Facebook
Twitter
Ekonomik Krizler Demokrasi-Dışı Ülkelerde Çıkar
Gülay Afşar | Kanal E - Nüans | 27.12.1998
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

GÜLAY AFŞAR- "Nüans"tan iyi pazarlar diliyoruz sayın seyirciler.

Bu hafta Nüans'ta, 98 yılının son program olması dolayısıyla yılın ekonomide önemli gelişmelerini ana başlıklarıyla zamanımız el verdiğince gözden geçirmek istedik. Amacımız, 98 yılını tahlil ederken 99 yılına da ışık tutabilmek.

Ve gelişmeleri değerlendirmek üzere değerli konuğumuz Anavatan Partisi Bursa Milletvekili Sayın İlhan Kesici.

Hoş geldiniz diyorum İlhan Bey.

İLHAN KESİCİ- Hoş bulduk efendim.

GÜLAY AFŞAR- Efendim, 98 yılının bir resmini çıkarmak istersek, Türkiye 90'lı yıllarda başlayan globalleşmenin en ça r pı c ı etkilerini 98 yılında yaşadı, serbest piyasa ekonomisi sürecinde 98 yılı ekonomi alanında da önemli tecrübelerin yaşandığı bir yıl oldu. Yılın ilk yarısında, yıllardır beklenen reform ve icraatlarda önemli adımlar atıldı, ancak ikinci yarıda bu bahar havası biraz tersine esmeye başladı ve özellikle ekonomide de fırtına bulutları göründü şeklinde yorumlar yapılırken Türkiye'nin değişmez gerçeği yine siyasette istikrarsızlıktı. Siyaset sahneye çıkarken bu kez yanında bir de rol arkadaşı vardı, global kriz.

Evet, 98 genel görünümünü böyle anlatıyorum, bu arada 98'e ilişkin sohbetimiz içerisinde ana başlıklar belirledik ve ilk başlığımız rakamsal büyüklüklerle 98 ekonomisi.

Önce bir haberimiz var, onu izliyoruz, ardından değerlendirmelere geçeceğiz.

"SPİKER- Türkiye, 98 yılına 3 yıllık istikrar programıyla merhaba dedi. IMF'nin bir yıllık şok paket ısrarlarına rağmen, istikrarın sağlanmasına yönelik olarak Türkiye'nin koşullarını göz önünde bulunduran ekonomi yönetimi, orta vadeli bir programın ilk dilimini oluşturmak üzere yola çıktı.

Programda, enflâsyonla mücadele temel nokta olurken, bu mücadelenin desteklenmesi amacıyla vergi, sosyal güvenlik ve malî sektör reformlarının çıkarılması gerekliliği ortaya kondu.

Stabilizasyonu sağlamaya yönelik olarak enflâsyonist beklentilerin kırılabilmesi dolayısıyla inandırılıcılık ve süreklilik öncelikli şartlar olarak ön plâna çıktı.

Üç yıllık istikrar programının ilk ayağı olan 98 yılı için temel büyüklüklere ilişkin hedefler saptandı. Buna göre, yıl sonunda toptan eşya fiyatları endeksinin yüzde 50 olması öngörülürken, büyüme rakamı önce yüzde 3 olarak hedeflendi, sonra yüzde 4,5'a revize edildi.

Bu yıl içerisinde 29 milyar dolarlık ihracat ve 50 milyar dolarlık ithalât hedeflenirken dış ticaret açığının da 21 milyar dolar olması öngörüldü.

Ortaya konan hedeflerin gerçekleşmelerine döndüğümüzde, 6 aylık verilerle ilk yarı için yüzde 70 olarak öngörülen enflâsyon rakamına yaklaşıldı. Haziran sonu itibarıyla toptan eşya fiyatları da artış yüzde 76.7 oldu. Özellikle yılın ikinci yarısında, ekonomide yavaşlamanın etkisiyle enflâsyonda hedefler doğrultu nsuda gerileme trendi sürdü. Kasım ayı toptan eşya fiyat artışları açıklandığında yıllık enflâsyon yüzde 58.6 olurken, belki de çok inandırıcı gelmeyen yüzde 50'liler seviyesine ulaşıldı.

Dış ticaret verilerinde ise, 10 aylık gerçekleşmeler itibarıyla ithalâtta yüzde 2.9'luk gerileme gözlenirken, ihracatın yüzde 0.4 oranında arttığı görüldü. Ancak, aylık bazda Ekim ayına ilişkin veriler ise dış ticarette sorunların başladığını gösteriyor. İhracat Ekim ayında yüzde 4 gelirken ithalâtta yaşanan düşüş yüzde 16.9'a ulaştı. Ancak, ithalâtın ihracattan daha hızlı gerilemesi nedeniyle dış ticaret açığında büyük bir sorun göze çarpmadı. Dış ticaret açığı ilk 10 ayın sonunda bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 6.7 gerileyerek 16.7 milyar dolar oldu.

Programda asıl zorlanılan parametre ise büyüme hızı oldu. 97 yılında devreden hızlı büyüme ilk çeyrekte de büyüme rakamının yüzde 9 olarak gerçeklemesine yol açtı. İlk çeyrekteki büyüme rakamı, Hükûmeti yıl sonu büyüme hedefini revize etmeye zorladı. Bu zorlamayla birlikte Hükûmet, IMF'yle imzalanan yakın izleme anlaşmasının yıl sonu büyüme rakamını yüzde 4,5 olarak revize etti.

Yılın ikinci yarısındaysa, hissedilmeye başlanan global krizin etkileriyle birlikte ekonomide yavaşlama sinyalleri ortaya çıktı. Nitekim, yüzde 1.9 olarak açıklanan üçüncü çeyrek büyüme rakamı, ekonomide ciddî bir yavaşlamayı gözler önüne serdi. Bununla b irlikte, tekstil sektö rü başta olmak üzere reel ekonomiden kriz feryatları yükselmeye başladı. Hükûmet, bu sefer de reel ekonomiye ilişkin bir önlem paketi açıkladı.

Şimdi sorulan soruysa, ekonomideki daralmanın açıklanan program dahilinde kontrollü bir yavaşlama mı olduğu ve eğer kontrol dışı bir yavaşlamaysa 99 yılı için ekonomide küçülme beklenmeli mi?"

GÜLAY AFŞAR- Sayın Kesici, rakamlara baktığımızda, aslında Hükûmetin ekonomik büyüklükler açısından koyduğu hedeflere yaklaştığı gözleniyor. Ancak, rakamların dışında bir de reel ekonominin yıl sonuna doğru içinde bulunduğu durum var.

Şimdi, özellikle bu program ortaya konurken 3 yıllık bir istikrar programının ilk ayağı dendi, ancak bu programı ortaya koyan Hükûmet şimdi iş başında değil, yeni Hükûmetin niteliği, ne kadar süreceği belli değil. Ve bir de bir seçim gerçeği var. Tüm bunlarla birlikte şimdi 99'a projeksiyon yaparken nasıl bir perspektiften bakmak gerekecek? Özellikle de değişen şartlarla birlikte 99 hedeflerinde istikrar programının sürmesi mümkün olabilecek mi sizce?

