Facebook
Twitter
Ekonominin Yakın Geleceği:
Kış-Karakış-Nükleer Kış
Serdar Akinan | SkyTurk - Anlamak İçin | 23.12.2008
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

Serdar Akinan : Evet "Anlamak İçin" den herkese iyi akşamlar. 

Aylar sonra tekrar İlhan Kesici konuğumuz. Günlerdir tanıtım filmlerini görüyorsunuzdur. Özellikle İlhan Bey'i tekrar konuk almak istedim zira malum Türkiye bir krizin eşiğinde veya içinde. Kimse adını tam olarak koyamıyor.

Dünyada kriz ne boyutta?  Bugün neredeyiz? Yarın Türkiye'yi, bizleri neler bekliyor?

Bundan yaklaşık sekiz ay önce İlhan Beyi yine bu stüdyoda konuk ettiğimizde söylediklerinin tamamına yakını doğru çıkmaya başladı, ne yazık ki doğru çıkmaya başladı. Ve bugün itibariyle söyleyeceklerinizi de aslında bir parça endişeyle bekliyorum.

Hep birlikte, ben de açıkçası çok bu anlamda sadece sorular var kafamda, yanıtlar O'nda saklı. Soracağız ve anlamaya çalışacağız.

İlhan Bey hoş geldiniz.

İlhan Kesici : Teşekkür ediyorum, sağolun.

Serdar Akinan : Sekiz ay önce buradaydık demin söylediğim gibi, bu masa etrafında konuşurken hakikaten çok ta böyle  iç açıcı bir tablo çizmemiştiniz. O gün çizdiğiniz tablodan bugüne bir kere küresel olarak mesele nereye geldi?

Bir isterseniz genel fotoğrafa bakalım, bir ufuk turu atalım, oradan kademe kademe Türkiye'ye doğru inelim.

Evet, nasıl görüyor İlhan Kesici mevcut pozisyonu?

İlhan Kesici : Çok teşekkür ediyorum böyle bir imkan tekrar yarattığınız için.

O günden bu zamana, yani biz Mart'ın 17'si civarında, Mart'ın ortalarında konuşmuşuz, ondan bu zamana netleşen bir tane bir şey var. O zaman kriz şu sebepten bu sebepten filan diye sebeplerini tadat edebiliyor gibiydik, sayabiliyorduk gibiydik; hem ben hem dünyadaki bu işle meşgul olan insanlar.

Şimdi o insanların geldiği nokta şudur: "tam bilmiyoruz".  

Yani bu iş nedir? Sebebi nedir daha doğrusu onu tam bilmiyoruz. Sonuçlarından giderek  hareket ediyoruz. Yani vücudumuzun herhangi bir yerinde bir yara çıkıyor, bir yara bere çıkıyor, önce o yaraya bereye bakılıyor tüm dünyada.

Yani şimdi dünyanın ben bunları biliyoruz bilmiyoruz filan derken, yaşayan 20'den fazla Nobel ödülü almış iktisatçısı var, çok parlak denilebilecek 1 000 civarında ekonomi profesörü var, yine çok parlak denilebilecek, dünya çapında parlak denilebilecek 1 000'den fazla böyle üst yöneticisi bürokrasisi filan var, bütün bunlarladır bilmiyoruz dediğim şey.

Serdar Akinan : Yani herkes bir yerinden tutup, kör ve fil misali, nihayetinde bir heyula var karşımızda da boyutlarına dair...

İlhan Kesici : Gittikçe boyutları büyüyor  o yüzden.

O yüzden de tedbir nedir, yani söyle bana kardeşim o tedbiri alacağım, denildiğinde onun da net bir adı yoktur.

Yani bu Marttan bu yana işi daha vahim hale getiren, hepimizin daha fazla ciddiye almasını icap ettiren halin adı da budur. Ne olduğunu bilmiyoruz. Hangi tedbirlerle kesilebileceğini de bilmiyoruz. Ama aşağı yukarı tahminler yapılıyor.

O yüzden mesela Amerika'da, eski diyelim biz ona, görev dönemleri bitiyor netice itibari ile, Hazine Bakanı, Ekonomi Bakanı olarak nitelendirebileceğimiz insan Paulsen hafta da bir basın toplantısı yapar oldu bir ara.

Hatta son basın toplantılarından birisinde dediler ki; dere geçilirken at değiştiriyorsunuz, geçen hafta şu tedbirleri vaaz etmiştiniz,  şimdi o tedbirlerden vazgeçtiniz bu tedbirlere geliyorsunuz, bu bir tutarsızlık değil mi? dediler.

Bizde, yani Türkiye'de herhangi bir tedbir alınmadığı için her hangi bir tutarsızlık filan  da görünmüyor! tabii.

Paulsen de dedi ki; evet haklı olabilirsiniz, bazen normal zamanlarda dere geçilirken at değiştirilmez, ama şimdi normal zamanlarda değiliz. Geçen hafta şu tedbirlerin doğru tedbirler olduğunu zannediyorduk o yüzden bu tedbirleri alıyor idim; bu hafta halin ve tedbirlerin mahiyeti değişmiştir, bu bakımdan da şimdi bu tedbiri bu hale dönüştürüyorum.

Tabi bunu belli bir müktesebatın üzerine, belli bir bilginin üzerine filan söyleyince, "yahu sende amma bilmez adammışsın", denilmiyor. Çünkü ilk tedbiri alırken vaaz ettiği şeyler de doğru idi, onu  değiştirirken de aldığı yaklaşım doğrudur.

Bütün bunları söylemekteki kastım şudur ki, bir kere bütün Türkiye'de insanlarımızın da, özellikle devlet yöneticilerimizin de emin olmaları icap eden şey şudur ki; bir, bu iş ne olduğunu bilemeyeceğimiz ölçüde ciddi bir şeydir. Yani işin ciddiyetini azaltmıyor bilmiyoruz dememiz. O kadar ciddidir ama ne yapsak  etsek bile tam bilmiyoruz. Dünya için söylüyorum, Türkiye bahsi henüz yok bu işin içinde.

O yüzden de, bir söyle bana kardeşim tedbirin nedir? Ne tedbir almak lazımdır? Bunun da kesin ve net bir cevabı yoktur.

Elbette dünya bir tedbir alıyor, tedbirlere kafa da yoruyor. Mesela işte bu dergi bu haftanın Newsweek dergisi, Aralık 22 2008. Kapakta 12 tane sıfır var, 

Serdar Akinan: 4 trilyon Dolar.

İlhan Kesici : 4 trilyon Dolar.

4 trilyon Dolarlık bir tedbir lazımdır filan diyor. Bütün bunlar sonuçlarından hareketle aldığımız olan şeyler.  

Ama dünyada şöyle bir hal de var, bize henüz gelmedi  daha doğrusu onu da söyleyelim.

Sayın Başbakan, başka bir münasebetle söyleyecektim, bundan 15-20 gün önce 30 Kasım 2008'de önce Kızılcahamam'daki parti toplantısında, arkadan bütün televizyonlarda yaptığı "Ulusa Sesleniş" konuşmalarında, ki irticalen de değil ayaküstü konuşma da değil yani; yazılı, eline yazılı verdikleri kendisinin de belki katkıda da bulunduğu konuşmasında diyor ki, dünyada kriz peak noktasına gelmiştir, en üst nokta tepe noktasına gelmiştir ve şimdi inmeye başlamıştır.

Bunu 20 gün önce filan söylüyor. 20 gün önce söylediği zamanda dünya işte bu işlerle meşgul, yani daha 4 Trilyon Dolarlık paketler lazım filan diyorlar.

Şimdi biraz önce dünyadaki kriz Türkiye'ye henüz gelmedi dedim. Şu sebepten gelmedi.. Daha doğrusu şu bahsi iyi ayrıntılayabilir olmamız lazımdır ki;  Sayın Başbakan bir müddet sonra, hoş bugünlerde başladı da; demeye başlayacak ki:

"Kardeşim bildiğiniz gibi Türkiye çok güllük gülistanlık idi, son 5 sene 6 sene içerisinde olağanüstü güzel ekonomik iklimler yaratmış ve sonuçlarını da çok güzel almıştık; bunları hepiniz biliyorsunuz hepiniz şahitsiniz; büyüme şöyle idi, diğerleri böyle idi; ama gel gör ki, ne yapalım dünyada öyle büyük bir hadise çıktı ki, geldi bizim bütün yaptıklarımızı aldı götürdü", bunu demeye hazırlanıyor.

Eğer buna Sayın Başbakan hem kendisi inanırsa, hem de Başbakana inanan insanlar inanır ise , yani Başbakanın söylediklerini takip eden insanlar, sanayiciler, bankacılar, finansçılar vesaireler inanırsa hepimizin hali çok ileri derecede harap olacak demektir.

Serdar Akinan : Şimdi ben yeri gelmişken bir kez daha, açarken söyledim ama, altını ısrarla çizmek babında söylemek istiyorum; ben niye İlhan Kesici' yi konuk ediyorum.

Bundan üç program önce de ekonomi konuşuyorduk 2006 bütçesini, 2007 bütçesini de konuştuk, 2008'i de şimdi konuşuyoruz.

Şöyle bir algı var toplumda, basın son dönemde hakikaten bu anlamda sinmiş ya da sindirilmiş. Bizler, hakikaten bence diğer hükümetlere davranmadığımız ölçüde yumuşak davranıyor basın, öyle düşünüyorum ben genel medyaya baktığım vakit. Burada öyle hissettiğimiz için keyfe keder yaptığımız bir şey olmadığını bir kez daha altını çizmek gerekiyor.

Siz bu konuda rakamlarla bilgilerle, işte burada binlerce evrak görüyorum masanın üzerinde, konuşan bir insansınız. Dolayısıyla geçen sefer de bunu söylediniz, olayın vahameti değişmedi ve fakat ben açıkçası sizden şüphe etmeye başladım. Çünkü siz bunları söylüyorsunuz, bazı değer verdiğimiz ulusal medyadaki veyahut da uluslararası medyadaki önemli köşe yazarlarına bakıyorum, hakikaten bu kriz çok ciddi boyutlarda ve fakat algıya dair bir sorun var.

Yani kriz kesinlikle reddiye noktasında, "kriz bizi teğet geçer" lafıyla özdeşleşti bu iş aslında. Bir kere hani bunu bir kez daha ısrarla açalım istiyorum, yavaş yavaş ona geleceğiz ama sizden ricam izleyicilerimizin de anlaması adına açık açık fotoğrafı anlatmanız. Hakikaten bu buhran ne boyutlarda? Bunu çok açık…

İlhan Kesici : Geçenlerde Akşam gazetesinde bir manşet oldu. İsmail Küçükkaya bizim de kardeşimizdir, arkadaşımızdır Ankara'dan. Akşam gazetesinin Genel Yayın Müdürü oldu.  Güzel şeyler de yapma gayretinde olduğunu görüyorum, heyecanı içinde olduğunu da görüyorum. 

Bir şey yaptı, birinci sayfa daha doğrusu bu kömür vesaire, vasıfsız kömür..

Serdar Akinan : "Bedava zehir" diye başlıklar…

İlhan Kesici : Bedava zehir diye. Sayın Başbakanın en yüksek perdeden ve sanki bir cihan harbi ilan ediyormuş ölçüsünde bir çıkışı oldu. O yüzden size de başkalarına da bir sıkıntı vermeyelim diye düşünüyorum, ben.

