Facebook
Twitter
Kıbrıs
Serdar Akinan | SkyTurk - Ne Var Ne Yok | 1.3.2004
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

SERDAR AKİNAN- "Ne Var Ne Yo"a hoş geldiniz.

Evet, Kıbrıs'la yatıp Kıbrıs'la kalkıyoruz, Türkiye'deki bütün medya Kıbrıs'a kitlenmiş vaziyette. Fakat, Kıbrıs sadece Kıbrıs olarak ele alınabilir mi; Türkiye açısından bu kadar hayati olduğunu düşündüğümüz bu konunun başka boyutları yok mu; neden AK Parti iktidarı bu kadar ısrarla çözülsün diye bastırıyor, neden Türkiye'de ulusalcı birtakım noktalar diyorlar ki, hayır verilemez. Çok ciddî tartışmalar sürüyor.

Kıbrıs boyutundan yola çıkarak çok geniş bir perspektifte olan biteni konuşmak üzere çok değerli bir konuğumuz var. Kendisine çok değerli diyorum ve hemen dönüyorum. Hoş geldiniz Sayın İlhan Kesici.

İLHAN KESİCİ- Çok teşekkür ediyorum.

SERDAR AKİNAN- Kıbrıs'ı konuşalım öncelikle isterseniz. Öncelikle nasıl görüyorsunuz, herhangi bir yerinden girelim, son olan biteni nasıl değerlendiriyorsunuz, süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Arkasından konularla açacağız.

İLHAN KESİCİ- Evet, yani başlangıç cümlesi olarak izin verirseniz ben şeyi söylemek istiyorum. Bir kere ortada bir bilgi kirliliği diye nitelendireceğimiz, yani farklı, yanlış, çarpıtılmış, yanlış algılanmış, yanlış bilinmiş bazı şeyler var bu konuda, hususlar var. Onlarla ilgili bir şey söyleyelim.

Sonra dünkü New York, bugünkü New York onlara girmiş olalım.

SERDAR AKİNAN- Evet, lütfen.

İLHAN KESİCİ- Bir kere bir, bize takdim edildiği kadarıyla en son itibarıyla hükûmetimizin bize 1 senedir, 1,5 senedir, neredeyse 1,5 sene oldu hükûmet hükûmet olalı. Bize takdim ettiği kadarıyla Türkiye Avrupa Birliğine üye olacaktır, Avrupa Birliğinden bir üyelik takvimi, tüm üyelik müzakere takvimi alacaktır, fakat Kıbrıs önünde bu işin engeldir, eğer Kıbrıs engeli ortadan çıkarsa Avrupa Birliğiyle bizim hiçbir sorunumuz kalmayacak, Türkiye de yakın bir gelecekte Avrupa Birliğinin üyesi olacaktır.

Hâkim şeylerden, söylemlerden bir tanesi bu.

Bu izin verirseniz şunu ifade etmek istiyorum. Verheugen'in de demeçleri var, başka insanların da demeçleri var. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğiyle ilgili hiçbir anlamı yoktur. Yani, biz Kıbrıs'ı bütünüyle de vermiş olsak, hiçbir hak talep etmeden de vermiş olsak bile Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyeliğiyle ilgili hiçbir şey olacak filan değildir. Bir kere bundan emin olmak lâzım.

Bunun altlarında bir yığın veri var, yani bir yığın konuşma var vesaire.

SERDAR AKİNAN- Peki pardon, neden Türk hükûmeti, AK Parti hükûmeti o zaman bu kadar somut olan bir bilgi varsa, biz AB'ye gireceksek şayet Kıbrıs'ı vermemiz gerekiyor noktasında bu kadar şiddetle çözüm olsun diye bastırıyor?

İLHAN KESİCİ- Evet, ben de çözemiyorum, ama yani iyi niyetle bakarsak, çok iyi niyetle bakarsak bir kere konuyu bilmiyorlar diye bakmak lâzım. Recep Tayyip Erdoğan Beyin, Sayın Başbakanımızın konuyu zaten bilmesini bekliyor değilim ben.

SERDAR AKİNAN- Şahsi olarak diyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Evet, şahsi olarak biliyor olduğunu beklemiyorum, çünkü Başbakan olmadan evvel Kıbrıs'la ilgili, dış politikayla ilgili, dış politikayı bildiğine dair herhangi bir emare görünmedi şimdiye kadar. E, 1 yıl içerisinde de gelir gelmez, meselâ şimdi öyle enteresan bir tarih var. Bizdeki seçim 3 Kasım 2002'de yapıldı, şimdi Annan Plânı denilen plân, yani üstünde mutabık kalın dedikleri plân 11 Kasım 2002'de yapıldı. Yani, bizim seçimden tam 1 hafta sonra Annan o plânı deklare etti.

Benim burada başka kanaatlerim var.

SERDAR AKİNAN- Nedir o kanaatler?

İLHAN KESİCİ- Yani AK Partiye gönül vermiş arkadaşlarımızı da katiyen rencide etmek istemiyorum, katiyen üzmek istemiyorum, onların da samimi hislerini de sıkıntıya sokmak istiyor filan değilim ama, benim kanaatim şu: Seçim henüz yapılmadan ve o netice alınmadan hem Recep Tayyip Beyin Amerika seyahati dolayısıyla, hem buralarda yaptıkları temaslar dolayısıyla bu tür bir Annan Plânının kabul edileceğine, bunlar tarafından kabul edileceğine dair bir kanaat edindi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve onun üstüne böyle bir plânı yaptı. Yani, bizim seçimlerden 1 hafta sonra bu plânı ortaya çıkardı. Hâlâ bugün itibarıyla üstünde şiddetle durdukları şey bu. Yani, Sayın Başbakan demek ki, daha önce mutabakatını bildirmiş olduğu bir planın üstüne gidiyor.

SERDAR AKİNAN- Evet, aslında önceden mutabık kalınmıştı diyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Ben öyle kanaatim. Ama, bunu tabiî AK Partiyi seven arkadaşlarımızı, insanlarımızı, vatandaşlarımızı mümkün olduğu ölçüde gücendirmemek şeyiyle de söylüyorum yani.İkincisi şu: Samimi olarak bilmiyor olabilirler, yani samimi olarak yahu gerçekten eğer biz bu Kıbrıs'ı verecek gibi olursak gerçekten Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olabilir. Buna inanıyor olabilirler. Tabiî devlet adamlarında böyle sadece samimi inanışların üstüne devlet yönetimi söz konusu olmaz , böyle bir şey olamaz. Türkçe'de meselâ, Araplarda Arapça olmasına rağmen Araplarda atasözü gibi kullanılmayan, ama bizde atasözü gibi kullanılan müthiş bir tabir var; ?Bade harabül Basra.? Yani, Basra harap olduktan sonra ben ne edeyim, yani şu tedbirleri, bu tedbirleri, bu işleri böyle yapalım, ben neyleyim kardeşim Basra harap olduktan sonra.

Devlet adamlarının ?Wish vul tinkin? yapmamaları lâzım, temennilerin üstüne oyun plânı bina etmemeleri lazımdı. O yüzden ben bu Kıbrıs'ı veririm yahut bu Kıbrıs'ta Annan Plânını kabul ederim...

