Facebook
Twitter
Avrupa Birliği
Serdar Akinan | SkyTurk - Ne Var Ne Yok | 11.12.2004

SERDAR AKİNAN- "Ne Var Ne Yok"tan iyi akşamlar.

17 Aralığa birkaç gün kaldı şunun sırasında ve aslında nereye gidiyoruz, tarihçesi ne?

Sayın İlhan Kesici konuğum, efendim hoş geldiniz.

İLHAN KESİCİ- Sağ olunuz hoş bulduk.

SERDAR AKİNAN- Sizinle çok geniş perspektifli, AB'yi, bu 17 Aralık tarihini, öncesini, sonrasını konuşalım istiyorum ama, herkesin kafasında bir âdeta kızıl elma gibi bir 17 Aralık tarihi var, bir AB imajı var, birtakım şablonlarla insanlar konuşuyor. Ama şunu yapalım istiyorsanız. Biz ne zaman Türkiye olarak bu maceraya başladık, ne tür kilometre taşları var bu yolculuğun, bir onu konuşalım. Arkasından da bence açıla açıla bütün bu havzayı, Türkiye'yi, dış iç ilişkileri ve ekonomiyi konuşalım.

İLHAN KESİCİ- Hay hay nasıl isterseniz.

Şimdi Avrupa, şu andaki aday Avrupa birliği bu bir süreçten geçerek şimdiki adını aldı. Önce 1950'lerde kurulduğu zaman Avrupa Ekonomik Topluluğuydu, yani bizim şimdi Gümrük Birliği dediğimiz şey, sadece Gümrük Birliği idi yani. Bir süreç içerisinde ekonominin dışında da bir Avrupa yaratma düşüncesiyle ekonomiyi düşürdüler, ekonominin yanına başka faktörler de eklendi, adı Avrupa Toplulukları oldu. Yani, Avrupa Ekonomik Topluluğu, sonra ekonomi düştü, biraz daha siyasî vasıf kazandı, Avrupa Topluluğu oldu, bu 1985 civarında Avrupa Topluluğu oldu. 1993 Kopenhag Zirvesinde de Avrupa Topluluğu çok bir, daha az anlam ifade eder oldu, daha derin bir ilişkiyi göstermek bakımından Avrupa Birliği...

SERDAR AKİNAN- Adını aldı. Türkiye'nin ilişkisi ilk ne zaman, kimin tarihinde...?

İLHAN KESİCİ- Şimdi bu, tabiî Avrupa ilk hadiseye 1950'lerin o ikinci yarısında başladılar ama, asıl anlaşma 1957 yılında, 1 Ocak 1957'de yürürlüğe giren, Roma'da yapıldığı için adına Roma Anlaşması denilen Topluluk 1957. Şimdi biz cumhuriyetin şöyle bir politikası var, daha doğrusu Osmanlı Devletinin de, Osmanlı İmparatorluğunun da 1800'lerin ikinci yarısından itibaren, özellikle 1853-1856 Kırım Harbi oldu, Kırım Harbiyle ilgili anlaşma Berlin'de yapıldı, o Berlin muvacehesiyle birlikte 1856'dan itibaren o zaman dediler ki, taraflar biz Rusya'ya karşı İngiltere ve Fransa bizi destekledi, İmparatorluğu destekledi ve o zaman denildi ki, artık Türkiye'de olan biten Avrupa'da olan biten demektir, Türkiye Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'nın bir üyesidir. O yüzden biz meselenin içerisindeyiz, yani Rusya siz nereden çıktınız filan der gibi oldu. O zaman dediler ki, hayır öyle değil, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'nın içindedir, bir Avrupa devletidir, bir Avrupa İmparatorluğudur, o yüzden Osmanlı İmparatorluğunun yaptığı her iş Avrupa'yı da ilgilendirir, o yüzden biz de bu işin içindeyiz filan dedi.

Bu cumhuriyete kadar işte farklı farklı aşamalardan, bazen ters, bazen düz aşamalardan geçerek geldi. Cumhuriyetin ana ekseni Türkiye'nin Avrupa'nın içerisinde olması istikametindedir. Bunun birkaç tane göstergesi var. Tabiî araya 2. Dünya Savaşı girdi, Avrupa kendi içinde birbirine girdi, yani bir Avrupa kalmadı, birbirini boğazlayan iki tane büyük Avrupa ortaya çıktı. Fakat 2'nci savaşın ertesinden itibaren akıllı insanlar, akil insanlar, artık bir yüzyıl içerisinde, 50 yıl içerisinde iki kere büyük cihan harbini yaptı ve Avrupa merkezli olarak yaptılar. Yani, ana eksen Avrupa olmak üzere dünya savaşı oldu iki tane. Artık bunun önüne geçmek lazıma çok kafa yordular ve buldular da.

Şimdi biz hâlâ Osmanlı İmparatorluğundan seferberlik hatıralarını filan anlatır dururuz, ama Avrupa'da, özellikle 2. Dünya Savaşından itibaren her evde en az bir tane ölü, en az 1 tane kolu kesilmiş adam, en az 1 tane bacağı kesilmiş adam, en az bir tane kafası gözü dağılmış adam vardır. Bu yüzden milliyetçilik hareketlerine, aşırı milliyetçilik hareketlerine en masum milliyetçilik tabiri kullanılmış olsa dahi Avrupalı kamuoyu, sokaktaki insan böyle tüyleri diken diken olur; çünkü çok taze yaşamışlar bu 2. Dünya Savaşını ve 3. Dünya Savaşının da temel sebebi olarak işte millî devletlerin çok aşırı milliyetçiliklerinde bulmuş.

O yüzden biz ne yapıp edip artık Avrupa'nın içerisinde bir harp çıkmayacak bir düzen kurmalıyız'a çok kafa yordular. İşte birkaç tane böyle anlaşma yaptılar. En ön emlisi Avrupa Ekonomik Topluluğu. Dediler ki, biz ekonomiyi canlandırırsak Avrupa'nın içerisinde, aramızdaki gümrükleri kaldırırsak, aramızdaki sınırları mümkün olduğu kadar azaltırsak o zaman bu ekonomik faaliyete konsantre olur insanlar...

SERDAR AKİNAN- Refah yükselir...

İLHAN KESİCİ- Refah yükselir, bu yüzden de şey olmaz ve herhangi birisinin de, bu aynı zamanda herhangi bir üye ülkenin, özellikle Almanya, Fransa birini kolluyor, özellikle Almanya'ya bakıyorlar. Yani, 2. Dünya Savaşı asıl Almanya'dan çıkmış olması münasebetiyle. Almanya'da olan biteni de bütün bu raporlarla da görmüş olalım. Yani bizden gizli, bizim görmediğimiz dehşetengiz bir şey, ekonomik güç, silâhlı güç filan hâline de gelmesin.

Bunun en önemli şeyi olarak, bacağı olarak da ekonomiyi buldular, onlar böyle bir şey ettiler, bu güzel bir şey. Fakat, bu kurucusu 6 tanedir, 3 tane büyük devlet denir ona. Almanya, Batı Almanya, o zamanki Almanya'nın bir tanesi Doğu Almanya öbür tarafta, Fransa, Batı Almanya, İtalya, 3 büyükler olarak. Hollanda, Brüksel, Lüksembourg 3 küçükler olarak bu Avrupa Ekonomik Topluluğunu kurdu. İngiltere yok. Özellikle İngiltere'nin başını çektiği bir başka Avrupa grubu, 8-10 tane ayrıca bir devlet de bu Gümrük Birliği, yani gümrüklerin sıfırlanmasını amaçlayan bir organizasyon olarak Kıta Avrupa'sında büyüdü. İngiltere bu kadar ileri olmasın, ama bir serbest ticaret alanı ?....? onun da adı ?....? Avrupa Serbest Ticaret Alanı, Serbest Ticaret Bölgesi. Sizin yaptığınız gibi olmasın da, benim öncülük ettiğim gibi serbest ticaret bölgesi olsun ve rakip bir organizasyon kurdu. İngiltere Avrupa Ekonomik Topluluğunun, Avrupa Topluluğunun yahut Avrupa Birliğinin şimdi rakip organizasyonunun başını çekti. Ne zamana kadar? 1970'e kadar.

Fakat, 1957'yle 1970'lere gelen süreçte hem diğer Avrupa devletleri, hem İngiltere gördü ki, onların kurduğu organizasyon veya birlik, topluluk, bu AET'nin alternatifi olamayacak, asıl nüve AET olacak, Avrupa Ekonomik Topluluğu.

O zaman hem İngiltere'deki bazı insanlar hem Kıta Avrupa'sındaki bazı insanlar İngiltere'ye rica ettiler, dediler ki, sen EFTA'dan vazgeç, bu sevdadan vazgeç, sen ve seninle birlikte buna girmek isteyen hangi ülkeler var ise onlar gelsin bizim içimize girsinler dediler. 1973'de böyle oldu. Yani, 1973'te İngiltere, Danimarka ve İrlanda böylece Avrupa Ekonomik Topluluğunun içine girdiler, EFTA'yı da dağıttılar.

Bu bizim sürecimiz, ben bunu şunun için söylüyorum. Yani, biz 1957'de bu kuruldu, 1959 yılında Türkiye müracaat etti buna.

SERDAR AKİNAN- Menderes zamanında.

İLHAN KESİCİ- Tabiî Celal Bayar, rahmetli Menderes, rahmetli Fatin Rüştü Zorlu. Celal Bayar da rahmetli, ona da rahmet göndermiş olalım.

Şimdi burada iki tane partimiz vardı bizim, tabiî Cumhuriyet Halk Partisi de var, yani İsmet Paşa diye bir kurum da var. İktidar çok büyük bir ekseriyetle Demokrat Partinin iktidarıdır ama, Türkiye'de İsmet Paşa faktörü, İsmet Paşa kurumu diye de ayrıca bir kurum vardır. Bunu da böyle kabul etmek lâzım.

SERDAR AKİNAN- Bir dengedir diyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Bir dengedir kabul etmek lazımdır. Bence bağımsız da değil, özellikle dış politikada. Şimdi çeşitli münasebetlerle Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti o zaman kavgalı gürültülü vaziyetler içerisinde olmuşlardır ama, devletin istikbaliyle ilgili olan, geleceğiyle ilgili olan bütün şeylerde bunlar birbirlerinin dilini bilen, dilini anlayan, birbirleriyle konuşabilen filan...

SERDAR AKİNAN- Vizyonu paylaşabilen.

İLHAN KESİCİ- Vizyonu paylaşabilen insanlardı. Ben inanıyorum ki, İsmet Paşanın da muvafakatiyle Demokrat Parti 31 Temmuz 1959 yılında, 1960 İhtilâli daha olmamış, müracaat etti.

Bizim cumhuriyetin burada iki tane saiki vardır, bizden 1 ay evvel Yunanistan müracaat etti, yani biz 31 Temmuzda ettiysek Temmuz, Ağustos, demek ki 30 Ağustos, 31 Ağustosta, Ağustos 30 çekiyor herhâlde, 30 Ağustos, 29 Ağustosta Yunanistan müracaat etti.

Biz cumhuriyetle beraber şuna dikkat ederiz. Bir, Avrupa'da herhangi bir organizasyon olmuş ise aman yani içinde olalım'dan ziyade dışında kalmayalım. Yani, dışında kalmak iyi bir şey değildir.

İki, Yunanistan bir yere müracaat etmiş ise mutlaka bunlar bizden daha iyi takip ederler kabulüyle, mutlaka bunların bir bildiği vardır, Yunanistan'dan geri kalmayalım.

Bu iki nokta birleşti 1959 yılında Türkiye müracaat etti. Ama, henüz İngiltere filan yok, yani şimdi bize bir yığın akıl veren filan devletlerin hemen hemen hiçbirisi yok. Avrupa Ekonomik Topluluğunun kurucuları da, yani Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Brüksel de kendi istikballerinin henüz ne olacağını da bilmiyorlar.

SERDAR AKİNAN- E, bir an önce de hani toplamaya çalışıyorlar.

İLHAN KESİCİ- Bir an önce evet keşke bize müracaat eden olsa da, yani onlara alsak. Meselâ, İngiltere, İrlanda, Danimarka'ya aman gelin girin filan dediler. Biz de o münasebetle girdik. Belki onun ertesinde, 1963 yılında bizim adına Ankara Anlaşması dediğimiz, adı Ankara'da imzalandığı için Ankara Anlaşması, bizden 1 ay evvel de Atina'da imzalandığı için Atina Anlaşması dedikleri Yunanistan'la ortak üye anlaşması yaptılar. Yani, zaten o zamanki topluluğun adı Avrupa Ekonomik Topluluğu, Türkiye ve Yunanistan belli bir zaman dilimi içerisinde belirli şeylerden geçerek Avrupa Ekonomik Topluluğunun tam üyesi olacak idiler.

1963 Anlaşmasını ben, bir de şöyle bir şey söylemiş olalım. Biz cumhuriyetten sonra dünyanın en güçlü devleti, diyelim ki Birleşik Amerika Devleti 1950'lerde, en o Topluluğun en zayıf devleti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti olsun iktisaden, efendim Türkiye Cumhuriyeti Devleti kâğıt üstünde de, normal uygulamada da yüzde yüz tam eşitlik esasına göre yaptığımız en önemli anlaşma NATO Anlaşmasıdır.

O NATO iyidir, kötüdür, şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır bölümü hariç olmak üzere söylüyorum. Orada dünyanın en güçlü devletleriyle, Amerika ve diğerleriyle tam eşit statüde bir anlaşma imzaladık.