Serdar Akinan : Hayır hayır, burada bir realite var, onu ben konuşalım istiyorum. Bakın sizin dışınızda da öncesinde ben hep söylüyorum. Çevremde de uluslararası düzeyde bu işle ilgili ekonomiden anlayan insanlar var ve gerçekten samimiyetle 2009'da Türkiye'yi çok kötü bir tablo bekliyor, diyorlar.

Bu sadece ekonomik değil sosyal olarak da zeminler hareketli, tıpkı hareketli faylar olduğu gibi. Türkiye'nin de sosyal zemininin buna müsait olduğunu, yani Türkiye'yi ciddi anlamda büyük sıkıntıların beklediğini söylemiyorlar, avaz avaz bağırıyorlar. Ve fakat biz bunu yeterince yansıtamıyoruz. O yüzden, hani amacımız burada bir panik havası yaratmak değil belki ama gerçekten işin vahametini anlayalım istiyorum.

İlhan Kesici : O zaman dünyayı şöyle biraz bir kenara bırakayım ben Türkiye'yle ilgili biraz yakınlaşalım.

Bir, bir kere ekonomi yönetiminin sahibi yok. Yani ekonomi yönetiminin sahibi kim sizce mesela şimdi? Bütün Türkiye'deki ekonomik kararları alan, aldıran veya bunlara muhatap olan kim? Maliye Bakanı mı? Belli değil. Ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı mı? Hiç görmüyoruz. Hazine işlemlerinden sorumlu veya Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek Bey mi? Hayır bilmiyoruz. Sayın Başbakan mı? O da belli değil. Sayın Cumhurbaşkanı da sistemin içerisinde gibi, O mu?

Dün veya evvelki gün, 19 Aralık 2008, aynı gün; yani tarih aynı, şehir aynı, İstanbul, iki tane ekonomik organizasyon birisi TÜSİAD birisi DEİK, yani Dış Ekonomik ilişkiler Kurulu. DEİK'te Sayın Başbakan burada ekonomi ile ilgili hem dünyadaki krizi hem Türkiye'nin tavrı ile ilgili konuşuyor; aynı saniyelerde de TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısında Sayın Abdullah Gül konuşuyor.

Bir kere bu vahim bir şeydir normal olarak değil mi? İki büyük ekonomik organizasyonda ülkenin Cumhurbaşkanı ile ülkenin Başbakanı aynı şehirde, aynı gün, aynı saniyelerde birbirine taban tabana zıt şeyler söylüyorlar.

Abdullah Gül Bey diyor ki, Sayın Gül diyor ki TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu'nda, aslında çok daha vasıfsız şeyler de var söylediklerinin içinde, ben onu da buradaki notlarımda vardır,

Serdar Akinan : Şurada bakın, ben görüyorum

İlhan Kesici : Oradan da söyleyeceğim, tamam, şu. Şimdi buluruz netice itibari ile.
Sayın Başbakan diyor ki DEİK toplantısında, kriz miriz yoktur.  Yani normal söylemine devam ediyor. Kriz miriz yoktur derken de, ha sizin söylediğiniz şey, kriz falan yoktur derken de mesela diyor ki örnek veriyor; otomobil satışlarına bakın, krizin en iyi göstergelerinden bir tanesi budur, diyor, ve örnek veriyor:

2008'in ilk 10 ayında, Ocak- Ekim tarihleri arasında 2007 yılında şu kadar araba satılmış yerli ve ithal, 2008 yılında yine ilk 10 ayda, aynı zaman dilimi içerisinde bu kadar tane satıldı, diyor. Bu sadece yerli otomobil olarak satıldı diyor, yani ithaller hariç. Buradan söylemek istediği şey şu: ilk 10 aydaki Türkiye ekonomisindeki canlılık 2007'nin çok çok üstündedir.

Serdar Akinan : Evet, ben de bunu anlıyorum bu cümleden.

İlhan Kesici : Bunu anlayacaksınız, doğru anlıyorsunuz, işte bunu söylüyor, ve kriz-miriz yoktur diyor. Ama yanlış ve çok büyük ayıp olan şey şudur: bu ikinci rakam sadece yerli otomobil satışı değil, yine 2007 de olduğu gibi yerli ve ithal otomobillerin toplam satışıdır. Böyle olunca "çok çok iyi" bölümü otomatik olarak silinecektir tabii.

TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu'nda da Abdullah Gül Bey diyor ki, Sayın Gül diyor ki Türkiye de kriz yoktur demek doğru bir şey değildir, bu doğru bir yaklaşım da değildir.

Yani ülkenin Cumhurbaşkanlığı makamında oturan insan Başbakanını tekzip ediyor, aynı gün aynı saatte, aynı şehirde.

Bir televizyon kanalını açıyorum orada canlı yayında Sayın Gül var, öbür televizyon kanalını açıyorum orada canlı yayında Sayın Erdoğan var aynı saatlerde aynı dakikalarda, ve aynı konuda biri bir şey diyor, diğeri başka bir şey diyor. İşte bu bir sahipsizliktir. 

Bir kere bu işin çok ciddi bir sahibinin olması lazımdır. Belli bir müktesebat ile bu işe sahiplenilmesi filan lazımdır. Sayın Başbakanın, Sayın Erdoğan'ın bu müktesebat içerisinde olmadığı  çeşitli  münasebetlerle bellidir. Yani benim gözüm…

Serdar Akinan : Mesela göstergeler var mı? Bütçe konuşması var Başbakanın orada mesela, siz çok dikkatle dinliyorsunuz biliyorum.

İlhan Kesici : Sayın Başbakan bütçede konuştu, şurada Başbakanın konuşma metni olarak dağıtılmıştı, Sayın Başbakanın hem konuşması hem konuşma metni bu. 

Serdar Akinan : Şimdi bu hayati, niye? Bu 2009 korktuğumuz yıla dair hükümetin aldığı tedbirleri anlatan, değil mi, tablo.

İlhan Kesici : Bütün dünyanın en üst düzeyde korktuğu bir ekonomik yılda bizim bütçemiz Bütün dünyada da bütçeler  aşağı yukarı…

Serdar Akinan : Türkiye ne yapmış, bunun meali ne?

İlhan Kesici : Birinci sayfasında diyor ki "Bu bütçe küresel finans krizini Türkiye için fırsata dönüştürme bütçesidir". Güzel, amenna. İnşallah işte böyle 2009 krizinin fırsata dönüşebileceği bütçe olur.

Buradan bir şey söyleyelim dünyada şu anda 205 tane devlet var, Birleşmiş Milletlere kayıtlı.  Bu 205 devletin bir tanesi, bizimki hariç, 204 tanesinden tek bir tane bile bu krizi böyle fırsata dönüştürme vesilesi fırsatı sayan bir tane Allahın kulu Başbakan yoktur.

Bu Başbakanların içinde Amerikan Başkanı türündeki insanlar da vardır, bir de 10.000- 20.000 nüfuslu adacık devleti mahiyetindeki devletlerin başbakanları da vardır. Tek bir tanesi bile bu krizle ilgili bu bir fırsat krizidir kardeşim, filan demiyor, ayrıca nasıl diyebilir.
Ama bizim Sayın Başbakanın eline yazıp vermişler, kendisi de herhalde bunu okumuş, diyor ki, bu fırsata dönüştürme bütçesidir.

Peki fırsata dönüştürelim. Şimdi neler yaparsak fırsata dönüştürmüş olacağız?

Bunun hemen yanında Sayın Başbakan dedi ki, hem "Ulusa Sesleniş" programında hem Kızılcahamam'da parti toplantısında ki toplantıda, kardeşim biz bu tedbirleri, sizin dünyadan haberiniz yok, daha ziyade muhalefete hitaben söylüyor, sizin dünyadan haberiniz yok biz tedbirimizi aldık, paketimizi açtık, bu paketi teker teker uyguluyoruz.

Sadece siz paket diye çikolata kutusu gibi çikolata paketi gibi ambalajlı süslü filan bir şey beklediğiniz için bizim aldığımız tedbirlerin, bizim uyguluyor olduğumuz tedbirlerin farkında değilsiniz. Değil mi? Böyle bir şey dedi.

O tedbirler meğer şunlarmış, bunu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde okuduğu ve yazılı olarak ta bütün Türkiye Milletvekillerine dağıttıkları metinden okuyorum ben. Bu büyük paket şunlarmış:

Bir, mesela birincisinden hepsini okumayacağım ben ama bir tanesinden bakalım, "Merkez Bankası kendi nezdinde döviz depo piyasasından aracılık faaliyetlerine yeniden başlamış". Yani Merkez Bankasının kendi nezdinde döviz depo faaliyetleri filan varmış, burada aracılık edermiş, herhalde  bir ara vermiş  bu işe bir münasebetle bir sebeple, şimdi buna yeniden başlamış. Bu müthiş bir tedbirmiş. Başbakanın ağzından Büyük Millet Meclisinde bütçe konuşması olarak yapılan tedbir.

İki, tam numara olarak ta "2" diyorum yani, yine geliyor cümlenin birinci bölümü, "aynı zamanda döviz alım ihalelerine ara vermiş". Yani cümleyi tam tamamlayım bari, "2- Bankalarımızın likidite durumlarını daha da güçlendirmek amacıyla döviz alım ihalelerine ara verilmiştir". Bu böyle geliyor.

Başka bir madde de yine geliyor döviz satım ihalelerine ara vermiş. Yani Merkez Bankası döviz alım ihalelerine ara vermiş, başka bir maddede döviz satım ihalelerine de ara vermiş.
Bu işte, cihan krizi denilen krize karşı müthiş tedbirlermiş.

Şurada 32. sayfada bir notum daha var, bu sebeple, geliyor, "ulusal tütün kontrolü ve Türkiye obezite eylem planını" da yürürlüğe koyduk.

Serdar Akinan : Bu küresel krizi engellemek için mi ?

İlhan Kesici : Bu küresel krize karşı…

Serdar Akinan : Pardon fırsata çevirmek için mi?

İlhan Kesici : Bu küresel krizi Türkiye için bir fırsata dönüştürecek tedbirler paketinin Sayın Başbakanın bizzat ağzından ve Sayın Başbakanın adına işte bu tür  kitapçık halinde paket halinde Türkiye deki milletvekillerine dağıtılan kitapçık. Paket bu. Bu gayrı ciddi bir şey.

Şimdi Serdar Bey hangi münasebetle olursa olsun, % 47 oy verdi, Kasımpaşalı yürüdü, eda,  muhafazakarlık, dik dikleşme, dik ol filan bunların tamamı iyi güzel hoş ama yani şundan sonra insanın hicap duyacağı geliyor değil mi? Hicap duyarsınız. 

 

Şimdi bunun yanında deminki DEİK, bu çok ciddi bir organizasyon. Daha doğrusu Başbakanlar nerede konuşurlarsa bütün konuşmalarını çok ciddiye almak lazımdır. DEİK'te de diyor ki, efendim demin söyledik ilk 10 ayında verdiği rakam…

Serdar Akinan : DEİK'in kağıdı burada

İlhan Kesici : Ocak- Ekim olarak  yerli artı yabancı rakamı olarak verdiği rakamı sadece yerli rakamı olarak söylüyor. Yani 2007'de şu kadar yerli artı yabancı ithal otomobil satılmıştır. 2008'de sadece yerli, ithalleri saymıyorum bu kadar tane satıldı, o yüzden Türk ekonomisi budur.

Şimdi bunu yazıp Sayın Başbakanların eline yahut herhangi bir insanın eline verenlerden, bir,  şüphe etmek lazım. İki, buna hiç soru işareti koymayan, bunu okuyan üst yöneticinin Sayın Erdoğan'ın şeyinden şüphe etmek lazım.

