Facebook
Twitter
Fransa-Karikatür
Başak Şengül | CNN Turk - Bugün | 16.1.2015
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

Başak Şengül    CNN Türk      Bugün Programı          Fransa’daki Olaylar             16.01.2015

Başak Şengül: Merhaba, iyi günler.

Saatlerimiz 11.00. CNN Türk ekranlarında Bugün haber kuşağında karşınızdayız. Gündemdeki gelişmeleri, sıcak bilgileri paylaşacağız sizlerle ve gündemimizdeki başlıkları bugün konuğumuzla değerlendireceğiz. Siyasetten deneyimli bir isim bizimle birlikte.

Sayın İlhan Kesici.

Hoşgeldiniz efendim yayınımıza.

İlhan Kesici: Çok teşekkür ederim efendim. Sağ olun.

Başak Şengül: Çok teşekkür ediyoruz zaman ayırdığınız için.

Şimdi, Paris’te bir tedirginlik var. Ona bakacağız.                                                                   Avrupa’nın farklı noktalarında operasyonlar başladı, Fransa saldırısından sonra. Onların sıcak bilgilerini ileteceğiz ama sizin burada olmanızı önemsiyoruz.

Çünkü, yıllarca siyaset içerisinde deneyim kazanmış bir isim olarak şimdi sıcak siyasetten uzaktasınız. Daha doğrusu uzaktan bir göz olarak neler olup bitiyor değerlendirme imkanına sahipsiniz.         

Dolayısıyla objektif değerlendirmeler olacağını düşünüyoruz. Birazdan onları sizden rica edeceğiz.

İslamofobi’yi konuşuyoruz aslında Fransa’daki saldırıların ardından. Bir yandan İslam dünyası kendi açısından ne yapabilir diye soruyoruz, diğer yandan Avrupa bu meseleye nasıl bakmalı.

Yükselen ırkçı dalga ve İslam karşıtlığı ile ilgili nasıl mücadele edilebilir. Günlerdir bunlar konuşuluyor aslında.

Sayın Kesici’ye de hemen bunları sorarak başlayalım.

Şimdi operasyonları da arka arkaya görmeye başladık. Tedirginlik var Avrupa’da. Almanya’da ki eylemleri takip etmiştik zaten.

Fransa’daki saldırılardan önce Pegida’nın düzenlediği gösterileri, protestoları İslam karşıtı ve göçmen karşıtlarının oluşturduğu bir grup.

Nasıl bir tehlike ile karşı karşıyayız?

İlhan Kesici:

Galiba çok ciddi bir şeye benziyor bütün bu olan bitenler.

Aslında son beş yıldan itibaren bu islamofobi, şimdi yeni bir laf daha çıkardılar islamofaşizm gibi, faşislamizm diye bir laf. Sanki İslam faşizmi gibi.

Bunların eğrilik tarafları var, doğruluk tarafları var, dikkate alınması gereken yerler var.

Allah vermesin, adam insanları diziyor, onların kafalarına kurşunu sıkıyor. Bunu yaparken de Allah-u Ekber, diyor.

Bu söylem bizim en kıymetli söylemlerimizden birisidir. İslam ülkelerinin, Müslümanların en kıymetli söylemlerindendir Allah-u ekber.

Bunu bir de en vahşi davranışta bulunurken yapıyor. Çocukları yan yana dizmişler, kafalarına en vahşi bir şekilde kurşun sıkıyorlar, bir de bunu yaparken Allah-u Ekber diye nida ediyorlar. Bu tabi tüyleri diken diken eden bir şeydir.

Hem normal Müslümanların tüylerini diken diken ediyor, hem de Batı dünyasının tüylerini diken diken ediyor.

Allahtan ki akıllı, iyi devlet adamları da var. Bunlardan bir tanesi de, başka taraflarını hariç tutmak üzere söylüyorum ama, sıcak olması münasebetiyle Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Hollande.

Dün Hollande’ın söylediği şey, çok ciddiye alınması gereken çok aklı başında bir laf idi.