İLHAN KESİCİ- Evet, bence siz biraz önceki veterede aşağı yukarı hem dünya ekonomisinde, hem Türk ekonomisinde olan biteni hem rakamlarıyla, hem de yorumlarıyla gayet güzel özetlemişsiniz. Bir arada düşündüm ki, bize söyleyecek başka bir şey kalacak mı fi lan diye.

GÜLAY AFŞAR- Yıl sonu toparlaması olarak düşünüp ileriye dönük sizle beraber bakmak istiyoruz.

İLHAN KESİCİ- Çok güzel yapmışsınız.

Şimdi bu 1998 yılı, hem dünya, hem Türk ekonomisi bakımından ama, daha çok dünya ekonomisi bakımından, Türk ekonomisini de eninde sonunda etkiliyor bu; bütün faktörleriyle etkileyecek, henüz ucu görünmeye başladı.

Dünya ekonomisinde enteresan şeyler oldu. Bu, 97'nin ikinci yarısından itibaren başladı, 98'in sonuna kadar, yani günümüze kadar filan süren bir süreç içerisinde geldi. 99'da da dünyanın diğer ekonomilerini önemli ölçüde etkileyecek olan şeyler.

Türk ekonomisi bakımından bir dezavantajlı olabilecek olan noktası var, hem dünya, hem Türk ekonomisi bakımından; bir de avantajlı. Sadece, böyl e global kriz filan diyoruz, bu krizin kriz etkileri Türkiye'yi etkilemiyor olumsuz olarak, bir de müspet etkileri filan oldu.

Yani, dünyadaki bütün ham madde fiyatları, önemli ham madde fiyatları neredeyse yarıya kadar indi. Yani petrol, 1998'in başlarında 20 dolar civarında idi, hatta 97'nin ortalarında 20 dolar civarında idi, şimdi 11 dolara kadar, 10.70 dolara kadar indi, varili. Dünyadaki bütün demir fiyatları yüzde 40-50 civarında ucuzladı, pamuk fiyatları yüzde 40-50 civarında ucuzladı, bakır fiyatları yarıdan daha fazla ucuzladı, altın fiyatları ucuzladı. Diğer maddeleri de dikkate alırsak eğer, dünyanın ham madde fiyatları da çok önemli ölçüde ucuzladı. Bunun hem Türk ekonomisindeki enflâsyonist etkileri veya enflâsyona etkileri oldu. Ben Türkiye'nin yeteri kadar değerlendirebildiği kanaatinde değilim, sebepleri değişik ama. Dünyada bir yandan kriz olurken bir yandan da bu ham madde fiyatlarında çok önemli düşmeler filan oldu.

GÜLAY AFŞAR- Bunu bir avantaj olarak kullanabilirdi.

İLHAN KESİCİ- Tabiî bir şekilde fiyatlara yansıdı. Yani, bizim fiyatlarımızın çok artmamasında önemli faktörlerden bir tanesi de budur, diğer başka faktörler filan vardır ama.

Fakat bütün bunlar, Türk ekonomisinin içinde bulunduğu sıkıntıları giderici şeyler değil. Türk ekonomisinin sıkıntıları daha derinde ve daha ciddî.

Ekonomi yönetimindeki arkadaşlarımız, ister bizim Hükûmetimiz zamanında, ister bizim Hükûmetimizden önceki hükûmetlerin zamanında ekonomi yönetimindeki arkadaşlarımızın Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durumu daha ciddîye alması lâzımgeldiği kanaatindeyim ben. Bu ciddiyet epeyi uzun bir süreden beri devam eden bir ciddiyettir. Sorunların kökeni daha derindedir. Yani yüzeysel bazı yaklaşımlarla, kolay bazı yaklaşımlarla bunun üstesinden gelinebile ceğini zannetmek...

GÜLAY AFŞAR- Bir günlük, üç günlük bir mesele değil.

İLHAN KESİCİ- Bir günlük, üç günlük, 30 günlük, son günlerde o tür şeyler de duyuyoruz, bunlarla hâlledilemez.

Şimdi bir-iki tane, yani bu derinliği ifade etmek bakımından bir-iki tane gösterge söyleyelim. Arada bir rakam kullanacağız, bu rakamları havada uçuşturmamak kaydıyla ben de rakamları kullanmak istiyorum. O yüzden az, öz, ama bir resim çizebilmesine imkân vermesi bakımından kullanmak da lâzımdır.

Şimdi bizim bütçe açığımız uzun süreden beri, şu anda da, 1998'de de, 1999'da daha da vahim hâle gelecektir, daha önemli hâle gelecektir, toplam bütçemizin neredeyse yüzde 30'u bütçenin açığıdır. Bu çok yüksek bir orandır, millî gelire nispeti aşağı yukarı yüzde 10'lar civarındadır. Yani millî gelirin yüzde 10'u civarında bütçe açığımız filan vardır. Bu çok yüksek bir orandır. Normalin, yani gelişmekte olan ekonomilerde denk bütçe yaklaşımı, yani sıfır açıklı bütçe yaklaşımı doğru bir yaklaşım da değildir. Zaten, meselâ Avrupa Birliğine üye ülkeler ekonomik ve malî birliğin içerisine girmesi istenilen ülkeler için de konulmuş olan Maastricht kriterlerinde sıfır bütçe açığı olsun filan da denmiyor. Ama, bütçe açığının millî gelire nispetinin yüzde 2,5'u geçmemesi esas. Bizim de ek onomimizin iyi olduğu dönemlerde aşağı yukarı yüzde 2,5, yüzde 3 civarında filandı, şimdi bu yüzde 10'lar civarında, yani yüzde 400 daha fazla, olması gerekenden daha fazla. Bu çok ciddî bir hâdisedir. Zannedildiği kadar bu açığın kapatılması kolay değildir, zannedildiği kadar kısa sürede yapılabilecek değildir. Bir kere, bunun farkına varmak lâzım.

İki; bu bütçe açığı neden kaynaklanıyor, nelerden kaynaklanıyor diye bakıldığında, son 5-6 senedir, 10 senedir ama, giderek artan bir tempo içerisinde 5-6 senedir bir tane önemli kaynağı var bunun; iç borcun faizi.

Bizim iç borcumuz yaklaşık 35 milyar dolar civarındadır. Rakam itibarıyla bakarsak çok yüksek bir iç borç değildir, çok yüksek bir borçlanma sayılmaz bu. Ama, bizim ekonomimizi boğan etkisi bunun miktarından ziyade vadesi çok kısa, iç borcun vadesi çok kısa ve faizleri çok yüksek, faiz nispetleri çok yüksek Bu bakımdan, biz iç borucumuzu aşağı yukarı yılda iki kere, üç kere döndürmek mecburiyetinde kalıyoruz. O zaman Türk ekonomisinin üstündeki etkisi 30 milyar dolar gibi olmuyor, sanki 100 milyar dolar civarında bir iç borcun ekonomiye tahribatı ne olacak ise bu vade kısalığı ve faiz nispetliği bakımından bu kadar yüksek bir şey veriyor, olumsuz bir etki yapıyor.