Bir başka şey de şudur; bundan iki ay önce, Ankara Sanayi Odası'nın yeni bir hizmet binası açıldı Ankara'da. Sayın Erdoğan da gitti eski Sanayi Odası Başkanı arkadaşımız şimdi Sanayi Bakanı, onunla birlikte oranın kurdelesini kesti, açtı.

Yine böyle kriz tartışmalarının filan olduğu, yani 2 ay önce filan bir dönem olması münasebetiyle dedi ki, 2008'in ey kriz tellalları yahut kriz var filan diye bağıran insanlar Türkiye de kriz miriz yoktur. Neden?

Çünkü ilk üç ayda otomobil satışları şöyle oldu. Otomobil satışı ilk üç ayda öyle ise, bir ölçer biçerseniz, evet ilk 3 ayda için bu otomobil satışları fena bir rakam değil. Halbuki bu rakam ilk altı ayın rakamı imiş Serdar Bey.

Serdar Akinan : Yanlışlık var.

İlhan Kesici : % 100 yanlışlık var, yani ilk 3 ay nere, ilk 6 ay nere? Yani.

Serdar Akinan : Doğru.

Ben zaten dünyadaki kriz Türkiye'ye henüz daha yansımadı dedim ya, şimdi biraz somutlaştırmaya çalışalım: Geldik Kasım ayına, deminki söylediklerimiz ilk 10 ayla ilgili idi, şimdi geldik Kasım ayına, Kasımın otomobil satışı 2007 de satışı 63 000'miş. Tamam iyi, bir rakam, yani çok mu az mı filan… 2008'deki rakam 26.000 ne inmiş. Aralıkta da yine bence benzer olacaktır. Aralık rakamları açıklandığında hep beraber göreceğiz.

 

Serdar Akinan : Peki şunu sorayım, hükümet mesela bu rakamlardan yola çıkarak büyümede hedef koydu %4. Doğru değil mi? Peki ne olur, ne öngörüyorsunuz siz? Ne olur?

İlhan Kesici : Şimdi büyümede şunu söyleyelim. Bütçede yine şu kitabı bize dağıttılar, burada diyor ki, 2008 büyümesi % 4 olacak, 2009 büyümesi de %4 olacak.

2008 % 4 olacak filan derken üçüncü üç-aylık (çeyrek) ilan edildi. Üçüncü çeyrek, üç aylık büyüme hızı ilan edildi, onu eklediğiniz zaman zaten 1'e düşüyor. Dördüncü çeyrek de negatif olacak, bu çok belli, hem de az-buz eksi filan da olmayacak.

Benim kanaatim 2008'in yani programda ve bütçede koydukları % 4'lük büyüme hızı ancak % yarım civarında filan bir şey olacaktır. Dördüncü çeyrek önemli ölçüde eksik çıkacaktır.

Şimdi bu o zaman adına bütçe dedikleri bütçe, veya 2009 yılı programı dedikleri programın tamamı ve bütün temel direkleri çökmüş olur. Ortada ne bütçe kalır, ne program diye bir şey kalmış olur. %4 diye öngördüğünüz büyüme hızı % sıfırla yarım arasında bir şey olur.

2009 yılı içinde öngörülen büyüme hızı de ayrıca % 4. Halbuki bizim hesaplarımız 2009'un birinci çeyreği eksi 5, eksi 7 civarında filan görünüyor. İkinci çeyreği ise eksi 10'un çok üstünde gören arkadaşlarım var benim.

Serdar Akinan : Yani 2001 krizinin altı mı olur?

İlhan Kesici : Şimdi ben 2009'un ilk altı ayını eksi 10 civarında görüyorum, birinci ve ikinci çeyrek.

Serdar Akinan : Büyüme eksi 10?

İlhan Kesici : Evet. Bu aynen 2001'e tekabül eder. 2009'un ikinci yarısından itibaren artık 2001 krizi filan solda sıfır filan kalmış olur.

Şimdi şundan dolayı solda sıfır kalmış olacak, 2001 krizi içindeyken bu hal sadece bizimle ilgili bir kriz mahiyetinde idi. IMF bize dünya kadar para verdi, sonra da biz para bulmamız icap eden yerlerden başka paralar filan da bulduk.

Sonuçta iç tüketimi canlandırabildiğimiz ölçüde canlandırdık. Dış talepte de zaten önemli bir ferahlık vardı. Dünyanın gördüğü Ekonomik Lale Devri'nin başlangıcı filan gibiydi o 2000'li yıllar.

Şimdi öyle bir hal yok. Yani iç tüketimi ne kadar canlandırayım derseniz deyin canlandıramazsınız önemli ölçüde. Dış talep ne kadar canlansın, ne kadar programlar paketler açılmış olursa olsun o da büyük ölçüde katiyen canlanabilir bir şey olmayacaktır.

Efendim, işte o yüzden 2009'un ikinci yarısından itibaren gelen dalga asıl Türkiye'yi etkileyecek olan bölümü itibari ile çok daha ciddidir. Yani buna feci demiyorum ben, yani dilimi de alıştırmayayım filan diye de düşünüyorum ama çok ciddidir. Bunu bu ölçüde ciddiye almayanların elleri kolları yanar, yanacaktır.

Biz buradan yapılması lazım gelenlere tekrar bir bakalım. Eğer iş böyle ise şunlar yapılmalıdır:

Bir, bu işlere bir sahip lazımdır. Kardeşim IMF ile kim konuşuyor? IMF oldu olacak, olmadı olmayacak. IMF olsun mu? Olmasın mı? Bize de soruyorlar. Olsun derseniz bir şey diyecekler, olmasın derseniz bir şey diyecekler. Vay sen de şöyle söylemiştin kabilinden.
Bizim cevabımız ne olabilir? Gayet net. Eğer Sayın Başbakan, Sayın Erdoğan bize anlattığı gibi bir ekonomik resmin sahibi ise, yani onun gözünde dünyada kriz en üst noktasına çıkmış ve inmeye başlamış ise gerçekten bize teğet geçer.

Serdar Akinan : Telaşa mahal yok.

İlhan Kesici : Telaşa hiç mahal yok. Bize teğet geçecekse katiyen IMF ile anlaşma yapılmaması lazımdır. Hiç gerek yoktur. Çünkü IMF ile anlaşma yapmak demek çok ciddi bir harcama disiplini içerisine ülkenin girmesi demektir. O zaman buna gerek yok.

Ama eğer resim böyle bir resim değilse ve benim gördüğüm, bizim anlattığımız gibi bir resimse o zaman başka bir şey düşünülmesi lazım.

Sayın Başbakan sıkışınca etrafındaki insanlar, özellikle Serdar Bey kendi müktesebatı da olmayınca, bağışlayın böyle söylediğim için, çok kolay yanlışa götürülebiliyor.

Sayın Başbakan diyor ki bir münasebetle, IMF ile ilgili mesela ne dedi? Önce ümük, vs. değil mi? Böylece dünya ekonomi literatürüne de müthiş katkılarda bulunmuş oluyor sayın Erdoğan. Dünya ekonomi literatürünü zenginleştiriyoruz yani, mesela IMF ile ilgili olmak üzere ümük sıkma-ümük sıktırmama gibi.

Başka bir münasebetle "kriz teğet geçer-geçmez"; başka bir münasebetle "zula", başka bir münasebetle "kefen" değil mi?

DEİK'te kullandığı tabir kefen. Yani ölü ölmeden kefen biçmem diyor. Eskiden halbuki bunun daha medeni hali şöyledir; "doğmadan doğacağa don biçilmez". Buradaki "don" külot değildir, elbise demektir eski Türkçede, eski halk dilinde.  "Doğmadan doğacağa don biçilmez" evet,  "Dere görülmeden paça sıvanmaz".

Ben öyle zannediyorum ki, Sayın Başbakanın zihninde bazen beyninin bir tarafında Türk ekonomisini ölmüş görüyor, değil mi? Yoksa kefen lafı insanın ağzından niye çıksın yani değil mi? Şimdi bu "taht-eş şuur"dur. Sayın Başbakanın anlayacağı tabirle söyleyelim.

Siz mesela sub-conscious diyebilirsiniz.

Serdar Akinan : Bilinç altı.

İlhan Kesici : Espri de olsun, siz mesela sub-conscious diyebilirsiniz, biz bilinç-altı deriz, şuur-altı bilinç-altı, Başbakan da bilse bilse taht-eş şuur, şuur altı demek o da, taht-eş şuurunda bir "ölü" var. Kefen oradan geliyor. Eğer böyle ise vay halimize, bu iş. 

Şimdi IMF ile ilgili fikriyatı bir geliyor bir gidiyor, ümük sıktırırım sıktırmam, vs. Sonra bir de dedi ki IMF bir öcü filan değildir, bir kreditasyon kuruluşudur.  Hiç duydunuz mu? Ben duymadım, bir kreditasyon kuruluşudur.

Muhtemelen buna şöyle dediler herhalde, Sayın Başbakan bu IMF'den bu kadar çekinilecek filan bir şey yok, netice itibari ile bu bir kreditasyon kuruluşudur. Yani IMF ile bir anlaşma yaptığınız zaman başkaları size daha kolay kredi verebilir. Herhalde böyle anlattılar, ben böyle anlıyorum.

Serdar Bey bizim bir Padişahımız vardı, 3. Selim. Çok güzel bir insandır, çok da güzel bir padişah idi. Yenilikçi, modernleşmeci, Türk modernleşmesinin öncü sultanlarından birisidir.

Ben eskiden klasik tambur çalıştım, 3. Selim de hem ney üfler hem klasik tambur çalar idi, o yüzden de bir karabetimiz, bir yakınlığımız filan da vardır, ayrıca öyle hissederim ben. Ve de suz-i dilara makamı gibi birkaç tane makamın da mucididir.

Üçüncü Selim'in çok muhterem bir de validesi vardır, Valide Mihrişah Sultan. Valide Sultan bakıyor ki dünyanın bin türlü gailesi var; yani bu dediğim 1700'lerin sonu, 1800'lerin başı. Dünyada büyük gaileler var, imparatorlukta da büyük gaileler var. Fakat bakıyor ki oğlu 3. Selim ney üflüyor, tambur çalıyor, musiki ile meşgul oluyor filan. İyi güzel.

Usulünce ikazlar filan da ediyor. İkazdan da pek anlamıyor netice itibari ile, dayanamayıp sorduğu zamanlarda da, "benim vekillerim var, bakanlarım var onlar bu devlet işleri ile meşgul oluyorlar, benim o kadar da meşgul olmamı icap ettiren bir şey yok, merak buyurmayınız Valide Sultan" filan da diyor.

Mihrişah Sultan da der ki, bak evlat:

"Şah vakıf gerek ahvale
Vükelaya kaldıysa vay hale".

Serdar Akinan : Baştaki adam bilecek

İlhan Kesici : Baştaki adam bilecek. Vükelaya kaldıysa vay hale.

Aynen de vay hale oldu biliyorsunuz. Kabakçı Mustafa ayaklanması gibi bir sefil ayaklanma ile koca Osmanlı Sultan'ını tahttan al aşağı edip indirdiler, değil mi.

O yüzdendir ki, diyelim Skytürk'e bir genel müdür bulacaksınız, veya herhangi bir gazetenin genel yayın müdürü olacak insanda, herhangi bir bakkal dükkanının manav dükkanının filan, sanayi kuruluşunun başına geçirilecek insanda bazı şeyler aranır yani değil mi? İşte bu aranılan şeylerin toplamı müktesebat'tır.

