin imkânlarının araştırılması.

Üç; şimdi bizim demokrasimiz, tabiî siyasetle irtibatı olan bölümü itibarıyla, biz, bizim demokrasimizin adına temsilî demokrasi deriz. Yani halk kendi temsilcilerini seçer, onlar marifetiyle yönetilir, onlar marifetiyle taleplerini yerine getirmeye çalışır.

Biz temsilî demokrasi derken Avrupa da temsilî demokrasideydi. Fakat, özellikle 1980 yılından sonra, ama 1990'dan sonra çok hızlanan bir şekilde bu temsilî demokrasinin yanına dünya literatüründe katılımcı demokrasi, doğrudan demokrasi gibi yeni lâflar da girmeye başladı, yeni anlayışlar, yeni zihniyetler, yeni bakış açıları. Türk demokrasisi bunu enjekte etmedi kendi bünyesine. Yani bizi hâlâ, işte bundan 50 sene önceki temsilî demokrasi yaklaşımıyla gidiyoruz, sadece 50 sene ön c eki hâliyle gitmiyoruz, bir de bunu yozlaştırarak götürüyoruz. Yani, eskiden temsilî demokraside hiç olmazsa, halk ister delege usulüyle, ister başka bir usulle kendi temsilcilerini kendisi seçebiliyor idi, şimdi hiçbir şekilde kendi temsilcisini kendi se ç en mekanizması yok.

Her parti bu son seçimde vilayetlerinin önüne bir liste koydu, dedi ki, hey Sivaslılar, ey İstanbullular; aynen İstanbul'da öyle olmadı mı?

HÜSEYİN GÜLERCE- Ey Ankaralılar...

İLHAN KESİCİ- Ey Ankaralılar, ben senin adına seni temsil etsin diye Parlâmentoda benim partimden şu isimleri uygun gördüm, sen de lütfen gel, oy ver dedi. Burada hiç temsil var mı, temsil kabiliyeti var mı? Yok.

HÜSEYİN GÜLERCE- Ben seçtim, benim seçtiklerime oy veriniz.

İLHAN KESİCİ- Oy ver. Bu, bizde tek parti diye kızarız ya bazen 1950 öncesi dönemi, 1950 öncesinde de Türkiye'de seçimler var idi, 1950 öncesinde de milletvekilleri var idi, o zaman da -tek partiydi- Cumhuriyet Halk Partisi öyle bir liste veriyordu. Ey Sivaslılar, ey Ankaralılar, ey İstan b ullular, ey Ispartalılar, ey Egeliler, Ey Doğulular, Güneydoğulular, Karadenizliler, neyse, senin adına, bak, ben çok güzel bir liste hazırladım, bu insanları...

HÜSEYİN GÜLERCE- Beğeneceğinizi umuyorum.

İLHAN KESİCİ- Beğeneceğinizi umuyorum, bunu seç. Şimdi de aynı, aradan 50 sene geçti, bir milim ileriye gitmemişiz, yani olduğumuz yerde...

HÜSEYİN GÜLERCE- Bir de şu olmadı mı efendim: Şimdi bu siyasî yozlaşmanın yanında bir de siyasî kirlenme oldu; devletin içinde çeteler, yolsuzluklar, rüşvetler. Bakın, işte Meclis bu hafta, önümüzdeki hafta, doğru veya yanlış, ama bunlarla uğraşıyor. Yani liderlerimiz töhmet altında liderlik yapıyorlar. Bu da bir yara siyasette. Yani siyasete olan güveni sarsan bir noktaya geldi.

İLHAN KESİCİ- Şimdi sizin de tanıdığınız, bildiğiniz, benim de tanıdığım, bildiğim, saygı duyduğumuz, ismini burada vermeye gerek görmediğim bir büyük insan. Bu liderlik, siz söylediğiniz için söylüyorum, bu liderlikle ilgili çeşitli münasebetlerle çeşitli tarifler yapılır, lider şöyle o lmalıdır, böyle olmalıdır filan diye.

HÜSEYİN GÜLERCE- Nasıl lider olmalıdır?

İLHAN KESİCİ- Evet. Cesur olmalıdır, yakışıklı olmalıdır vesaire, görgülü, bilgili olmalıdır. Burada söylediği bir lâf var, "lider, töhmet örsüne yatmamış olmalıdır" diyor.

HÜSEYİN GÜLERCE- Biraz açar mısınız?