1963 Anlaşması da, bu Avrupa Ekonomik Topluluğuyla yapılmış olan ve onun içini dolduran, daha sonra 1970'de imzalanacak olan Katma Protokol, Süleyman Demirel'in, Demirel Hükûmetlerinin başkanlığında yapılmış olan Katma Protokol Ankara Anlaşmasının içini doldurur. Yani Ankara Anlaşması bizi Avrupa Ekonomik Topluluğuyla birleştiren, bizim oraya girmemizi prensip itibarıyla kayıt altına alan anlaşmadır. Bunun nasıl olacağının, hangi aşamalardan geçerek nasıl olacağının içini dolduran anlaşma da 1970 Katma Protokoldür.

SERDAR AKİNAN- Asıl temel de o anladığım kadarıyla.

İLHAN KESİCİ- Evet, en güçlüsü odur. Aslında biz buna Katma Protokol diye tercüme etmişiz, İngilizce'si Addition Protocol'dur, Ek Protokol demek adını daha kuvvetlendirir. Yani, neye ek, 1963'ün ..., 1963 Anlaşmasının.

SERDAR AKİNAN- O da, 1963'te galiba bir 28'inci madde var, bugünkü ifadelerden çok daha güçlü bir ifade var.

İLHAN KESİCİ- Evet, o yanımda, olmazsa okuruz.

28'inci maddede diyor ki, taraflar ?Contract in party?diye başlar o, yani kontratı yapan, mukaveleyi yapan taraflar, yani bir tarafında biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir tarafında Avrupa Ekonomik Topluluğu, işte bir süreçten sonra, bir aşamadan sonra o 1970 onun içini doldurdu, ne tür bir aşamada olduğunu. Bu süreci göreceksen yükümlülükler yerine geldiğine kanaat ettikleri anda Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğunun tam üyesi olacak. Bu çok net, gayet açık. Başka hiçbir yoruma, başka hiçbir şarta, vadesi olmayan, başka bir şart içermeyen gayet net bir şey.

SERDAR AKİNAN- Yani aması olmayan bir cümle.

İLHAN KESİCİ- Yani aması olmayan bir cümle. Bunun aynısı, yani bu Ankara Anlaşmasının enteresan bir tarafı da şudur: Bizim Ankara'da yaptığımız ve adına Ankara Anlaşması dediğimiz anlaşmayla Yunanistan'ın Atina'da imzaladığı ve adına Atina Anlaşması dedikleri anlaşmaların bütün maddeleri aynıdır, yani bu lâfı bize 28'inci maddede diyorlarsa, Yunanistan Anlaşmasında da yine 28'inci maddede bunu diyorlar.

İşçilerle ilgili bir hükmü 60'ıncı maddede diyorlarsa Yunanistan anlaşmasında da 60'ıncı maddede diyorlar ve Türkiye'nin adını çıkar Yunanistan koy, efendim Ankara'nın adını çıkar Atina koy aynıdır. Yani, bu da bizim tam eşit statüde yaptığımız iki tane, yani cumhuriyetten sonra iki büyük anlaşmadır.

O yüzden yapanları, yapanlara ben Cenabı Allah'tan rahmet diliyorum. Sağ olan Süleyman Bey var, ona da selamet diliyorum.

SERDAR AKİNAN- Peki, Katma Protokolün ana maddeleri, asıl hani ruhu nedir?

İLHAN KESİCİ- İlk ikiye bölelim onu, birisi ekonomik olsun. Biz Katma Protokol 1970'te imzalandı, 1971'de yürürlüğe girecek idi. Fakat, Türkiye'de şimdi 1959'da müracaat ettik, 1960'da Ankara Anlaşması imzalanacak idi, araya 1960 İhtilâli girdi, Avrupa Ekonomik Topluluğu askıya aldı haklı bir sebeple. 1970'de Katma Protokolü imzaladık, ek protokolü imzaladık, 1971'de yürürlüğe girecek idi, 1971 Muhtırası girdi, tekrar askıya alındı. 1973'de yürürlüğe girdi, yani 1970'de imzalanmış olan anlaşma 1973'de girdi.İki tane şey oldu. Bir, şimdi unutuldu ama o işler, hatırlatmakta fayda var. 1.1.1973 tarihi itibarıyla Türkiye'nin ihracatı çeşitli münasebetlerle ... artmıştır, yani 1980'den sonra hızlanan bölümü vardır, 1970'den sonra hızlanan bölümü vardır, asıl sebep budur. Türk ihracatı Avrupa'ya 1973 yılının başından itibaren sıfır gümrükle girdi. Yani, o zamana kadar yüzde 5, yüzde 10, 15, 20, 25...

SERDAR AKİNAN- Çeşitli kotalar vardı.

İLHAN KESİCİ- Kotalar var, gümrükler var, duvarlar var, vesaire. Avrupa tarafı bunu Türkiye'ye sınırladı, çok büyük bir jest. Yani, küçümsenecek bir hâdise değil.

Peki, Türkiye ne yapacak? Türkiye de, yani bir kuvvetli ekonomiyle bir zayıf ekonomiyi aynı kulvara koyduğunuz zaman zayıfın çok aleyhine çalışır. Bunu hem onlar hem biz bildiğimiz için o zaman bunu destekleyici bir mekanizma lazımdır. Onlar gümrük, bütün gümrükleri 1 günde sıfırladılar, biz de dedik ki, aşağı yukarı ihraç mallarımızın yarısını her yıl yüzde 5 indirelim gümrüklerini, ithal mallarımızın yarısını, bir kısmını da her yıl yüzde 10 olarak indirelim, ama tamamı 22 yılda sıfırlansın. İyi mi; iyi.

22 yıl ne demek? 1973 artı 22 yıl, eşittir geldik 1995'e. Yani, meşhur Gümrük Birliği. Şimdi, Tansu Hanım, o zaman işte Avrupa'ya Gümrük Birliğine ben soktum, Avrupa'ya ben soktum filan gibi iç politika malzemesi yaptı ama, bu yanlış bir yaklaşımdı. 1995 tarihi ta 1970 yılında imzalanmış olan bir belgenin sonucudur. Fakat, arada şimdi şöyle bir şey oldu. Birinci bölümü bu. Yani, Türkiye bu Ek Protokolün uygulamaya konulmasıyla birlikte müthiş bir ekonomik imkân yakaladı, Avrupa'ya yaptığı bütün ihracat sıfır gümrükle girdi, gümrüksüz. Bu iyi bir imkân.

İkinci bölümü siyasî bölümü. O belki bundan çok daha ileri bir şey. Onun içerisinde iki husus var, 1963 Anlaşmasında da vardı, bu Ek Protokolle daha kuvvetlendi. Yine bir zayıf ekonomiyle bir kuvvetli ekonomiyi bir araya getirdiğiniz zaman zayıfın aleyhine çalışır. Ölmemesi için, zayıfın güçlenerek kuvvetli ekonominin içerisinde yer alması için bütün dünyada uygulanan model, Avrupalıların da çok iyi bulduğu bir modeldir o, bütün yeni üyelere yaptıkları, yeni üye adaylarına bile yaptıkları hâdise odur.

Bir, senin bazı ekonomik reformlar, ekonomik düzenlemeler yapabilmen için maddî bir paraya ihtiyacın vardır, biz buna adına Malî Protokoller denildi, her 5 yılda bir sana ben ekonominin çapına ve gelişmelerine bağlı olmak üzere malî yardımda bulunayım. Yani, senden bazı isteyeceklerim olacak, bunu senin ekonomik takatin karşılamaya yetmez, o yüzden ben sana yardım edeyim. 5 yılda bir malî protokolle.

Biz bunun üçünü kullandık. Birinci malî protokol 175 milyon dolardır. O zaman 1963'ün şartlarında iyi bir rakamdır, yani daha sonra ikinci malî protokolü kullandık, üçüncü malî protokolü kullandık. Toplam 1 milyar dolar civarında 1977-1978'e kadar 1 milyar dolar civarında kullandık.

1995'e kadar da, 1978'den 1995'e kadar dört malî protokol 20 yıldan, dört Malî Protokol daha kullanacak idik. Dördüncüsü 1980'dir. Meselâ, belki hatırlarsınız 1980 darbesinin hemen ertesinde bu dördüncü malî protokolü Türkiye çok konuştu, fakat artık vermemeye başladılar. Biz bu dört, beş, altıncı malî protokollerle de, bugünün parasıyla demek ki 8-10 milyar dolar civarında bir ekonomik yardım alacak idik, bunu da Avrupa vermemeye başladı.

SERDAR AKİNAN- Sebepleri neydi, tamamen siyasî herhalde.

İLHAN KESİCİ- Sebepleri tamamen siyasî. Bu deminki şey, yani Atina, biz Atina'da 1967'de Albaylar Cuntası oldu, ihtilâl oldu, biz 1967'ye kadar aynı statüde gelirken birden Yunanistan'ın önüne geçtik. Yani, Yunanistan'la olan ilişkileri Avrupa Ekonomik Topluluğu dondurdu, ihtilâl yaptınız diye, bize nasıl 1960 ve 1971'de yapmış idi, Yunanistan'a karşı da bunu yaptı. Biz, ama ilişkilerimiz devam ediyor. Biz Yunanistan'ın önüne geçtik. Fakat, şöyle bir şey oldu Türkiye'de de: 1978 yılında Cumhuriyet Halk Partisi azınlık hükûmeti diye bir hükûmet kuruldu. O arada da 1974 yılında bizim Kıbrıs Harekâtı dolayısıyla Albaylar Cuntası çöktü, hem Kıbrıs'ta, hem Yunanistan'da, ben belki de 1900'lü yılların Yunanlıların kendileri için en büyük başbakan saymalarını düşündüğüm Karamanlis, Konstantin Karamanlis herhâlde, Fransa'da sürgündeydi. Yani, 1967'de Albaylar Cuntası olduğunda başbakandı, sonra sürgüne gitti Fransa'ya. Fransa'dan döndü ve döndüğü andan itibaren şöyle bir şeye girdi: Çok üstün bir gayretle Yunanistan'ın gelmiş geçmiş ne kadar iktisadî, felsefî, edebî birikimi var ise Avrupa'ya karşı kullanabileceği, Avrupa lehinde kullanabileceği. İş dünyası, askerî hiyerarşisi, kamu bürokrasisi, neyi varsa tamamını illa da bu Avrupa Ekonomik Topluluğunun içine sokmak için Yunanistan'ı tam üye olarak ve bizim önümüzde, hızlandırılmış bir şekilde çok üstün bir gayret gösterdi. Bunu becerdi.Şimdi biz Yunanistan'ın önüne geçmişken Yunanistan bizim bir hamle önümüze geçer gibi oldu. Orada da meselâ ben çok iyi hatırlıyorum, şöyle diyordu Avrupalılara: Ey Avrupalılar, onlar da almak istemiyorlardı Yunanistan'ı hemen yani. Alfa kullanıyor musunuz, evet, o benim icadımdır, beta kullanıyor musunuz, mühendisler, evet, o benim icadım, yani eski Yunanın icadıdır. Lamba kullanıyor musunuz, evet, dama kullanıyor musunuz, evet, vesaire. Zaten Avrupa'nın içerisinde de eski Yunan filozofisine hayranlık duyan, eski Yunan edebiyatına hayranlık duyan başka şeyler de vardır, yani okullar vardır, camialar filan vardır. Bütün bunlarla müthiş bir tempo ve üstüne düşeni Yunanistan'ın yapacağı tarzda müthiş bir gayretle Yunanistan tam üyelik müracaatında bulundu. Tam o sırada, yani Cenabı Allah'ın kızgınlığı mı diyelim, kaderin kötü cilvesi mi diyelim Cumhuriyet Halk Partisi, Bülent Ecevit'in Başbakanlığında Cumhuriyet Halk Partisi.

Cumhuriyet Halk Partisi, şimdi o 1963 Anlaşmasının Başbakanı kim; İsmet Paşa. İlk müracaat edeni kim; Demokrat Parti, Menderes, Bayar, Ek Protokolü yapan Süleyman Demirel. Demek ki, 1978 yılına kadar Türkiye'nin iki ana siyasî damarı, merkez sağdaki Demokrat Parti, merkez soldaki Cumhuriyet Halk Partisi ve büyük tarihi genel başkanları. Yani, İsmet Paşa tarihi bir genel başkan, sadece normal bir genel başkan değil. Bunlar Avrupa'dan yanalar. Fakat, Bülent Ecevit Hükûmeti geldiği zaman 1978'de Türkiye'de ideolojik fırtınalar filan da kopuyor. O zamana kadar Millî Selamet Partisi var, cılız bir sesle, yani onlar Hıristiyan kulübüdür, Hıristiyan'dır, biz Müslüman'ız, Hıristiyan kulübünde bizim ne işimiz var diye açıktan ihdas ediyor idi. Milliyetçi Hareket Partisi tam Adalet Partisi çizgisinde olmamak için muhtemel biraz itiraz eder gibiydi, ben ona yarım itiraz filan diyorum. O da millî duygularla filan belki yarım itiraz ediyor. Ama, bunlar küçük yüzde 2'lik, yüzde 3'lük filan partiler idi. İki ana siyasî damar, evet.

Cumhuriyet Halk Partisi 1978'de o ideolojik kargaşalar dolayısıyla birden bire marjinal tarafa atladı. Dedik ki, bu Avrupa Ekonomik Topluluğunu ben sevmiyorum, adı Ortak Pazardır, ama onlar ortak biz pazar olacağız. O yüzden gelip bizi pazar olarak kullanacaklar, ben buna soru işareti koyuyorum dedi. İlk defa bir ana siyasî damar Türkiye'nin rayını değiştirmeye çalıştı.