Bu Türk demokrasisinin mühim zaaflarından biri burada ortaya çıkar, mesela. Bir münasebetle bir seçim kazanıp bir başbakan oluyorsunuz. Olun. Allah hayırlı uğurlu etsin. Böyle olunca da mesela bu Başbakana IMF bir kreditasyon kuruluşudur efendim, filan dedirtirsiniz.

Ziya Paşa'nın meşhur Terkib-i Bent'inde var değil mi? Diyor ki:

"Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde".

Yani kendi güzergahında, yolunun üstünde çukurlar, kuyular var, filan var, onları fark etmiyor görmüyor da, ki az sonra içine düşecektir onun farkında değildir; onu bırakır gökte yıldız arar. Etrafta böyle nice turfa müneccimlerimiz vardır.

Muhtemelen Sayın Erdoğan'a da, efendim, bu IMF sadece bir kreditasyon kuruluşudur vesaire diyenler, dedirtenler de onlardır, herhalde.

Öbür ikinci bölümü de şu, IMF ile ilgili müthiş bir tespitte daha bulunuyor. IMF yani ne var, bende mi tek kabahat, Türkiye şimdiye kadar 19 kere IMF ile anlaşma yaptı, diyor.

 

Şimdi zannedilir ki Türkiye bu çapta 19 kere badireye düşmüş de IMF ile anlaşma yapmış, Recep Tayyip Erdoğan da efendim bundan münezzeh değil, değil mi ?

Kardeşim bir tane tablo istese Sayın Başbakan, Sayın Erdoğan, dese ki kardeşim şu IMF ile yapılan anlaşmaları bana getirin bir bakayım. Hemen Devlet Planlama Teşkilatının sitelerinde,  Merkez Bankasının sitesinde, Hazine Müsteşarlığının, Maliye Bakanlığının sitelerinde de var, ben de onlardan bir tanesinden çektim çıkardım.

Şimdi 19 kere yapmışız da yapmışız da miktarları ne imiş, ölçekleri ne imiş bir bakalım. Birinci standby ile çekilen miktar IMF den ne kadarmış? 16 milyon Dolar. Ben bu listeyi size bırakırım. İlk anlaşma 1961'de yapılmış 16 milyon Dolar, 1962'de 15 milyon Dolar. Bu gelmiş gelmiş gelmiş ilk 12'si  1980'e kadar, 1960'la 1980 arasında 20 yıl var.

Bu yirmi yılın içerisinde IMF'den kullandığımız, IMF'ye muhtaç olduğumuz para 567 milyon Dolar, diyelim yuvarlak hesap 600 milyon Dolar, 20 yılda.

Peki şimdi düşündükleri rakam ne? Başbakanın Türkiye'yi taahhüt altına sokmayı düşündüğü rakam ne kadar? 25 milyar Dolar. Bir seferinde 25 milyar dolarlık bir yükün altına girecek şimdi. 20 senede bizim Türkiye'nin girdiği rakam ne idi? 567 milyon Dolar. 

Şimdi bunu bununla mukayese ediyor veya bununla mukayese ettiriyorlar. İnsaf demek lazım değil midir?

Başbakana önümüzdeki IMF anlaşmasının Türkiye'nin geçmişinde yaptığı 19 anlaşmadan bir tanesi gibidir dedirten, diyen insanlar bana göre aynı zamanda çok yüksek cüret sahibi insanlar olarak da görülmelidirler, değil mi?  Bu ne kadar büyük bir cürettir ki 15 milyon Dolarlık bir anlaşma ile muhtemel 25 milyar Dolarlık bir anlaşmayı Başbakana eşit gibi gösterebilir olsunlar. Bu vahim bir şeydir. Olmaya ki bu benzerliği Sayın Erdoğan kura.

Serdar Akinan : 3. Selim'in annesini şairlik yapmaya zorluyorlar. O şiire insanın aklı gidiyor.

İlhan Kesici : Şah vakıf gerek ahvale. Şimdi birinci bölümü bu. İkinci bölümü…

Serdar Akinan : İkinci bölüme gelmeden kısa bir ara verebilir miyiz?

Bir ara verelim çünkü daha konuşacak çok şeyimiz var. Reklamları da tüketelim. Evet, Sayın İlhan Kesici ile bir kez daha bence çok önemli olduğunu düşündüğüm son derece besleyici bir konuşma yapıyoruz. İnşallah kaçırmıyorsunuzdur. Hemen reklamlardan sonra karşınızda olacağız.

……………….

Serdar Akinan : Evet İlhan Kesici ile sohbetimiz devam ediyor. Türkiye'ye girdik, oradan da devam edelim. IMF anlaşması kapıda dedik. Birkaç madde sıraladınız.

Önümüzdeki günlerde, ben şunu merak ediyorum, önümüzdeki günlerde bu anlaşma şayet yapılırsa, her ne kadar Başbakan ümüğümüzü sıktırmayız diyorsa da, sanki benim hissiyatım  yerel seçimlerden dolayı Mart sonrasına atmak istiyorlarmış gibi bir hava görüyorum. Çünkü IMF gelirse belli bir daralma olacak, kamu maliyesinde disiplin sağlanacak ve bu sıkıntı yaratacak. 

 

Oysa popülist bir takım politikalar gerek, hatta şimdiden başladılar, belediyeler parayı harcıyor. Dolayısıyla nasıl görüyorsunuz?

Yani bunun anlaşma takvimi ne olur? Anlaşmanın muhtevası ne olur? Beklenilen gibi olur mu? Piyasalara bir güven verir mi? Piyasa biraz kendini toparlar mı? Yoksa çok daha farklı mı yansır?

İlhan Kesici : Benim kanaatim, tabi buradan bir kanaat de ifade etmek lazımdır,  benim kanaatim şudur:

Sayın Erdoğan IMF ile anlaşmak mecburiyetinde kaldığını ve başka hiç bir çaresi olmadığını anladı.  Fakat bunu mümkün olduğu kadar bu önümüzdeki Mart seçimlerini yani belediye seçimlerini geçirecek tarzda kullanmak istiyor.

Onun sebebi şudur, normal klasik IMF reçetesi, tedbir paketi disiplinli bir harcama şeyidir, paketidir. Yani harcamalarınızı disipline edeceksiniz ve azaltacaksınız. Ayağınızı yorganınıza, sizin programınızda yorgan bile yetmez yorganınızın yarısına kadar uzatmak lazımdır filan demiştik.

Ayağınızı yorganınızın yarısına kadar uzatacaksınız ve dilediğiniz türde bir harcama yapamayacaksınız. Mesela belki yine 100 birimlik harcama yapacaksınız ama bunu sizin istediğiniz gibi değil de IMF'nin istediği gibi yapmanıza izin verilecektir.

Bu hal ise belediye seçimlerinde hükümetin amaçladığı hale uygun değildir. Yani Belediye seçimlerinde hükümet ister ki har vurup harman savurayım, herkesi bir para bolluğunun içine sokayım veya sıkıntısı içine sokmayayım. Bunu Mart ayını geçirmek isteyecek ve belediye harcamalarına ağırlık verecek tarzda.

IMF de katiyen, kıyametler kopsa buna izin vermez. Buna izin veren bir program hazırlarsa kendi itibarı, zaten dünyada da itibarı çok fazla değildir, daha da itibar düşmesine meydan vermemek için böyle bir şeye izin veremez.

O yüzden benim kanaatim o dur ki, özellikle TÜSİAD, Odalar Birliği, vesaire, iş camiaları, bazı entelektüeller bu şartlar altında IMF ile anlaşma yapmanız lazımdır, başka çareniz yoktur diye de hükümeti sıkıştırıyorlar.

O da biraz bu çevreleri oyalıyor, yani yaptım yapıyorum, yaptım yapıyorum yapacağım, zaten anlaşma zemininde belirli görüşmeler filan yapılmaktadır, sadece rakamın üzerinde çalışmalar yapılmaktadır, gibi haller veriyor. Mesela, biz diyoruz 20-25 milyar Dolar, onlar diyorlar 10-15 milyar Dolar olsun, filan.

Halbuki, ben öyle zannediyorum ki hatta inanıyorum ki götürebildiği kadar Mart ayının ertesine kadar götürecek. O arada en popülist, en müptezel diyebileceğimiz harcamaları yapacak. Bununla 1 puan, 2 puan, 3 puan, kaç puan ise bununla  belediye seçimlerinde daha avantajlı çıkmak isteyecek.

Ama bunun maliyeti, eğer IMF ile anlaşma yapacaksa, Martın ertesine atmaları çok daha yüksek bir maliyetle Türkiye'yi karşı karşıya getirir. Onun bir örneğini biliyoruz aslında; 1994'te de bir belediye seçimleri vardı, o zaman iktidar DYP- SHP koalisyonu idi. Sayın Çiller Başbakandı, Mart'ın hemen ertesinde hatırlayın 5 Nisan paketi ile ortaya çıkılmıştı.

Serdar Akinan : 5 Nisan kararları

İlhan Kesici : Evet 5 Nisan Kararları. Ama 5 Nisan Kararları çok ağır kararlar oldu o zaman.
Halbuki onu da zamanında almış olsa o kararların yarısı kadar tedbir Türkiye'ye yetebilirdi.

Şimdi de her ne tedbirler alınacak ise, ağır sert tedbirler bu sıralar da yaparsa, illa da yapacaksa, Mart'tan sonra yapmasına nispetle yarı yarıya daha az maliyetli olur. Ama Başbakanın aklındaki şeyin öbür türlü olduğunu görüyorum.

İkinci bir vahim hal, Türk demokrasisi bakımından da şöyle bir başka hal görüyorum ben. Bu da işin biraz da edebi-adabı bakımındandır da aynı zamanda. Eğer bu sıralarda bir IMF programı yapacaksa, IMF programı şu demek, ya Maliye Bakanı bizde şimdiki hale göre Hazineden sorumlu Devlet Bakanı ile Merkez Bankası Başkanın iki kişilik imzasıyla yapılmış olan bir programdır.

Adına IMF yönetim kurulunun imzalarının olduğu bir program olmayacaktır. Bizim işte Hazineden sorumlu Bakanımız veya Maliye Bakanımızla Merkez Bankası Başkanının taahhüdü mahiyetinde olacaktır.

Ama şimdi şu bütçeden, bu 20 gün civarında Plan-Bütçe Komisyonunda konuşuldu bütçe, 15 güne yakın tam gün de sabah 11.00'den akşam 11.00'e kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nda konuşuluyor, buradan bir bütçe çıkacak. Kaldıracağız parmaklarımızı; muhalefet partileri hayır, iktidar partisi 340 milletvekili ile evet diyecek. Buradan da Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesi olarak bir bütçe çıkacak. Buraya kadar gayet iyi güzel.

Ama ondan sonra sadece bir tane Bakan ve bir tane Merkez Bankası Başkanının imzasıyla bu çöpe atılacak değil mi? Yani bu artık kullanılmayan bir şey olmuş olacak. Bu da hem Türk demokrasisi bakımından hem de milli irade bakımından ayrıca üstünde teorik olarak da pratik olarak da üstünde imal-i fikr edilmesi lazım gelen bir haldir.

Serdar Akinan : İlhan Bey biraz da  şeye gelmek istiyorum, gene notlarıma bakıyorum, geçen programda siz tablo verirken toplam Türkiye'nin borcunu bir kamunun borcu var bir de özel sektörün borcu var diyordunuz. Şimdi TÜSİAD aylardır bağırıyor kriz geliyor kriz geliyor önlem alın falan filan diye, bunların borcu ne oldu? Özel sektörün, büyüklerin, üreticilerin borcu ne oldu acaba?