Türkiye'nin illâ da her işi gücü bırakıp bu iç borcun faizi yükünden bir münasebetle kurtulabilmesi lâzımdır. Bunu yapamadan Türkiye; şimdi bunun da büyüklüğüne bakalım, bütçe açığı bütçenin yüzde 30'u civarında filan dedik, iç borcun faizi bütçenin yüzde 40'ı civarında, belki daha da yukarıya doğru çıkacak, millî gelire oranı da, millî gelire nispeti de yüzde 10'nun üstünde, yüzde 12, yüzde 13 civarında filan. Bu, 1999 yılında belki de dünyadaki finansal krizlerle filan birleştiğinde daha da büyük bir rakam hâline gelmiş olacak.

Bunu, bütçenin kapanış konuşması, 1998 Yılı Bütçesinin kapanış konuşmasında Anavatan Partisi adına, bizim partimiz adına ben yapmıştım, Anavatan Partisi Meclis Grubu adına. Şimdi orada da ayrıca ifade ettim ben, bundan kurtuluna madığı hâlde Türkiye'nin hiçbir ek onomik meselelerine filan doğru dürüst bakabilme, konsantre olabilme imkânımız bile yok. Bunu güne bölersek; meselâ 30 milyar dolar civarında iç borcumuz var, 27-28 milyar dolar iç borç faizi ödüyoruz filan diyoruz, rakamlar uçuşuyor. Her gün, orada da ifade ettiğim için yeniden hafızaları tazelemek bakımından iyi olur diye düşünüyorum ben, her gün 15 trilyon lira biz iç borca faiz ödüyoruz. Bu çok yüksek bir rakamdır.

İç borcun rakamı aşağı yukarı 6 katrilyon lira Türk Lirası cinsinden, faiz 98 yılı için. Ama biz, meselâ devlet çok personel çalıştırır deriz, doğrudur. 2 milyonun üstünde devlet personeli vardır, ama bütün bu 2 milyon insana verdiğimiz rakam 3 katrilyon lira civarındadır, sadece iç borcun faizine ödediğimiz rakam bunun iki katıdır, 6 katrilyon. Yani, bir yılda bütün devlet memurlarına, onların emekliliklerine, emeklilerine, primlerine vesaire, ellerine geçen rakam, net ödemeler dahil, tamamına ödediğimiz rakam 3 katrilyon, sadece iç borcun faizine ödediğimiz rakam 6 katrilyon. Bundan Türki ye 'nin behemahâl kurtulabilmesi lâzım.

GÜLAY AFŞAR- Bu iyi bir saptama, özellikle burada hep fazla eleman çalıştırılması, bunun yarattığı ek yükten filan bahsedilirken bu rakamlar...

İLHAN KESİCİ- Tabiî, bunlar da doğrudur, yani fazlalık da vardır, bunların maaş düzenlemesi filan da vardır ama, sadece iç borcun faizine bütün devlet personelinin iki katı faiz ödediğiniz zaman, ana para değil, faiz ödediğiniz zaman ne kadar ciddî olduğu önümüze çıkar.

GÜLAY AFŞAR- Türkiye bu kısır döngüyü aşabilecek mi diye hemen sormak istiyorum, ama isterseniz global krizle de birleştirelim. Çünkü, 98 yılının önemli bir gerçeği global kriz. Ve bu süreci kısa bir hatırlatacağız, yine bir haberimiz var, hemen ardından yine değerlendirmeye geçeceğiz.

"SPİKER- 97 yılının yaz aylarında Asya'da patlak veren kriz, malî piyasalar üzerinde 98 yazına kadar dönem dönem hissedildi. Yaz sonuna doğru reel ekonomide yaşanmaya başlayan sıkıntılarla birlikte bu olumsuzluklar yıl sonuna doğru daha da derinleşti.

Artık global krizin etkileri yalnız finans piyasaları açısından değil, ekonomi üzerindeki yansımalarıyla birlikte değerlendirilmeye başlandı. Global krizin analizinde öncelikli kavram sermaye hareketleri olurken Türkiye de bu süreçten payına düşeni aldı.

Asya kriziyle Uzak Doğu'dan sıcak paranın bir kısmı Türkiye'ye gelirken, Temmuz ayının başlarında Merkez Bankası rezervleri 26.7 milyar dolarla rekor seviyeye ulaştı. Ancak, bunun sonrasında ard arda gelen seçim kararı, yabancıların "forward" işlemlerinin kısıtlanması, Vergi Yasası ve Rusya krizi olumlu havanın bir anda tersine dönmesine yol açtı. Bu gelişmelerin ilk sonucuysa sıcak paranın hızla kaçışı olarak ortaya çıktı. Bu kaçış, Merkez Bankası rezervlerinde 7-8 milyar dolarlık bir erimeye neden oldu. Nitekim ilk feryatlar malî piyasalardan geldi. Ekonomi yönetimi, malî piyasaları rahatlatmak amacıyla ilk önlemler paketini açıkladı. Rusya kriziyle birlikte global krizin etkileri reel ekonomi üzerinde de hissedilmeye başlandı. Yılın üçüncü çeyreğine ilişkin açıklanan veriler de ekonomide yavaşlama yaşandığını gösterirken, aynı dönemde iş adamlarından yükselen kriz feryatları da Hükûmeti reel ekonomiye ilişkin önlemler almaya zorladı.

Şimdi bir yıla geriye dönüp bakıldığında, 98 yılı ekonomide reform umutlarıyla başladı, ancak dünyadan kaçınılmaz olarak gelen olumsuz akım, siyaset karmaşası bir kez daha beklentileri belki de 99 yılına bıraktı."

GÜLAY AFŞAR- Efendim, 98 yılından devralacağımız önemli miras global kriz gibi gözüküyor. Aslında bu temayı 97 yılından da belki devraldık ama, bilincine varmak açısından 98 önemli bir süreç oldu. Türkiye ilk kez globalleşmeyle böyle yüz yüze geldi ve bize kadar ulaşan etkileriyle birlikte global krizi biz ne kadar değerlendirebildik?

İLHAN KESİCİ- Algılayabildik...

GÜLAY AFŞAR- Daha önce sözünü ettiğimiz noktaya da birleştirmek gerekecek, bir kısır döngü kendi içimizde yaşarken, diğer yandan bir de önemli faktör, dünyadan gelen bir olumsuz akım vardı.

İLHAN KESİCİ- Evet, şimdi dünyada tabiî bu 1990'lar ve önümüzdeki yıllarda şu ola cak bütün dünya ekonomilerinde:

Bir; uluslar arası ticaretin önündeki bütün engeller kaldırılacak aşağı yukarı.

İki; uluslar arası rekabetin önündeki bütün engeller kaldırılacak.

Üç; uluslar arası sermaye hareketlerinin önündeki bütün engeller kaldırılacak.

Şimdi bu 1980'ler civarında uluslar arası sermaye hareketi 100 milyon dolarlar filan civarında idi. Ama 1996 yılında, en son sağlıklı veri 96 olduğu için onu söylüyorum, 97 de diyebiliriz; dünyada hareket hâlinde 1,5 trilyon dolarlık bir uluslar arası sermaye var. Bu uluslar arası sermaye, bizim şimdi bu sohbetimiz esnasında bile her an ülkeden ülkeye, firmadan firmaya, borsadan borsaya hareket hâlinde; bir borsa kapanıyor, öbür borsa açılıyor vesaire, 1,5 trilyon dolar. Bütün ülkeler bundan bir pay alıyorlar, Türkiye de bundan bir pay alıyor. Bizim ortalama aldığımız pay 700-800 milyon dolardır, çok küçük bir rakamdır.