Biz askıya aldık. O zaman bizim yükümlülüğümüz ne; Avrupa, yani bizim yegâne yükümlülüğümüz gümrük indirimlerini yüzde 5, yüzde 10 her yıl veya iki yılda bir indirmek ve Bülent Ecevit Hükûmeti bu kararı alınca dedi ki, ben yükümlüklerimi askıya aldım, dondurdum. Bununla ilgili de bir madde vardır zaten, anlaşma maddesi, yani anlaşmada bunlar hükümlere göre yapılır. 60'ıncı madde tahmin ediyorum 1963 Ankara Anlaşmasının. Taraflar ?yani hep öyle denir zaten, taraflar, tek taraflı olarak verilmez- herhangi birisi derse ki, ben işte şu zaman dilimi içerisinde ekonomimde şöyle bir sarsıntı oldu geçici olmak üzere, geçiciliği peşinen ifade edilmek üzere bazı maddelerini yürürlükte durduralım filan.

O maddeye sığınarak Bülent Ecevit Hükûmeti bunu aldı. Biz burada şimdi üçüncü, iki kere askeri ihtilâllerden dolayı, 1960 ve 1971 Muhtırası dolayısıyla iki sabıka yedik. Bunların üstesinden gelindi, ama üçüncü sabıka siyasî bir sabıka yemeye başladık şimdi, askerî bir sabıka değil, siyasî bir sabıka. Bu önemli oldu.

Sonra 1979 yılında Adalet Partisi azınlık hükûmeti geldi, yine Süleyman Demirel'in Başbakanlığında, tekrar Avrupa Ekonomik Topluluğuyla ilgili anlaşmayı canlandırma, ?....? denir ona. Anlaşmayı yeniden canlandıralım dedi, Avrupalılar da şey gösterdiler, efendim sıcaklık gösterdiler ve bizim ilişkilerimiz yeniden canlandı, gümrük indirimlerini yapmaya başladık, ari protokoller devam etmeye filan başladı. Diğer hükümler, özellikle 1970 Protokolünün ?demin unuttum- en önemli unsurlarından bir tanesi Avrupa'da yaşayan insanlarımız olmuş. O zaman 1 milyon civarında filandı, yani Avrupa'daki insanlarımız. Bunların emeklilikleriyle ilgili hüküm hiç yok idi, kıdem tazminatlarıyla ilgili hüküm hiç yok idi.

Hatırlarsınız işte bir Almanla evlenmek vesaire filan gibi şeyler filan oluyordu, bunu Türkçeleştirilmiş hali ailelerin birleştirilmesidir. Yani, bir koca oradaysa eşini ailelerin birleştirilmesi kapsamında Almanya'ya taşıyabiliyor idi, çocuğunu taşıyabiliyor idi, yine ailelerin birleştirilmesi kapsamında orada okullara normal bir hak olarak filan gidebiliyor idi.

Bütün bunlar da yapıldı. Bunlar da çok, o zaman Türkiye'yi çok rahatlatan, çok ferahlatan, oradaki vatandaşlarımızı çok rahatlatan, ferahlatan 1970'lerde şey idi. Bu süreçten geçtikten sonra CHP dondurdu, yine bir darbe yedi, ama 1979 tekrar düzeldi.

1980 yılında, Hayrettin Erkmen Bey, o zaman Adalet Partisi hükûmetin Dışişleri Bakanı Brüksel'e gitti, adına teknik tabiriyle 1/80, 1/80, 2/80 diye nitelendirilen anlaşmalar filan yapıldı, çok iyi şeylerdi bunlar da. Fakat onun hemen arkasından 1 ay sonra 1980 ihtilâli geldi, 12 Eylül 1980 İhtilâli, ilişkiler tekrar askıya alındı, çok donduruldu. Yani, bu ta 1985-1986'lara kadar devam etti.

Tabiî biz onun üstesinden gelebilir idik, fakat araya şimdi Yunanistan faktörü girdi, Yunanistan 1975 civarında müracaat etti, 1978 civarında müzakerelere başladılar, 1981 yılında tam üye oldu, tam üye olduğu andan itibaren Türkiye'ye adım attırmadı. Yani, şimdi bunu böyle Yunanistan'ın aleyhine, Türkiye'nin lehine filan tarzında bir şey için söylüyor filan değilim ama, bu tespiti Türkiye'nin görmesi lâzım.

1981'de Yunanistan tam üye oldu, bizim üçüncü malî protokolden arta kalan paralarımız vardı, onların tamamına veto yedik. Dördüncü malî protokol o 1/82, 2/80'le imzalanmış idi, onu alacaktık, onun tamamına veto verdi. En ufak bir malî konuda, işte kotaların açılması, kotaların genişletilmesi vesaire gibi. Diyelim ki biz çorap satıyoruz, çorapla ilgili kota var, kotayı açmamız lâzım, tamamını Yunanistan vetoladı bunların. İhtilâl de beraberinde filan gelince artık Avrupa Birliğiyle olan ilişkilerimiz soğuk bir döneme girdi.

1987'ye gelindi, yani Turgut Bey Başbakan olduktan sonra bu işin canlandırılması istikametinde bazı davranışlarda bulundu ama, Avrupa da o zaman, yani biz artık genişlemeyi durdurup derinleşmeli miyiz, yani mevcut üyeler bize yeter, 6'ydık 9 olduk, 9'duk 10 olduk, Yunanistan girdi. 1985 yılında da Portekiz'le İspanya girdi, olduk 12. Bu 12 bize yeter.

Mesele artık bunu genişletmek değildir, bunların arasındaki ilişkiyi, daha kuvvetli ilişki, daha derin ilişki hâline getirelim tartışması Avrupa'da entelektüel platformlarda çok konuşulmaya başlandı. Bunun adına ?Deepening Widening? derler, deepening mi widening mi, derinleşmeli mi, genişlemeli mi filan diye.

Bu çok üst düzey tartışmalardır bu tartışmalar, devletler iştirak eder, kamuoyu önderleri iştirak eder, entelektüeller iştirak eder, aydınlar eder, vesaire. Filan bu çok devam etti, yani bir türlü de karar veremiyorlar, Yani genişlemeye aday zaten çok fazla ülke yok, yani şimdi iyice bir herkes aman ben de gireyim filan demiyor. Ama, meselâ biz varız istikbalde, efendim Finlandiya belki olabilir, İsveç, Norveç belki olabilir, Avusturya belki olabilir. Yoksa genişleme için de talepte bulunan başka kimsesi de yok.

O yüzden genişlemeyi bıraktılar, yeter bu kadar genişleme bize, biz en iyisi bu 12 ülkeyle derinleşme stratejisine girelim filan dediler. Bizim de Gümrük Birliği şeyimiz devam edecek, yani ilişkimiz, daha önceki yaptığımız anlaşmalar devam edecek. Fakat, o sırada dünyada büyük bir hâdise oldu, 20. yüzyılın üçüncü belki en büyük hadisesidir, yani birincine 1. Dünya Savaşı diyelim, ikincisine 2. Dünya Savaşı diyelim ve arkasından Soğuk Harp, üçüncüsüne Sovyetler, Sovyetler Birliğinin dağılması.

1991 civarında artık Sovyetler Birliğinden dağılan yerler ülkeler olmaya başladı. Yani, biz Türk Cumhuriyetleri. Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, altlarda Tacikistan, yukarıda işte Ukrayna vesaire ayrıldılar, Sovyetler Birliğinden ayrıldılar. Daha önce devlet gibi olan, ama o birliğin içerisinde olan doğu ve merkezi Avrupa ülkeleri Bulgaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti Çekoslovakya idi, Çek Cumhuriyeti Slovakya, Macaristan, Polonya vesaire, Baltık'taki üç küçük devlet, İspanya, Letonya filan, bunlar ayrı devlet oldular.

Şimdi o arada bu ani çıktı, 1991 yılında çıktı. Yani, genişlemeyi bıraktık, derinleşelim derken birdenbire bu devletler çıktılar. Şimdi yine Kıta Avrupa'sının entelektüelleri ve devlet adamlarıyla bu yeni devletlerin, Sovyetler Birliğinden çözülen devletlerin devlet adamları ve bazı entelektüelleri dediler ki, bizi dışarıda bırakmayın, bizi de alın. Yani biz bir anlamda, hadi sizinle düşman kamptaydık, ama metazori, yani bu Rusya bizi mecburen öyle etmişti, yutmuş idi. E, bizi dışarıda bırakırsanız olmaz, yani biz de Avrupalıyız. Dinimiz aynı, dilimiz aynı, tarihimiz aynı, iç içe daha doğrusu.

SERDAR AKİNAN- Bu arada peki Turgut Beyin vizyonu ne, yani anlattığınız o dönemde 1983-1987 altın yıl olarak deniyor. Ekonomimiz düzeliyor, bir sürü şey oluyor, Amerika'yla yakınlaşıyor, ama tam bu noktada bu gelişmeler sırasında...

İLHAN KESİCİ- Turgut Beyin buradaki yanlışı şudur: Yani Türkiye onu Turgut Beyin müspeti olarak görür. Ama, benim kanaatim Turgut Beyin yanlışıdır. Turgut Bey 1987 yılında hızlandırarak tam üyelik müracaatında bulundu. Halbuki biz daha henüz Gümrük Birliği aşamalarındayız. Olabilir, fakat Avrupa deminki söylediğimiz genişlemeli miyiz, derinleşmeli miyiz tartışmasına devam ediyor ve Avrupa genişlemeden yana değil o an itibarıyla. Turgut Bey onu çok zorlamış oldu. Türkiye, yani illa da ben tam üyelik müracaatında bulunacağım. Ben o zaman Brüksel'de görev yapıyordum, 1984-1987 yılları arasında Devlet Planlama Teşkilatında Genel Müdürdüm, Koordinasyon Genel Müdürü idim. Böyle bir kadroyu Turgut Bey ihdas etti ilk defa, yani bizim Brüksel'de üç büyük elçiliğimiz vardır. Bir, Belçika Kraliyeti nezdinde normal büyükelçilik. İki, NATO nezdinde büyükelçiliğimiz, NATO'nun da merkezi, Avrupa'daki merkezi Brüksel'de, ona daimî temsilci denir. Üç, Avrupa Ekonomik Topluluğu nezdinde bir büyükelçiliğimiz vardır 1963'den bu yana, ona da daimî temsilcilik denir. Beni de Turgut Bey doğrudan büyükelçilik, ekonomik bir kadro olmadığı için Planlama bünyesine alamadı ama, Devlet Planlama Teşkilatına bağlı olmak üzere bir büyükelçi yardımcılığı kadrosu ihdas etti ve onun ilk görevine giden insan da ben oldum. Yani, bu safahatın bütünüyle içinde oldum.

Oradaki izlenim şu idi, bize bütünüyle, hem siyasî olarak, hem teknik olarak söyledikleri, aman yani bu müracaatta bulunmayın, çünkü biz henüz bilmiyoruz, yani genişlemeli miyiz, yeni bir üye almalı mıyız onu bilmiyoruz. O yüzden sizin için çok erken olur, lütfen müracaat etmeyin, lütfen müracaat etmeyin dediler. Turgut Bey müracaat etmeyi tercih etti. Benim kanaatim iç politika, yani daha sonra geleceğiz. Tansu Hanım 1995'te Avrupa'ya sizi ben soktum, Mesut Yılmaz Bey daha sonra Helsinki dolayısıyla işte Avrupa'nın yolu Diyarbakır'dan geçer ve ben soktum. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan Bey de hükûmeti Avrupa'ya hiç kimse sokamadı, ben soktum filan gibi iç politika malzemesi yapmak niyetiyle yaptığı kanaatindeyim ben.

O yüzden de hemen reddettiler.

SERDAR AKİNAN- Onun sonradan oy olarak yansıması...

İLHAN KESİCİ- Ben hepsinde ters olduğu kanaatindeyim. Meselâ, Turgut Beyin 1987, yani bir evvelki seçimini alalım, Turgut Beyin 1987'deki Anavatan Partisi oyu yüzde 36,5 idi, 1989'da 21.75'e düştü, meşhur 21.75.

Yegâne sebep bu olmaz, ama bence çok önemli unsurlardan biri. Neden böyle oldu? 1995'te Tansu Hanımın Doğru Yol Partisinin 1991 oyu yüzde 27 idi, 1994'te Gümrük Birliğini imzalayan Tansu Hanımın oyu yüzde 19'a düştü. 1999 seçimlerinde Mesut Yılmaz Beyin oyu yüzde 13 idi, zaten düşmüş filan netice itibarıyla ama, onu takip eden, yani size Helsinki Anlaşmasını imzalayan benim demiş olmasına rağmen onun oyu yüzde 5'e düştü, yüzde 5.5'ğa düştü.

Burada önemli şey Avrupa'yla yüz yüze olan tartışmalarda bence bütün taraflar, yani hem gerek Tansu Hanım, gerek Mesut Bey, gerek Turgut Bey Türk halkına olanı biteni doğru anlatmadılar. Yani, yaptığı şeyin ne olduğunu, karşı tarafın asıl ne dediğini, onların ne tür tavırlar aldığını doğru olarak anlatmadılar, çarparak anlattılar. Yani, ufak bir iyilik varsa onu mikroskobun altına koydular, büyüttüler, devasa bir şey ettiler küçücük bir iyiliği. Bizden giden bir şey varsa ve devasa bir şeyse, ki bence devasa şeyler var idi, bunu çok küçülttüler, pire seviyesine çıkardılar. Yani kazanım gibi olan şeyi pireyi deve ettiler, kaybedilen şeyi, deveyi pireye indirdiler. Ama, Türk halkı bunu hissetti. Yani, birinci hatta bütün medyayla, televizyonla, efendim bütün kamuoyunu oluşturan araçlarla siz çok abartırsınız, büyüğü küçültürsünüz filan ama, aradan bir süreç geçtikten sonra Türkiye de bu işleri takip eden kamu bürokrasinde insanlar vardır, üniversitelerinde insanlar vardır, medya dünyasında insanları filan vardır. Bunlar yavaş yavaş bu bilgileri de kamuoyunun önüne başladığı anda itibaren çöker. Aynen şimdi bu 6 ay içinde vesaire olduğu gibi.