İLHAN KESİCİ- Töhmet örsü. Şimdi bizde muhannet, töhmet diye Anadolu'da lâflar var biliyorsunuz, töhmet altında kalmak, muhannete muhtaç olmak vesaire. Şimdi yeni Türkçede bu lâflar filan kalmadı ama, yani en ufak bir lekesi olmayacak, en ufak bir şaibesi olmayacak, en ufak bir yarası, beresi olmayacak, bunun üstünde en ufak bir soru işareti olmayacak; lider dediğin o.

Şimdi bizim, ben tabiî başkasına bir şey demeden çok hoşlanan bir insan değilim de, yani töhmet örsünün altında hepsi, yani vurdukça vuruyorsun değil mi?

HÜSEYİN GÜLERCE- Evet.

İLHAN KESİCİ- Mecliste Komisyonlara geliyor, ister A partisi, ister B partisi, o vurdukça vuruyor öbürüne, öbürü vurdukça vuruyor, gazeteler vuruyor. Böyle liderlik olur mu? Töhmet örsünün altındalar. Bu töhmet örsünün altından lider çıkmaz.

HÜSEYİN GÜLERCE- Şimdi efendim, ben meselenin özüne artık girelim istiyorum. Bir dünya tablosu çizdik...

İLHAN KESİCİ- Hep özündeyiz aslında, asıl özü bu.

HÜSEYİN GÜLERCE- Evet, doğru söylüyorsunuz. Yani, sorulması istenen soru bakımından kastettim ben. Çünkü, İlhan Kesici ismi basında, medyada son günlerde bir siyasî oluşumun içerisinde mi yer alıyor diye konuşuluyor.

Yine bir işaret aldık, bir ara vereceğiz, sonra bu sorunun cevabını rica edeceğim.

İLHAN KESİCİ- Hayhay.

HÜSEYİN GÜLERCE- Efendim, kısa bir aradan sonra tekrar birlikte olacağız.

(Reklâm Arası)

HÜSEYİN GÜLERCE- Sevgili seyirciler, sohbetimizin son bölümüne geldik.

Şimdi efendim, dünyanın çizdiğiniz tablosu içerisinde Türkiye'nin gerçekten çok ciddî, çok önemli problemleri var; ama bu problemlerin çözümü de siyasal çalışmalardan geçiyor, siyasî faaliyetlerden. Şimdi tabiî siz böyle 6-7 aydır il il dolaşıp konuşunca, anlatınca, kamuoyunda da ister istemez "acab a Sayın İlhan Kesici bir siyasî oluşum içinde midir" diye bir soru işareti doğuyor. Siz bir siyasî oluşum içerisinde misiniz?

İLHAN KESİCİ- Efendim, bu anlaşılabilir bir şey, yani kamuoyunun öyle algılaması çok anlaşılabilir bir şey. Aslında bu, yani 7-8 aydır biz bunları yapıyoruz ama, siyaset beklentisi son bir ayda oluştu.

HÜSEYİN GÜLERCE- Gündeme geldi.

İLHAN KESİCİ- Gündeme geldi. Onun da sebebi; ben bütün bu dünya, Türk ekonomisini filan anlatırken, Türkiye cumhurbaşkanlığı, ben öyle yorumluyorum daha doğrusu, Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimine odaklanmıştı. Sayın Demirel Cumhurbaşkanlığında kalacak mı, acaba başka birisi cumhurbaşkanı olacak mı olmayacak mı filan, Türkiye ona odaklanmışken biz ekonomiye odaklanmış idik, o yüzden bir siyaset yakış t ırması yapılmıyor idi veya beklentisi yok idi. Ama cumhurbaşkanlığı seçimi bitti, Parlâmentodan herhangisi cumhurbaşkanı olamadı. Öyle olunca, merkez sağda bir dağılmışlık, parçalanmışlık, küçülme, ufalma, erozyon, şaibe, ne dersek diyelim veya bunların t amamının toplamı filan olunca, acaba yeni bir şey mi olur şeyleri çıktı. Başka arkadaşlar da var, yani bu işleri takip eden, evet, parti kuracağım diyen, parti hazırlıkları yapıyorum diyen başka arkadaşlar da var. Bu da çok normal, anlaşılabilir bir şey. B iz henüz öyle bir şey içerisinde değiliz, öyle bir söylem içerisinde filan değiliz ama, acaba bütün bu konferanslar sadece, yani il il dolaşılıyor çok, konferans dediğiniz çünkü, acaba bütün bu konferanslardan bir siyaset mi çıkar filan diye de akla geliy or.