GÜLAY AFŞAR- Çok küçük bir rakam, evet.

İLHAN KESİCİ- Bölersek 1/2000 eder. Yani, uluslar arası sermaye hareketlerinden Türkiye 2000'de 1 ancak bir pay alıyor.

Bunun bir diğer önemli şeyi, belki bu birincisinden daha da önemlisi, bir de doğrudan "yabancı sermaye" diye tavsif ettiğimiz, nitelendirdiğimiz bir sermaye var. Dünyada bu rakam 350 milyar dolar. Doğrudan gelip fabrika olan, doğrudan gelip turizm işletmesi olan, doğrudan gelip bir servis sektöründe bir şey olan bir sermaye bu, yatırım daha doğrusu. Türkiye bundan da 350-400 milyon dolar alıyor. Bu da çok zayıf bir rakamdır; böldüğümüz zaman o da 1/1000 eder.

Şimdi dünyadaki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının da 1000'de 1'ini alan ülkenin adı ister Türkiye olsun, ister Venezuella, ister Kongo, ister Nikaragua vesaire hiç fark etmez, O ülkelerin kendi ekonomilerini yükseğe çıkarabilmeleri, iyi bir performans elde edebilmeleri kat'iyen mümkün değildir bu yeni dünyada artık. O yüzden Türkiye ve bize benzeyen bütün ülkeler, hem uluslar arası sermaye hareketlerinden, hem doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından çok daha fazla pay alabilecek düzenlemelerin içerisine girm el eri lâzım.

Şimdi dünya bu hâldeyken, özellikle 1990'ların ikinci yarısında Uzak Asya'daki ülkelere, yani bu Pasifik Kaplanları, Asya Aslanları vesaire filan dediğimiz ülkelere 400 milyar dolar civarında, bizdeki rakam meselâ 5 milyar doları bulmuyor bu söylediğimiz rakam, ama o ülkelere 400 milyar dolar civarında bir rakam gitti. O ülkelerin kalkınması, yani Güney Kore, Hong Kong, Tayvan, Singapur vesaire, Malezya, Endonezya, bu "Pasifik Kaplanları" denilen ülkelerin bu kaplan hâline gelişlerinde başka faktörler de vardır ama, en önemli faktör, 400 milyar dolar civarında uluslar arası sermayeden pay almış olmaları.

GÜLAY AFŞAR- Bayağı ciddî bir pay, evet.

İLHAN KESİCİ- Şimdi, çok iyi giderken işler, birdenbire orada bazı aksamalar görüldü, 1997 yılının başlarında, hatta 96'nın ikinci yarısında. IMF geldi, IMF uzmanları, daha doğrusu dünya uluslar arası ekonomik organizasyonları; "bir bakalım, burada bir şeyler oluyor, nedir" filan diye bakmaya geldiler. Sonra baktılar ki, zannedildiği kadar küçük görünmüyor problemin büyüklüğü. Yani, problem zannedilenden daha sathî, küçük tedbirlerle geçiştirilebilir gibi zannedilir iken daha önce...

GÜLAY AFŞAR- Yerel değil bölgesel bir hâle gelmişti zaten.

İLHAN KESİCİ- Evet, çok da yerel ölçekli filan olmadığı da belli oldu. Buradaki problem daha ciddî ve daha derinde gibi görünmeye başladı. Bunu uluslar arası organizasyonların iktisatçıları fark edince, uluslar arası sermaye birden tedirgin olup, çok kolay tedirgin olur para, birden tedirgin olup sür'atle çıkmaya başladı. Aşağı yukarı demek ki oraya gelen rakam 600 milyar dolar filan civarında, çıkan rakam, son bir sene içerisinde çıkan rakamın 400 milyar dolar filan olduğu söyleniyor. Bizde meselâ, bizden de uluslar arası sermaye gitti, borsadan gitti, Hazine kâğıtlarından filan gitti dediğimiz rakam, doğrusunu tam söylemek, bilmek mümkün değildir ama, aşağı yukarı 4,5-5 milyar dolar civarındadır.

GÜLAY AFŞAR- Evet, Merkez Bankası rezervleri...

İLHAN KESİCİ- Bu bile bizi etkiledi, yani 4,5-5 milyar dolar bile bizi etkiledi. O ülkelerden çıkan rakamın 400 milyar olduğu tahmin ediliyor, çok büyük bir rakam. Ve oraya gelmiş olan sermayenin zararı da, kaybettiği rakam da 200 milyar dolar civarında bir zarar. Şimdi bu hâl, yani bunu da böyle bir yine entelektüel ufuk turu olarak filan anlatıyor filan değilim; söyleyeceklerimize bir baz, bir atlık teşkil etsin diye söyleyeceğim.

Bundan sonra bu şu demektir: Artık uluslar arası sermaye gideceği ülkelerde, tabir caizse eğer yoğurdu üfleyerek gidecektir. Yani, eskiden daha kolay bir şekilde elini kolunu sallayarak filan gibi gelirken, o ülkenin içinde bulunduğu siyasî konjonktüre, siyasî duruma, o ülkenin içinde bulunduğu makro ekonomik istikrara, siyasî istikrarın bozulma ihtimallerine filan bağlı olmak...

GÜLAY AFŞAR- Sosyal yapısına bile artık, evet...

İLHAN KESİCİ- Sosyal yapısına da, bütün bunlara bağlı olmak üzere gidecektir. Bu da olumsuz etkileyecektir. Çünkü, hem siyasetimizde önemli dalgalanmalar filan var, günden güne bir hafta sonrasını bile göremediğimiz hâller filan oluyor siyasî yapımızda, bu, ekonomik yapıyı da vuruyor. Türk ekonomisinin kendi ciddî dertleri, problemleri vardır ama, asıl Türk ekonomisinin birinci problemi Türk siyasetinin istikrarsızlığından kaynaklanır, Türk siyaset kadrolarından kaynaklanır.

Şimdi, bir de şeye bakalım isterseniz. Bu, 400 milyar dolar çıktı oralardan, yine Türkiye'yi önemli ölçüde etkileyecek olan şeylerdir. Gördüler ki, sebeplerini iyi analiz etmeye çalışıyorlar tabiî, gördüler ki:

Bir; bu ülkelerin demokrasileri eksik, "nondemokrasi"ler bunlar veya kısmî demokrasi; tam demokrasi olmayan ülkeler bunlar.

İki; bu ülkelerde ekonomik şeffaflık yok veya ekonomik şeffaflık az. Yani, kamu hesaplarına bakıldığında, özel sektör bilânçolarına bakıldığında makyajlama yapmışlar bunlar.

Üç; siyaset yöneticileriyle, devlet yöneticileriyle özellikle finans kesimin arasında bir rüşvet, iltimas, kayırmacılık torpil vesaire, buna benzeyen ilişkiler var. Buna benzeyen ilişkiler kapitalizmin nefret ettiği, demokrasinin nefret ettiği ilişkilerdir. Çünkü, hem demokrasinin, hem kapitalizmin veya serbest piyasa ekonomisinin diyelim özü rekabet. Ama adil şartlar altında, "fair competition" olacak, adil şartlar altında rekabet. Bu rüşvet, iltimas, kayırmacılık vesaire; bunlar adil rekabet unsurlarını bozuyor. O müsabetle de, bir, şeffaf olmayan hesaplar ortaya çıkıyor; iki, kapitalizmden beklenen verimlilik, verim artışı yeteri kadar elde edilemiyor.