O diyor ki, normal Müslümanlara ve İslamiyet’e en büyük zararı bu tür terörist faaliyetlere bulaşmış olan ve İslam adına bu terörü yaptıklarını iddia eden insanlar veriyor.

Devlet adamlarının bu meseleyi hem Batı’da hem İslam ülkeleri cenahında çok ciddiye almaları gerekiyor.

Netice itibari ile aynı şeyleri farklı üsluplarla söylemek mümkün. Bizim Osmanlıca’da "kavl-i leyyin” diye hoş bir tabir vardır. Kavil, konuşma söz, yani kavilleşmek, sözleşmek gibi. Oradaki kavl-i leyyin de "yumuşak söz” demek. Bir "kelâm-ı kibar”, kibar konuşmak.

Her ne yapılacaksa yapılsın yumuşak bir söz ile yapılması lazım.

Bu kavl-i leyyin tabiri aynı zamanda Kur’anî bir tabirdir. Kur’an-ı Kerim’de Tâ-Hâ Suresi, 20. Suredir, Ayet 44’te geçer. Hz.

Musa peygamber olduktan sonra Firavun ile yaptığı, yapacağı konuşmalarda bile Cenab-ı Allah kendi peygamberine diyor ki, "Firavunla bile konuşurken kavl-i leyyin ile konuş". Yumuşak sözle konuş. Bunun etkisi çok daha yüksektir. Böyle bir üslubun Firavun’un bile üstünde daha iyi bir etkisi olur.

Hem biz hem Batı dünyası insanları her ne konuşacaksak illa da yumuşak bir üslupla konuşmalıyızdır.  Hem İslam dünyasını temsil ettiğini düşünen insanlar Batı ile ilgili bir şey söyleyeceklerinde bu şekilde konuşmalılardır, hem de diğer taraf. İlla da böyle bir taraf ayırımı yapılacaksa. İşin birinci bölümü budur.

İkinci bölümü, muhtemelen hem bütün İslam dünyası, hem Türkiye bu işlerle mücadelede tam bir işbirliği içerisinde olunması lazımdır.

Bu adı terör olan, ortada terör diye, teröristler diye bir şey var elbette, bunlar hangi niyetle, amaçla, adla yapıyor olduklarını iddia ederlerse etsinler, böyle bir terör organizasyonu var. Burada istihbarat işbirliğinden itibaren her türlü işbirliği içerisinde olmak lazımdır. İkinci bölümü de budur.

Üçüncü bölümü, eninde sonunda lafların bir yerine "İslam" giriyor olması münasebetiyle, din giriyor, inanç giriyor olması münasebetiyle, ve özellikle de Batı dünyası için söylüyorum, çok dikkatli bir dil daha da önem kazanır.

Başak Şengül: Aslında siz de vurguladınız, Fransa’dan olayın sıcaklığı hala içindeyken gelen açıklamalar, biz din ile değil dini değerler ile değil terör ile mücadele ediyoruz şeklindeydi, hem Fransa Başbakanı, hem sizin belirttiğiniz gibi Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, bunları vurguladı.

Bir yandan da tabi bu saldırıların aşırı sağ için, ki Fransa’da Mary Le Pen aşırı sağın lideri, bir zemin açtığını bir alan açtığını da görebiliyoruz. Söylemlerinin daha sertleştiğini, "İslamik terör" ifadesinin kullanılması konusunda ısrarcı olduklarını görebiliyoruz. Böyle bir de risk var.

Almanya’daki yürüyüşleri de gördük. Türkiye aslında baktığınızda köprü ülke. Zaten Başbakan Davutoğlu’nun açıklamalarında da son dönemde bunun vurgusunu görüyoruz.

Hem Avrupa’lıyız hem Asya’lıyız, hem doğudayız hem batıdayız. Nasıl bir görev üstlenebilir? Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Örneğin, bunu Aslı Aydıntaşbaş vurgulamıştı. Avrupa’da görevli imamların Almanya’da Diyanet İşlerinden gönderilenler dışında radikalleşmeye dönük insan kaynağı sağlamak üzerine terörizmle bariz çalışmaları var.