SERDAR AKİNAN- Onu da konuşacağız, aslında tam gele gele işte Maastricth ve Kopenhag Kriterleri Zirvesi bunları konuşacağız.

Kısa bir reklam arası verip devam ederiz.

İLHAN KESİCİ- Hay hay.

(Ara)

İLHAN KESİCİ- Maastricth tam oturur evet. Fakat orada da ifade ettim, bundan sonra çok da ederim, sana da bir şükran borcum var yani, şükran duyuyorum daha doğrusu. Bu lâfları Türk kamuoyuna 17 Aralıktan önce söylememiz icap ediyordu.

SERDAR AKİNAN- Evet, İlhan Kesici'yle söyleşimiz devam ediyor. Gele gele 1992'ye geldik, Maastricth ve meşhur Kopenhag. Evet.

İLHAN KESİCİ- Şimdi 1992'yle 1993'ü birbirinden ayırmak lâzım, biraz mahiyetleri farklı. 1992, yani deminki söylediğim komünist blok, doğu bloku çözülmeden o zaman Maastricth Zirvesi yapıldı 1992'de, daha henüz kararlar filan yok. Maastricth Zirvesi ekonomide bütünleşmeyi, çok daha ileri bir bütünleşmeyi temin etmek kararları alan bir zirvedir. Burada denildi ki, ileride meselâ tek paraya geçelim, geçelim, adına tek pazar, çok kuvvetlendirilmiş bir tek pazar, sınırların, gümrüklerin vesaire, neredeyse elimine olduğu, selâm vererek bir ülkeden öbür ülke sınırına mallar, insanlar, sermaye filan geçebilecek tarzda olsun. Bir tek merkez bankamız olur gibi olsun, yani herkesin merkez bankası olsun ama, bir de Avrupa merkez bankası gibi bir şey olsun. Enflâsyonlarımız işte ortalamanın işte bir-iki şeyiyle, teknik tabiriyle ortalama civarında olsun, aman ha enflâsyon yüksek olmasın. Kamu borçları ülkenin ekonomik borçları ortalamanın işte aman ha üstünde olmasın, yani ekonomilerimizi iyi iç içe geçirecek bir şey yapmış olalım, bir anlaşma yapmış olalım. Maastricth budur.

Henüz Doğu Avrupa ülkelerinin genişlemesi yok. Fakat, 1992'den itibaren görüldü ki, yahut gördüler ki biz bu Doğu Blokundan çözülmüş olan devletleri dışarıda bırakmayalım kardeşim, biz bunları alalım, bunları almazsak olmaz. Yani, bunlar da netice itibarıyla bizim kardeşimiz.

Şimdi .... yeni işte muhtemel Fransa Cumhurbaşkanı olacak olan insan bizimle ilgili tabirlerde bulunurken çok hakaretamiz, yani bir başbakan, bir muhtemel cumhurbaşkanı, bir kayda değer parti genel başkanı, büyük bir partinin parti genel başkanın diplomatik üslubuna uymayan lâflar ederken, hemen ikinci paragrafta, meselâ doğu ve merkezi Avrupa ülkelerinden bahsederken o kardeşlerimiz diye bahsetti.

SERDAR AKİNAN- Bu aslında çok önemli bir gösterge.

İLHAN KESİCİ- Çok mühim bir gösterge. Türkiye'nin...

SERDAR AKİNAN- Yani haletiruhiyeyi göstermek adına...

İLHAN KESİCİ- Tabiî, Türkiye'nin yani bunları tabiî kim asıl bize anlatacak; yani biz kıyı kulak işte Fransız televizyonunu takip et, İngiliz televizyonunu takip et, İngilizce çıkan yayınları takip et, onun içerisinden seç, bul. Biz ve bize benzeyen insanlar ancak böyle takip ediyorlar. Halbuki başbakan, Dışişleri Bakanlığı, devletin istihbarat organizasyonları, askerî bürokrasisi, kamu bürokrasisi doğrudan bu imkâna sahipler, ama aslı hükûmet. Hükûmet bize bunu anlatacak. Ey Türk halkı, ey milletin, ey aziz devletin, ey aziz milletin, bak şimdi burada bana bir fena muamele görüyorum ben bu işte, bana farklı bir muamelede bulunuyorlar, ben bunu sevmiyorum, sevemem böyle bir farklı muameleyi. O yüzden sen ne diyorsun, gel seninle bu derdimi bir paylaşayım değil mi? Halkıyla paylaşacak yani.

Bunu yapmak yerine, meselâ bu lâf duyuluyor, Türk televizyonlarında iyi kötü ... bize böyle diyor, öbür insanlara karşı kardeşlerimiz, doğu blokundan, Doğu Avrupa ve merkezi Avrupa ülkelerdekilere kardeşlerimiz, tabir bu. Böyle diyor, bizim Dışişleri Bakanımız, yani ... demecine itiraz edip, ona karşı bir strateji geliştirmesi icap ederken, lâfı yumuşatıyor. Abdullah Beyi televizyonda görüyorum, ya öyle mi dedi, Allah Allah. Meselâ bir gazeteci arkadaşımız soruyor, Allah Allah, essahtan öyle mi dedi, hayır canım öyle dememiştir, öyle demiş olsa bile şu kompleks ne demiştir filan diye kendimiz yumuşatmaya çalışıyoruz. Bu çok daha vahim bir şey. Yani,... söylediğinden bizim kendi başbakanımız ve Dışişleri Bakanımızın ve hariciye bürokrasimizin, yani Dışişleri bürokrasimizin olanı biteni yumuşatarak bize intikal ettirmeleri daha vahim bir şey.

Ama, şimdi biz 1993'e gelelim, tekrar Kopenhag kriterlerine.

SERDAR AKİNAN- Onu bence en sonda genel olarak bu hükûmetin AB konusundaki performansını ayrıca oturup bir değerlendirelim.

İLHAN KESİCİ- Hay hay.

1993'te karar verdiler ki, biz bu Sovyetler Birliğinden çözülmüş olan devletlerle yeni müracaat etmek isteyen başka bazı devletler de olursa onları alalım. Fakat ne yapalım, derinleşmeden vazgeçmeyelim, yani derinleşmeli mi olsun, genişlemeli mi olsun diyor idiler. Fakat, bu derinleşmeden de vazgeçmeyelim, yani o zaman iki ... bir Avrupa olmuş gibi olsun.

Bir, ekonominin bütün icatlarını yerine getirebilenlere gidebildiğimiz kadar derinliğe kadar birleşelim. Yani tek para, tek paranın kullanımı, işte millî paraların ortadan kalkıp tek bir Euroya geçilmesi. Merkez Bankasının, Avrupa Merkez Bankasının kurulması, kuvvetlendirilmesi, Avrupa Yatırım Bankasının kurulması, kuvvetlendirilmesi, bu enflâsyonla ilgili hedeflerin daha rijit hâle getirilmesi, borçlanmayla ilgili yükümlülüklerin daha rijit hâle getirilmesi.

Bir yandan bunu yapalım, bir yandan da yeni üyelerle genişleyelim. Fakat, yeni üyelerle genişleyelim derken demokrasi çok öne çıktı. Sebebi, öbür yeni üyeler 50 yıldır demokrasinin ?d?sini bilmiyor idiler, yani değil mi? Neden demokrasi vurgusu arttı; demokrasinin ?d?sini bilmiyor, sonra Kremlin'in içerisinde totaliter rejimler idi bunlar. O zaman dediler ki...

SERDAR AKİNAN- Kopenhag siyasî kriterleri...

İLHAN KESİCİ- Kopenhag siyasî kriterleri, ekonomi zaten öbürlerinde vardı bildiği gibi bir, Kopenhag siyasî kriterleri, demokrasi ve insan haklarına daha yüksek bir vurgu yapan bir kalemde yer almıştı.

Bunu bütün dünyaya ilân edelim, bütün dünya dediği Avrupa ülkelerine, yani genişlemeye bahse konu olabilecek, içeriye girmesi konu olabilecek olan ülkelere ilân edelim. Kriterlerimiz bunlardır, şablonumuz budur, kendin girmek istiyorsan buna kendini uydur biz sana hüsnükabul göstereceğiz. Buna uydurman hâlinde kendini biz sana hüsnükabul göstereceğiz.

Bu 1993'le 1997 arasında konuşuldu, tartışıldı, konuşuldu tartışıldı, 1995 yılından itibaren merkezi ve Doğu Avrupa, yani eski komünist bloktaki ülkeler müracaat etmeye başladılar. Bunların, yani bu son 10 girenin meselâ 6-7 tanesi 1995 yılının sonunda müracaat etti, birkaç tanesi 1996 yılında müracaat etti. O zamana kadar müracaatlar da yok. Halbuki bizim serüveniz nerede; 1959, 1963, 1970, oradan itibaren geliyoruz.

Şimdi bunlar müracaatlarını yaptılar, bir kısmı ... ikinci yarısında müracaat etti. Çek Cumhuriyeti, Slovenya. 1997'de karar zirvesi olarak Lüksemburg Zirvesi yapıldı, Aralık 1997. Avrupa'nın, Avrupa o zaman arada ve 1995'te 3 ülke daha girdi şeye, sisteme, 12'diydi oldu 15 falan. Bu 15 ülke toplantı dedi ki, biz bize 1995'te 1996'da müracaat eden ülkeler şu ülkelerdir, Türkiye'nin de geçmiş bir müracaatı var önce reddettiğimiz, 1989 reddettiler bir müracaatı var, onu da koyalım işin içine bunları değerlendirelim.

Karar. Bu 12 ülke evet, yani 1995 ve 1996'da ilişkiye girmiş olan ülkeler, 1 sene önce ilişkiye girmiş, ona evet seni biz Birliğe alıyoruz, sen yeter ki şu şartları yerine getir filan dedikleri. Türkiye'ye hayır çıktı bu. 1997 çok önemli bir şeydir, önemli bir hadisedir. Türkiye'ye ölçtüler, biçtiler dediler ki hayır Türkiye Avrupalı değil. Netice itibarıyla buna gücenilir mi, hayır gücenilmez Türkiye bakımından, kızılabilir mi, hayır kızılmaz. Adam coğrafi olarak, Avrupa'nın bir coğrafyası vardı, Türkiye coğrafyası Avrupa coğrafyası değildir, Avrupa'nın bir kültürü vardır, kültürün alt birimleri var tabiî yani; tarih var, dil var, din var vesaire, sosyal hayat var. Bu da Avrupalı değildir, bunu böyle demeden ama, zaten demeye ihtiyaç kalmadı, sonra sülfüle olur bu lâflar. Bunu demeden Türkiye'ye hayır dediler.

Türkiye buna itiraz etti, yani dedi ki, yahu çok ayıp olmuyor mu yani, netice itibarıyla biz 1960'dan beri bu işi devam ettiriyoruz. Gelmiş ekonomik organizasyonun en geri aşaması olan Gümrük Birliğinde de karşılıklı gümrüklerimiz sıfır, yani benim mallarım sana sıfır gümrükle giriyor, senin malların sıfır gümrükle giriyor, bu kadar da ileri getirdiğimiz bir hâdise var. Bunu etmeyin tutmayın filan dedi ama, o çok lâf anlayacak bölüm değildir.

Orada bir şey ortaya çıktı, Amerika'da Clinton administration'u, yönetimi başta idi ve bana göre, yani Amerika'nın mutasavver yeni dünya düzeni, yeni dünya plânı vesaire o sıralar yavaş yavaş belirginleşiyor idi. Amerika bu noktadan itibaren, yani o zamana kadar, yani 1997'de filan sessiz kalan Amerika Türkiye'nin lehine olmak üzere bu Helsinki sürecinde 1998 ve 1999'da Avrupa'nın üstünde müthiş bir baskı uygulamaya çalıştı. Yani, şimdi bazen denir ki, işte Amerika Truva Atını sokmak istiyor vesaire filan, o öyle değil tabiî ama, öyle tecrübe edilebilecek olan tarafı da olmakla birlikte Amerika müthiş bir dünya diplomasisiyle Türkiye'nin lehine ağırlık filan koyunca o zaman 1999 Helsinki'ye gelindi. Denildi ki, Helsinki'de dediler ki, doğru ya, yani 1963'ten beri sizinle ilişkimiz var, şimdi dünyanın hali de ortada, sizinle hatta en geri seviyede yeni alacaklarımızın hiçbiriyle olmayan halimiz filan da var, efendim biz sizi...

SERDAR AKİNAN- Ben burada parantez açabilir miyim? Burada hep konuşuldu, Gümrük Biriliğinde Türkiye'nin çok ciddî finansal kaybı vardır, alması gereken bir miktar para vardır, alamamaktadır. Onun boyutları dışında bir parantez açsak nedir bizim orada kaybımız?

İLHAN KESİCİ- Şimdi Gümrük Birliği müzakeresi bilen bir başbakan, yani 1995'te nasılsa Gümrük Birliği konuşuluyor ya, yani o 1973 artı 22 yıl, eşittir 1995 itibarıyla hadiseleri bilen bir başbakan, hadiseyi bilen diğer siyasî heyetler. Yani o zaman bir koalisyon hükûmetiydi, meselâ Cumhuriyet Halk Partisi de Başbakan Yardımcısı idi. Tahmin ediyorum Murat Karayalçın Bey Başbakan Yardımcısı idi.