Bu bakımdan bunları, şimdi bundan sonra gidecekleri ülkelerde demek ki sebep olarak bunları ana sebep olarak görünce, bundan sonra uluslar arası sermaye gideceği ülkelerde demek ki bir demokrasi arayacak. Ne kadar demokrasiye uygun ise Batılı anlamdaki demokrasiye, sermaye o ülkelere gidecek, bir.

Gerek kamu hesapları, gerek özel sektör bilânçoları ne kadar şeffaf ise, şeffaf ve doğru ise o ülkelere gidecekler zarar etmemek için, iki.

Üç; o ülkelerde siyaset sınıfıyla, devlet sınıfıyla ekonomi sınıfı arasında veya finans kesimi, bütün ekonomi sınıfı arasında rüşvet, iltimas, kayırmacılık, imtiyaz ne kadar az ise o ülkelere gidecekler, bu rüşvetin, iltimasın, kayırmacılığın olduğu ülkelere gitmeyecekler. Şimdi bu hâller Türkiye'yi önümüzdeki hem 1999 yılı bakımından, hem onu takip eden yıllar bakımından Türk ekonomisini de çok ileri derece de etkileyecek olan faktörler.

GÜLAY AFŞAR- Efendim, kısa bir ara vereceğim ama, hemen ardından artık gelmesi gereken soru; Türkiye bu değişen kavramlara, değişen nosyonlara ayak uydurabilecek mi? Hemen bu soruyla devam edeceğiz ama, kısa bir aramız var.

(Reklâm Arası)

GÜLAY AFŞAR- Sayın Kesici, dünyada sistemler sorgulanıyor, değişen kavramlar, değişen kurallar var dedik. Kapitalizmin bile sorgulandığı ve belki de şekil değiştirmek, tanım değiştirmek zorunda olduğu bir aşamaya geldik. Türkiye tüm bu değişimlere ayak uydurabilecek mi, bundan sonrasına bakış açısı nasıl olmalı; tam orada kalmıştık, ben yeniden sözü size bırakıyorum.

İLHAN KESİCİ- Bence de meselenin can damarı, özü buradadır.

Şimdi tabiî, yani ben Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığı yaparken, daha doğrusu Plânlama Teşkilâtında uzmanlıktan itibaren çalışırken de bu belli olmuştu ki 1990'lar özellikle, hatta 80'lerin ikinci yarısından itibaren yepyeni bir dünya geliyor. Bu dünya şimdiye kadar alıştığımız bütün dünyanın hem siyasal parametrelerinden, siyasetinden, hem de ekonomik parametrelerinden, ekonomik yapısından çok farklı bir dünya olacak. Bir kere, ekonomiyle ilgili olan bölümünü söyleyeyim; tekli bir ekonomik kalkınma modeline giriyor dünya 2000 senedir ilk defa. Yani, eskid en karma ekonomi vardı, karma ekonomi modeline dayalı büyüme veya kalkınma stratejileri vardı, sosyalist ekonomi, yani yüzde yüz devletçilik, devlet ekonomisinin hâkim olduğu kalkınma stratejileri var idi, bir de özel sektöre dayalı kalkınma stratejileri vardı. Bu 1980'lerin özellikle ikinci yarısından itibaren görüldü ki ve 2030'a kadar en azından böyle devam edeceği falan görünüyor, sadece bir tane kalkınma stratejisi olacak, kalkınma modeli olacak, ekonomik model, o da orijinal adıyla kapitalizm, yeni adıyla, biraz daha yumuşatılmış adıyla serbest piyasa ekonomisi. Ama bunun tam uygulanması, başlangıçta ifade ettiğimiz hususlarla birlikte, yani uluslarlar arası boyutta bir kapitalizm; uluslar arası ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, rekabetin kaldırılması vesaire, sanki bir ülkenin içerisinde bir serbest piyasa ekonomisi uyguluyor gibi, bütün dünyada öyle bir ekonominin uygulanması. Tabiî bu ekonomide çok önemli bir yapısal değişimi icap ettiren bir şey, her ekonomide. Yani, Amerikan ekonomisi bil e önemli değişiklikler yaptı bu iş için, Batı Avrupa ekonomileri de yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. İki gün önce veya 1991 yılında komünizmden sıyrılmış olan, o zamana kadar sosyalist ekonomi modelini uygulayan ülkeler şimdi Avrupa Birliği üyesi oluyorlar, neredeyse Maastricht kriterlerine sığmak için önemli bir gayret sarf ediyorlar ve ekonomilerini yüzde yüz kamu sektöründen yüzde yüz neredeyse özel sektör hâline getirmek gayreti içerisindeler.

Biz Türkiye'de bunun icaplarını yapamadık, yani 80'nin ikinci yarısından itibaren yapamadık. Ben hayret ederdim, yani... Bunun bir de icap ettirdiği devletin yeni rolü; hem devlet apareyinin yeniden yapılandırılması filan lâzım, devletin ekonomide yeni bir role kavuşması lâzım. Eskiden biz devlet olarak, fabrikalar, büyük alt yapı projeleri, küçük alt yapı projeleri vesaire, hepsini devlet olarak yapıyor idik, bunda da önemli bir yeniden yapılanma lâzım, devletin ekonomide ve genel devlet fonksiyonlarında yeniden yapılandırılması lâzım, ekonominin yeniden yapıla nd ırılması lâzım; tamam. Bunu neden yapamazlar filan diye ben hayret eder idim ekonomi bürokrasisindeyken. Ama milletvekili olduktan sonra, yani siyasetin içine girdikten sonra şunu gördüm ki, bunu kim yapacak? Netice itibarıyla bu iş bir hükûmet işi, bir siyasî irade işi yani, bir parlâmento idaresi işi, yani siyasî kadrolar yapacak.

Hâlbuki siyasî kadrolara baktığımızda, daha doğrusu siyaset yapımıza baktığımızda siyaset yapımız eski. Yani bizim siyaset yapımızın ana çatısı, yani Parlâmentomuzun işleyiş mekanizması, partiler düzenimiz, Siyasî Partiler Yasamız, seçme ve seçilme usul ve esaslarımız en son 1961 Anayasasıyla belirlenmiş hâldedir. Ama, 61 dünyası eskidi, yani dünyanın 1960'daki hâli çok farklı bir hâle geldi. Artık bugünkü dünyada 1960'lar dünyası çok eskidir. 1960'ların ekonomik anlayışı eskidi, 1960'ların devlet anlayışı eskidi; buralarda müthiş bir değişim ve müthiş bir yenilenme var. Ama, biz 2000'li yılların ekonomi anlayışına dünyada, 2000'li yılların devlet yapısı anlayışına ulaşabilmek için elimizdeki mekanizma 1960'lı yıllara göre kurulmuş siyasî yapı. Yani eski bir yapıdan yeni şeyler bekliyoruz biz; burası irrasyonel.

O zaman yapılması gereken şey, siyasetin yeniden yapılandırılması. Yani ekonomide bu reformları yapacak, yeniden yapılandırmayı yapacak, devlette bu reformları yapacak olan siyaset kurumunun yeniden yapılandırılması filan lâzım. Tabiî, bu işin ciddiyetini daha da artırıyor, yani kolay olmadığını daha da artırıyor.