Mesela bu anlamda Türkiye başka bir kaynak olabilir mi Avrupa için? Yani imamların görevlendirilmesi vs, biraz daha en azından İslamiyet’in algılanabilmesi için.

İlhan Kesici: Tabi, onların hepsi olabilir. Çünkü sizin de ifade ettiğiniz gibi biz kaçınılmaz olarak köprü vaziyetindeyiz. Aşağı yukarı bin senedir biz bu Anadolu coğrafyasındayız. Bin senedir Müslümanız, el hamd-ü l’illâh bu coğrafyada.

Aslında, Osmanlı İmparatorluğu özü itibariyle bir Anadolu devleti olmaktan ziyade bir Balkan devleti mahiyetindedir.

Yani son üç yüz yılı bütünüyle neredeyse Balkanlar’dır. O bakımdan biz Batı kültürüne de aşinayız biliyoruz, Batılı inanlarla bir arada yaşadık.

Elbette bu kadar yumuşak gitmiyor. Arada savaşlar var vs. Ama savaş dediğiniz şey, her şeyin içinde vardır. Batının Batı ile savaşı vardır, Doğu'nun Doğu ile savaşı vardır, komşuların komşularıyla savaşı vardır, filan.

Biz hem bunları biliriz, hem İslami hassasiyetleri biliriz. Özellikle Batı bakımından hangi kelimeler kullanılırsa bunun İslam dünyasında hangi tüyleri diken diken edeceğini, hangi telleri oynatacağını en iyi biz biliriz. Bilmemiz lazım, hatta daha da çok iyi bilmemiz lazımdır.

İki, İslam dünyasındaki hassasiyetleri de medeni bir üslup ile Batı’ya intikal ettirmeyi de en iyi biz yaparız. Bunlara başka örnekler de bulunabilir.

Ama birinci iş, bu "kutsallarla ilgili yaklaşım"dır. Yani, karikatürü alırsak ele mesela..

Başak Şengül: Tam o noktaya gelecektik efendim.

İlhan Kesici: Şimdi karikatür, karikatürler konusuna gelelim daha doğrusu, aslında bunlar karikatür de değildir. 

"Karikatür" demek, daha ziyade, yaşayan insanların ve toplumun önüne geçmiş olan insanlarla ilgili bir hiciv demektir. Yani söz ile yaparsanız hiciv,dir resim ile yaparsanız karikatürdür.

Mesela ben politikada birazcık daha öne çıkan bir insan olmuş olsam, karikatüre çok müsait bir yüzüm ve şansım var diye bakıyorum ben. Bunun birinci nedeni "burun”dur. "Saçların dökülmüş olması", filan. Burnun üstünde her türlü oynamayı yapabilirsiniz ve bu çok hoş bir şey olmuş olur.

Benim mesela iki tane, bu anlamda, büyük karikatürüm oldu, çok severim. Birisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığım zamanında Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’la beraber aday olduğumuz zamanda yapılmıştı.

Salih Memecan bey o zaman da Sabah gazetesinde çiziyordu. İstanbul Boğazı köprü tartışmaları filan gündemde idi. Karikatürde benim burnum İstanbul Boğazı köprüsü olmuş, İstanbul Boğazı’nın iki yakasını birleştiren bir burun. Çok hoş bir şey.

Öbürü de 2007’de CHP’ye girdiğim zamandı. CHP’nin meşhur "Altı Ok"u var, biliyorsunuz. İbrahim Sarı karikatürist arkadaşımız, o da o sıralarda yine Sabah gazetesinde çiziyordu, CHP’nin bu Altı Ok'unun yanına "yedinci bir ok" olarak da benim burnumu koymuştu mesela. Bu da çok hoştu.

Başak Hanım işte bunun adı karikatürdür. Ama bu Fransız dergisinin yaptığı bu tür bir karikatür değil. Onların yaptığı bir dîni inanışı aşağılamak.

Başak Şengül: Buradaki sınır nasıl anlaşılacak?