HÜSEYİN GÜLERCE- Yani siz şimdi burada, parti önemli değil, ben işin özünün üzerinde duruyorum diyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Tabiî tabiî. Ama, bütün bunlar da siyasetle ilgili. Yani, ben Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarıyken o kadar fark etmediğim bir şey vardı. Cenabı Allah, demin söyledim, sadece 3 yıllık bir milletvekilliği nasip etti, o olmasaydı yine fark edemezdim, bütün bu söylediğimiz ekonomik problemlerin de; yani tarım, tarımla siyasetin ne ilgili var denilebilir. Yani, buğday fiyatlarının s i yasetle ne ilgili var? Hâlbuki, şimdi bizim tarım sektörü... Yani, özellikle şimdi yine de bu dış politikanın sahibi var Türkiye'de. Sanayi sektöründe olan bitenleri dillendiren insanlar var, ticaret sektöründe var, memurlarda var, işçilerde var; az-çok. T ürkiye'de sözcüsü olmayan, avukatı olmayan, sendikası olmayan bir kesim var ki bu insanların sözcüsü yok. Bu, tarım kesimi. Yani, özellikle son buğday taban fiyatlarından itibaren en çok derdi olan, en çok yüreği yanan topluluk tarımdaki insanlar.

Şimdi, en son gittiğim üç vilayet var benim. En sondan başlayayım; geçen hafta, bundan üç dört gün önce İzmir'deydik, ondan evvelki hafta Antalya'daydık, ondan evvelki hafta Trabzon'daydık. Şimdi Trabzon'da Ardeşen'de Adem Oğuz diye birisi var, bu Ardeşen Ziraa t Odası Başkanı. Kadir Yılmaz diye birisi var, Çayeli Ziraat Odası Başkanı. Antalya'da Celal Sönmez var, Antalya Ziraat Odası Başkanı. İzmir'de Refik Kurşun var, İzmir Ziraat Odası Başkanı. Hemen haftada bir konuşuyorum, Sivas Ziraat Odası Başkanı var, Ahm e t Ataman. Bunların o kadar çok derdi var ki, yani tarım kesiminin söylenecek o kadar çok derdi var ki, herkes de eline almış palayı, "Tarım da neymiş, hayvancılık da neymiş, dünya fiyatlarında onlar da üretim yapabiliyorsa yapsınlar..."

HÜSEYİN GÜLERCE- Bir de işin işinde Cottarelli var.

İLHAN KESİCİ- Bir de Cottarelli filan var. Yani, sanki buğdaycılar, pancarcılar, çaycılar, tütün üreticileri, yani çaycılar filan dediğim çay üreticilerini filan kastediyorum, yarın pamukçular, ertesi gün ayçiçekçileri filan, bütün bunlar sanki Cottarelli'ye muhatapmış gibi, yani onlar seçmiş, beni sen idare et filan gibi. Türkiye'nin Maliye Bakanı var, buğday taban fiyatında yok. Türkiye'nin Hazineden sorumlu Devlet Bakanı var, buğday taban fiyatında yok. Türkiye'nin D e vlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığından sorumlu Başbakan Yardımcılığı var, buğday fiyatında yok. Kim var buğday fiyatında? Cottarelli. Ya, Cottarelli, bizim emmimizin oğlu değil, dayımızın yeğeni değil, bir şey değil. Yani bu, Türkiye ekonomisinin de içi n de bulunduğu durumu da bir anlamda ifade eder. Ama, Türkiye'nin adı köy olan yerleşim merkezlerinde, biz İstanbul'da, siz bu televizyon stüdyolarında, biz de oturduğumuz yerlerde hiç görmüyoruz belki; adı köy olan yerleşim birimlerinde, merkezlerinde Türk i ye'de 25 milyon insan oturuyor. Ne kadar şehirlere gelmiş olursa olsun, 25 milyon insan hâlâ köylerde oturuyor. Adı kasaba, ilçe olan yerlerde 9 milyon insan oturuyor, nüfusu 30 bine kadar, 40 bine kadar olan yerleşim merkezlerinde. Topla ikisini, 35 mily o n insan. Bu 35 milyon insanın canı, kız gelin edecekse, oğlan everecekse, çoluk çocuk okutacaksa, bu küreselleşme, dünyalaşma filan demiyor muyuz yani, bu çoluğunu çocuğunu mektebe verecekse, üstüne başına bir şeyler alacaksa, üç dört tane kelimeyle alıyo r.