İlhan Kesici : Şimdi şu kitap bunu bize bütçenin açılış günü dağıttılar; "Yıllık Ekonomik Rapor 2008". Bunun içerisinden bazı sayfalara bakalım.

Şimdi bu raporun 89. sayfasında yer alan bir tablo; o diyor ki, benim hesaplamalarım değil de Hükümetin bize Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde dağıttığı kitaptan bakıyoruz, o diyor ki, 2002'nin sonunda yani AK Partinin iktidara geldiği gün Türkiye'nin bir iç borcu varmış, kamunun iç borcu varmış 91 milyar Dolarmış, bunun dolar cinsinden hali, iç borcunun Dolar cinsinden hali. Bunu bu kitap diyor bize dağıttığı, Maliye Bakanlığının dağıttığı kitap.

2008 yılında Ağustos itibariyle, oraya bir yıldız koymuş, Ağustos itibariyle bu rakamın geldiği nokta 225 milyar dolar.

Kamunun, şimdi sadeleştirelim kamunun iç borcu AKP iktidara geldiği gün 91 milyar Dolar karşılığı imiş, şimdi 225 milyar dolar karşılığı imiş. Aradaki fark yüzde yüzden çok daha fazla artmış, iki katından çok fazla artmış.

Bunun bir de dış borcu da varmış 56 milyar Dolar imiş, şimdi olmuş 70 milyar Dolar.

Bu ikisini toplarsak 148, 150 deyin siz ona, devletin borcu AKP işbaşına geldiği gün 150 milyar dolar imiş, şimdi geldiği yer 297 milyar Dolar. Tam tamına iki katı. 

Serdar Akinan : Tam iki katı

İlhan Kesici : Tam iki katı.

İki, Türk özel sektörünün durumu. Türk özel sektörünün 44 milyar Dolardı 2003 yılının başındaki dış borcu, içi katılmaz bu işlerde hesaplara. Dış borcu 44 milyar, iyi bir rakamdır, azdır çoktur filan, şimdiki ulaştığı seviye 190.5, buçuğunu da atayım hatırınız için, 190 milyar Dolar.  Yani ne olmuş? 44 milyar Dolar, olmuş 190 milyar Dolar. Çok büyük bu Serdar Bey.

Biz bunu söyledik, ben geçen sene Aralık ayında bütçede ilk defa o zaman ben söyledim. O zamanki geldiği nokta 140 milyar Dolardı. Yani geçen sene ki bütçeden bu seneki bütçeye sıçrayışında bir 50 milyar Dolar daha artmış. Bu yıllık artış da çok yüksek.

Şimdi bu kur hareketlerinde de birşeyler oluyor, bunun kızacağımız bölümleri filan da var ama acıyacağımız bölümleri de var. Yani mesela firmaların 100 milyar Dolarlık dış borcu döviz kuru 1.20 iken, Dolar Türk lirası ilişkisi 1.20 iken, 120 milyar TL idi; kur 1.60'a çıktığı zaman oldu 160 milyar TL. Durduğu yerde 40 milyar TL borcu artmış, diyelim son bir ayda Türk özel sektörünün. Bu altından kolay kalkılabilecek bir şey değildir, bu da ikinci bahsi.

Üçüncü bahis, ailelerimizin borçları, sizin borcunuz benim borcum, yani cebimizdeki kredi kartı, taksitli satışlar. 2003 yılının başında bu rakam 6 küsur milyar Türk Lirası civarında idi, onun Dolar eş değeri 4 milyar Dolar gibiydi.  Şimdi ulaştığı nokta bir ara 115'li rakam oldu Türk Lirası 1.30'larda falan muamele ettiğiniz zaman 80 milyar Dolar.

Yani 2003 ile 2008 arasında, 6 yılda kişilerin-ailelerin borcu da 4 milyar Dolardan 80 milyar Dolara çıkmış, yani 20 katı artmış.

Şimdi zaten bu dünyadaki kriz miriz filan bizi geldi vurdu vurmadı filan diyoruz ya, resim böyle olmamış olsa idi bizi neresi vuracak olurdu yani dünyadaki krizin? Dünyadaki krizin adı ne idi en başta? Mortgage krizi, yani taksitli ev satışlarındaki aksama. Türkiye'de mortgage sistemi var mı?

Serdar Akinan : Hayır , yok

İlhan Kesici : O zaman bu bölümü itibariyle bizi hiç ilgilendiren tarafı yok .

İki, şimdi adına medeni hali "türev finansal enstrümanlar" dedikleri bir kredilendirme, enteresan krediler hali var. Şimdi de "toksik kağıtlar" filan diyorlar, zehirli kağıtlar. Türkiye de o tür hal var mı? Hayır o da yaygın bir şey değil.

Bir üçüncü bacağı da yatırım bankacılığı ile ilgilidir Amerika'da olan bitenlerin.

Serdar Akinan : Hedge fund'lar.

İlhan Kesici : Hedge fund'lar. Yatırım bankacılığı daha vahim imiş. Bütün bunları sonuçlarından öğreniyoruz. Yatırım bankacılığı normal bankacılık disiplini içerisinde de olmayan bir  bankacılık türü. 1 Dolarlık öz sermaye ile 30 Dolarlık kredi veriyor mesela.
Normal bankacılık faaliyeti buna izin veremez, onların elini kolunu düzen altında tutan mevzuat var.

Türkiye de böyle bir hal var mı? Türkiye'de böyle bir hal de yok, daha doğrusu dikkati çekecek boyutlarda bir hal yok. Peki dünyadaki hal niye gelip te Türkiye'yi vuracak yani? Daha henüz vurmadı, vuracağı geride, işte şu deminki söylediğimiz borçluluk bahsindedir

Yani Türk özel sektörü 190 milyar Dolar dış borçlu, kamu kesiminin merkezi hükümetin 70 milyar Dolar dış borcu var. Şimdi bizim ihtiyacımız ne? Dış kaynak ihtiyacı, bunun döndürülmesi lazım değil mi?

Şimdi geliyoruz cari işlemler açığına. Devletin dış ticaretteki sıkıntısı netice itibari ile ithalat ile ihracat arasındaki fark, dış ticaret açığı. Onun başka gelirler giderlerle rezüme edilmiş olan hali de cari işlemler açığı.

Cari işlemler açığı 40 milyar Dolar, 45 milyar Dolar, 50 milyar Dolar, kardeşim biz ne diyorduk, bu çok fazla. 2002'deki cari işlemleraçığı 1 milyar Dolar. Şimdi ki bir yıllık ne? 45 milyar Dolar, buna can dayanmaz.

Bu sene 45 milyar Dolar, geçen sene 40 milyar Dolar, ondan evvelki 32 milyar Dolar, ondan evvelki 22 milyar Dolar, ondan evvelki 15 milyar Dolar, ondan evvelki 8 milyar Dolar. Altı senede Türkiye'nin verdiği cari işlemler açığı aşağı yukarı 160 milyar Dolar.

Biz, bunu finanse etmek için borç alıyoruz değil mi? Bu borca ödediğimiz faiz sizin programın anonslarında da çok güzel bir şekilde vurguladığınız gibi beş senede 184 milyar Dolar faiz ödenmiş idi, bu seneninkini de koyarsanız, 2008'i de koyarsanız eder 225 milyar Dolar.

Yani 2003-2008 altı senede Türkiye'nin faize ödediği rakam 225 milyar Dolar. Bu Türkiye'nin iliğinin kemiğinin bütün mevcudiyetinin sömürülmesi, alınıp cansız hale getirilmesidir. Başka da bir şey değildir.

Dünyadaki kriz bu borçluluk, cari işlemler açıkları bakımdan gelip Türkiye'yi vuracaktır. Biz borcumuzu döndürme ihtiyacı içinde olmasak neyimizi vuracaktır?

Dünyadaki krizin sonuç itibari ile ulaşacağı nokta şu: dış kaynak imkanları daralacaktır.
Dış kaynak imkanları nasıl daralırmış? Gelişmekte olan piyasalara dünyanın bir evvelki sene 2007 yılında gönderdiği kaynak 1 trilyon Dolar civarındaymış. Şimdi 2009 yılında daralma demek ne demek?  Sıfır mı? Hayır. Yarıya iniyormuş yarım trilyon dolara, 500 milyar Dolara.
Yani 1 trilyon Dolar yarıya inecek, 500 milyar Dolara inecekmiş.

Bizim ihtiyacımız çok yok ise, vahim halde değilse hiç bizi ilgilendirecek tarafı olur mu bunun?
Yani sizin şimdi kredi kartı borcunuz abartılmış bir rakam değilse gelirinize nispetle, taksitli satışlarınızda öyle bir şey değilse ne kadar daralırsa daralsın kredi piyasaları sizi etkiler mi? Hayır, değil mi? Etkilemez.

Türkiye'nin de borcu ve dış kaynak ihtiyacı bu boyutlarda olmamış olsa, yani özel sektörünün 190 milyar Dolar borcu, bunun Serdar Bey 50 milyar Dolarlık bölümü çok kısa vadelidir, onu döndüreceksiniz, 50 milyar Dolar.

Serdar Akinan : Yani 25 milyar Dolara bunun için ihtiyacı var hükümetin, 15 milyar Dolar IMF'le olan pazarlıkta..

 

İlhan Kesici : Söyleyelim, 50 milyar Dolar özel sektörün kredisinin döndürülmesi lazım 2009'da, 50 milyar Dolara yakın bir rakam 40- 45 milyar Dolar cari işlemler açığı münasebetiyle devletin döndürmesi lazım, 15 milyar dolar civarında devletin dış borcunun ana para ve faiz ödemesi filan var; bunu toplarsanız bir hesaba göre 136 milyar Dolar , biraz tenzilat filan yaparsanız 125 ile 135 milyar Dolarlık bir döndürme yapılması lazım.

Yani gideceksiniz bir kredi alacaksınız, öbür kredinizin borcunu kapatacaksınız, onu döndüreceksiniz. Daralacak olan şeylerden bir tanesi budur. 

Serdar Akinan : Ama benim ilgilendiğim taraf şu: şimdi bir, Türkiye bu tabloyla hani hükümeti de anlayabiliyorum, çünkü bu psikoloji ile 3 ay daha gider mi; giderse, reel sektörü etkilemeye başladı.

Şimdi siz diyorsunuz ki, çok önemli bir şey söylüyorsunuz benim açımdan, kriz daha Türkiye'yi vurmadı diyorsunuz. Ona rağmen göstergeler hızla aşağı iniyor. İşte bakın burada araba satış rakamları var, piyasadan da görüyoruz bir daralma var, bir talep daralması var. 

İlhan Kesici : Otomobil satış rakamları 2007 Kasımında 39 000, 2008 Kasımında 17 000. Bundan sonra hep böyle olacak.

Serdar Akinan : Bu şey gibi, tablo olarak düşünürsek, keskin bir duvar düşüşü. Yani serbest düşüşe geçmiş vaziyette, aynen de keskin bir iniş var.

Bunu da istememesi gayet doğal hükümetin yani, nihayetinde bu reel hale gelecek. Mart ayı itibariyle siz diyorsunuz ki IMF ile bu anlaşmayı yapmak durumunda kalacak en geç Mart ayı veya hemen sonrasında.