SERDAR AKİNAN- Peki mümkün mü böyle bir şey?

İLHAN KESİCİ- Hayır bunun karşılığında Avrupa Birliği üyeliğini alırım'a ben katiyen inanmıyorum. Türkiye'de Avrupa Birliği ilişkilerini bilen hiçbir Allah'ın kulunun da inandığına şahit olmadım ben.

SERDAR AKİNAN- Yo, inananlar var ama, yani inandığını söyleyen bir 10 kişi filan var. Direkt bunun yanını deliler gibi yapılıyor. Bu çok önemli değil mi sizce?

İLHAN KESİCİ- Bu konuda, evet çok önemli, o medyada bazı arkadaşlarımız filan var, televizyonlarda bazı arkadaşlarımız var, gazetelerde köşe yazarı arkadaşlarımız var. O arkadaşlarımızın çok büyük bir bölümü ben de şahsen tanıyorum, içlerinde çok sevdiğim arkadaşlar filan da var. Onların da bir kısmı samimi olarak inanıyorlar ki, yani eğer bu Kıbrıs'ı böyle halletmiş olursak Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olabilir.

Sizin de yaklaşık Aralığın sonlarında yaptığımız buradaki programda da hatırlarsınız, belki rastlayan izleyicilerimiz de vardır, hatırlarlar. Çeşitli sebeplerle, Avrupa bakımından çok makul sebeplerle, yani onların gözüyle çok makul sebeplerle bizim Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği söz konusu değildir.

Bir bunu bilmek lâzım. İki, bu süreçte tek bir tane Avrupa Birliğinden iyi bir müzisyen, iyi bir ayakkabı boyacısı, iyi bir başbakan, herhangi bir bakan, herhangi bir politik önder, herhangi bir başyazar, herhangi bir gazete yazarı, dergi yazarı şimdiye kadar Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğiyle ilgili tek bir satır lâf etmediler. Etmezler, edemezler; çünkü, böyle bir şey söz konusu değil.

O yüzden bunun üstüne hesap bina etmemek lâzım. O zaman Kıbrıs'la ilgili yapılacak olan şeyleri Annan Plânı kabul edilecekse de, reddedilecekse de, revizyon yapılacaksa da Avrupa Birliği üyeliğinden bağımsız olmak üzere yapmak lazımdır.

İkinci nokta bu. Üçüncü nokta, bu aman Annan'ı, bu Kıbrıs'ı, Annan Plânını kabul edelim filan noktasında. Ya, bu Kıbrıs Türk ekonomisine çok büyük yük. Yani, veriyoruz veriyoruz, bir yığın Hazine yardımı yapıyoruz, bilmem ne yapıyoruz filan. O yüzden çok büyük bir yük denilir.Şimdi 1984'ten, yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulduğu günden 2004'e kadar son 20 yılın ortalaması alınırsa Türkiye'nin, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kıbrıs'a yıllık ortalama yaptığı yardım 180-170 milyon dolardır; yılda 170 milyon dolar. Şimdi bu büyük mü küçük mü şimdi başka münasebetle bakacağız.

1995'ten bu yana bakılırsa, yani daha yoğun olarak yardımların olduğu yerde 230 milyon dolarla 260 milyon doların arasında yıldan yıla değişen bir rakamdır. Biz buna 250 milyon dolar diyelim, 260 milyon dola diyelim. Belki de çok büyük bir rakamdır, yani Türk ekonomisine.

SERDAR AKİNAN- Ama, siz bunları yük olarak mı anlatıyorsunuz, başka bir saikle mi anlatıyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Evet yük deniliyor. Yani, Kıbrıs Türk ekonomisinin de önünde bir yük. Yani, bizim bu ekonomik sıkıntılarımızdaki sebeplerden şu şu şu var, bu var bu var bu var, bir tanesi de Kıbrıs'tır, Kıbrıs'a yaptığımız yardımlardır.

Şimdi Türkiye 2004 yılı bütçesinde, yani bu hükûmetin, AK Parti hükûmetinin 2004 yılı için yaptığı bütçede faiz ödemeleri için ayırdığı rakam 66 katrilyon Türk Lirası. Bunu gözümüzün önüne getiremeyebiliriz. Çarpalım, bölelim, çıkaralım, toplayalım, dolar cinsine çevirelim bu rakamı, bu günde 130 milyon dolar. Bu şu demek: Her gün 130 milyon dolar iç borca faiz ödüyor demek Türkiye; her gün.

Demek ki, yani bu Kıbrıs yüktür, ekonomimizin kamburudur, 2 günlük faizdir.

SERDAR AKİNAN- İki günlük faiz. Peki, iki günlük faiz için biz bu kadar tantana kopartıyoruz.

İLHAN KESİCİ- Evet, şimdi bunu bilenler, yani bilmiyorsa, yani bilmemesi, devleti yönetenlerin böyle bakmaması ayıp bir şeydir. Biliyor da hâlâ, yani bu Kıbrıs'ta Türk ekonomisine yüktür, ekonomideki sıkıntılarımızdan bir tanesi de budur diyorsa o da çok ayıp bir şey olur. Yani nezaket dışı, terbiye dışı niteleyebileceğimiz filan bir şey olmuş olur.

Şimdi bunu toplayayım ben. Bir, Annan Plânını kabul etsek de, etmesek de bir kere bir, kıyamet kopmaz. Yani, şimdi benim Sivas'ta...

SERDAR AKİNAN- Siz zaten öyle görüyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Tabiî.

SERDAR AKİNAN- Çok net bir şekilde siz New York'tan bir sonuç çıkmayacağını görüyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Hayır çıkabilir, New York'tan sonuç çıkabilir, ama çıkmazsa kıyamet kopmaz.

SERDAR AKİNAN- Peki.

İLHAN KESİCİ- Şimdi Annan Plânını kabul etmedik diye bizi ne yapacaklar, yani dövecekler mi, sövecekler mi, denize mi gömecekler, ne yapacaklar yani? Böyle bir şey söz konusu değil.

Türkiye Annan Plânda, Türkiye'nin Annan Plânıyla istediği şey ne: Bir, iki tane devlet olsun, iki Türkiye'nin garantörlüğü olsun, üç Türk askeri, işte sakinleşinceye kadar orada garantör olarak, askeri varlığımız belli bir oranda devam etsin.

Bunlar çok mu ileri bir şeyler, yani bir devleti bırakıyoruz biz, çok mu ileri bir şeyler. 1960 yılında Kıbrıs Anayasasında bunlar vardı. Yani, Makarios'un ve Rumların bozdukları Anayasada, 1960 yılındaki Anayasada iki devletli, iki kesimli iki devleti bir hâlde var kurucu ortak olarak yani, Kıbrıs devletinin kurucu ortağı olarak var, Türkiye'nin garantörlüğü de var.

E, şimdi bizim hâlâ aradan 20 sene geçtikten sonra, 30, 40 sene geçtikten sonra Annan Plânında istediğimiz husus da bu, yani atla deve bir şey istiyor filan da değiliz.