Bunlar bu dosyaya hâkim insanlar olmuş olsalar idi Gümrük Müzakeresinde şu konuşulacaktı: Biz dedik ki en son bizim ilişkilerimiz 1980 İhtilâli ve Yunanistan'ın tam üye olarak girmesinden itibaren bozuldu, o zamana kadarki hükümler darmadağın oldu.

O hükümler şu idi: Yani, biz bir-iki yıl gümrük indirimlerimizi yerine getirmedik, orada eksiğimiz gediğimiz var. Avrupa işçilerin serbest dolaşımıyla ilgili bir hüküm vardı, çok kuvvetli bir hükümdür. Onu izin verirseniz, yani bu çok konuşulan bir şeydir ama, Türkiye'nin de bilmediği bir şeydir. Bu ne tür bir haktır diye.

SERDAR AKİNAN- Hep biz bunları konuşuyoruz konuşuyoruz, ne belge var, ne bir şey var, şu saatte böyle olmuş bu saatte böyle olmuş gibi. Bu anın hazır belgesi...

İLHAN KESİCİ- Şimdi bu 1970, yani hatta bu Avrupa Birliğinin şeyidir, resmî gazetedir. Yani, bu resmî gazete. Bizim nasıl resmî gazetemiz var, onların da resmî gazeteleri var. Bu meşhur odur. Bunun içerisinde Türkiye ile ilgili olan bir bölüm, yani Ankara Anlaşması, yapılmış olan Karma Katma Protokol, Ek Protokol ve bunları tamamlayan birtakım protokoller, ne kadar şey varsa tamamı bunun içinde.

SERDAR AKİNAN- Resmî gazete.

İLHAN KESİCİ- Resmî gazete. Şimdi bunun işçilerle ilgili olan bölümü, şimdi bölüm 3, ?Moment to persons services,? insanların ve servislerin, hizmetlerin serbest dolaşımı, daha doğrusu dolaşımıyla ilgili. Chapter 1, bölüm 1, workers, madde, ... 36. Şimdi bu şunu diyor. Bağışlarsanız İngilizce'sini de biraz yavaş yavaş okuyorum.

Geliyor geliyor, ?And Turkey shell be security I programme stage is? yani aşamalardan geçmek üzere, ?... set aut in .... Association.? Burada nokta koyalım. Yani, asosiyal ortaklık anlaşması 1963 Ankara Anlaşmasıdır. 1963 Ankara Anlaşmasının 12'nci maddesinin icabınca ne zaman yürürlüğe girdi burdu? 1963'te imzalandı, 1964'te yürürlüğe girdi.

Peki ne olacakmış? ?Between the and .... twelve,? 12'nci yılın sonunda, yani 1964 artı 12 yıl, eşittir 1976, 1976'nın sonundan itibaren başlamak üzere, yani 1977 yılından başlamak üzere ?.....? 10'uncu yılı, 12'nci yılının sonundan itibaren başlamak üzere, yani 1977'den 22 yılın sonuna kadar, yani 1964 artı 22 yıl eşittir 1986'nın sonuna kadar, yani 1987'nin başına kadar, başındaki özneyi söylüyorum şimdi, ?......? bilmem ne. Yani, ne diyor? Diyor ki, serbest dolaşım aşamalardan geçerek, ama ne zaman? 1976, 1977'nin başıyla veya 1976'nın sonuyla 1986'nın sonunda tamamlanmak üzere peyderpey tam dolaşıma geçilecektir.

Şimdi bu bizim NATO üyeliği filan dediğimiz şey var ya, yani 1957'de Amerika Birleşik Devletleri tam eşit statüde yaptığımız bir anlaşmadır filan dedik. Bunun kadar kudretli bir hüküm 1900 işte 1960 derseniz 1960, 1970 derseniz 1970, 1980 derseniz 1980, hiçbir cumhuriyet hükûmeti veya hiçbir Türk, yani hükûmetler arası tefrik yapmak istiyor filan değilim de. Bundan daha ileri bir şey elde etmiş filan değiliz yani. Bu çok ciddî bir hâdise.

Bunu Turgut Beyin demin müracaatıyla ilgili şey yaptık, yani sert tabir kullanmayı da sevmiyorum, istemiyorum filan ama, Turgut Bey müracaat ederken bu serbest dolaşım Avrupa'nın tüylerini diken diken eden o zaman itibarıyla, bu serbest dolaşım hakkı ama, bu da bir uluslar arası hukuk. Yani, ben Avrupa'ya bazen çok kızarım. Ama, netice itibarıyla hukuk olduğu zaman, yani orada da kıvırmaları zordur. Yani...

SERDAR AKİNAN- Orada güçlü madde var yani, çok güçlü bir madde var.

İLHAN KESİCİ- Turgut Beye ihdas ettirdiler ki, bak kardeşim yani bu serbest dolaşım, merbest dolaşım, Turgut Bey ben bunda ısrarcı olmayacağının sözünü bence hem şifahi olarak verdi, yazılı olarak verdi mi vermedi mi onu bilmiyorum, ama şifahi olarak verdiği kesindir. Efendim ve onlar rahat nefes aldılar.

Şimdi şaşıp yanılıp da ?onlar bakımından- 1960 ve 1970 Ek Protokolüyle vermiş oldukları bu büyük şey, imtiyaz, bu büyük hak bir münasebetle Turgut Beyin bu sevdası, uzun ince yol sevdası münasebetiyle tamamen ortadan kalkmış gibi, ama hukuk henüz yok.

Türkiye takip etmedi bu işi. İkinci takip etmediği şey bu aşama içerisinde aksayan bölüm, malî protokolü. Yani, biz dördüncü malî protokolü 1980'de almamız lâzım idi, 1985'te beşinci malî protokol, 1990'da altıncı malî protokol, 1995'te yedinci malî protokolü almamız lazımdı. Yaklaşık bu başlangıçta 1 küsur milyar dolar dört, 2 küsur milyar dolar beş, 3-4 küsur milyar dolar altı, 5-6 milyar dolar da yedi olmak üzere normali 10-12 milyar dolarlık bir paket 1980'le 1995 arasında gelmiş olması lâzım idi, yine bu şeyde Katma Protokolde var....

SERDAR AKİNAN- Ama Yunanistan'ın vetosuyla.

İLHAN KESİCİ- Yunanistan bunların tamamını veto etti. Şimdi geldik 1995'te. 1995'te müzakere açıldığında, demin zamanın Başbakanı ve Başbakan Yardımcısının ve Türkiye eliti denen bir şey varsa eğer şimdi demesi lâzım gelen, olması gereken pozisyon şuydu: Bak kardeşim şimdi biz zayıf ekonomiyle kuvvetli ekonomiyi birleştiriyorduk Gümrük Birliğinde tamam. Sizin de, yani bizim de kabahatlerimiz oldu, yani ihtilâl yaptık bu bir kabahattir bizim için, işte 1978'de gümrük indirimlerini askıya aldık, bu bir kabahattir bizim için, sabıkadır. Biz bunları yapmadık, siz de dört tane malî protokol bana verecektiniz, vermediniz, işçilerin serbest dolaşımıyla ilgili birtakım şeyler, birtakım değil tam bir şey verecektiniz vermediniz. O yüzden gel şimdi bunu sizin eksik kalan yükümlülüklerinizle, bizim eksik kalan yükümlülüklerimizi yeni baştan bir gözden geçirelim ve işte bunun icabını yapalı5m.

Türkiye o zaman iyi bir mücadeleci Türkiye olmuş olsa benim kanaatim, eğer ya Gümrük Birliğine girmez idi, bu Gümrük Birliğine girmemek onların marifetiyle girmemesi olurdu, Türkiye için belki daha hayırlı olurdu yani. Böyle girmektense öyle girmemek daha hayırlı olabilirdi yahut da Türkiye iyi bir müzakerecilikle hem işçilerin serbest dolaşımıyla ilgili yeni birtakım haklar, hem malî protokollerle geçmiş haklarımıza ilaveten malî protokollerle ilgili birtakım haklar elde ederdik, hem de tam genişleme strateji başlamış idi, yani işte biz 1995'te bunu imzaladığımızda Bulgaristan, Romanya, Macaristan vesaire bir kısmı müracaat etmiş tam üyeliğe, bir kısmı henüz müracaat bile etmemiş idi. O zaman kuvvetli bir şekilde derdik ki, biz bu Gümrük Birliğine giriyoruz, bu anlaşmayı da imzalıyoruz, ama bak işte ne zaman bu ülkelerle ilgili bir genişleme kararı alacak isen, onlarla tam aynı statüde olmamız lazımdı.

Bunu alabilir miydi Türkiye, bunu yapmalıydı bir kere, bunun için bunu müzakere masasına getirmeliydi. Ama, Turgut Beyin yaptığının bir benzerini Tansu Hanım, yani Avrupa'ya sizi ben soktum, yani sanki Gümrük Birliği imzalanmazsa onun için çok eksi puan alacakmış iç politika bakımından filan düşüncesiyle tahmin ediyorum ben, bu benim tercümem, başka türlü bir şey söyleyebilirim, ama eksik kalacakmış filan gibi düşünerek illa de her ne olursa olsun bunu yapayım, bunu yapayım filan dedi, imzalandı.

O imzayla birlikte bizim şurada karar altına almış olduğumuz serbest dolaşım hukuken bütünüyle biz reddetmiş olduk, ondan vazgeçmiş olduk. Malî protokolleri bütünüyle reddetmiş olduk, efendim ve onlardan vazgeçtiğimizi...

SERDAR AKİNAN- Zararımız ne kadar bugün itibarıyla?

İLHAN KESİCİ- Bence çok yüksek.Şimdi bugün itibarıyla hadiseye şöyle bakalım. Daha doğrusu bu tam ölçülmez, yani Gümrük Birliğine girdik, gümrükler, sıfır gümrükle Avrupa malları Türkiye'ye geliyor. O yüzden Türkiye alt yapısında ve bazı firmaları rehabilite de edebilir. Yani, yaşayan yaşar yaşayamayan ölür, yaşayanlar kendilerini böyle bir Gümrük Birliğine hazır hâlde canlı tutabilmek için daha üstün gayret sarf etmek mecburiyetinde kalır, bu da ekonomik bir kazanımdır filan, ama bunun içinden çıkılmaz. Daha doğrusu çok uzun bir programla çıkılabilir.

Fakat, şöyle bir, biraz bakkal hesabıyla çıkılabilir. Biz Gümrük Birliğine girmeden önce Avrupa Ekonomik, yani Avrupa Birliğindeki taraflar dış ticaret hadlerimize bakarız, dış ticaret dengemize bakarız, bizim yaklaşık ihracatımız ve ithalatımızın da yüzde 50'si Avrupa Birliğiyle ilgilidir. Aşağı yukarı artı eksi sıfır gibidir. Yani, bizim onlardan aldığımız, yaptığımız ithalatla bizim onlara yaptığımız ihracat birbirinin dengi gibidir. Bazı ülkelerde ihracatımız fazladır işte filan. Birbirinin dengi gibi. En kötü hâlde de 1 milyar dolar açığımız vardır dış ticaret açığımız Avrupa'yla yaptığımız.

Şimdi bugün bakalım, yani bugün itibarıyla bakalım. 2002, 2003, 2004, isterseniz 2000...

SERDAR AKİNAN- Ben tam da bunu merak ediyordum.

İLHAN KESİCİ- Evet, 15 milyar dolar.

SERDAR AKİNAN- 15 milyar dolar.

İLHAN KESİCİ- 15 milyar dolar açığımız var. Yani eşit gibiyken, dış ticaret dengemiz eşit gibiyken şimdi 15 milyar dolar yıllık açığımız var.Şimdi bunu 2004, 2004'ü 4, 3, 2, 1, 0, 5 yıl burada. 6, 7, 8, 9, 4 yıl da burada, demek ki 1995'le 2004 arasında 9 yıllık bir hâl var, bu 9 yılda her biri 15 milyar dolar değildir, 1996'da daha azdır, 1997'de daha azdır, 2004'te daha çoktur. Ortalama 8 milyar dolara alalım, yani oluşan dengesizliği, 9'la çarpalım, 7 kere 9 72, demek ki 70 ila 100 milyar dolar Gümrük Birliği dolayısıyla Türkiye dış ticaret açığı veriyor.

Peki bunun maliyeti sadece 70 ila 100 milyar dolar mı olur? Hayır. Biz bunu finanse edebiliyor muyuz; kendi başka ekonomik aktivitelerimizle? Hayır. Neyle finanse ediyoruz? Dış borç kullanarak finanse ediyoruz. Bu dış borca ne yapıyoruz ayrıca? Yani hem dış borç, hem de sıcak para lânse ediyoruz. Normalin çok üstünde bir faiz veriyoruz. O zaman bunu şöyle bir hüküm cümlesi söylemek iktisadî anlamda ters olmaz.

Gümrük Birliği, yani hazırlıksız, iyi müzakere edilmemiş, Türkiye'nin haklarını, insanlarını iyi gözetememiş olan bir Gümrük Birliği ve bugüne kadarki gelen münasebetler Türkiye'nin iktisadî kaybını dış ticaret açığı ve bunun finansmanında kullandığımız borçlanma, faiz, sıcak para girişi vesaireye de bakarsak 100 milyar dolar civarında bir yük, ilave bir yük 9 yılda veya 10 yılda 100 milyar dolarlık bir yükün altına girmiş olduğumuz söylenebilir.

SERDAR AKİNAN- Peki İlhan Bey, aslında en sıcak bölümü bugüne geldik. Kısa bir reklam arası verelim, ondan sonra AK Parti iktidarını konuşalım.

İLHAN KESİCİ- Hay hay.

(Ara)

SERDAR AKİNAN- Evet, Sayın İlhan Kesici'yle söyleşimize devam ediyoruz. 1999 Helsinki Zirvesinde kalmıştık.