Şimdi şuna gelelim tablo böyle, borç yükü böyle gözüküyor, bunu döndürmesi gerekiyor fakat dünyada da bunu sağlayacak bir mekanizma kalmadı. O zaman yapı ne olur? Türkiye de nasıl bir fotoğraf karesi ortaya çıkar?

İlhan Kesici : Ben geçen seneki bütçe konuşmasında dedim ki, özellikle AK Partili milletvekillerine hitaben, çünkü AK Partisinin parti olarak seçmenleri ve teşkilatları, parlamentoda da milletvekilleri, bunları samimi olarak ikna edebilir olmalıyızdır. Yani  Türkiye'nin başına gelen sıkıntıların el mecbur sıkıntılar olmadığını en önce AK Parti mensuplarına gösterebilir olmalıyızdır.

Sonunda da dedim ki, ey değerli milletvekili kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, dostlarımız şimdi ortada bolluk bereket gibi bir şey görüyorsunuz ya, bu sizin bizim geleneksel olarak bildiğimiz "Halil İbrahim bolluğu Halil İbrahim bereketi" değildir, bu "borç bolluğudur, borç bereketidir" yani değil mi? Şimdi o yüzden buna aldanmayalım.

Kur, Dolar dünyada yerlerde sürünüyor, yani aşağı yukarı Japon Yenine karşı 1 Dolar eşittir 106 Yen idi, şimdiler de 1 Dolar eşittir 89 Yen.  Yani % 15 ten fazla değer kaybetmiş Japon Yenine karşı. 

Bir ara 1 Dolar eşittir 1.25 Euroya inmişti. Şimdi tekrar 1.40 civarında , avro euro, ben euro demeyi daha çok seviyorum tercih ediyorum, 1 euro eşittir 1.40. Yani son 15 günde % 15 değer kaybetti dolar euroya karşı.

Ama Türk Lirasına karşı 1.20 den bugün itibari ile 1.52 idi, bir ara 1.70 , 1.60 filan oldu.

Onun sebebi ne? Şimdi şu grafik, yine arkadaşlarımız göstersin, bu Merkez Bankası Başkanlığının internet sitesinden bugün aldığım bir grafiktir, bunun benzerini de geçen sene Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığım Bütçe konuşmasında gösterdim, bu diyor ki; reel efektif döviz kuru endeksi 1995=100'e göre bir mukayese.

Kardeşim bu grafik diyor ki Türk Lirası olağanüstü değerlenmiş demek, yani kırmızı seyir üretici fiyat endeksine göre %60 değerli, tüketici fiyat endeksine göre de %90 değerli imiş. Şimdi bir hareketlenme oldu, 160'tan 135'e bu inmiş, 195'ten 165'e bu inmiş.
Bu dünyada bu kriz hiç olmasaydı da böyle bir şey olacaktı çünkü aşırı değerli idi. 

Sayın Erdoğan da, Sayın Başbakan da bununla yani TL'nin aşırı değerli olması ile bir anlamda iftihar da ediyordu. Yani efendim şöyle diye, bu kırılma, bu henüz daha başlangıcı bu işlerin. Daha çok gidecek yolu vardır bu kur işinin.

Bunu böyle söyledim diye değerli izleyicilerimiz de beni bağışlasınlar ama aşağı yukarı her akşam, her gece acaba bu söylediklerimde bu endişelerimde bir abartma var mı diye bir testten de kendimi geçirmiyor değilim. Üstümüzde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığından da gelen bir sorumluluğumuz filan da vardır. Onun büyük yükü de üstümüzdedir.

Acaba abartıyor muyum diye de her akşam sağlamasını yapıyorum bu düşüncelerimin. Yani söylenmesi lazım gelenden de tenzilat yaparak söylüyorum Serdar Bey.

Türkiye'nin en büyük iş dünyası ne? TÜSİAD değil mi? iki gün önce Sayın Cumhurbaşkanı TÜSİAD da demin söylüyordum, aradım filan buldum bulamadım dedim ya, televizyonda not aldım, ertesi gün gazetelere baktım bu benim aldığım notları gazeteler herhalde…

Serdar Akinan : Atlamışlar

İlhan Kesici : Atlamazlar da , Sayın Gül'ü korumak kollamak münasebetiyle almadıkları  kanaatindeyim.

Dünyanın 1929'dan beri gördüğü en büyük ekonomik hadise olarak gördüğü hale Sayın Abdullah Gül'ün bakışına bakalım.

Sayın Abdullah Gül ne demek aynı zamanda? 1991'den 2007 yılına kadar kesintisiz milletvekili, 1991-1995- 1999- 2002 -2007, 5 dönem üst üste ve 17 sene kesintisiz milletvekili. Bu sürecin bir yerinde Başbakan, 5 sene civarında Dışişleri Bakanı,
1.5 senedir de Cumhurbaşkanı.

Ekonomiyi konuştuğu yer Türkiye'nin en büyük iş dünyasının olduğu TÜSİAD'ın Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı. Ekonomik kriz ile ilgili tespitleri de şöyle olmuş. Burada şunu da söylemeliyim ki ben o konuşmada bir de şöyle bir eda gördüm ona da canım sıkıldı. Hem iki taraflı canım sıkıldı yani; hem TÜSİAD alemine canım sıkıldı, hem Sayın Gül alemine canım sıkıldı.

Cumhurbaşkanı sıfatiyle ve krizden çıkışla ilgili olarak diyor ki; bizim genç nüfusumuz var. Yani şimdi dünya bu krizin çapı, vüs'ati ile kafasını yorarken hatta patlatırken Sayın Cumhurbaşkanı diyor ki biz bu krizin üstesinden geliriz. Nasıl gelirmişiz yani? Çok bir genç nüfusumuz varmış. 

 

Zaten kardeşim Türkiye'nin Devlet İstatistik Enstitüsünün eski usulle söyleyelim, TÜİKE göre işsizlik sayısının nispeti kaç? %10. Genç işsizler kaç? 25 ila 30. Eğitimli genç işsizler kaç? Yani lise mezunu olmuş, üniversite mezunu olmuş genç işsizler kaç? %34.

Bunun neresi ile iftihar edersiniz? Yani genç işsizlerinizin % 20 lerde olduğu, eğitimli genç işsizlerin % 34 olduğu yerde dünya ekonomik krizi ile veya buna muhatap Türkiye krizi ile nasıl oluyor da bunun bir faydası oluyor size?

İki, aynen notlarımdan okuyorum, "engin bir çalışma düzenimiz" varmış. Tabir aynen Sayın Gül'ün kullandığı tabir olduğu için televizyon başında aldığım not bu. "Engin çalışma düzeni", ya bu ne demek Sayın Serdar Bey? Engin çalışma düzenimiz var. Hayret yani.

Üçüncüsü, diyor ki, ihracatımız çok çeşitlendi. Eskiden ihracatımız sadece Avrupa Birliği ülkelerine idi, şimdi Avrupa Birliği ülkelerinin dışına da taştı. Yani bu hal de ekonomik krize karşı bir çare imiş. Be hey…

Serdar Akinan : Sayın Cumhurbaşkanı. Traji-komik valla.

İlhan Kesici : Bey hey Sayın Cumhurbaşkanı, bu dünya daralıyorsa sadece Avrupa Birliği daralıyor değildir, dünya daralıyordur, dünya.

Yani ihracatınızı Amerika'ya yapıyorsanız Amerika daralıyor, Avrupa Birliğine yapıyorsanız Avrupa Birliği daralıyor, Asya'ya yapıyorsanız Asya daralıyor, dünya daralıyor, o yüzden ihracatınızın çeşitlendirilmesi vesaire filan bunlar laga luga. Ayrıca bu Cumhurbaşkanı'nın konuşma yaptığı yer de bir parti mitingi filan değil.

Serdar Akinan : TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu

İlhan Kesici : Evet, TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu.

Serdar Akinan : Ben şunu merak ediyorum oraya gelmedik daha.

İlhan Kesici : Bir ara daha vereceksek onu daha sonra söyleyelim, yoksa bu süreçte bir şeyler daha söyleyelim.

Serdar Akinan : Peki bir ara verelim, kısa bir ara verelim. Aradan sonra toparlanışta oluruz.
Kısa bir ara veriyoruz, aradan hemen sonra tekrar karşınızda olacağız.
…………………..

Serdar Akinan : Evet İlhan Bey ile son bölüme girdik. Yavaş yavaş da toparlayacağız ama demin tam oradan giriyordum yarım kaldı, şimdi güzel buraya kadar konuştuk.

Güzel derken yani vahamet bence ortada, tablo ortada. Benim gördüğüm hani anlattıklarınızdan çıkarsamalar yapıyorum, 2009'un Haziran, Temmuz, Ağustos'undan sonra tablo son derece vahimleşecek Türkiye'de, benim gördüğüm bu. Doğru mu?

İlhan Kesici : Yani bunu ciddiye almayanın eli, ocağı yanar. Eskiden bizim öyle bir tabirimiz vardı. Bu ekonomide olan bitenleri ciddiye almayanların elleri yanar. Şirketler, firmalar, bankalar, siyasi heyetler, Devlet organizasyonları kim ciddiye almıyorsa evi de yanar, ocağı da yanar. Yani Allah Korusun Serdar Bey bu böyle bir şeydir yani. Böyle bir şey geliyor.

 

Şimdi birkaç gündür insanlar fabrikaları işgal etmeye başladılar. İşten çıkarmalar, vs. Ben geçenlerde bir insanın ömründe benim için iki büyük kıyamet vardır diye bir benzetmede bulunmuştum.

Bir, "büyük kıyamet" insanın kendisinin vefatı, ölüyor başka bir dünyaya intikal ediyor. Ama dünya ile ilgili birincisi büyük kıyamet bu. "Küçük kıyame" işi olan insanın işini kaybetmesi. Bundan daha büyük bir sıkıntı olamaz. 

Yaşar Nuri Öztürk Bey ile dün uçakta beraber geliyoruz, bir münasebetle hoş bir şey öğrendim O'ndan onu ifade edeyim. Diyor ki "ızdırabın vereceği dersi hiçbir muallim öğretemez". Bir daha söyleyeyim: ızdırabın vereceği dersi hiçbir muallim, hiçbir öğretmen öğretemez.

Şimdi televizyonun başında görüyoruz biz bu insanları, yani ekmek yedikleri fabrikayı gidip işgal ediyorlar. Yani bu işgal etmeleri isteyerek yaptıkları bir şey filan değil. Bir acziyetin ifadesi. Bu hükümet hiç mi görmüyor bu işleri.

Şimdi bugünkü durum "1 birim"lik bir sıkıntı ise, bunu önümüzdeki yeni yılbaşından itibaren 5 ile 10 ile çarpın, hesabınız ne kadar kuvvetli ise, on beş ile yirmi ile; bu haller olacak Serdar Bey. Ama hükümet hala IMF ile şunu yapalım bunu yapmayalım havası içinde gidip geliyor.

Kardeşim, bak peş peşe şunlar olacak; bir, dış kaynak bulmakta sıkıntılar olacak; ekonomi daralacak; büyüme hızı 4'ten sıfır olacak; sıfırdan eksi yani söylediğim rakamlar olacak filan. Bütün bunlar gelip nereye götürecek bizi? Önce işten insanlar işçi çıkarmaya başlayacaklar. 

Demek ki hükümetin, eski Osmanlıca'da yüksek tabirler var, bu Sayın Başbakan Sayın Erdoğan sadece şunu biliyor şunu söylüyor: "fakir fukara, garip gureba".  Başka bir Osmanlıcası da yok. Bende dedim ki, bu üçlü söylenir bizde genellikle, "fakir fukara, garip gureba, cahil cühela".