Şimdi bir, demek ki bu uluslar arası hukuk itibarıyla Türkiye'nin Annan Plânını kabul etmemesi hâlinde kıyamet kopmaz. İki, Annan Plânını kabul etmesi hâlinde Avrupa Birliğiyle ilgili hiçbir ışık söz konusu olmaz. Burada bir projeksiyon yapmış oluyoruz, bir hüküm cümlesi koymuş oluyoruz.

Sayın Başbakan inanıyor olabilir...

SERDAR AKİNAN- ...politik bu değildir diyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Evet, ama diyelim ki, Annan Plânı şu veya bu şekilde kabul edilirse Türkiye Mayıs ayında da, bu yılın sonunda da, Aralık 204'te de görecektir Avrupa Birliği Türkiye'ye bir müzakere başlatma şeyi vermeyecektir.

SERDAR AKİNAN- Tarihi vermeyecektir.

İLHAN KESİCİ- Bir imkanı vermeyecektir.

Bir üçüncü nokta, şey çok zül, ağrıma, yani ağırıma gidiyor benim. O yüzden de bugün biraz böyle sert üsluplu konuşmuş olursam hem sizin bağışlamanızı diliyorum, hem de seyircilerimizin bağışlamalarını diliyorum.

SERDAR AKİNAN- Estağfurullah.

İLHAN KESİCİ- Çok ağrıma gidiyor, yani milletin, benim de gönlüm kan anlıyor, milletin de gönlü kan ağlıyor. Sanki öldük bittik mahvolduk, eğer böyle bir şey olmazsak yani biz ölümlerden ölüm beğenelim.Şimdi biz bu coğrafyada Serdar Bey, 432 senedir bu coğrafyada varız, biz buna bin sene diyelim, 900 sene filan diyelim. Kimsenin himmetiyle, kimsenin...

SERDAR AKİNAN- Yardımıyla...

İLHAN KESİCİ- Kimsenin yardımıyla, kimsenin merhametiyle var değiliz. Hiçbir ülke kimsenin himmeti, kimsenin merhametiyle var olamaz. Yani, o yüzden biz bu işleri yaparız.

Bu devleti yöneten insanların Türkiye'nin gücünü, kudretini iliklerinde hissetmesi lâzım, yani sadece biz güçlüyüz, kuvvetliyiz filan diye ağzında filan değil, ruhunun derinliklerinde hissetmesi lâzım.

Biz burada güçlü kudretli bir devletiz, yegâne sıkıntımız ekonomiyle ilgili sıkıntımızdır.

SERDAR AKİNAN- Ben tam da onu sormak istiyorum size.

İLHAN KESİCİ- Tabii, ekonomiyle ilgili sıkıntıları çözmek de hükûmetlerin işidir. Yani, devletimizi kim yönetiyorsa onların işidir.

SERDAR AKİNAN- Peki siz yıllardır rakamlarla bu ülkeyi okuyan birisiniz, rakamlarla. Baktığınız vakit, eminim buna kafa yoruyorsunuz, bütün o genel fotoğrafı görüyorsunuz. Bir yandan da acaba şu olabilir mi? Bu hükûmetin telaşı, endişesi. 40 milyar dolarlara dayandı sadece bu hükûmet döneminde yapılan borçlanma, sadece bu hükûmet döneminde yapılan borçlanma. Bundan bir nebze olsun soluklanmak adına, aman şu Kıbrıs'ı verelim, aman dönelim AB'den bir tarih alalım ve o yol haritası netleştiği vakit de biz bu borçları öderiz.

Resim eğer bu değilse dönüp baktığınız vakit içeriye hakikaten tablo genel hatlarıyla nasıl? Rakamsal olarak.

İLHAN KESİCİ- Tabiî memnuniyetle.

Şimdi deminki şeyde bir tane şeyim eksik olmuş olabilir, bağışlarsanız onu ilave edeyim.

Bir de Türkiye Cumhuriyeti başbakanlarının, Dışişleri bakanlarının kendi temsilcileri mahiyetindeki bir insanı, Rauf Bey, Sayın Rauf Denktaş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı. Buna olan davranışları beni çok üzüyor şahsen. Yani, istiskâl derseniz istiskâl ediyorlar, yani nezaket dışı hitaplar, derseniz nezaket dışı hitaplar ediyorlar. Rauf Bey bir ara çok sıkıştı Kıbrıs'taki seçimler civarında biliyorsunuz. Dedi ki, icap ederse Anadolu'ya çıkarım, Anadolu halkını, Türk halkına derdimi anlatırım, onlardan alacağım güçle müzakere masasına otururum filan.

Bizim Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül Bey sanki hemen cevap vermesi gerekiyormuş filan gibi, onu karşılaması icap ediyormuş gibi, ?Sen git dedi önce Kıbrıs'taki halkı arkana al? filan dedi. Peki, kulağa hoş gelebilirdi yani bu, ama bu sizin müzakereci olan insanınızı, bir numaralı müzakereci insanınızın elini kolunu kesmeniz filan demektir müzakere masasında.

İkinci nokta Hoşber Zebari, bir münasebetle Barzani dedi ki, bizim bir teskere reddedildiği zaman, ?Benim Türk parlamentosunda 75 tane milletvekilim filan dedi.? Beklenir ki bu Abdullah Gül Beyden, Dışişleri Bakanından, o zamanki Başbakanımızdan beklenir ki oradan Barzani'ye bir cevap versin. Rauf Denktaş Beye cevap vermek değil yani. Sizin işiniz Barzani'ye cevap vermek. Sonra Hoşber Zebari başka şeyler filan, yine hakaret hamiz denilebilecek lâflar filan söyledi. Onlara cevap vermiyorlar, onlarla ilgili bir şey demiyorlar, Rauf Beyi müzakere masasında elini kırıyorlar.Şimdi Sayın Başbakanımız Seul'de havada iken, uçakta iken ?Biz Rauf Beyin eline yol haritasını verdik, orada ne yapması lâzım geldiğini söyledik, yaparsa yapar, yapmazsa Kuzey Kıbrıs ve Türkiye zarar görür? gibi bir demeç veriyor.Şimdi bu, şimdi aynı anda da Smitis, İtalya, Yunanistan Başbakanı Smitis'in bir demeci var. Simitis de diyor ki, ?Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ilgili şeyi, istikbali yeşil hattan geçer, yani haklı olarak kendi pozisyonunu, kendi tarafının pozisyonunu kuvvetlendirici beyanda bulunuyor. Bizim tarafımız, hem Dışişleri bakanımız, hem Başbakanımız bizim müzakerecimizin pozisyonu kırıyor. Bu yüzden bunlara biraz dikkat edilmesi lâzım geldiğini burada bir ifade etmek istiyorum. Hassasiyetimin de hoş görmenizi diliyorum.Şimdi borçlarla ilgili ben bugün için değildi ama, başka bir münasebetle. Tabiî şimdi bizim hem millî gelir istatistiklerimiz itibarıyla hem de bütün bir yılın bütün verileri itibarıyla Mart ayı civarında bütün bir yılın şeyi çıkar.