Bir yandan ifade özgürlüğüdür, karışamazsınız diyen bir kesim ve algı var. Diğer yandan kutsallar ile ilgili sınır aşılmıştır, dolayısıyla bu artık ifade özgürlüğüne girmez diyenlerin bulunduğu bir kesim var.

"Papa"dan da bu konuda bir açıklama var mesela. "Anneme küfür ederseniz yumruğu yersiniz” diyor ve dolayısıyla o da kutsallar ile ilgili karikatürize ettiğiniz zaman bir sınır olması gerektiğini ifade ediyor. Yani onun açıklaması da aslında baktığınızda sizin ifade ettiğiniz gibi.

İlhan Kesici: Ben bu kutsallar ile ilgili karikatürize etme işlemini ben fikir özgürlüğü kapsamında görenlerden değilim. Ama fikriyat ayrı bir şeydir; yazı yazmak, makale yazmak, kitap yazmak ayrı bir şeydir. Ama böyle karikatürize etmek fikir özgürlüğü kapsamında görülmez.

Bunun Batı dillerindeki adı "blasphemy” yani, "inanç ile ilgili kutsallara saygısızlık", saldırı.

Bu şu andaki Avrupa’da bile, neredeyse yarısından çoğunda suç gibidir. Adı doğrudan blasphemy olarak suç olmayabilir ama ceza kanunları içerisinde bu kapsamda suçtur.

Burada, ben bu kadar bilmiyordum şimdi söyleyeceğim şeyleri. Bu tür durumlarda müracaat ettiğimiz, bir bilenimizdir dediğimiz bir arkadaşımız var. Eski Büyükelçi, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen bey. Milletvekilliği de var, CHP Genel Başkan Yardımcılığı da var ama, onlar daha ikinci derecededir benim için.

Ondan rica ettim, Başak Hanımın programına çıkıyorum, aman mahcup olmayayım söyleyeceğim laflardan..

Başak Şengül: Estağfirullah.

İlhan Kesici: Mevcut bilgilerinin yanında ayrıca çalıştı da Onur bey. Şimdi arz edeceğim bilgilerin bir bölümü onunla ilgili.

Yaklaşık, ceza kanunlarının içinde olmak üzere Almanya, Hollanda, İspanya, İtalya, Portekiz, Finlandiya, Yunanistan, İzlanda, Norveç, İsviçre, Slovakya, Litvanya, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Ukrayna, Polonya, Rusya, İsrail, Kıbrıs.

Fakat Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi 2007 yılında bir tavsiye kararı alarak üye devletlere bunun suç olmaktan çıkarılmasını tavsiye etmiş. Elbette bunun bir bağlayıcılığı yoktur. Fikir hürriyeti kapsamını bununla genişletmiş gibi olunabilir. Ama bu 2007 yılında, ve henüz hiçbir devlet bu istikamette bir tavır da geliştirmiş değildir.

Henüz böyle terör olayları, terör hassasiyetleri, milyonların yürümesi filan yok idi. Şimdiden itibaren büyük yürüyüşler göreceğimizi tahmin ediyor ve bekliyorum.

Milyonlar sadece buralarda yürüyor gibi görünür ama evvelki gün mesela Pakistan’da da yürümeye başladılar. Değil mi?

O zaman yani bir gün Fransa’da, bir gün Almanya’da, bir gün Belçika’da bu tür yürüyüşler olmuş olacak, onun mukabili mahiyetinde olmak üzere de mesela bir gün Pakistan’da, bir gün Hindistan’da, bir gün belki Türkiye’de, bir gün filan ülkede yürüyüşler filan olacak.

Bunun önüne sadece akıl ile geçilir. Yani devlet adamları baş başa vermeliler. Akılları sakin, az önce söylediğimiz kavl-i leyyin, saygı ile. Dine, inançlara saygı gösterilmezse bu işte iyi sonuç alınamaz.