Şimdi "ehemmi mühimme tercih" diye Osmanlıca da yüksek bir tabir vardır. Yani bu öncelikler sıralaması filan demektir, yani her şey mühimdir fakat mühimlerinin içerisinde bile ehemmiyeti mühim olanın da önüne geçen bir sıralama yapmak lazımdır, anlamındadır.

Bir numarada istihdam. Peki, bir numarada istihdam ise Başbakanın bulduğu formül ne? Diyor ki Odalar Birliği ile yaptığı toplantıda söyledi dedi ki, "Türkiye'deki her işveren bir tane insan istihdam etsin. İşsizliği böylece çözeriz". Tamam. 

Kulağa hoş geliyor değil mi?  İnsanların aklına koca şirketler geliyor. Mesela Koç'lar, Sabancılar filan. Efendim bu koca şirket yani bir adam daha fazla almış olsalar batar mı? Hayır batmaz. Demek ki Başbakan doğru. İlk nazarda algılama bu olabilir.

Peki, Türkiye'deki işyeri sayısı kaç? O Başbakanın etrafındaki insanlara ve Başbakana bir tablo sunsunlar, bir tablo. Türkiye'de işyeri sayısı kaç? 1 200 000 küsurları var da 1.174.000 bilmem kaç  filan.

1.200.000, bunun 750.000 tanesinin istihdam ettiği insan sayısı ortalama 1.2; yani 600.000 tanesi bir kişi, insanın kendi şirketi daha doğrusu bir kişilik "işyeri" yani. Daha doğrusu kendi işyeri. Ve bir kişi daha nasıl alacak, yani zaten adam bir kişilik istihdam yaratıyor, o da kendisi; öyle değil mi?

 

Bunlar olmaz. Ama mesela Türkiye'de istihdamın üstünde yani insan çalıştıran şirketlerin üstünde adına "istihdam yükü" dediğimiz ağır bir yük var. Bu yükü hafiflet, sıfır yap.

Yani bu işlere normal zamanın programlarıyla, parametreleriyle bakılamaz. Şimdi en acil işimiz eğer istihdam, işsizlik, fabrikalardan insanların çıkarılması ise o zaman senin yapman icap eden şey başka şeylerden fedakarlık ederek, feragat ederek istihdamın üstündeki yükü azaltmak hatta sıfırlamaktır, o kadar insanı çıkarmak mecburiyetinde kalmasın fabrikalar diye, değil mi? Ehemmi mühimme tercih bu demektir.

İki, yani bu paket-maket işi; çikolata paketi mi bekliyorsunuz filan muhabbeti. Ne kadar basit bir yaklaşım. Yine bir Osmanlıca tabiri ile söyleyelim daha kolay anlasınlar hükümet erkanı diye, ola ki bir bölümü: "efradını cami, ağyarını mani". Yani yapılması gerekenlerin tamamını benzerlerini ihtiva edecek, katiyen yapılmaması gerekenleri, ağyar olanları dışarıda bırakacak. Yani bunun medeni hali bir bütünlük içerisinde bir şey yapacaksınız değil mi? Bir paket hazırlayacaksınız. İşte bunu yap.

Merkez Bankası döviz alımlarına başladı, döviz alımlarından çekildi , bilmem ne idi, faslına biraz daha devam edelim? Obezite programı filan uyguladık-uygulamadık; böyle bir şey olabilir mi?

Bu piyasa ekonomisi denen şey iyidir kötüdür, şöyle olacaktır böyle olacaktır, vs. Ama bu düzende bazı şeyler yapılmazdır. Mesela bankalara, iş dünyasına "talimat" verilmez. Başbakanların bankalara talimat verdiği, iş dünyasına talimat verdiği ekonominin adı da serbest piyasa ekonomisi filan değildir.

Ya ne verilir? Yani hiç mi bir şey verilmez? Hükümetler hiç mi bir şey vermeyecekler yani?Evet bir şey verecekler ise onun adı "güven"dir. Bankalara güven vereceksiniz. İş dünyasına güven vereceksiniz, ki demiş olasınız ki siz sahipsiz değilsiniz, değil mi?

Türkiye'nin bir sahibi vardır ekonomi programının da bir sahibi olmalıdır. Hissetmeliyizdir ki, bu yönetim bütün dünyayı milim milim takip etmektedir, dakika dakika, saniye saniye takip edilmektedir ve icap eden her tedbir hemen sonuçlarına bağlı olmak üzere alınmaktadır veya alınacaktır. Böyle bir güven vereceksiniz. Böyle bir hali görebiliyor musunuz? Yok böyle bir şey.

Şimdi buradan bir başka noktaya geçmek istiyorum. Bu George W. Bush, Amerikan Başkanı Bush. Sekiz sene Başkanlık yaptı, aradan 180 sene de geçse bu Irak'taki Bağdat'taki ayakkabı ile anılacaktır değil mi?

Türk Amerikan ilişkileri de çok aziz bir ilişki idi, güzel bir ilişki idi bence; ama bir numarada berbat eden iki tane insan oldu. Birisi bizim hükümettir, teferruatına girerim, birisi de bu Başkan Bush'dur. Başımıza iki kere çuval geçirmek seviyesinde, efendim, hadise ile karşılaştık. O yüzden Türkiye'nin sevmesi söz konusu değildir bu Başkan Bush'u.

Ama sekizinci senesinin sonunda bir tane doğru bir iş  bu Başkan, o da ekonomi ile ilgili olan hadisattaki tutumudur. Bütün dünya da zaten bunun farkındadır. Bir tane doğru bir iş yaptı, ekonomik paket. Önce bir 150 milyar dolarlık paket, ki kendi partisinin milletvekilleri tarafından bile Senato'da kendi partisin senatörlerinin önce reddetmesi  pahasına bir 150 milyar dolarlık, bir de bunu takiben 700 milyarlık dolarlık iki paket açıkladı, değil mi?

Burada iki tane şey yaptı Başkan Bush; bir, muhalefetle işbirliği yaptı. Hem birinci pakette hem ikinci pakette muhalefetle tam eşite yakın bir işbirliği yaptı. Bu çok önemlidir. Halbuki Amerika'da başkanlar ister Cumhuriyetçi Partiden ister Demokrat Partiden, hangi partiden olursa olsun burunlarından kıl aldırmazlar. Yani burnu yere düşse yerden eğilip almazlar. Böyle bir hadisede burnundan kıl aldırmayan Bush muhalefetle tam bir yüzde yüz işbirliği yapmak mecburiyetinde hissetti kendini. Bu çok mühim bir hadisedir. Amerikan kültüründe bu yoktur.

Halbuki, Türk kültüründe ne vardır? Bizim kültürümüzde bu işlere milli mesele olarak bakılır, ki doğrudur da. İktidar muhalefet, aman elbirliği yapın, işbirliği yapın denilir, doğrudur. Milli mutabakat içinde olun, denilir, doğrudur. Böyle bir halde muhalefetle ilgili herhangi bir şeyini görüyor musunuz Sayın Başbakanın? Örnek aldığınız Bush yani hiç olmazsa Bush'a bakın değil mi?

İki, Amerika'da devletin ekonomiye müdahalesi, ister Cumhuriyetçi olun ister Demokrat partiden olun hiç fark etmez, dünyanın en kötü, en öcü şeyidir. Aman aman, devlet mi, devlet müdahalesi mi? Aman devletin gölgesi düşmesin, filandır. Şimdiye kadar öyle geldiler. Tabi bundan sonra işler değişecek. Orada bile ideolojik bir saplantıyı kırmak pahasına Bush yine devletin en ileri derecede müdahalesini yaptı. Şimdi Türkiye'de ne oluyor yani?

Serdar Akinan : Peki ne yapması gerekiyor hükümetin? Başbakan varsayalım dinliyor bunu, bu konuşmayı.

İlhan Kesici : İlk yapması icap eden şey, benim Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığımın son aylarında çok iyi yaptığımız işlerden bir tanesi Ekonomik ve Sosyal Konsey'in kuruluşunu, kurulmasını çıkarmak olmamız olmuştur. Ekonomik ve Sosyal Konsey şu demek; üç ayda bir, altı ayda bir topla, ayda bir topla filan neyse. Şimdi Başbakan 6 senedir bir kere bile toplamadı yani.

O şudur: sadece hükümet yapmasın bu işleri; burada hükümet kanadı devlet kanadı olsun, yanında karşısında iş dünyasının temsilcileri diyelim Odalar Birliği-TÜSİAD, işçi dünyasının temsilcileri Sendikalar, işçi sendikaları, memur dünyasının temsilcileri memur sendikaları, tarım dünyasının temsilcileri, ziraat dünyasının temsilcileri Ziraat Odaları; bunlar bir arada konuşmalıdırlar.

Yani hükümet bir resim çizmelidir ve demelidir ki,

Serdar Akinan : Veriler de işte burada, her tarafta… 

İlhan Kesici : Herkes söyleyeceğini söylemelidir, ki oradan müşterek bir şey istihsal edilebilir olmalıdır. Çünkü acı reçeteler de çıkacaktır, bu acıya beraber katlanalım. Ama acıya beraber katlanabilir olmamız için de formülasyonunu beraber yapmamız lazımdır, değil mi?  Oradan hepimize bir şey düşsün.

Ben buna ilaveten şunu söylüyorum, bir resmi hukuki bir tabir yoktur ama "Büyük veya Genişletilmiş Ekonomik ve Sosyal Konsey" diyebileceğimiz bir şey. Parlamentodaki muhalefet partilerini de içine alın. İster sadece ana muhalefet partisini alın isterseniz diğer muhalefet partilerini de alın, benim tercihim diğer muhalefet partilerini de alan bir düzen.

Herkes, teknik yardım icap ediyorsa teknik yardım, bilgileri görgüleri icap ediyorsa bilgilerini görgülerini versinler. Sonra orada alınmış olan tedbir paketini katılan herkes çıksın kendi arkadaşlarına, kendi insanlarına, kendi partililerine de desin ki, ey benim partililerim bu sadece hükümetin tedbir paketi değildir, bu Türkiye'nin yegane kurtuluş şeyidir. Bunun formülasyonunda ben de bulundum, benim de bunun altında imzam var, vs.

Serdar Akinan : Taşın altına herkes elini soksun

İlhan Kesici : Taşın altına hepimiz elimizi sokalım.

Ama şimdi biz bunu böyle bir düzen içinde değil de bir sıfatı olmayan platformlarda söylersem, ki yine de söylemiyor değilim ama, hükümet cenahından diyeceklerer, Türkçede de Allah için güzel tabirler vardır, "hariçten gazel okumak" gibi mesela, kardeşim sen de hariçten gazel okuyorsun..

Serdar Akinan : Fakat bir anlamda İlhan Bey siz daha iyi görüyorsunuz Ankara da belki, ama

İlhan Kesici :İzin ver, şunu da söyleyeyim, " kelin merhemi olsa kendi başına sürer"  filan da derler, değil mi? O yüzden davet, hem de böyle edebi ile erkanı ile bir davet olmalıdır hükümetten.

Serdar Akinan : Ben, söylemek istediğim şudur, siz belki Ankara'da daha net görüyorsunuz da ben Ankara'daki gazeteci arkadaşlarla da konuşuyorum. Bir iki defa da yazıp çizdik burada da.