Özellikle dış borç rakamları şimdi bizim elimizdeki en son veriler Eylül ayı itibarıyla, Eylül 2002 itibarıyla. Demek ki birkaç ay sonra 2002'nin tam borcu neydi, yani 2002-2003 yılının başında AK Parti hükûmeti geldiği zaman iç borcumuz dış borcumuz neydi. 2003 bittiği zaman, 2004'ün başında ne idi 2-3 ay sonra belli olacak. Ama, belli olan bir tanesi var, iç borç. O TL. cinsinden olduğu için daha kolay.

2003'ün başında, yani 2002'nin sonunda 149 katrilyon lira imiş, rakamlara boğmayacağım ama, biz buna 150 diyelim. Yılın sonunda 194 olmuş. Demek ki, 44 katrilyon lira iç borcumuz artmış. Bunu dolara çevirelim. Yani, 2003 yılının ortalama kuruyla dolara çevirdiğimiz zaman demek ki, 44, 35, 36 milyar dolarlık bir iç borç artışımız olmuş. Ama, bu nominal değerlerle, enflasyonun da yüzde 20 olduğunu, yüzde 18 küsurdur TEFE. Bunu indirmiş olursak demek ki gerçek anlamda iç borcumuz bizim 20 ila 25 milyar dolar civarında net olarak artmış.

Dış borcumuz Eylül ayı itibarıyla ?kamununkini söylüyorum, yani kamu sektörünün- 2002'nin sonunda 57 milyar dolar imiş, Eylül ayı itibarıyla 64 olmuş. Demek ki, 7 milyar dolar artmış. Bu son 3 ayda da, yani Eylül itibaren de bir 3 milyar dolar filan arttığını kabul edelim biz. 10 milyar dolar da dış borcumuz artmış. Demek ki, 2002, 1 yıl içerisinde, bu hükûmetin 1 yılı içerisinde bizim iç borç ve dış borcumuz 20-25 iç olmak üzere, 10 civarında dış olmak üzere 30 ila 35 milyar dolar artmış. Bu çok büyük bir paradır. Zaten çok borçlu bir haldeyiz. Yani, bundan evvelki hükûmetin yele yeksan olmasının sebebi de odur. Yani değil mi? Yüzde 23'lük DSP'nin yüzde 1,5'ğa düşmesi, 18'lik MHP'nin 8'e inmesi, işte 13'lük Anavatan Partisinin 5'e inmesi burayı iyi idare edemedikleri için ve bunlar böyle olduğu için Tayyip Beyin AK Partisi yüzde 34,5, yüzde 35 civarında oy aldı. Şimdi 1 yıl içerisinde ne beklenir? Yani bizim 101 idiyse borcumuz, içi dışı, hiç olmaz 99'a inmelidir, 99,5'ğa inmelidir, 99'a inmelidir, mümkünse 1 yıl içinde sıfırlanmasın ama, 95'e inmelidir, 90'a inmelidir, bunlar inebilir. Kaldı ki, bir yığın da özelleştirme yapıyorsunuz, yani...

SERDAR AKİNAN- Bir kaynak girişi var.

İLHAN KESİCİ- Bir kaynak girişi var. Elinizi sıcaktan soğuya vurmadan bir kaynak girişi var. Yani, cumhuriyetin 80 yılda biriktirdiklerini bir münasebetle elden çıkartıyorsunuz...

SERDAR AKİNAN- Elden çıkartıyorsunuz ve kaynak sağlıyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- Bir kaynak sağlıyorsunuz.

SERDAR AKİNAN- Peki yansıyor mu bilançoya.

İLHAN KESİCİ- E, tabiî bu şimdi gördük, şimdiki haliyle 35 milyar, 30 ila 35 milyar dolar..

SERDAR AKİNAN- Yani 199,5 olacağına en kötü...

İLHAN KESİCİ- 130 veya 135 olmuş. Şimdi buna ödediğimiz faizle ?biraz önce söyledim- bir günde 130 milyon dolar para ödüyoruz. Bu, daha önce bu arkadaşlarımız, yani Recep Tayyip Bey İstanbul Belediye Başkanı iken, öbür arkadaşlarımız Abdullah Gül Bey Bakan, Abdüllatif Şener Bey yine Maliye Bakanı vesaire iken rantiye, değil mi hatırlayalım şimdi. Rantiye, rant ekonomisi, rantiye rant ekonomisi filan diye söylüyorlardı, o söyledikleri şey bu faize vurgu idi. Şimdi ağızlarından öyle bir şey çıkmıyor değil mi?

Türkiye'nin demek ki, işini gücünü bırakıp sadece bu ekonomiye konsantre olması lâzım, yani en önemli bir şekilde.

Bunun içerisinde Annan Plânı, bu ekonomiyi bozan bir tarafı yok, Kıbrıs'a yaptığımız devlet yardımları bu ekonomiyi, yani günde 130 milyon dolar faiz verirken Kıbrıs'a 1 yıl içerisinde efendim 250 milyon dolarlık filan bir yardım etmişsiniz, 2 günlük faizi vermişsin filan onun bir anlamı yok.

O yüzden bu ekonominin içerisinde bulunduğu şiddeti, ne, hangi ölçüde el yakacağını bence ya fark etmiyorlar...

SERDAR AKİNAN- Peki, bir yandan enflâsyon göstergeleri var, bunlar aşağı inmiyor.

İLHAN KESİCİ- Şimdi enflasyonda belli bir iniş var, bu inişin birkaç tane sebebi var. Yani, ben illa da, bunların bir tanesi kur meselâ. Geçen sene 1 dolar eşittir 1 milyon 600 bin lira idi, şimdi 1 dolar eşittir 1 milyon 300 küsur bin. Bu Türk ekonomisindeki bir hadiseden kaynaklanan bir şey değildir. Bütün dünyada Amerikan dolarındaki bir hadisedir. Bunun bize, fiyat hareketlerine yansıması nereden olacak? Bizim ithalatımız, işte 70 milyar dolar, 60 milyar dolar civarında ithalatımız var, demek ki ithalatımız ucuz, bir evvelki yıla nispetle daha ucuz ithal edilmiş oldu.

Ben öyle tahmin ediyorum ki, Amerika'daki seçimlere kadar, yani Kasım 2004'e kadar dolardaki bu kur bizim de lehimize olmak üzere böyle devam etmiş olacak. Fiyat hareketleri itibarıyla lehimize gibidir, ama ihracatımızın zorlanması itibarı ile de aleyhimize gibidir. O yüzden o biraz yanıltıcı olur.

SERDAR AKİNAN- Tam ihracat dediniz ya, ithalât ihracattan bahsettiniz. 2004 yılıyla ilgili benim merak ettiğim bir şey var ve 2005'le ilgili. Gündemimize bundan birkaç hafta önce girdi, gazete manşetlerine çıktı, sonra tekrar satır aralarında kayboldu gitti.

Merak ettiğim şey şu; Çin. Çin'e ilişkin siz nasıl bir şey görüyorsunuz, 2004-2005'te Türkiye'yi bekleyen bir tehlike var mı? Tam bu rakamlarla ilgili olarak bunu soruyorum.