Müslümanlıkta biz Başak Hanım, elhamdülillah biz de Müslümanız, bütün dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri de Müslüman’dır. Bizim dinimizde peygamber algımız diğer dinlerdeki peygamber algılarından ve sembollerinden farklıdır. Bu iyidir, öbürü değildir, değildir. Sadece farklıdır.

Mesela, Hz. İsa ile ilgili tiyatrolar vardır, herhangi bir tiyatrocu Hz İsa rolünü oynar. Onda Batılılar ve Hristiyan dini mensupları bir hakaret görmüyorlar. Böyle bir aşamaya gelinmiş. Film çevriliyor, Mel Gibson Hz. İsa rolünü oynadı, büyük film oldu birkaç sene önce.

Büyük müzikaller yapılır. En büyüklerinden birisi mesela Jesus Christ Superstar’dır. Londra’da 10 seneden fazla kapalı gişe oynayan bir büyük müzikaldi. Ben de 1970'lerde Londra’da öğrenci gibiyken hem de bir kaç kere görmüş ve hayran kalmıştım.

Ama bizde durum böyle değildir. Bizde Hz. Peygamber’in resminin yapılması bile, bırakınız karikatürünün yapılmasını, dünyanın en güzel insan resmi tarzında yapılması bile yasaktır. Bu yasak  Kur’anî bir yasak değildir ama Müslümanlar Peygamberlerinin resmedilmesini tasvip etmezler. Biz böyleyiz.

Başak Şengül: Şimdi bu tartışmalardan sonra o da tartışıldı. Yasak mı, değil mi İslamiyet’te Hz. Muhammed’in resmedilmesi. Eski kaynaklarda bazı resimlerin, minyatürize çalışmaların yapıldığı da ifade edildi.

İlhan Kesici: Bizi ilgilendiren bölümü şimdi şu an itibariyle, dünyada yaşayan 1.4 milyar Müslüman insan Peygamberlerinin fotoğrafının, resminin temsilî dahi olsa, bırakınız karikatürünü, yapılmasından yana değildir.

Buna hürmet edeceksiniz, saygı göstereceksiniz. Başka çaresi olmaz.

Başak Hanım, dağa, taşa tapan inançlar vardır, ağaçlara tapan inançlar vardır, güneşe tapan inançlar vardır. Bunların sayıları az da olabilir. Yani azdır çoktur, buna saygı gösterilmelidir. Taşa da tapılır mı, ağaca da tapılır mı arkadaş denilemiyor. Denilemez, denilememesi lazımdır. Denildiği zaman, Allah korusun çok daha vahim sonuçlarla karşılaşılır.

Şimdi Fransız karikatürcüleri, Hz. Peygamber’i kısmen de aşağılayan anlamda o karikatürleri yapmış olmasalardı dünyanın hangi fikriyatı eksik olmuş olurdu, değil mi? Dünyada ifade etmek istedikleri fikriyattan ne eksilmiş olurdu, veya anlatımlarında ne eksik kalmış olmuş olurdu? Dünya ne kaybetmiş olurdu? Dünya hiç bir şey kaybetmezdi.

Biz Hz. Peygamber’imizin heykelini yapmayız, resmini asmayız, resmedilmesini istemeyiz. Sadece bunun yerine "hilye-i şerif” dediğimiz, hilye sözle, yazı ile tasvir yapmak demektir,

Başak Şengül: Söz ile övgü.

İlhan Kesici: Evet, söz ile, yazı ile tasvir etmek, resim yapmak. Biz Hz. Peygamberimizin resmini, vasıflarını, özelliklerini söz ve yazı ile yaparız, bunun adına da "hilye"- en yaygın hilyelerin başında 1690 tarihli meşhur Hafız Osman Hattı Hattı Hilye-i Şerif’i gelir. Bunun tam orta yerinde, az sonra söyleyeceğim, bir de Ayet-i kerime işlenmiştir.