Bir; destekleme kapsamı.

İki; tarımdaki sübvansiyonlar, arttırılsın, azaltılsın.

Üç; ofis parayı versin-vermesin.

Şimdi bu üç dört tane kilemi bu 35 milyon insanın canı. Hâlbuki bunların bir de İstanbul'da, Ankara'da, büyük şehirlerde akrabaları var, oğlu, kızı, anası babası var. Bununla irtibatını kurduğunuz zaman, 40-45 milyon insan eder bu, bunların sözcüsü yok Hüseyin Bey, bir dergileri yok, bir gazeteleri yok, gazetelerinde bir sayfaları yok. Yani televizyonlarda tarım programı doğru dürüst y ok, tarımın dertleri programı doğru dürüst yok. Şimdi ben bu seyahatlerde bir de bu insanların derdini gördüm, müthiş problemleri var. Yani Türk siyasî hayatı, bununla kim ilgilenecek? Bazen bürokrasiye kabahati bulurlar bu siyasetçiler. Yani, milletvekil i ne, bakana bir şey sorarsın, der ki adam, "Ya, ben istiyorum da, aynen senin gibi düşünüyorum, fakat bu bürokratlar yok mu, tövbe dediğimi yaptıramıyorum arkadaş." Böyle şey olur mu, bu bir siyasî tercih.

Şimdi demin dolar dolar dolar filan diye gittik geldik. Buğdaya 102 bin lira verdiler. Ege Bölgesi, yani Ege Bölgesi canı değil mi? Bu Antalya'yı da millet turizm şehri zanneder, turizm de çok önemlidir de Antalya'da, Antalya'nın canı tarım sektörüdür aslında.

HÜSEYİN GÜLERCE- Seracılık orada çok yaygı n.

İLHAN KESİCİ- Seracılık, yaş meyve sebzecilik, narenciyecilik, çiçekçilik, ne dersen de, Antalya ekonomisinin yüzde 70'i tarım, Ege'nin yüzde 80'i tarım.

Yani bunların odalarını ben ziyaret ediyorum, her gittiğim yerde ziraat odalarını mutlaka ziyaret ediyorum, deminki saydığım o isimleri de o münasebetle tanıyorum. En uyduruk binalarda oturuyorlar, hâlbuki canı yahu. Şimdi 102 bin lira biliyoruz biz buğdayı değil mi, tamam siz öyle bilin. Ege Bölgesindeki buğdayın fiyatı aslında 92 bin lira. Ofise v erdiğinizde parayı ne zaman alacaksınız, hangi vadeyle alacaksınız, peşin mi alacaksınız, taksitlerle mi alacaksınız, o bile belli olmayınca, buğday düşmüş 65 bin lirayla 85 bin lira arasına. Yani, adam bir sene çalış çırpın...

HÜSEYİN GÜLERCE- Masrafını çıkarabiliyor mu?

İLHAN KESİCİ- Şimdi Ege'de dekarına, bir dönüm başına 300 ilâ 500 kilo alıyorsun. Bir de Sivas'a git. Siz Çankırılısınız değil mi?

HÜSEYİN GÜLERCE- Ben Edirneliyim de, Çankırı'dan evliyim.

İLHAN KESİCİ- Asıl memleketin Çankırı o zaman yani. Zaten adama sormuşlar nerelisin? Henüz evlenmedim, bilmiyorum ki demiş yani, hanımköylülük.

Ben de Sivaslıyım elhamdülillah.

Şimdi Orta Anadolu, şimdi say, Erzurum'dan itibaren gel, Erzurum, Erzincan, Sivas, Kayseri, Kırşehir, Nevşehir, Çankırı, Çorum, Tokat, Amasya, Konya, bütün bunun, yani neyi var buraların? Bir tek buğdayı var, biraz da pancarı var.

Şimdi biz dönümüne 180-250 kilo alıyoruz, bir de bunun fiyatlarını böyle fiyatlar verirsen öldürdün bu insanları. Orta Anadoluluların bir de şeyi de yok ki yani, içinde kendi memleketimiz, İç Anadolu'nun böyle bir örgütlenmiş, teşkilâtlanmış, sendikalar, dernekler bilmem neleri filan da yok, sessiz duruyor adam. O zaman bunların sesini kim dillendirmesi lâzım? Siyaset. Siyasette sözcüleri yok veya yeteri kadar yok her ne olursa olsun.