İLHAN KESİCİ- Şimdi tehlike tabiî çok kudretli bir lâf, kuvvetli bir lâf. Tehlikeli demeyelim ama, tehlike çanı filan, tehlike zili, tehlike alarmı filan diyelim. Türkiye'nin çok ciddiye alması gereken bir şey. Bizim ekonomimizin asıl, yani istihdam bakımından da, ihracat bakımından da, ama en önemlisi istihdam. Yani, iş yaratma bakımından iki büyük sektörümüz var. Bir tanesi tekstil sektörü çok yaygın, 10 binlerce firma vardır, altında on binlerce firma vardır. İkincisi de inşaat sektörüdür.

Bu çok sayıda bizim insanımızı istihdam eder, iş sahibi eder. Çin 2005 yılının başı itibarıyla, yani bu yılın sonu, 2005'in başı itibarıyla Dünya ?World Trade Organization,? işte Dünya Ticaret Organizasyonunun tam üyesi hâlinde olmuş olacak. Olmaması münasebetiyle önünde birtakım engeller var, yani ihracatını yapmakta, dilediği ülkeye dilediği kadar mal satmakta bazı engelleri var. Ama, bu engeller 2005'in başı itibarıyla kalmış olacak.

Ve Çin'de şöyle bir şey var. Burada 1 milyar, 1,5 milyar civarında insan yaşıyor, bir aylık işçi diyelim, mühendis diyelim, bunların aylıkları 5 dolar, meselâ dolar cinsinden vurduğunuz zaman. Bunlar emek yoğun...

SERDAR AKİNAN- Türkiye'de ne kadar ortalama?

İLHAN KESİCİ- Bu yani en kötü haliyle 300 dolar yani. Emek yoğun sektörlerde bu 1,5 milyar insanın maliyetler içerisindeki girdisiyle baş edebilmek mümkün değil.

Demek ki o zaman Çin'in yapıyor olduğu ürünlerden ya kalite değişikliğine, mahiyet değişikliğine sıçraması lâzım onları benzer ürünleri yapan ülkelerin. Biz meselâ onlarda.

SERDAR AKİNAN- Tekstil meselâ.

İLHAN KESİCİ- Tekstilde. Ya mahiyet değişikliği yapacağız...

SERDAR AKİNAN- Ne demek mahiyet değişikliği, yani markalaşmak mı?

İLHAN KESİCİ- Yani bunun içerisinde markalaşmak daha iddialı bir lâf olabilir ama, yani Çin'in üretim kapasitesine, üretim şekline şemaline göre ya biz üretimlerimizi değiştirmiş olacağız ya da fleksıbl, daha esnek üretim şekillerine geçmiş olacağız veya kalitesini birazcık daha Çin'in yaptığından bir farklı, iki üstün kalitedeki bir şeye geçmiş olacağız.

Bunun için teknolojik değişim istiyorsa teknolojik değişimi yapmamız lâzım, tevsii yatırımı istiyorsa tevsii yatırımı yapmamız lâzım, teknolojik yatırım yapılması icap ediyorsa onu yapmamız lâzım. Çin'in girmesi muhtemel pazarların dışında pazarlara doğru yönelmemiz lâzım.

Şimdi bunu şuna benzetelim. Hükûmetimizin ben, hem Sanayi Odalarımızın, Ticaret Odalarımızın bu konuyu yeteri kadar ciddiye almadığı kanaatindeyim. Yani, ara ara konuşuluyor filan ama. Hükûmetimizin de bir görevi kendi sanayicilerini uyarmak değil mi? Onlardan daha iyi görüyorsa, daha iyi görmesi lâzım dünyayı, daha iyi takip ediyor olması lâzım.

Bu neye benzer? Şimdi bizim bir evvelki hadiseden ders aldı Meteoroloji, İstanbul Belediyesi, İstanbul Valiliği, bu İstanbul'daki karla ilgili olmak üzere. İlan ettiler ki birkaç gün öncesinden itibaren, okulları Perşembe ve Cuma günü kapatıyoruz, aman ey vatandaşlarımız çok mecbursanız çıkacaksanız şu tedbirlerle çıkın, biz de şu tedbirleri alıyoruz.

Bunun aynı uyarı mekanizmasını bizim hükûmetlerimizin, devletimizin ve hükümetimizin Türk, özellikle tekstil sektöründeki insanlarımıza durmadan anlatması lâzım. Anlatmak yetmek, anlatmalarını yaptıktan, ikazlarını yaptıktan sonra ne yapılabileceğini istişare etmesi lâzım, elinden ne yardım geliyorsa ona doğru sıçraması lâzım.

SERDAR AKİNAN- Bir vizyon çizmesi lâzım.

İLHAN KESİCİ- Bir vizyon çizmesi lâzım. Bu uzak değil, 11 ay sonra karşılaşacağımız bir hâdise yani.

SERDAR AKİNAN- Yumurta kapıda aslında.

İLHAN KESİCİ- O yüzden, evet o yüzden 2005 yılında özellikle tekstil sektöründe Türkiye'yi çok ciddî sıkıntıların beklediğini bilmek, buna göre alınabilecek tedbir ne varsa onu almak lazımdır. Ben hükûmetimizde veya genel olarak devletimizde yani böyle bir hali görmüyorum. Ama siz vesile oldunuz, ben de bu ikazları...

SERDAR AKİNAN- O çok kritik yani, istihdam açısından baktığınız vakit muazzam bir kitle var.

İLHAN KESİCİ- Efendim Türkiye'nin canı istihdamda. Bir, işsizlerinde. Şimdi vasıflı insanları da işsiz kalmaya başladı. Eskiden vasıfları olmayan insanlar, yani ne iş yaparsın denildiğinde, vallahi ne verirsen onu yaparız diyen insanlarımız işsizdi. Buna vasıflı insanlarımızın işsizliği eklendi, eğitimli insanlarımızın. Yani, lise ve muadili okulları bitirmiş olan, hatta üniversiteleri bitirmiş olan insanlarımızın işsizliği başladı. Buna ilaveten bir de işi olup da yüreği güm güm atan insanlarımız var, yani bak işte komşumuzdaki filan atölyede işçi indirimi yapılıyor, memur indirimi yapılıyor, acaba bizim şirkette de olur mu, acaba kamu sektöründe de olur mu, acaba benim işimde de olur mu diye bir de yürekleri hoplayan insanlarımız filan var. O yüzden her ne olursa olsun her devletin birinci görevi insanını mümkün olduğu ölçüde iş sahibi yapacak işler yapmak.

Buna çok kafa yormak lâzım. Ben hükûmetlerin veya kamu sektörünün tek başına olmasa bile özel sektörüyle, üniversiteleriyle çok samimi, çok ileri derece diyaloglar içerisinde olması lâzım geldiğine inanıyorum. Ama, o hali görmüyorum maalesef, yani sanki çok daha güzel bir tablo filan, resim de çiziyorlar her gün ekonomimiz çok da iyiye gidiyor filan diye. Ama, 1 yıl içerisinde 30-35 milyar dolar, yani 2 ay sonra tam kesin rakamlar belli olacak, o zaman daha net ifade ederiz ama, demin Türk Lirası cinsinden değerleri verdim. 30 ila 35 milyar dolar borcu artmışsa zaten çok borçlu olan bir ülkenin bunun içinden çıkmak fevkalâde zordur.