İLHAN KESİCİ- Evet, oradan buraya doğru gelelim.Şimdi normal olarak 1997'de reddettiler, 1999'da evet dediler. Fakat bu evet bir garip evet oldu, yani orada Amerika Birleşik Devletleri ve Clinton administration'u. Şimdi Clinton'un ?....? kitabı da çıktı, hatırat veya yönetimiyle ilgili olan bir şey. Onun Türkiye ile ilgili bahislerine filan bakıldığında da orada diyor ki, neredeyse ben wording'ini ben yazdım diyor. Yani, kelimelendirilmesi benim elimden çıktı filan. Bunu ayrıca bir konferansında da, Amerika'da yaptığı bir konferansta da bir münasebetle söyledi.Şimdi, direkt burada Amerika 1997'de devreden Avrupa'ya bizi orada Helsinki'yi imzalatan iradenin en önemli faktörü Amerika. Müspetinden olmak üzere söylüyorum, yani şimdi aralarındaki ilişkiler farklı olmak üzere.

Şimdi Helsinki'de öyle bir şey oldu ki, ona rağmen, yani kaç üye kabul ediyorlardı 1997'de; 12. Demek ki Türkiye'yi de Helsinki'de eşit muamele edecek olsalar 13 üye aynı kulvarda yürüyecekler, aynı müzakerelere başlayacaklar, efendim aynı zaman dilimi içerisinde yükümlülüklerini yerine getirenler üye olacak, böyle demesi gerekir, halbuki bunu demedi. Yani bir paragrafta bir yerde diyor ki, Türkiye'ye de aynı kriterlerle muamele, Türkiye'ye de aynı kriterlerle muamele yapılacaktır diyor ama, başka bir yerde 12 artı 1 gibi, yani öbür 12'si başka bir kulvardan yürüyor, Türkiye başka bir kulvardan yürüyecekmiş filan gibi bir muamele.

Benim o zaman da itirazım vardı bu işe, çünkü bu şunu beraberinde getiriyor: Farklı bir muamele. Uluslar arası münasebetlerle bir farklı muameleye tâbi tutulmaya başladığı andan itibaren sistem çöker. Yani, uluslar arası ilişkiler, devletler arası ilişkiler çok da bilinen atasözü hâline gelen bir sözdür ama. Nedir? Karşılıklı ilgileriniz ve menfaatleriniz olacak birincisi. İki, ?....? diye kudretli bir lâf var. Bu amentüsü gibidir uluslar arası ilişkilerin, yani karşılıklı saygı. Karşılıklı saygı yoksa herhangi bir müzakerede, herhangi bir işte bunun ölçüsü eşit muamele etmektir. Yani, biz neden meselâ sabahtan beri NATO eşit muamele diye NATO'yu öne çıkarıyoruz. Orada işte karşılıklı bir saygı var, Amerika Birleşik Devletlerinin hakları hukukları neyse Türkiye'ye verdikleri haklar hukuklar da odur. Tamam karşılıklı saygı. Helsinki bu karşılıklı saygı işini biraz bozan bir şeydir. Yani, her ne kadar 6 Ekimden çıkan, yani bu en son çıkan...

SERDAR AKİNAN- Orada Başbakan Ecevit, Mesut Yılmaz var, Devlet Bahçeli var, aslında bir koalisyon...

İLHAN KESİCİ- Tabiî üçlü koalisyon.

SERDAR AKİNAN- Orada Bakanlar Kurulu hikâyesi var bir de.

İLHAN KESİCİ- Evet, o Bakanlar Kurulu çok meşhurdur, o Hürriyet Gazetesinde aklımda kaldığı kadarıyla 18, 19, 20, 21 Ocak, yani bu Aralığın ortasında Helsinki yapıldı, aradan 1 ay geçtikten sonra Metehan Demir, Ercan Uygur veya ona benzeyen soyadı olan bir arkadaşımız, bir arkadaşımızın daha var isimlerini şimdi hatırlayamadım. Üçünün birlikte dört tam gün dört tam sayfa olmak üzere Hürriyet Gazetesinde çıkan o Bakanlar Kurulunu anlatan müthiş bir yazı dizisi var. Internetten de yeniden bulunabilir, ben buraya gelmeden evvel de yeniden o işlere filan bir baktım, yeniden hafızamı tazeledim. Zaten kaydetmişim onları filan da.

Orada şöyle bir manzara: 6-6.5 saatlik bir Bakanlar Kurulu toplantısı, bu farklı muamele, Kıbrıs'ın da ucu var orada, yani Kıbrıs'la ilgili bizden birtakım hükümler getiriyorlar. Helsinki anlaşmasının içinde olmamakla beraber yanında bir Kıbrıs lâfı filan var bizi rahatsız ediyor.

İki, Ege adalarıyla ilgili, yani 6 mil, o 6 mil olsun, 12 mil olsun, 10 mil olsun, Ege hava sahasıyla ilgili, karasuları, continental, kıta sahanlığı, kayalıklar, adacıklar, kayalıklar vesaire. Bunlarla ilgili de bizim Yunanistan'la aramızda sıkıntılar filan var, daha doğrusu müzakereler devam ediyor. Bunlar araya sıkıştırılır gibi de olduğu için Dışişleri bürokrasisi bence muhtemelen ömürlerinde veya son epey bir 10 yılın ömürlerinde Dışişleri bürokrasisi Bakanlar Kuruluna bu metnin imzalanmaması icap ettiği tarzında bir tavır aldı, iyi bir tavır.

Dışişleri Bakanı İsmail Cem Bey kendi kadrosu, Dışişleri bürokrasi buna itiraz eder gibi olduğu için Bakanlar Kurulunda da bu istikamette tavır aldı. Bülent Ecevit de çekimser. Dur bakalım dinleyelim. Ateşli taraftarı Mesut Yılmaz bey, o her ne olursa olsun bu anlaşma imzalansın filan diyor. Devlet Bahçeli Bey bütünüyle suskun, hiç konuşmuyor 6-6.5 saatte, bir yerde konuşacak hakkını teslim edelim. Süleyman Bey Çankaya'dan şeyi takip ediyor, Bakanlar Kurulunda olanı biteni takip ediyor. Bakıyor ki, ben de çıkmaza girer gibi oldu iş, Jaques Chirac'la, Fransa Cumhurbaşkanıyla bir telefonla konuşuyor, sonra o telefonla konuştuğunu Bakanlar Kurulunda Bülent Ecevit Bey Başbakanı arıyor, telefonla konuşuyor ve neticede diyor ki, bunu imzalayın bitsin bu haliyle.

Onun gecesinde hatırlarsanız işte Verheugen geldi gece saat 3'te, İsmail Cem Bey gitti havaalanında karşıladı, işte o toplantılar vesaire bir şeyler, yani garip garip işler daha doğrusu böyle dünya uluslar arası münasebetlerinde olmayan. Fin Cumhurbaşkanı, Fin Başbakanı o zaman Avrupa Parlamentosu başkanı veya geçici başkanı, dönem başkanı, Finlandiya Başbakanı bir mektup yazdı, bir sayfalık bir mektup. Güya bunlar bunun mütemmim cüzi değildir, öyle almayın filan gibi. Ama, bu mektup resmî miydi, gayri resmî miydi, anlaşmanın içinde mi sayılır, hayır kenarında mı sayılır tartışmalarını filan da Türkiye yaşadı. Bu tür garabetler yani.

Ama, ondan sonra Süleyman Demirel Beyin Cumhurbaşkanı olarak Bakanlar Kuruluna müdahalesiyle Helsinki imzalandı, Bülent Ecevit Bey en son tekrar parti genel başkanlarına bir tur daha sordu, kendi çekimser, Mesut Yılmaz bey, evet, kendi kanaatini de söyledi. Bu durumda madem ki Süleyman Bey de, Sayın Cumhurbaşkanı da evet dedi, ben de evet diyorum. Devlet Bahçeli Bey siz ne dersiniz? 6,5 saatlik konuşmanın yegâne satırı, ?Münasip görünüyor efendim.? Hatırlarsınız gazetelerde de çıktı yani bu tabir o zaman, münasip görünüyor efendim.

Aslında o kadar münasip de bir şey değildi. Ama, şu andaki 6 Ekimde çıkmış olan en son halden elbette daha iyi bir hâl olarak söylemek lâzım.

SERDAR AKİNAN- 6 Ekim peki nasıl bir tablodur?

İLHAN KESİCİ- Şimdi 6 Ekim çok saygısız bir şey, bir metin. En saygısız bölümü şurada iki tane, yani bu 6 Ekim ve üç tane rapor çıktı. Bir, gelişme raporu dediğimiz rapor, 186 sayfa İngilizce'si. İki, ?...? dedikleri, yani ekonominin, ekonomiye etki ve ekonomilerin etkileşmeleri çalışması denilen 52 sayfalık bir rapor. Üç, bu ikisinin özeti mahiyetinde 19 sayfalık bir rapor. Demek ki, 186 artı 52, 238, 20 daha ekleyelim, 258 sayfalık bir bütün olarak çıktı.

Sonra bunun üç sayfalık özeti var. Birisi o zamanki komisyon başkanı Prodi'nin Avrupa Parlamentosunda efendim komisyonun kanaatini ifade ettiği Avrupa Parlamentosunda yaptığı konuşma, üç sayfalık bir şeydir bu. Bir de yine bunun özeti mahiyetinde olan komisyonun Türkiye'yle müzakerelerin açılması istikametindeki tavsiye raporu. Üç sayfa.

Şimdi bunları İngilizce, Avrupa Birliğinin sitesinde İngilizce metinleri var, ama Türk Dışişleri Bakanlığının sitesine giriyoruz, bir de bizim Avrupa Birliği Genel Sekreterliği sitemiz var internette. O siteye giriyorsun diyor ki, bu raporları okumak isteyenler, bu raporların Türkçe tercümelerini okumak isteyenler işte filan pdf dosyasına yüklenmiştir, Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan gayriresmî tercüme filan şeydedir, linktedir diyor. Linke basıyorsunuz, tık, boş, böyle bir şey yok. Allah Allah yani yanlış mı görüyorum, burada işte linkte, linkin adresini filan veriyor, ona basıyorsunuz Türkçe yok, ona basıyorsunuz Türkçe yok. Ne zamana kadar 1 hafta öncesine kadar. Yani 1-1,5 ay Türk Dışişleri Bakanlığı ve Türk Başbakanlığı, Türk Hükûmeti Türk milletinden, yani sadece Türk milletini İngilizce bilen insanlar sayarsak amenna, onlar Avrupa Birliği sitesinden girip bu İngilizce metinleri okurlar, bizler meselâ. Ama, Türkiye 70 milyon, 70 milyon insana Türkçe tercümesini bu sitelere koymadılar. Bu şundan dolayı koymadılar: Türk milleti bunun okur da anlar ise vay geldi bu hükûmetin başına.

Çünkü, şimdi buradan meselâ tavsiye raporu üç sayfa şu, Prodi'nin Avrupa Parlamentosuna sunduğu şey, basın toplantısı ve Avrupa Parlamentosunda yaptığı konuşma üç sayfa bu. Bunun üç yerinde, yani üç sayfada dört kere katiyen bu üyeliği garanti etmez, Türkiye'ye açtığımız, yani Türkiye'ye tavsiye ediyoruz, yani komisyon diyor ki, evet Türkiye'de tam üyelik müzakereleri başlayabilir diyor. Fakat, yani bu bize Ahmet Beyi nasıl bilirsiniz dersiniz, çok iyidir, kaşı böyledir, gözü böyledir, yürüyüşü böyledir, edası böyledir, bir de ondan sonra amma gelir, adamı yerin dibine batırırsınız yani.

Şimdi Prodi'nin Avrupa Parlamentosunda ladies, gentlemen, baylar, bayanlar, beyefendiler filan, hanımefendiler filan geliyor, ?....? komisyonun bugünkü tavrı evettir. Değil mi, değil, tamam bak yüreğim soğudu. Hemen altına geçiyor, ?...? bununla beraber. Şimdi burada ip kopmaya başladı, ?...? Şimdi Sayın Başbakan tabiî bu işlerin tamamının bir şeyi olmadığı için, ?...? kalifiye, sanki daha kaliteli bir yer gibi algılıyor değil mi? Meselâ, ... daha kalifiye filan bir, kalifeye işçi, kalifiye memur, kalifiye usta filan deriz ya biz, üstün, daha üstün bir yer. Halbuki ?...? demek şartlı evet demek. Allah Allah ya bu şartlı evet ne demek yani? Şartlı evet diye dünyada bir şey mi var. Yani, evet evet, hayır hayır, belki belki, şartlı evet ne demek yani?Şimdi bu üç sayfada hemen birinci paragrafından başlamak üzere şurada ne diyor, ?.....? ucu açık proses. Ya böyle bir şey var mı? Bunu ... proses? Hayır. Bulgaristan hayır, Romanya hayır, Çek Cumhuriyeti hayır, Slovakya hayır. Başka ne var? İşte sayalım yani adlarını, şurada bende müracaat tarihleri itibarıyla var. Romanya hayır, Bulgar Slovakya hayır, ... hayır, Estonya Hayır, Litvanya hayır, Bulgaristan hayır, Çek Cumhuriyeti hayır, Slovanya hayır, Malta hayır, Kıbrıs hayır, Macaristan hayır. Ya bunlara hiç ?...? demediniz de yani ne oluyor da bize bir tek böyle bir şart.

SERDAR AKİNAN- Burada tabiî sizi rahatsız eden şey.... niye beni ayırıyorsun.

İLHAN KESİCİ- Ayrımcılık, ayrımcılık yapıldığı andan itibaren Serdar Bey uluslar arası hukukta bütün dünyadaki şu devletler bir... devlettir, meselâ şu başka bir... Bunu ucu, onlar ucu açık diyorlar ya, ben dibi açık diyorum ona. Bu nereye kadar bu ayrımcılık devam eder onun dibi bulunmaz.