GÜLAY AFŞAR- Burada 98 yılının yine önemli teması, siz sözü buraya getirince kaçınılmaz olarak ben de bunu söylüyorum, siyaset bilmecesi oldu ve belirsizliğin gölgesi hep üstümüzdeydi. Ana-Sol D Hükûmetiyle 98'e başladık, dışarıdan destekli bir hükûmetti. Zaten zor bir konumdu ama, Hükûmet hep düştü-düşüyor imajıyla bir yılı geçirdik. Hakikaten Hükûmet hukuken seneyi tamamlayamadı, şimdi yeni hükûmetin kurulması bekleniyor. Fakat, siz de konuyu böyle anlatınca, ben de böyle bir toparlama yapınca bu soruyu sormak gerekliliği var; siyasette bir tıkanma noktası na mı geldik? Neden her seçimin ardından ertesi gün erken seçim nidalarıyla uyanıyoruz? Siz de sözü oraya getirdiğiniz için soruyorum; bu siyasetin yeniden yapılanması için nedir öneri, yapılması gereken nedir? Ve pratik anlamda hayata geçirebilir olması iç in de ne kadar bir süreç gerekiyor?

İLHAN KESİCİ- Evet, siz de gayet güzel toparladınız, şimdi bir iki tane de örnek verelim daha net, daha kolay anlaşılması bakımından.

Meselâ bu senenin Temmuz, Ağustos aylarında Türk Hazinesi yüzde 77'yle, yüzde 75'ler le borçlanabiliyordu, şimdi yüzde 149'a çıktı son ihalede. Eğer ciddî tedbirler alınmaz ise, bana göre kaçınılmaz bir şekilde önümüzdeki Mart ve Nisan aylarında, şimdi yüzde 150 civarında olan faizler 200'ü aşar, 250'ye doğru tırmanır.

GÜLAY AFŞAR- Piyasaları çok etkileyecek bir nokta söylediniz.

İLHAN KESİCİ- Evet, çok ciddîye alınması gereken bir hâldir; bir.

İki; hem dış dünyada olan bitenler, hem başka faktörler münasebetiyle, yani dış kaynak ihtiyacı içerisinde olan bir ülkedir Türkiye, dış kaynak bulabildiğimiz zaman büyüme hızımız ve ekonomimiz rahatlar, dış kaynakta bir daralmaya gidildiği zaman, biraz sıkıntıya girdiğimiz zaman Türk ekonomisi sallanır, "şeyhki" bir hâle gelir. O bakımdan, önümüzde dış kaynak sıkıntısının da olabileceği bir döneme doğru gidiyoruz. Bu, yine hem Türk ekonomisinin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir hâldir, hem dış dünyada bu global, finansal kriz vesaire filan dediğimiz faktörlerden kaynaklanan bir hâldir. Ama, bileşkesinde gelir bir dış kaynak bulma sıkıntısıyla da karşı karşıya kalırız. Bu da bize ayrıca bir devalüasyon baskısı; yani devalüasyon yapılır, yapılması lâzımdır, şu kadar olur, yapılması lâzım, kat'iyen değildir vesaire filan tartışmaları ayrı ama, bir devalüasyon söylentisi ve bir devalüasyan baskısıyla biz karşı karşıya kalacağız.

Şimdi bütün bunları somutlaştıralım biz.

Faizler yüzde 77'ydi şimdi yüzde 150 oldu dedik, çok ciddîye alınması gereken bir hâl.

İki, borsa bileşik endeksi... Yani sizin kanalınız özellikle bu borsa değerlerini alt yazıyla 24 saat filan geçiyorsunuz, çok da güzel bir iş yapıyorsunuz. Şimdi borsa bileşik endeksi 2 dolar idi yaklaşık bundan 3 ay önce. Yani bu ne demek? Firmaların 2 ay öncesine göre sermaye yapıları aşağı yukarı aynı, yani sermaye yapılarında önemli bir bozulma olmadı 2 ayda ortalama. Yönetim yapıları da aynı, yönetim kademelerinde de önemli bir değişiklik olmadı. Pazarlama organizasyonları ve pazarlama tekniklerinde de çok önemli bir bozulma olmadı. Yani bir firma kusuru ortada yoktur. Ama 2 dolar ol an hisse senedi değeri, ortalama, düştü 70 sente, yani üçte bire.

GÜLAY AFŞAR- Hisse fiyatlarında inanılmaz noktalara gelindi.

İLHAN KESİCİ- İnanılmaz.

Şimdi buradaki kusur, demek ki bizim firmalarımızdan kaynaklanan bir kusur değildir; bir.

Alıcılardan, küçük borsa yatırımcılarından; ki sayısı küçümsenecek bir rakam değildir, neredeyse 1 milyon civarında, 800 bin civarında borsada faaliyet gösteren küçük ve orta ölçekli, orta büyüklükte alıcılar piyasası vardır, bunlardan kaynaklanan bir kusur da yoktur. İnsanlar birdenbire portföy boşaltmış değiller, birdenbire portföylere saldırmış değiller. Ama kusur nereden geliyor? 1998'nin ikinci yarısında, yani Temmuz ayından sonra Nisan tarihine, Nisana ait bir seçim kararı aldı Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu etkiledi; bir.

GÜLAY AFŞAR- Ve ard arda gelen kavramlar şimdi...

İLHAN KESİCİ- Sayın Başbakanın, yani Sayın Yılmaz'ın, Sayın Başbakanımızın, yapılmış olan protokollerle göre, Cumhuriyet Partisiyle bizim Anatavan Partisi arasında yapılmış olan protokole göre, Aralık ayının sonunda Başbakanlığı bırakacağı protokole bağlanmış olduğu, bunun piyasalarda önemli bir etkisi oldu; iki.

Bu dünyadaki gelişmelerle belli bir irtibat içerisine girdi; üç.

Birdenbire bunun yarattığı tedirginlikle sür'atle 2 dolarlık hisse değeri 70 sente indi.

GÜLAY AFŞAR- Orada o ana kadar öngörülemeyen -hemen ben eklemek istiyorum- Rusya krizi, Rusya çöküşü piyasalar açısından da...

İLHAN KESİCİ- Tabiî. Uzak Asya krizinde bir de onu söyleyelim, onunla bağlamazsak eksiklik olur; siz de çok iyi ettiniz hatırlatmakla.

Uzak Asya'da, demin gördük, şu sebeplerden dolayı oldu. Fakat bu oradan atladı Rusya'ya geldi. Rusya'dan da atladı; hâlbuki yanı başında bir yığın ülke vardı, yani Rusya'dan geçerken, yani bütün batı Avrupa ülkeleri var, işte Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika vesaire, buralarda kriz anlamında bir şey söz konusu olmadı. Atlas Okyanusunu aşarak Amerika kıtasına gitti. Ama Kuzey Amerika'da bir şey olmadı, yani Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'nde bir şey olmadı kriz anlamında, indi Latin Amerika'ya, Güney Amerika'ya, Brezilya başta olmak üzere. Bu üç grubun, yani Amerika kıtasında Latin Amerika, Brezilya, Avrupa kıtasında özellikle Rusya, Asya kıtasında da özellikle Uzak Doğu ülkeleri, bu üç ülkeler grubunun önemli bir benzerliği var, yönetimleri kötü ve istikrarsız. En kötü yönetim hangi ülkedeyse en derin hâlde de kriz orada hissedildi, Rusya. Bütün bunların içerisinde en irrasyonel yönetim Rusya'dadır ve krizin en derin olarak ortaya çıktığı yer de Rusya old u.