SERDAR AKİNAN- Peki, zor ama mümkün değil midir?

İLHAN KESİCİ- Zor, mümkündür, her şey mümkündür, yani her zorluk aşılır.Şimdi ben Türkiye'nin içinde bulunduğu zorlukların abartıldığı kanaatindeyim. Hindistan 1 milyar nüfusu var, 70 tane dili var, 100 tane belki dini var, yani orada bu devlet yöneticileri öldük battık filan demiyorlar yani ve üst üste aldıkları şeylerle şimdi neredeyse dünyanın parlayan ülkelerinden bir tanesi oluyor Hindistan.

Çin, 1,5 milyar nüfusu var, işte 50 sene komünizm altında yaşadı, Avrupa Birliğinin üyesi filan da olmuyordu ayrıca yani, diyelim ki Doğu Bloku ülkeleri ve öbür Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya vesaire, onlar Avrupa Birliği üyesi oldular da, oluyorlar da kalkınıyorlar diyelim. Çin'in öyle bir hali de yok. Çin, bunun üstüne işte kıymetli devlet yöneticilerinin üst üste koydukları şeyleri itibarıyla şimdi dünyanın parlayan bir şeyi.

Türkiye'nin elindeki imkân bu ülkelerin hiçbirisinde yok. Ne Macaristan'ında da vardır, ne Çin'inde de vardır, ne Hindistan'ında da vardır...

SERDAR AKİNAN- Nedir o imkân?

İLHAN KESİCİ- Yani Türkiye'nin her şeyi...

SERDAR AKİNAN- Potansiyeli diyorsunuz...

İLHAN KESİCİ- İnsanı da var, yani bundan işte 3 gün önce tatil filan vardı, yani Kurban Bayramı dolayısıyla. Başka Antalya'ya gitmiş olan arkadaşlarımız filan var, neredeyse denize girme hariç denize girilebilecek hâlde. Bu coğrafya öyle bir coğrafya. İyi yetişmiş insanı var, yani 2500 doları 5 bin dolara kadar çıkarabilecek, 10 bin dolara kadar çıkarabilecek olan bir insan gücü de var Türkiye'de. Yani diyelim ki, Amerika'daki insan gücü ayarında değildir, Almanya'daki insan gücü yetişmişliği cinsinden söylüyorum; yaygınlığı ve yetişmişliği cinsinden. Orada olmayabilir, ama Türkiye'yi bir ikiye katlayabilecek, ikiye kaldırabilecek, üçe kaldırabilecek kadar iyi yetişmiş insanı da var Türkiye'nin.

Burada ne lâzım; bir ahenk lâzım, bir iklim. Şimdi ben tabiî Sayın Başbakanımızın konuşmalarına bakıyorum ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde kendi grubuna konuşurken, yani Türkiye'ye konuşurken çok bağırıyor. Yani değil mi? Biz yüreğimiz yandığı zaman bağırıyoruz, o yani bir de bizim insanımıza bağırıyor. Cumhuriyet Halk Partisini ve yani muhalefet partisi. Netice itibarıyla muhalefet partisinin yapması gereken şey ne? Hükûmeti tenkit etmektir değil mi, hükûmetlere muhalefet edecek. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye'nin diğer kesimi de Cumhuriyet Halk Partisini kınıyor ki, bunlar yeteri kadar muhalefet yapamıyorlar filan diye.

Şimdi Rauf Beye bağırıyorsunuz, Türkiye'nin Başbakanısınız, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına kızıyorsunuz, bağırıyorsunuz, ana muhalefet partisi genel başkanına kızıyorsunuz bağırıyorsunuz.

TÜRKİŞ Kongresine katıldı Sayın Başbakanımız, orada siz Türkiye'yi işçilere hitaben, yani işçiler bir talepte bulunacak değil mi, Sayın Başbakan gelmiş, kimden talepte bulunacak yani işçiler bir talepte bulunacaksa, Başbakanlarından talepte bulunacaklar. Bundan daha tabiî bundan daha doğal bir şey olabilir mi? Taleplerini ifade ettiler. Az olabilir talepleri, çok olabilir, ama netice itibarıyla onların da bir talebi var.

Sayın Başbakan kızdı, siz Türkiye'yi temsil ettiğinizi mi zannediyorsunuz, sizi işsizlere şikâyet ederim filan dedi.

Şimdi bu olur mu, işçinize kızıyorsunuz, tarım sektörünün, yani Ziraat Odalarının temsilcileri Tarım Bakanıyla bir şeyde bulundular, bir müzakerede bulundular. E, çiftçiler de bir şey isteyecek, kimden isteyecekler, en tabiî demokratik memleketlerde kimden isteyecek yani, Tarım Bakanından isteyecek. Tarım Bakanımız dedi gözünüzü toprak doyursun. Yani, Tarım Bakanı çiftçiye gözünüzü toprak doyursun filan diyor. Şimdi bu örnekleri çoğaltmak filan mümkün yahut yine memurlar Sayın Başbakandan memurların durumlarının düzeltilmesiyle ilgili ufak tefek taleplerde bulundular. Olmayınca, hayır veremeyiz filan denilince, dediler ki o zaman biz de meydanlara iner miting yaparız. Buyurun inin dedi, meydana indiler. Yani, demokratik memlekette ne olması lâzım? İşte taleplerini ifade etmesi, pankartlarını açması, yürümeleri filan lâzım. Coplandılar. Yani, şimdi memurunuz bir şey istedi copluyorsunuz, köylünüz bir şey istedi gözünüzü toprak doyursun diyorsunuz, işçiler bir şey istedi, sizi işsizlere şikâyet ederim diyorsunuz. Bunlar ekonomik aktörler aynı zamanda.

KOBİ'ler Türkiye'nin canı, yani bu küçük ve orta ölçekli işletmeler. Aslında Türk ekonomisinin, yani devletin ne kadar imkânı varsa ekonomiyi yönlendirmek istikametinde küçük işletmelere tahsis etmesi lâzım. Yani, bir kişilik istihdam yaratan, iki kişilik istihdam yaratan, üç kişilik istihdam yaratan ne kadar küçük şey var ise, faaliyet varsa onlara destek olması lâzım.

SERDAR AKİNAN- Destek olması lâzım.

İLHAN KESİCİ- KOBİ'ler de bunlardan bir tanesi, bunların birazcık daha ileri gitmiş hali.