Bir kere bunu insan Allah'tan korkar diyeceği geliyor yani, şeyde üç sayfada üç kere bu üyelik garantisi değildir, her an kesilebilir, her an geçici olarak kesilebilir veya daimî olarak kesilebilir. Ya bu gözünün içine, şimdi ben bu rapor çıkıncaya kadar Avrupa'nın tavrını şöyle bekliyordum. Ne kızı verecekler ne dünürü küstürecekler. Bizim Türk köylüsü değil mi. Ben de o Köse yaylarında doğdum büyüdüm, oradan geliyorum, işte 2500 metre dağdır Sivas'ın Zara'sında Köse Dağ. Efendim, halbuki bizim köylümüz meselâ bir ev bir kız istemeye gider, yani şu sebepten bu sebepten kızı vermeyecek gibi olursunuz. Ama, köy diplomasisi şudur: Ne kızı ver ne dünürü küstür. Madem kızı vermeye gönlük yok, gelen dünürü de hakaret etme, gelen dünür iyiliğiyle yani değil mi?

SERDAR AKİNAN- İkramda bulun.

İLHAN KESİCİ- İkramda bulun, yemek yedir, izzetle, ikramda vesaire, ama kızını verme istiyorsan tamam.

Ben bu 6 Ekime kadar, bu rapor çıkıncaya kadar Türkiye'ye ne kızı verirler ne dünürü küstürürler diye düşünüyor idim. 6 Ekim kızı vermeyecekleri belli, bize bir de neredeyse ya kardeşim sen, yani aileler öyledir ya, sen kendi hâline bakmadan nasıl gelip ağanın kızını istersin filan, zenginin kızını, filan varlıklı adamın kızını veya filan profesörün kızını, bu halinle nasıl gelir istersin diye bir bir kere yüzlerine söylüyor yani. Bir çay ikram edeyim sana filan diyor ama, bunu da söylüyor. Sen bizim, yani hangi yüzle bizim kapımıza gelir de kızımı istersin filan. 6 Ekim bu demek.

Şu anda, son 10 günde olan biten bir de kovmadıkları kaldı. Kardeşim ne kızı ya, yani sen, sana nişan yaparım belki söz keserim ama, bak sözde şunları şunları yerine getireceksin, arkadan nişanı, nişan olabilir de olmayabilir de. Ağlayacak gibi olursa şurada evler, burada bağlar, burada bahçeler, bilmem neler isteriz, ama katiyen bilesin ki, yani bu sözde, nişan da bu işi evliliğe götürmeyebilir, bu evlilik hiç olmayabilir, 10 sene sonra da olmaz, 20 sene sonra da olmaz, 30 sene sonra da olmayabilir. Ben sende en ufak oğlanda veya ailemde en ufak bir hâdise gördüğüm zaman gözünün üstünde kaşın ver derim, ben bunu bütünüyle bitirebilirim. Bu metin bu metin.

SERDAR AKİNAN- Peki ama bunun rahatsızlığını, yani bu son 10 günün rahatsızlığını hükûmetten görmek de mümkün oldu. Başbakanın birçok yerde söylediği gibi şeyden dolayı dedi, hani döneriz sırtımızı gideriz noktasında çıkışları var.

İLHAN KESİCİ- Evet ,bu bölümü çok icapsız, yani Başbakan eğer şu deminki saydığımız safahata, yani normal olarak bir ülkenin başbakanı, kara kaş kara göz için epeydir Türkiye başbakan seçiyor da. Yani, siyasî parti sistemi, seçim sistemi itibarıyla o tür işler filan oluyor da. Bu tabiî bizim kabahatimiz, yani yoldan geçen adamı başbakan edebiliyor bizim sistemimiz. Yani, Mesut Yılmaz Bey sadece Anavatan, tesadüfen Anavatan Partisi iktidarda idi, Anavatan Partisinin genel başkanlık mücadelesi oldu, 600 tane Anavatan Partisi delegesi parti genel başkanı seçtiği anda Türkiye'ye başbakan seçmiş oldu.

Profesör Tansu Çiller 572 tane Doğru Yol Partisi delegesi Süleyman Bey de Cumhurbaşkanı olunca tesadüfen. Kimisi sarı saçlı dedi, kimisi İngilizce biliyor, kimisi ekonomi biliyor filan dedi. 572 Doğru Partisi delegesi sadece Doğru Yol Partisini bir genel başkan seçmedi, aynı zamanda Türkiye'ye başbakan seçmiş oldu. Bu yanlış bir şey.

Sonra Recep Tayyip Erdoğan Beyin seçiminde de benzer hâdise vardır. Bir evvelki hükûmet, işte üçlü koalisyon Türkiye'yi batırdı, ekonomiyi krize soktu, Tayyip Beyin mensup olduğu parti ve Anayasa Mahkemesi kapattı, genel başkanını siyasetten dışarı bıraktı, Türkiye böyle bir acze düştü filan bir şey etti, seçti. Tamam onun seçilmesine bir şey demiyorum. Ama, müktesebatı yok. Yani, şimdi bu kadar ciddî tarihin bunlar kırılma günleri, tarihin en önemli günleri yani. Bazen böyle denk düşer, bazen düşmez. 2010 yılında başbakan olsa çok fazla anlamsız olmayabilir, 1990'da olmuş olsa yine fazla bir dert olmayabilir, ama böyle kritik bir zamanda, müktesebatı olmayan bir başbakan, müktesebatı olmayan bir Dışişleri Bakanı. Ömürleri boyunca kaldı ki o ana kadar Avrupa Birliğiyle olan ilişkileri de, Hıristiyan kulübü, Batı kulübü, filan düşman kulüp olarak filan görmüş olan insanlar bu safahata hâkim olamıyorlar.

Değişebilir, değişti, değişmedi filan onlar ayrı, ama ilk müzakere pozisyonu şu olacak Serdar Bey. Bir kere bu işin çetrefil bir iş olduğunu bilecek idiler. Türkiye'ye uzun zamandan beri bir farklı muamele yapmak temayülü içerisinde olduklarını bilecek ideler. Şifahi verdikleri sözün çok anlamlı olmayabileceğini, bırak şifahiyi şu kâğıt üstüne yazılmış anlaşmalar, uluslar arası metinler hâline gelmiş olan metinden de sarfınazar edilebilir olduğunu bilmiş olacak idiler ve Kıbrıs mıbrıs gibi olan işlere o yüzden bana söz verdi, bana işte gülümsedi, bana aferin dedi, senin gibisi yeryüzüne gelmedi dedi. Değil mi? Bunlara inanmayacak idiler.

Yapılması gereken davranış şu: Bu safahatı bir kere ezbere öğrenecekler, içlerine sindirecek idiler. İki, kuvvetli bir pozisyon alabilmek amacıyla Türkiye'de bir devlet bahçesi sağlanacak idi. Devlet bahçesi şu demektir: Bizim devletimiz üç bacaklıdır. Birisi Cumhurbaşkanı, birisi başbakan ve hükûmet, üçüncüsü kamu bürokrasisi. Yani, bu kamu bürokrasisi diye bir şey var, bütün dünyada var, bizde de var.

Etrafımız ateş çemberi olduğu zaman, yani işte bu Irak Harbi var, ona benzeyen, bunun ne kadar devam edeceği belli değil, nerelere kadar sıçrayabileceği belli değil, burada öyle bir şey olması hâlinde Genelkurmay Başkanın önemi biraz önem arz eder. Demek ki bu kadar kritik bir işte, işin içinde Kıbrıs var, Kıbrıs'tan Türk askerinin çekilmesi işi var, Ege, Ege ile olan münasebetlerimizin çoğu aynı zamanda askerî münasebetlerdir, işte it dalaşı, köpek dalaşı dediğiniz şey bizim F16'larımızla, Yunanistan F16'larının işte 6 mili geçtin, 10 mili geçtin, geçtin geçmedin filan diye neredeyse savaşın eşiğine gelme tabiriyle filan bir araya karşılaştılar, o zaman Genelkurmay Başkanı. Bir kere devlet, devlette bir vahdet temin edilecek. Cumhurbaşkanı, başbakan, Genelkurmay başkanı, kamu bürokrasisi aynı resmî veriyor, aynı siyasî tavır içerisinde oluyor. Bunu sağlamanız lâzım, sağlamaları lâzım idi.

İki, Türk halkına olanı biteni bu televizyonlardan, bu gazetelerden olan biten neyse aynısını anlatmaları lâzım. Şimdi halkın gücü şuradadır. Yani, bu Ukrayna vesaire gibi olan işlerde filan da görüyoruz, efendim 21. yüzyılda dış politika enstrümanlarından, yani kuvvetli bir politika enstrümanı ne demek? Ordunuz gücü, ekonominiz gücü, coğrafyanızın önemi, tarihinizin önemi, bütün bunlar var, 21. yüzyılda buna şu eklendi: Halkın tavrı. Halk bir şeyi çok kuvvetli olarak destekliyor mu, yahut çok yüksek itiraz mı ediyor. İtirazlar da hükümetlerin elini kuvvetlendirir, yani der ki, nasıl Fransa Cumhurbaşkanı bizimkine demiyor mu, yani ben bunu Fransa halkına anlatamam şimdi Türkiye'nin Avrupa Birliğine evet demesine, yani Fransa'da halk buna itiraz ediyor, halkıma anlatamam. O yüzden benim şu dediklerimin bir kısmından vazgeç demiyor mu; diyor. Bunu Türk başbakanın söylemesi lâzım değil mi? O da demesi lâzım ki, bana bu işleri böyle davranabilirsiniz, ama benim milletim buna çok yüksek itiraz eder, ediyor, bak işte 1 milyon insan şurada yürüdü, 250 bin insan burada yürüdü, etmeyin, tutmayın, siz şu işte zora gelin. Halkına anlatması lâzım, bunların hiçbirisini yaptı mı? Katiyen yapmadı.

SERDAR AKİNAN- Burada ama kitlendiğimiz başka bir şey var. Hakikaten 18 Aralık sabahı burada, şunu bilmiyoruz, siz biliyor musun bilmiyorum. 17 Aralık itibarıyla Avrupa Birliğinden nasıl bir karar çıkacak, bu karar neticesinde hükûmetin bugüne kadar getirdiği politika nasıl şekillenecek. Bu konuda kendileri bile çok net bir şekilde, hani gerekirse yeni bir dünya kurulur noktasında çıkışları var. Döneriz yüzümüzü, başka bir şey yaparız.

Tam da bu noktada şunu sormak istiyorum: Baktığınız vakit Türkiye'nin içinde bulunduğu fotoğraf çok ana hatlarıyla nedir ve biz hakikaten 18 Aralık günü itibarıyla olumsuz bir tabloyla karşılaşırsak döneceğimiz taraf nedir, bir taraf var mıdır? Bir birliktelik, yani işte Moskova'dan Pekin'e, Pekin'den Şangay'a dönen bir birliktelik söz konusu şu anda, bir aks var.

Bir yandan kuzeye bakıyorsunuz Gürcistan'da olan biten, Ukrayna'da olan biten çok sıcak gelişmeler var Kafkaslardan kuzeye doğru tırmanan. Bu şekilde baktığınız vakit, Felluce orada kaynıyor, Irak orada kaynıyor. Yani, Türkiye'nin yüzünü nereye dönmesi gerekiyor, Amerika'yla olan ilişkiler tırmanıyor deniyor, bir sürü veri var gelen. Ne yapılması gerekiyor?

Yani, 18 Aralık sabahını nasıl görüyorsunuz?

İLHAN KESİCİ- Tabiî şimdi bu aynı zamanda bu sürecin yönetimiyle de, yani bu Avrupa Birliğinin sürecinin yönetimiyle de ilgili olan bir iş. Yani, bu hükûmet şimdi Türkiye, Türk atasözü hâline de gelmiştir de, ifrat, tefrit, orijinali Türkçe kelimeler olmamakla beraber Türkçeleşmiş kelimelerdir yani. İfrat, tefrit, bu hükümette neyi görüyoruz yani şimdi? Bir yanda ifrat, eskiden Hıristiyan kulübü, Bas kulübü filan diye karşı çıkıyorlardı. Şimdi hükûmet oldular, değiştiler vesaire, tamam, kabul edelim onu, efendim samimi olduklarını kabul edelim, kendi beyanlarıdır. Şimdi bir evvelki pozisyonlarının tam 180 derece tersi istikamette dehşetengiz bir Avrupacı filan bir pozisyon ve bunun içerisinde, yani kendilerine çok iyi muamele yapılacağına dair bir şey. İşte üzerine meselâ Kıbrıs'ta Avrupa Birliği böyle istiyor filan diye Kıbrıs'ı zorla, efendim Kıbrıs'taki işleri müdahil bulunarak filan, evet hayır kampanyasında pozisyon aldılar, Rauf Bey neredeyse vatan haini, Kıbrıs haini, Türk haini filan ilân edilecek noktaya filan geldiler.Şimdi baktılar ki, yani onlar herhâlde şifahi sözler filan da aldılar birbirlerinden. Efendim ya merak etmeyin, ayıp ediyorsunuz yani, siz şurada Kıbrıs'a biraz tavizde bulunun, biraz işte şu müzakerelerde bu Kürtler azınlıktır, Aleviler azınlıktır filan dersek, yani şey yapmayın, yani ona da fazla ses çıkarmayın. Millî Güvenlik Kurulunun terkibini böyle edin, işte bilmem Ceza Kanunları böyle edin, Medeni Kanunu böyle edin filan, bunların da hepsini hemen yapın filan. Öbür taraflara çok kulak asmayın, bizim halkımızın da şeyi var, itirazları var, efendim onu da hoş tutmamız lâzım. Yani, hoş tutmazsan hayır derler, ben de hayır demeyeyim sana filan gibi böyle kandırmacı pozisyonlara bunlar hepsine evet evet evet, baş üstüne, baş üstüne, baş üstüne.