Sanki böyle bir çelik çember içerisinde Sayın Başbakan, bir de parti yapısı itibari ile otokratik bir yapı var sanki. Dışarıdan bir takım bu tür verilere kapalı ve hakikaten temiz bilgilendirilmiyor gibi geliyor bana. Bilgide kirlilik var ve bir yanda da hakikaten yorgunluğun da getirdiği bir şey belki, muazzam da bir agresif bir tutum da var. Bu gerçekler önüne geliyor, belki elinin tersiyle itiyor. Ama benim gördüğüm şu, biz beş ay sonra çok başka bir Türkiye tablosu ile karşılaşabiliriz ondan sonra, neydi? "Bağdat…? 

İlhan Kesici :  "Ba'de harab-ül Basra"

Serdar Akinan : Ba'de harab-ül Basra

İlhan Kesici : Ba'de harab-ül Basra, neyleyim Basra harap olduktan sonra.

Serdar Akinan : Geçen gün onu yazdık.

İlhan Kesici : Evet , dün , dün vardı ba'de harab-ül Basra. Bu da güzel bir şeyimizdir. 

Şimdi bütün bu işler için, bunun için her şeyden önce, bir, Sayın Başbakan, ekonomi heyeti Bakanları, ekonomi bürokrasisi, milletvekilleri, partisi "son beş sene içerisinde müthiş işler yaptık filan, bu söylemden vazgeçsinler, bu bir.

İki, "vaktiyle şöyle idi, söylemi". Her hangi bir problem çıktı mı, mesela Sayın Gül bile, deminki konuşmada bile yani iki gün önceki TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısındaki konuşmasında, "vaktiyle 2001 yılında krizinde şunlar olmuştu" filan mazeretine sığınıyor. Bu söylemi bırak kardeşim.

Zaten vaktiyle onlar olmasa idi AKP'nin iktidarda ne işi vardı? Yani 2001 krizi olmasa, Fazilet Partisini de Anayasa Mahkemesi  kapatmasa  Recep Tayyip Erdoğan Bey nereden oluyordu bu işler öyle değil mi? Vaktiyle olan sıkıntılar olduğu için, bir de  Fazilet Partisini yani Recep Tayyip Erdoğan Bey'in rakiplerini, Necmettin Erbakan Bey'i, O'nun arkadaşlarını Anayasa Mahkemesi onları sistem dışı, oyun dışına ittiği için bu işler oldu değil mi? O yüzden bu vaktiyleyi bırak.

Şimdi Ahmet Ümit diye bir arkadaş, genç bir polisiye roman yazarı biliyorsunuz.
Onun yeni bir romanı var "Babı- Esrar". Bab kapı, esrar sırlar dewmek. Sırlar kapısı, Bab-ı Esrar. Hz. Mevlana ile Hz. Şems-i Tebrizi arasındaki ilişkiyi filan de anlatan bir polisiye roman gibi ama çok hoş bir şey.

Şimdi Hz. Mevlana 35-37 yaşlarında iken müthiş bir alim, o zamanının dünya çapı diyelim, o zamanın dünya çapında çok yüksek bir alim. Ne sorarsanız, bütün o vadide yazılmış, çizilmiş, söylenmiş ne varsa hepsini ezbere söylüyor yani. Diyelim sakal-bıyık meselesi sordunuz, Hz. Ebu Hanife Hazretleri bunu demiştir, İmam Rabbani Hazretleri şunu demiştir, İmam-ı Gazali bunu demiştir; vs. böyle döktürüyor. Bir soruyorsunuz bin cevap alıyorsunuz, bir derya.

Şems-i Tebrizi'nin  Hz. Mevlana'ya yaptırdığı şudur; ısrarla O da diyor ki, "Sen ne diyorsun?".
Anladım Ebu Hanife Hazretleri bunu diyor, İmamı Rabbani bunu diyor, İmam-ı Gazali bunu diyor, öbür imamlar onu diyor, öbürü bunu diyor; anladım kardeşim, de Sen ne diyorsun, Sen?

İşte onun üstünedir ki Mesnevi ortaya çıkıyor; o zamana kadar bir sayfalık yazısı yok Mevlana Hazretlerinin.  Sen ne diyorsun?

Şimdi bu hükümete de biz soralım, bırak kardeşim vaktiyleyi maktiyleyi de, sen ne yaptın, bana onu söyle. DSP hükümetinde bu oldu, ANAP hükümetinde bu oldu, Milliyetçi Hareket Partisinde o oldu, 2001 yılında bu oldu. Unut onları, sen ne yaptın?  Sen ne yapıyorsun?

Erzurum'dan %70 oy aldın, Sivas'tan % 67 oy aldın, Kayseri'den % 69 oy aldın. Hangi tuğlayı bu illere diktin kardeşim? Erzurum'da 2003 yılından evvel, diyelim 50 tane tuğla vardı, bak şu 51. tuğlayı da ben diktim diyebiliyor musun? De o zaman. Sivas'ta 40 tane tuğla vardı, 40 tuğlayı  42 ettim. Onu söylüyor musun? O yok. Sen ne yaptın?

Onun için bu hükümetin yapması gereken ilk şey, inandırıcılık bakımından söylüyorum bunu da, bu "vaktiyle söylemini filan bırak şimdi de, önümüzde büyük heyula var onunla meşgul olalım.

Onunla meşgul olurken de Türkiye'nin ne kadar aklı fikri olan insanı varsa, muhalefet partilerinde, ziraat odalarında, işçi sendikalarında, memur sendikalarında, üniversitelerinde ne kadar insanı varsa hep beraber kafa yoralım bu işe, değil mi? Biz bu işi yaparız.

Yani bu bir "nükleer kış"tır. Prof. Vefa Tarhan diye bir dostumuz var, Merzifonludur. Çok uzun süredir Amerika'da öğretim üyeliği yapıyor. Zaman zaman Türkiye'ye de gelir gider. Bir ara, aklımda kaldığı kadarıyla, 2000 yılında dünyanın ilk 500 en büyük iktisatçısı sıralaması yapılmıştı bir münasebetle, ve Vefa Tarhan Bey de 107. sırada yer almıştı bu çalışmada.

Ben dostluğundan da iftihar ederim. Bir münasebetle bir uluslararası organizasyonda beraber olmuştuk, Türkiye'ye her geldiğinde de beraber olurum, beraber olmak isterim, iki hafta kadar önce de tekrar beraber olmuştuk.

Bu "nükleer kış" tabiri de Vefa Bey'e ait olan bir tabirdir, kredi piyasalarında olan biteni anlatmak üzere. Bunu bilelim, ama netice itibari ile bu bir "nükleer savaş" da değildir; yani buradan çekip çıkaracağız ülkemizi değil mi? Bir pozisyon alacağız.

Bütün sanayicilere bir şey söyleyeceğiz, bütün hizmet sektöründeki insanlara bir şey söyleyeceğiz, çalışanlara bir şey söyleyeceğiz; çalıştıranlara, işverenlere bir şey söyleyeceğiz. Bunu beraberce söyleyelim.

Şimdi bir başka hal de şudur. Bu devlet, devlet baba, devlet baba dönemleri, söylemleri, vs. bitti, eskidi, filan. Serdar Bey, şu önümüzdeki süreç hakiki anlamda bir "baba devlet"in olması lazım gelen bir süreçtir.

Yani fakir- zengin, işveren- işçi, çalışan- çalıştıran demeden, tamamına kucak açan, tamamını bir arada tutmaya çalışan, hiç birinin kaşının yarılmasına-kanamasına izin vermeyecek olan, ve vermemesi lazım gelen pozisyonları filan alma zamanıdır. Bu pozisyonu alırız, ya kendisi alsın veya bıraksın biz alalım.

Şimdi bugün galiba, tahmin ediyorum bugün, Belçika Başbakanı istifa etti. Sebep? Belçika'da olağanüstü bir dünya krizi etkisi filan da yoktu? Dur, buna az sonra temas edeceğim. Bundan önce bizim Başbakanın bir sözünü alalım.

Ne yapalım kardeşim, her şey,m,z bildiğiniz gibi gayet düzgün iken, dünya krizi geldi, bizi de vurdu filan dedi ya,  unutursam yanlış olurdu, şimdi söyleyelim. Mesela IMF ile ilgili yeni anlaşma zemini arayışı münasebetiyle söylüyorum. Diyor ki, kardeşim ne yapalım, dünyada kriz var biz de IMF ye mecburen gidiyoruz, dedi, değil mi?

Serdar Bey, kaç tane devlet var dedik sohbetin başında? 205. IMF'nin kapısına giden kaç tane devlet var şimdi? Üç. Kim bunlar? İzlanda, Macaristan, Sırbistan. Başka? Dördüncüsü yok. Dördüncüsü de Türkiye.

E, hani dünya krizi bütün ülkeleri bitiriyordu yani? Demek ki dünya krizi bütün ülkeleri bitirmiyor, bitirilmeye müsait olanları bitirecek gibi oluyor değil mi?

Şimdi Belçika Başbakanına tekrar gelebiliriz.  Niye istifa etti? Böyle büyük bir krizle filan mı karşılaştı?  Hayır. Fortis Belçika'nın hakim olduğu bir büyük şirket, Belçika'nın dünyadaki mühim markalarından bir tanesi. Fortis'i önemli ölçüde bir Fransız şirketi olan Paribas satın aldı.

Belçikalılar da dediler ki senden iyi Başbakan olmaz dedi Belçika kamuoyu. Niye? Çünkü sen ekonomiyi iyi idare edebilse idin, Fortis satılmazdı. Aslında yeni dünyanın milliyetçiliği de böyle bir şeydir, işte. Kendi şirketlerine sahip çıkmak. Başbakanın istifa etmesi için de kimse silah ta dayamamıştı Başbakanın şakağına. Ama Başbakan bugün istifa etti.

Şimdi ben Sayın Başbakanı da, Sayın Erdoğan'ı da istifaya davet ediyor filan değilim de, o şey olmuş olur, parti marti işlerini karıştırır.  Ama işin çapı da budur.

Serdar Akinan : Evet İlhan Bey hakikaten geniş bir ufuk turu attık. Ben izleyiciler açısından son derece besleyici olduğunu düşünüyorum.

Halimizin de çok traji komik olduğunu düşünüyorum ama kapatmadan da şunu sormadan edemeyeceğim.

Kamuoyu merak ediyor, bu önümüzdeki süreçte malum belediye başkanlığı seçimleri var. Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Büyük Şehir belediye başkanı adayı siz misiniz ? Değil misiniz?

İlhan Kesici : Ben değilim, çeşitli münasebetlerle de söyledim ve söylüyorum; benim öyle bir niyetim de yok , hevesim de yok.

Serdar Akinan : Aday adayı değilsiniz?

İlhan Kesici : Hayır değilim, biz o işi 15 sene önce, yani 1994 yılında yaptık bağladık.

Serdar Akinan : Düşünmüyorsunuz yani?

İlhan Kesici : Hayır. Hiç.

Serdar Akinan : Peki İlhan Bey çok teşekkürler, çok sağ olun.

İnşallah bir dahaki programda daha güzel şeylerden bahsederiz; ne zaman yaparız bilmiyorum ama.

İlhan Kesici : Memnuniyetle

Serdar Akinan : Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili, eski Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Sayın İlhan Kesici ile bence oldukça besleyici bir ufuk turu attık.

Umarım bu tablo bu konuştuğumuz çerçevede gerçekleşmez, eğer gerçekleşirse zaten Allah sonumuzu hayır etsin, başka bir şey diyemiyoruz.

Efendim herkese iyi akşamlar; bir dahaki programda görüşmek üzere.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.