Tabiî Türk ekonomisini bir dünya etkisi münasebetiyle etkiledi bu kriz, ama en özelinde de Rusya dolayısıyla etkiledi.

Şimdi biz Rusya'ya yaklaşık 2,5-3 milyar dolarlık, resmî kayıtlara geçen ihracatımız vardır. Yine kayıtlara başka bir münasebetle geçiyor olmakla birlikte, adına "bavul ticareti" dediğimiz, Lâleli piyasasından Rusya'ya yaptığımız ihracatımız var. Bu da 3-4 milyar dolar civarında olan bir rakamdır. Demek ki, biz Rusya'yla doğrudan ihracatımızda 5 milyar dolarlık bir piyasa kaybına uğramış olacağız. Bu, bu yılın ikinci yarısında ve önümüzdeki yıl bizi çok yakından ilgilendirecek.

Şimdi bizim seçim kararımızla Rusya'da olan bitenin bir benzerliği var; izin verirseniz onu da bu münasebetle söyleyelim.

Rusya'da Temmuz 1998'e kadar, yani bizim seçim kararı aldığımız tarihe kadar önemli bir ekonomik kriz yok idi, önemli bir ekonomik problem yok idi. IMF'yle Rusya 22 milyar dolarlık bir stand-by anlaşması imzaladı, bir istikrar programı anlaşması imzaladı. Eğer bu istikrar programı kabul edilmiş olsaydı ve uygulanmaya başlamış olsaydı Rusya'da kriz kat'iyen bu ölçekte olmayacaktı.

Yeltsin Hükûmeti, istikrar programının icap ettirdiği parlâmento düzenlemeleri ve kanun gibi çıkarılması gereken birtakım gereklilik var idi, Duma'ya, Rusya Parlâmentosuna, Rus Meclisine götürdü. Rus Meclisinde muhalefet hâkimdi. O zaman muhafelet, tam Temmuz ayı sonunda gelmiş olan bu kanun tasarılarına doğrudan itiraz etmek yerine bir başka formül buldu, Parlâmentoyu tatile soktular, tatil kararı aldılar, tam bizim tatil kararı aldığımız ve seçim kararı aldığımız tarihlerde. Parlâmento tatile girince IMF'yle yapılan istikrar programı anlaşması yattı. O zaman, işte o andan itibaren Rusya çok sür'atli bir ekonomik problemin içerisine...

GÜLAY AFŞAR- Arkasından zaten onların siyasî kaosu başladı.

İLHAN KESİCİ- O yüzden, artık bu yeni dünyada ekonomiyle, özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve bize benzeyen ülkelerde ekonomiyle siyasî istikrarın arasında müthiş bir bire-bir ilgi var. Eğer siyasî istikrarınız olmaz ise, düzgün bir siyasî yapıya ulaşamaz ise ülkeler ekonomilerini artık düzeltebilmeleri fevkalâde zordur.

Şimdi buradan şunu da ifade etmek lâzımdır: Ekonomi kötüye gidince, siyaset kötü gidince veya siyasî istikrarsızlık olunca görülmektedir ki, bizi ülkemizde siyasetçilere çok bir şey olmuyor; yani milletvekillerine de bir şey olmuyor, bakanlara da bir şey olmuyor, başbakanlara da bir şey olmuyor vesaire. Ama olan, bir, en geniş hâliyle halka oluyor; iki, onlardan önce sanayiciler bu işin en büyük sıkıntısını çekmiş oluyorlar, bankalar ve finans kesimi bu işin en büyük sıkıntısını çekmiş oluyor, buna bağlı olmak üzere de işte küçük ve orta ölçekli işletmeler ve aşağı doğru bu zincirin takibinde geliyor.

Şimdi borsa değerini bir somut örnekle anlatıp sizin yeni sorunuza geçelim isterseniz veya reklâm arası geliyor herhâlde, ona geçelim.

GÜLAY AFŞAR- Evet, yönetmenim işaret ediyor. İsterseniz kısa bir ara verelim, hemen ard ından oraya devam edelim.

İLHAN KESİCİ- Hayhay efendim.

GÜLAY AFŞAR- Kısa bir aramız var.

(Reklâm Arası)

GÜLAY AFŞAR- Sayın Kesici, "ekonomide yaşananları siyaset belirler" kavramından aslında söz ediyorduk, çünkü son dönemde yaşananlar böyle bir birlikteliği getirdi Türkiye açısından. Zaten hep olan bir kavramdı. Ve siyasetin yeniden yapılanması gerekliliğinden söz ederken, eğer ekonomide düzelme, eğer ekonomide istikrar istiyorsak da bu gereklilik demiştik, en son sözünüz böyle idi.

Ve ben de, siyasetin yeniden yapılanması için neler yapılabilir? Türkiye bu anlamda önünü göremiyor ve bu tüm projeksiyonları etkiliyor, o anlamda sormak istiyorum.

Onun yanı sıra da, bir anlamda devamlılık ve süreklilik Türkiye'de neden olamıyor? Bunun da biraz sizin bakış açısından, şu ana kadar ekonomist kimliğinizle sizden görüş aldık ama, biraz da siyasetçi kimliğinize sormak istiyorum.

İLHAN KESİCİ- Şimdi hayhay, o tam bağlanırken bir örnek verip ondan çıkacak idik.

GÜLAY AFŞAR- Evet.

İLHAN KESİCİ- Şimdi diyelim ki, yani ben tabiî siyasetteki arayışı artık sadece siyaset sınıfına veya siyasî partilere bırakmamak lâzım geldiği kanaatindeyim. Çünkü, sıkıntıya girildiğinde, ekonomi veya Türkiye sıkıntıya girdiğinde sadece siyaset sınıfı girmiyor sıkıntıya. Aslında onlar bence hiç girmiyorlar veya çok az giriyorlar, ama en çok sanay iciler meselâ giriyorlar; ister büyük ölçekli, ister küçük, ister orta ölçekli sanayiciler olsun.

Şimdi diyelim ki, bu borsa bileşik endeks değerini verdik, 2 dolardı 70 sente indi, yani üçte biri.

GÜLAY AFŞAR- Evet, dramatik.

İLHAN KESİCİ- Diyelim ki en büyük holdinglerimizden bir tanesinin toplam varlığı, borsadaki değeri 3 milyar dolar olsun. İki ay önce 3 milyar dolar olan bütün varlık, bütün kıymet şimdi satışa çıkmış olsa, 3'te 1'e indi, 70 sente inince bu 1 milyar dolara indi. Yani 100 senede, 50 senede 3 milyar dolarlık bir varlığa ulaşmış olan bir büyük holdingimizi alınız, ilk 10 holdingimizin aşağı yukarı varlıkları ortalama 3 milyar dolar civarındadır. Ama sıkıştıklarını düşününüz veya başka bir sebeple bunu elden çıkarmak istemiş olsalar şimdi, siyasetteki kargaşa münasebetiyle, istikrarsızlık münasebetiyle dünya piyasalarına çıkarabileceği rakam 70 sentten aşağı yukarı 1 milyar dolar. Yani, hiçbir kabahati olmadan bir sanayici, bir büyük sanayici 2 milyar dolar zarar etmiş oluyor.