Maliye Bakanımız o KOBİ toplantısında konuştu. Onlar haklı olarak neden şikâyet eder, yani vergimiz çok, çeşitli, çok yük oluyor, yani canımız çıkıyor bu vergilerden filan. Bunlarla ilgili daha derli toplu onların bilmediği bilgiler varsa Maliye Bakanı verebilir, ama Maliye Bakanımız onlara dedi ki, siz kendinizi vergi mi veriyor zannediyorsunuz, hiçbir şey vermiyorsunuz. Yani, şimdi bu üslup böyle de olabilir ama, o zaman ekonomik aktörlerle, yani Türkiye'nin canı ekonomi olmasına rağmen hükûmet demek ki, ekonomik aktörlerle fevkalade kötü bir şey içerisinde, ilişki içerisinde. Bir tek muhtemelen TÜSİAD'la iyi ilişki içerisinde. Ne TÜSİAD'dan hükûmetimize herhangi bir eleştiri geliyor, ne hükûmetimizden TÜSİAD'çılara, yani siz de şunu şöyle yapmıyorsunuz böyle yapın lütfen gibi ikaz geliyor. Ama, çiftçiler bir ekonomik aktördür, yani bir varlık, bir şey yaratıyorlar bu çiftçiler değil mi, bir tarım ürünleri yaratıyorlar. Hem Türkiye'yi besliyorlar, hem işte 1 milyar dolar, 1,5 milyar dolar neyse ihracat yapıyorlar. Bunlarla iyi diyalog içerisinde olmak lâzım.

KOBİ'ler Türk ekonomisinin yüzde 95'idir, yani üretim ekonomisinin yüzde 95'i, büyük holdingler en çok yüzde 5'idir, aslında 3,5 civarında ama, biz ona 5 diyelim yani. Demek ki, yüzde 95'ini üreten insanlarla daha sıcak, daha efendice, daha kibarca, daha anlayışlı bir diyalog içerisinde olmak lâzım.

Bu devlet memurları, yani bu devlet memurları sizin memurlarınız, siz onlarla vatandaşa hizmet vereceksiniz değil mi. Yani, onları copladığınız zaman, yani daha iyi vatandaşa hizmeti filan yaptıramazsınız, işçileriniz de öyle. Kamu sektörü işçileri de özel sektör işçileri de öyle. Onlarla daha sıcak, ama onlar sizden aşırı taleplerde bulunuyor iseler onu müdellel, eski tabir, güzel bir tabirdir. Müdellel, delilli. Yani, bak işçi kardeşim sen benden bunu istiyorsun ama, bak Türk ekonomisinin, benim teslim aldığım ekonominin hali şu: Gel beraber bu işi şey yapalım.

Şimdi bununla ilgili geçen dönemde Ekonomik ve Sosyal Konsey kuruldu. Daha uzun zamandır lâfı edilirdi ama, kanunu çıktı yani. Bunu ortalama meselâ, Ekonomik ve sosyal konsey demek devlet sektörünün de ekonomiyle ilgili birim yöneticilerinin, yani ekonomi bürokrasisinin yöneticilerinin, bakanlarının filan olduğu, karşılığında da Türkiye'nin bütün ekonomik aktörlerinin. TÜSİAD'sa TÜSİAD, işverenlerse işverenler, KOBİ'lerin temsilcileriyse onlar, köylülerin, yani çiftçilerin temsilcileri, işçilerin temsilcileri, memurların temsilcileri, bunlar bir araya gelecekler. Burada Ekonomik ve Sosyal Konseyin toplandığını ben hiç duymadım yani. Toplamıyorlar, siz de muhtemelen duymuş değilsinizdir.

İşçilere eğer bir şey veremeyeceğinizi söyleyecekseniz veya köylülerinize, çiftçilerinize bir şey veremeyeceğinizi söyleyeceksiniz, diyeceksiniz ki, ey vatandaşlarım, ey işçilerim, ey köylülerim vesaire, bak Türkiye'nin ekonomik resmî bu. Ben elimden geleni yapıyorum, siz de lütfen ne olur bu resme uygun bir şekilde beraber hareket edelim, şu 100'dü borcumuz, bunu önümüzdeki sene Allah kısmet ederse, Allah nasip ederse 99,5'ğa, 99'a, 90'a doğru indirelim, bu belâdan kurtulalım değil mi?

Ben böyle bir hâl görmüyorum, bunu yapmazsanız olmaz. Türk üniversitelerinde, İktisat Fakültelerinde, ekonomiyle ilgili olan bölümlerinde çok değerli hocaları vardır, ekonomi bürokrasisinde çok değerli iyi yetişmiş insanları vardır, eski tecrübeli ekonomi bürokrasisinde görev yapmış olan insanları vardır. Bunlarla ilgili bir istişare, bir dinleme, yani bunlar da bir şey yazıyorlar, çiziyorlar, konuşuyorlar, bunlar ne diyor acaba, bunları da dinlesek filan gibi bir hâl görüyor musunuz? Ben görmüyorum.

Bütün bunların yapılması lâzım. Bunlar tamamını toplarsak eğer yani dış politikada buna benzeyen şeylerin yapılması lâzım. Şimdi dış politikada, yani bazen duyuyoruz, yani ordu, bir ordu, bir ülkenin ordusu bizim Ahmet Duran Alkan diye bir doçent kardeşimiz var Sivaslıdır, benim de çok sevdiğim arkadaşımdır. Onun bir benzetmesi var, Zaman Gazetesinin de yazarıdır, çok sevdiğim bir şey. Diyor ki, ülkelerin silahlı kuvvetleri, ülkelerin orduları, bizim eskiden evlerimizde misafir odası vardı, yani değil mi? Yani 2-3 odalı evimiz varken bir odamız misafir odasıdır, iyi eşyalarımız filan oradadır, günlük kullanılmaz, çocukları filan da hiç sokmazlardı yani, bizi hiç sokmazlardı misafir odasına. Sadece misafir geldiği zaman açılırdı. Niye? Yüz ağartımı denilir ona. Yani, misafire karşı, ele karşı yüzünüzü ağartacak.

Ahmet Duran Alkan kardeşimiz de diyor ki, ülkelerin orduları bu misafir odasına benzer, ülkelerin yüzünü ağartan şeylerdir.

Şimdi ben bazen bakıyorum, sanki bu Türk ordusu başka bir ülkenin ordusu, bu hükûmet de başka bir ülkenin hükûmetiymiş gibi bazen böyle şeyler oluyor.

Silahlı Kuvvetler bir münasebetle siyasete karışıyorsa yanlıştır, siyasete karışması ileri derecedeyse azaltılmalıdır, ama bütün bunların usulüyle yapılması lâzım değil mi? Bu bizim ordumuz netice itibarıyla. Bu memur bizim memurumuz netice itibarıyla, biz bunlarla çalışacağız, yani onları heveslendirmemiz lâzım. Sadece para meselesi de değildir...

SERDAR AKİNAN- ... meselesidir belki.

İLHAN KESİCİ- Ben bunu görmüyorum yani. Bu hükûmet bir kere en azından daha 4 sene başımızda, yani ölüm kalım olmaz ise, olmasın, 4 sene başımızda, 368 milletvekili var, kolay kolay hükûmetten düşmesi filan da söz konusu değil. O yüzden bunların başarılı olması, sizin başarılı olmanız, benim başarılı olmam, benim ailemin, sizin ailenizin, bütün 70 milyonluk Türkiye ailesinin rahat etmesi demek.