Son bir haftada şeyin ucu görününce, yani daha kuvvetli olarak, yani aslında 6 Ekimde göründü. 6 Ekimin 7 Ekiminde şöyle bir şey demesi lazımdı hükûmetin. Bak kardeşim biz üstümüze düşen, bizim mükellefiyetimiz ne, sizden bizden isteyeceğiniz mükellefiyet ne? Bizim iki tane mükellefiyetimiz var. Bir, 1963 yılında imza attığınızdan bu yana benim üstüme ne düşünüyorsa tamamına varım. İki, ilave olarak sen adına Kopenhag kriterleri dedin, onun daha genişletilmiş hali 80 bin sayfalık ... Communiter'dir, yani adına topluluk müktesebatı dediğimiz, topluluğun hukuk sistemi, bütün topluluğun işleyiş mekanizması, 80 bin sayfa.

Bu 80 bin sayfada yazdığında neyse, yani Polonya'dan istediğin, Bulgaristan'dan istediğin, Romanya'dan istediği, olmasını istediğin ne varsa onun da tamamına varım. 7 Ekim sabahı diyecek bu 6 Ekimi gördükten sonra. Ama, böyle ucu açık anlaşmadır, efendim azınlıklar meselesidir.

O azınlıklar meselesi demek şu: Şimdi biz azınlığı Türkiye'de sosyolojik azınlık tabiri tarzında kullanırız. Yani, şurada bir çokluk var, şurada da sayı itibarıyla biraz azlık varsa, yani görüş azınlıkta kaldı filan gibi, yani azlık çokluk anlamında kullanırız. Halbuki uluslar arası metinlere geçtiği zaman bu sosyolojik bir anlam ifade etmez, o zaman devletler arası hukuka ait bir terminoloji hâline gelir.

Peki, dünyada azınlıklar hakları, azınlık hakları, azınlıklar statüsü diye bir uluslar arası metin var mı? Hayır yok. Yani, bu sadece azınlık dediği zaman nedir, nereye kadar gider bunu bilen var mı? Hayır yok.

Avrupa Birliğinin 1995'te çıkardığı adı şudur: Ulusal azınlıklarının haklarının korunmasına dair çerçeve kanunu. Şimdi bir daha söyleyelim. Ulusal azınlıkların haklarının korunmasına dair çerçeve kanunu. Bu şu demek: Avrupa 1. Dünya Savaşında ve 2. Dünya Savaşında büyük devletler vardı, imparatorluk gibi şeyler vardı, sonra bunlar ulus devletlerine filan döndü. Fakat, özellikle meselâ Romanya ve Macaristan bakımımdan Macaristan sınırlarının içerisinde başka bir ulus devleti olan Romanyalılar kaldı. Romanyalı ulus devletinin içerisinde başka bir devleti olan Macarların bir bölümü kaldı. Buna benzeyen küçük gruplaşmalar filan var.

Bu ulusal azınlıkların haklarının korunmasına dair çerçeve kanunu bu demektir. Yani, bir insan grubunun, şurada bir ulus devleti olacak, fakat bu ulus devletin vatandaşlarının bir bölümü bu tarihteki yeni devletler oluşurken, kurulurken ulus devletler şu coğrafyanın içinde kalmış olacak. Buradaki devlete diyecek ki ve bunlar Avrupa'nın üyesi olacak ise, yani diyecek ki, bak senin ikiniz de benim üyemsiniz, yani Macaristan'daki Romen grubuna sen şöyle davran, Romanya'nın içerisindeki Macar grubuna sen böyle davran. Bunu çıkardı, bütün Avrupa kabul etti mi bunu? Meselâ, Fransa evet dedi mi; hayır. İngiltere evet dedi mi; hayır. Almanya evet dedi mi; hayır. Avusturya evet dedi mi; hayır. Ya kim evet dedi? Malta. Nüfusu ne kadar? 50-60 bin herhâlde, yani 100 binin altında olması lâzım.

Lüksemburg, nüfusu ne kadar; 100 bin filan herhâlde yani. Öbürü tahmin ediyorum Belçika. Bir tek, öbürü Yunanistan. Peki Yunanistan dedi de, yani evet dedi o bilmem ne, bak Trakya'da bu işi hâlâ kullanıyor mu? Hayır. Yani ne demek? Ulusal azınlıkların haklarının korunmasına dair çerçeve kanunu sadece Lüksemburg, işte öbürü ne, Malta filan kabul etti.

Şimdi bununla ilgili bunun ne olduğu belli değil, kimse imzalamamış, sen ulus, yani Alevilerin, şimdi bak, yani Allah Allah diyorum ya.

SERDAR AKİNAN- Ben şuna gelmek istiyorum.

İLHAN KESİCİ- Burada söylemek istediğim şu: Bu Türkiye'yi başka bir, yani kabul ederse Türkiye, edebilir, Türkiye'nin bileceği bir iştir, Türk milletinin bileceği bir iştir. Bu bir başka devlet modelidir. Bu ayak üstü evet denilebilecek, ayak üstü bilmem ne yapılabilecek bir şey değildir. Başka bir devlet modeline geçiş demektir. Bunu ölçüp biçeceğiz. Bu hükûmet eğer başka bir devlet modelini kafasında amaçlamamış ise bir kere bunu şu televizyonlarda söylesin. Yani, bu azınlık şu demektir diye bir tanesi gelsin bir şey söylesin yani değil mi? Dünyada kabul gören böyle bir şey yok. İkincisi, bu ucu açık. Şimdi bu bağışlayın, bu arada bir şeyi daha bilgi olarak vermemiz lâzım. Hükûmet vermediği için ben vermek mecburiyetinde hissediyorum yani.

Burada diyor ki, müzakerede chapter, chapter başlayacak, yani bölümler itibarıyla başlayacaktır. Başkalarına ne denildi o 1998'de müzakerelere başlananlara şu denildi: Komisyona talimat. Konsey kararı o demektir, komisyona talimat. Ey komisyon, işte Bulgaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti vesaire, bu ülkelerle 1998 yılının mümkünse birinci yarısında müzakerelere başta, mümkünse 2003 yılında bitir. Talimat budur yani, içinde yapacağı şey bu.

Bize ne diyor? Yani, bir kere başla başlama filan belli değil. Mükerreren, tekraren, tekraren de diyor ki bu ucu açıktır hemşehrim, hemen biteriz. Öbürünü de 1998'de başla 2003 bitir dersen 16 tane dosya var, bu 16 dosyayı paralel hâlde, yani hemen komisyonlarınızı kurun, ilgili devlet komisyonlarını kuracak, tarımcılar, enerjiciler, ticaret politikalarının serbestleştirilmesi, enerji politikalarının uyumlu hâle getirilmesi, alt yapı komisyonlarının uyumlu hâle getirilmesi, tarım komisyonlarının uyumlu hâle getirilmesi. Komisyonlar hep beraber başlayın, hep beraber bunlar müzakere ediyorlar bu süreçte.

Bize diyor ki, 31 tane dosyanız olacak. İyi güzel amenna. Bu 31 dosya teker teker çalışacak. Yani, 31 komisyonu aynı anda kurup, neden yani aynı çalışmaya başlamıyorsun? Her bölüm bu, meselâ enerji politikalarının uyumlaştırılması komisyonu başlarken 27 ülkenin tamamı evet, Türkiye'yle başlayalım diyecek, süreç gidecek, kabul ederken, biterken 27 ülkenin tamamı evet bitirdik diyecek. Onu geçtim ticaret politikalarının uyumlaştırılması...

SERDAR AKİNAN- Bu bahsettiğiniz süreç, bu mekanizma diğer ülkelere...

İLHAN KESİCİ- Sıfır.

SERDAR AKİNAN- Yok.

İLHAN KESİCİ- Hiç öyle bir şey olur mu? Bu ayıp bir şey, işte bu sana bir başka muamele yapmak demek. Buna razı olan devlet başka her türlü uluslar arası, Birleşmiş Milletlerindeki haklarından ister, yani burada böyle ettim NATO'da yarın öyle başlarsa ne olacak, yani öyle değil mi? Yani sen de bir NATO üyesisin, ama bir farklı üyesin derse neyle itiraz edecek Türkiye? Sen farklı muamele görmeye alışmışsın, kabul etmişsin, yani böyle bir ülkesin.

SERDAR AKİNAN- Peki...

İLHAN KESİCİ- Burada bağışlarsanız deminki 31 chapter. Bu 31, millet ne zannediyor, Kopenhag siyasî kriteri. Yok öyle bir şey. 31 tane bölümün 25 tanesi ekonomiyle ilgili ve 25'in 21 tanesi tarımla ilgili, tarım. Peki, tarımda ne diyor, yani bunun neden Türkçe'sini işte şeye koymuyorlar, Dışişleri Bakanlığının internet sitesine, Başbakanlığın internet sitesine.

Diyor ki meselâ, tarım, tuvalete, tarlalardaki tuvalete, sizin tuvaletlerinize baktık tuvaletler hijyen değil. Halbuki Avrupa Birliği insanları bu hijyene, yani sağlıklı, hijyen tuvalet olması lâzım. Allah Allah hijyen tuvalet, tarlalardaki tuvalet, güzel, yapalım mı yapalım.

Ahırlar, alırların duvarları ben de bu münasebetle öğrendim mühendis olmama rağmen, yani mühendislik eğitimi yapmış olmama rağmen. Duvarlar dik birleştiği zaman şu diklikte mikroplar toplanabilirmiş, özellikle ahır duvarları bakımından. Mikropların burada yığınak yapamamaları bakımından duvarların yuvarlaklaştırılması, yani duvar aşağı yukarı ne kadar; 120 derecelik bir açıyla filan birleştirilir ise mikroplar orada yuvada yapmıyor imişler. O zaman ahırların duvarları da bu süreç içerisinde yapılacak.

Ya başkalarından istediler yaptılar mı; evet. Bizden de isteyecekler mi; evet. Farkımız ne? Onlara senin nasılsa ekonomik gücün yetmez, ey Bulgaristan, ey Romanya, ey Polonya, senin ekonomik gücün bütün tarlalardaki tuvaletleri hijyen etmeye yetmez, senin bütün ekonomik gücün bütün ahırların duvarlarını yuvarlatmaya yetmez, yeniden yıkıp yapacaksın, bilmem ne yapacaksın, o yüzden al sana bu amaçla şu kadar para veriyorum, bunları yap.

Yani, bu yardımlar, adına verilen para, yardım, iane, bir şey değildir, sadaka değildir. İstediği şartların yerine getirilmesiyle ilgili senin yapman gereken vecibelerdir. Türkiye'ye ne diyor? O dünün ekonomik İmpex raporu...

SERDAR AKİNAN- 2014'e kadar param yok diyor.

İLHAN KESİCİ- Bir, bu genel, 2014'e diyor ki, benim bütçem 2005, 2013, Türkiye'ye de bu plâncılığa filan itiraz eden, yani uzun dönemli ekonomilere bakma kurumlarına ve yaklaşımlarına itiraz insanlar vardır ya. Yani liberal ekonomide uzun dönemli bakış mı olur filan denir yani, 5 yıllık plân mı olur, 5 yıllık bütçe mi olur. Avrupa Birliğine bakarlarsa görürler.

Avrupa Birliği diyor ki, benim 2005-2013, yani 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 9 yıllık değil mi bütçesi. Benim yaptığım 9 yıllık bütçede 2013 yılına kadar Türkiye'ye ayrılmış 1 lira para yoktur. Yani, 2014'ten itibaren olup olmayacağı belli değil de, ancak olsa olsa, yani tarlalarda tuvaletleri düzeltmeni senden isteyecek, yapamadın, zaten yapamıyorsun kardeşim Allah selamet versin deyip defteri karalayacak.

Hatta bu tarım raporunda bir yerinde...

SERDAR AKİNAN- Şöyle bir çalışma var mı? Bizden istedikleri bu 21 tane tarımla ilgili maddede, geri kalan 4 ekonomik maddede, onlar her neyse üç aşağı beş yukarı bizim 10 yıllık, 15 yıllık süreçte bu dönüşüme ne kadar bütçe ayırmamız gerektiği konusunda bir rakam var mı?

İLHAN KESİCİ- Var. Tabiî aşağı yukarı şöyle var. Yani, onlar bizden ziyade şimdi Avrupa Birliği bütçesinde iki ana grupta para var. Bir, işte bu tarım politikaları, onların orada tarım politikası diye vaat ettikleri bir şey var. İki, geri kalmış bölgelerin. Yani, nasıl bizim kendi içimizde geri kalmış bölgelerimiz var, onların da geri kalmış bölge ülkeler seviyesinde.

Bunların kaldırılmasıyla ve şeyin, yani yaklaştırılmasıyla ilgili şey var. Bütçenin yaklaşık yarısı bunadır, yaklaşık yarısı onadır. Buradan bir para koyacaklar.

Tarım raporunda ilk defa bir tarih daha geçiyor dip not hâlinde, ana metinde değil ama, bunu söyleyeyim. Hep 2014 filan zannediliyor, burada benim karşıma çıktı gözlerim fal taşı gibi açıldı, 2025. Burada diyor ki, ?...? Yani, 2024'den öteye de çarpmış olunca, 2025 lâfı. Bugünkü maliyetlerle devam ediyor bu, 2004 fiyatlarıyla, ?....? Euro cinsinden 5.3 milyar Euro ve bir de 660 milyar, 660 milyon Euro...

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.