HÜSEYİN GÜLERCE- Peki, bu gezdiğiniz, konuştuğunuz yerlerde siyasette yeni arayışlar içerisinde olan insanlarla karşılaştınız mı? Yani, bir ürkeklik var siyasete girme noktasında, siz biraz önce anlattınız, parsellenmiş gibi, lider ne derse o oluyor. Ama, bir de merkez sağda hakikaten bir de boşluk söz konusu. Meselâ, çok yaygın konuşulan bir şey var artık son aylarda; Sayın Çiller'le Doğru Yol Partisinin, Sayın Yılmaz'la da Anavatan Partisinin yüzde 10'luk bara j ı aşmada zorlanacağı kanaati var. Çözüm de siyasî çözüm, şu anda da burada bir sıkıntı var, merkez sağda, kapatırken bu tezat nasıl çözülecek?

İLHAN KESİCİ- Evet, bu konuda ciddî bir şikâyet, ciddî bir arayış olduğu belli. Yani herkes, işte bölünme parçalanma vesaire filan bunlardan çok şikâyetçi, kendi dertleriyle... Yani Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi yahut öbür partiler, yani işi ne bu partilerin? İşte bu insanların dertleriyle dertlenmek, bu insanların dertlerini çözecek davranışlarda bulunmak. H âlbuki son iki ayını gözümüze getirelim, yani yine o bahse girmek istemiyordum ama, şimdi sen A partisinin genel başkanı ol, hakkında 9 tane soruşturma komisyonu bulunmuş olmuş veya üç tane veya bir tane, neyse, "acaba Yüce Divana gider miyim, gitmez miyi m , acaba oylamalar ne olacak" filan telâşı içinde olun, bir de buğday taban fiyatı ilân edilecek olsun; hangisine daha çok dertlenmiş olursun? Önce kendi derdin, değil mi? O zaman bu köylülerin, ziraatçilerin, tarım sektörünün derdi unutulmuş olur. Buna sa n ayiciyi filan da ekle. Demek ki, demin o töhmet örsüne yatmamak filan dedik, demek ki sadece derdi halkın, köylünün, esnafın, demin esnafı unuttum ben, esnaf ve köy, aile, Türk sosyal yapısının da temeli. Yani, aile en çok esnaf, köylü sosyal yapısının te m eli olan yerde, yani fukaralık, yani bazen bunu, şimdi bizim gazetelerimiz, "Alevilerle Avrupa Birliği toplantı yaptı" filan diyor. Fukaralık geldiği zaman Sünnî-Alevî ayrımı yapmaz Hüseyin Bey, fukaralık geldiği zaman İslâmcı-lâik ayrımı yapmaz. Bu fukar a lık her şeyi alır götürür yani ve sonra da belki bu ayrımcılıkları da derinleştirir. O yüzden siyasetçinin asıl işi... Ya, bu Türkiye; ekonomi sıkıntıya girdiği zaman siyasetçiye bir şey olmuyor ki, bakanlar bakan, mebuslar mebus, bazen adı değişiyor. Ama Parlâmento 550 mebustan 10 mebusa iniyor mu? Hayır inmiyor, 550 milletvekili yine 550 milletvekili. 37 kişi bakan, yine 37 kişi bakan. A kişisi Genel Başkan, A, B, C, D kişileri genel başkan, yine genel başkan. Siyasetçiye bir şey olmuyor, olan ahaliye ol u yor. O zaman, ben bu konferanslarda son cümle olarak da diyorum ki, yani durum böyle olduğu için hepiniz siyasetle ilgilenin. Yani bir tek konferansçı beni çağırmayın, başka insanları da çağırın, başka insanlar da gelsinler, davet edin, onlar da konferans l ar versinler ve neticede hepimiz beraber bir şey yapmaya çalışalım. Yani, bir çiçekle bahar olur mu? Olmaz. Bir çiçekle yaz gelir mi? Gelmez. Bunlar hep Türk atasözleri, çok güzel sözler. O yüzden herkesin bu işe bir münasebetle iştirak etmesi lâzım.

HÜS EYİN GÜLERCE- Ben, sohbetimize katıldığınız için çok teşekkür ediyorum.

Evet, bir "Pazar Sohbeti"nin daha sonuna gelmiş olduk. Efendim, hepinize saygılarımızı sunuyoruz, iyi günler diliyoruz.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.