Şimdi bu bakımdan, siyasetin yeni arayışında, bunu tabiî devletin diğer unsurlarına da getirmek lâzım, diğer sektörlere de getirmek lâzım, işçilere getirmek lâzım, memurlara getirmek lâzım. Son iki ayda, aşağı yukarı sendika başkanlarının ifadesine göre sendikalı 105 bin işçi işten çıkarıldı. Şimdi bizim asıl sıkıntının yaşandığı alanlarda sendikalı işçi daha az, sendikasız işçi daha çoktur. Eğer sendikalı işçi 105 bin çıktıysa, bu demektir ki en az 100 bin veya 150 bin civarında da sendika üyesi olmayan işçi çıkarılmıştır, yani 250 bin. Şimdi bunu ortalama aile büyüklüğüyle çarpınız, (yani bu yeni yılın önünde, Ramazanın içerisinde, bayramlar geliyor) ortalama aile büyüklüğü 4'le çarpınız, demek ki 1 milyon civarında insan iki ay önce bir iş güç sahibi idiyken, bi r muntazam gelir sahibi gibiyken şimdi muntazam gelirden yoksun bir hâle düşmüş oldular. O yüzden bütün bunların sebebi siyasetteki kargaşa.

Bu siyasetteki kargaşanın veya istikrarsızlığın düzeltilmesi istikametinde, buradan şuraya geliyorum ben; işçilerin söz hakkı olmalıdır, onlar bir şey söylemelidirler. Sanayicilerin söz hakkı olmalıdır, onlar bir şeyler söylemelidirler. Devletin bir söz hakkı olmalıdır, onlar bir şeyler söylemelidirler. Memurun söz hakkı olmalıdır, onların reel gelirleri düşüyor, şimdi düşecek, onların bir söz hakkı olmalıdır, onlar bir şeyler söylemelidirler. Yani bütün Türkiye, siyasetin yeniden yapılandırılması istikametinde, ama hangi istikamette olursa olsun herkes kendi düşüncesine göre bir şeyler söylemelidirler. Ve bana göre, bu önümüzdeki Nisan seçimleri bir münasebetle belediye seçimlerinden ayrılmalı ve bir münasebetle siyasetin yeniden tanzim edilmesi, yeniden gözden geçirilmesi istikametinde Türkiye bir zaman kazanmalı ve yeni bir seçime girerken, artık Siyasî Partiler K an ununda yapacağı değişiklikler varsa onları yapmış olarak, Seçim Kanununda yapacağı değişiklikler varsa onları yapmış olarak yeni bir seçime girmelidir ki önünü görebilsin. Biz genellikle dikiz aynasından ufka bakarız. Yani, hep geçmişte birbirimizi suçlayarak geliriz, yani ekonominin faturasını mevcut hükûmet bir evvelki hükûmete çıkarır, bir evvelki hükûmet ondan bir evvelki hükûmete çıkarır. Bu geleceğe dikiz aynasıyla bakmak gibidir, yani otomobil kullanırken nasıl dikiz aynasından bakarız. Hâlbuki, ufka doğrudan bakmak lâzımdır; yani ufka dikiz aynasıyla bakılmaz, ufka doğrudan bakacaksınız. Ufka, artık bu yeni ufka, yeni bir siyasî partiler yapısı, yeni bir seçim sistemi yapısı vesaire, siyaset kurumunun yenilenmiş hâliyle bakabilmek lâzımdır.

GÜLAY AFŞAR- Peki, bu süreçte şimdi 56. Hükûmetin kurulmasını bekliyoruz. Sayın Yalım Erez bu görevi, bu çalışmaları şu anda sürdürüyor. Sayın Erez'in de önemli açıklamaları var, çok kısa sürede yapılamayanların yapılması için bir start verileceği yönünde . Bu anl amda nasıl bakıyoruz? Sayın Erez bunu yapabilir mi anlamında sormuyorum, ama süreç kısadır, 18 Nisan diye bir seçim tarihi vardır. İşte Türkiye bu üç ayı hazırlanarak geçirebilecek mi, yoksa bu süreç daha uzayacak mı? Ve hep aslında her kesimden, sizin de biraz önce ifade ettiğiniz gibi gelen talep seçimlerin belki de 2000 yılına ertelenmesi.

İLHAN KESİCİ- Şimdi, yani tabiî demin bazı büyüklükler filan verdik, yani bütçe açığının millî gelir içindeki payı, faizlerin millî gelir içerisindeki payı vesaire. Bunlar hafife alınacak meseleler değildir. Ama tahmin ediyorum, Yalım Beyin yaptığı temaslarda şunu da gördüm ben: Zaten aşağı yukarı bu 55. Hükûmet zamanında hazırlanmış olan, Plân Bütçe Komisyonu veya ilgili komisyonlarda tartışılmış, Meclis Genel Kuruluna intikal etmek üzere olan, bir kısmı intikal etmiş, bir kısmı da intikal etmeye hazır hâle gelmiş olan birkaç tane yasa tasarısı var. Bunlardan birisi sosyal güvenlikle ilgili olan düzenlemeler, diğeri bankalar sistemi ve Bankalar Kanunuyla ilgili olan d üzenlemeler. Tahmin ediyorum Yalım Bey veya inşallah, ümit ediyorum onları kastetmiştir filan diye, bu iki önemli düzenlemeyi 30 gün içerisinde, bir de 30 günlük tabir filan kullanıldı, bu iki önemli düzenlemeyi Parlâmentodan geçirmek istikametinde bir pozisyon aldı diye düşünüyorum. Yoksa Türk ekonomisinin problemleri, dertleri, Türk siyasetinin problemleri, dertleri daha ciddîdir, daha derindedir. Ona ancak yeni bir siyasal düzenle veya yeni bir siyasal yaklaşımla, çok daha istikrarlı, kuvvetli hükûmetl er le yaklaşmak doğru olur diye düşünüyorum.

GÜLAY AFŞAR- Siyasî iradenin oluşması ve kuvvetli olması gerekli.

İLHAN KESİCİ- Çok kuvvetli olması lâzım.

GÜLAY AFŞAR- Galiba yılın son programında da yine aynı mesajı vererek bitiriyoruz.

Efendim, çok teşekkür ediyoruz renkli sohbetiniz, değerli görüşlerinizle programımıza katıldınız.

Tekrar görüşmek dileğiyle diyorum.

İLHAN KESİCİ- Ben de size çok teşekkür ediyorum.

Size ve değerli izleyicilerimize hayırlı Ramazanlar, mutlu yeni yıllar diliyorum efe ndim.

GÜLAY AFŞAR- Çok teşekkür ediyoruz efendim.

Biz de aynı dileklerle programımızı kapatıyoruz.

Sayın seyirciler, haftaya Pazar "Nüans"ta yine birlikte olacağız, 1999 yılının ilk programında yine birlikte olacağız. Şimdilik hoşça kalın diyoruz. Unutmayın, nüanslar çoğu kez gerçekleri de beraberinde getirir.
2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.