Bütün söylediklerimizi de ben bu istikamette söylüyorum yani. Bazen şeyimiz, hassasiyetimiz artıyor bazı konularda filan ama, onun başarısını isteriz. Fakat, benim gördüğüm kadarıyla, yani tam anlamıyla bir kritik etmekte de erken görüyorum ben, yani bu belediye seçimleri geçer, elimizde diğer doneler ekonomiyle ilgili bütün veriler ortaya çıkar. Bu yılın ortasından itibaren efendim daha kritik etmeyi daha doğru görüyorum. Ama, şu 1 senede 30 milyar dolarla 35 milyar dolar artmışsa borcu ve bunu da hiç telaffuz etmiyorlarsa bunun yaratacağı tahribatı da kendi halkına söylemiyorsa, anlatmıyorsa orada bir eksiklik var, yanlışlık var.

SERDAR AKİNAN- O tahribatın boyutları ne olabilir? Meselâ, Arjantin örneği aklıma geliyor.

İLHAN KESİCİ- Tabiî her şey olur. Şimdi geçen sefer, yani bu ülkeler...

SERDAR AKİNAN- Yari IMF yolunda gidiyoruz da...

İLHAN KESİCİ- Serdar Bey, ülkeler yani yer yarılıp içine düşmüyor, yani...

SERDAR AKİNAN- Ülke iflas etmiyor yani.

İLLAN KESİCİ- Evet, yani öldük bittik kül olduk filan. Bu şu demek değil, yani bir deprem olacak, 70 milyon insan veya Türk ekonomisi içine batacak değil. İşsizlik artıyorsa, yani şeyin belası o. Yani, işsizliğiniz artıyorsa, işi olan insanlar her an işsizlik riskiyle beraber yaşıyor iseler, geçim derdi hat safhada ise, gelir dağılımı çok bozuluyor gibi ise bela budur. Yani değil mi? Arjantin'de olan o idi. Aslında Arjantin'de ne oldu, Arjantin battı, yerin dibine girdi filan değil. Ama, görüntüyü hatırlayalım yani o televizyonlarda, beni çok etkilemişti. Bir dükkânı yağma ediyorlar, çocuğun biri üstünde beyaz bir gömlek veya tişörtü vardı kan olmuş, o kan et budu. Yani, kasap dükkanı veya bir marketi yağmalamışlar, oradan bir but et almış, işte o da çarptı vücuduna filan değdi.İşte bu ülkelerin batması demek bu demek, yani insanınız bir but çalmak mecburiyetinde filan kalıyorsa, o hâlde ise ülke bu. Böyle bir ülkeye kimse saygı göstermez. Şimdi burada bir nokta da şunu ifade edeyim ben izin verirseniz. Biraz hızlı konuşmuş oldum belki ama, Serdar Bey benim bu Türk siyasetinde bir numaralı derdim, canımı çok sıkan şey her insanın kendi siyasetçisi olarak gördüğü insanın ayıbını örtmeye çalışması. Yani, diyelim ki, Adalet Partililer Adalet Partinin yöneticileri bir şey yaptığı zaman, yanlış bir şey yaptığı zaman onu kamufle etmeye çalışır, onu hiç dillendirmezler.

Cumhuriyet halk partililer Cumhuriyet Halk Partisi yanlış bir şey yaptığı zaman, eksik bir şey yaptığı zaman onu kamufle etmeye çalışırlar. Şimdi bu AK Parti hiç olmazsa yeni bir parti yani değil mi? Yenilendim, değiştim, değişik bir partiyim, yeni bir partiyim filan, yeni zihniyetim var filan dedi, ama AK Partisini destekleyen arkadaşlarımızın da, onu destekleyen medya da, o olmak üzere, entelektüelleri de olmak üzere yanlışlarını ifade etmiyorlar. Yani bu o zaman, herkes kendi adamının yanlışını örter ise, ona sahip çıkar ise bundan belli bir sonuç çıkmıyor. Halbuki AK Partiye gönül vermiş olan insanlar, entelektüelleri, okurları, yakarları, çizerleri samimi tenkitlerde bulunmuş olsalar belki AK Partinin yöneticileri ve hükûmetteki arkadaşlarımız da bizim sözlerimizden etkilenmeyebilirler ama, kendilerine daha yakın gördükleri arkadaşların sözlerinden etkilenir, hatalarını azaltabilirler.

SERDAR AKİNAN- Ben bir şey sorayım mı size? Siz devlet yapısı içinde, mekanizması içinde bulundunuz. Bu yapı nasıl yapılır, hani siz seçilirsiniz ve bir devlet etmeye başlarsınız, etrafınızda danışmanlarınız vardır. Eğer, ciddî bir muhalefet yoksa, ciddî bir medya muhalefeti yoksa, yani birileri şu konuda bakın yanlış yapıyorsunuz, bakın rakamsal göstergeler şu noktaya geldi, bu uzun vadede anlama gelir noktasında sadece tam da bu söylediğiniz anlamda ya her şey çok güzel gidiyor, aman çok doğru yaptınız haşmetmaapları noktasındaysa şayet bunu yolu nedir?

İLHAN KESİCİ- İnanırsınız, yani herkes böyle dalkavuklar işte o, o yani ülkeleri batıran, yöneticileri batıran şey odur yani. Çok iyi gidiyor, şu nasıl çok iyi gidiyor, bu nasıl çok iyi gidiyor. Eğer, bizzat siz de, yani kardeşim bu rakam bak bundan şu olmuş, nasıl iyi gidiyor filan diyecek haliniz filan yok ise kanarsınız, aldanırsınız.Şimdi bu o, yani muhafazakâr yönü daha önde olan arkadaşlarımız olduğu için şimdi söyleyeceğim ben bu hükûmetle ilgili. Osmanlı İmparatorluğunda padişahın cuma selamlığı var, devletin memurları, yani devletin para verdiği insanlar cuma selamlığında sıraya girerler, cumaya gidişte ve cumadan dönüşte, yani o bir yürüyüş... var. Onların görevi şu: Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var. Yani, eğer padişahın aklına haftada bir gelmeyecek idiyse bile böyle bir şey, para verir padişah diyor ki siz bana hatırlatın. Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var.

Şimdi bunu medeni hâline getirelim, günümüz hâline getirelim bir. Tenkitlerin edilmesi lâzım, mümkünse kendisinin daha yakın hissettiği insanların tenkit etmesi lazımdır. Yani, bizim tenkidimizden ziyade başka türlü. Eğer, tenkit edilmezse, kritik edilmezse bir de işin çok bileni değilse insanlar efendim o zaman...

SERDAR AKİNAN- Biraz dinlemesi gerekiyor.

İlhan Bey, gerçekten çok teşekkürler, geniş bir ufuk dağıttık. Hem derin hem geniş şekilde. Çok teşekkür ediyoruz. İnşallah sizle tekrar hemen her konuda konuşmaya devam ederiz.İLHAN KESİCİ- Memnuniyetle. Bana da böyle bir imkân verdiğiniz için ben size çok teşekkür ediyorum, şükranlarımı sunuyorum.

SERDAR AKİNAN- Sağ olun.

Evet, herkese iyi akşamlar. Bir başka "Ne Var Ne Yok"ta buluşmak üzere.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.