Kuran-ı Kerim’de daha ziyade peygamberleri anlatan, "kısas-ı enbiya", Peygamberler Tarihi, başlı başına bir sure vardır. Enbiya Suresi, 21. Suredir. Enbiya, nebiler, peygamberler demektir. Bizim peygamberimiz ile ilgili olan bölüm de, sonlardaki bir ayettir, Ayet 107. Orada diyor ki,

"Ve mâ ersel nâ ke illâ rahmet-el’lil âlemîn”.

"Ey Peygamberim, seni biz muhakkak ki, alemlere (insanlığa) rahmet (sevgi, merhamet) olsun (üzere) diye gönderdik”.

Şimdi biz Peygamberimizi böyle gördüğümüz zaman, bir karikatürcünün, böyle gördüğümüz, bütün alemlere rahmet olsun diye gönderildiğine inandığımız bir yüce Peygamberimizi bir karikatüristin elinde gördüğümüz zaman canımız çok sıkılır. Bunun müeyyidesi, katiyyen gidip adamın alnının ortasına bir kurşun sıkmak değildir elbette.

Bir kere adı terör olan her şeyi, içinde ve hatta başlarında biz de olmak üzere, bütün İslam ülkeleri layık-ı veçhile kınamalıdır. Fransa’daki bu terör eylemlerini kınamak için, takbih etmek için nasıl Fransa’da Paris’te bir milyondan fazla insan yürüdü, her İslam ülkesinde de yüz bin, beş yüz bin, bir milyon insan o terör faaliyetlerini kınamalıydı. Niye, yaptıkları terörü bir de utanmadan, sıkılmadan "İslam adına yaptıkları bir cihat" olarak takdim ettikleri için.

Başak Şengül: O fotoğrafı görebilmeliydik diyorsunuz.

İlhan Kesici: O terörü kınamalıydı. Sonra da geri dönüp Batılı ülkelere demeliydi ki, bunu yaptıktan sonra aslında bunu demeye daha çok hak kazanılır, "Ey bunu fikir özgürlüğü kapsamında gören insanlar, lütfen bizim kutsallarımıza saygı gösterin”.

Başak Şengül: Peki şimdi bir de, Cumhuriyet gazetesi üzerinden Türkiye’ye bir yansıması oldu biliyorsunuz.

O saldırıdan sonra Charlie Hebdo’nun özel sayısında da kapakta Hz. Muhammed olduğu ifade edilen bir figür kullanıldı. Cumhuriyet gazetesi o özel sayıdan bir seçki yayınladı. Polis ablukasını gördük. Matbaadan çıkan kamyonların arandığı bilgisini öğrendik. Sonrasında Türk Hava Yolları, Cumhuriyet gazetesinin bundan sonra dağıtılmayacağını açıkladı.

Öte yandan, açıkça tahriktir dedi, sert tepki gösterdi Davutoğlu bu karikatürlerin yayınlanmasına. Basın özgürlüğü ile ilgisi yoktur dedi. Ama muhalefetten de tepki var. Davutoğlu hedef gösteriyor dendi. Bu boyutu ile ne görüyorsunuz?

İlhan Kesici: Cumhuriyet gazetesi bunu yapmasaydı çok daha iyi olurdu. Az önceki Paris dergisi için söylediğim şey Cumhuriyet gazetesi için de geçerlidir: o seçki dedikleri, seçme karikatürler, bunu koymasalardı Türkiye’deki fikri hayatından ne eksilmiş olurdu? Hiç. Herhangi bir şey eksilmiş filan olmazdı.

Başak Şengül: Bunu ifade özgürlüğüne destek ve dayanışma olarak açıklamıştı Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sayın Çakırözer.

İlhan Kesici: Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Utku bey, benim de çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir gazetecidir. Ayrıca biraz arkadaşlığımız da vardır. Bugünlerde de sözleşmiştik, kendisini ve gazeteyi ziyaret edecektim. Orada ayrıca çok saygıdeğer yazarlar da var arkadaşlarımız. Ama bunu yapmasalar iyiydi.

Hz. Peygamber’in, bana gelen gazetede görmedim, çünkü sizin de dediğiniz gibi o sonra durduruldu, yeni baskılar yapıldı galiba. Köşe yazılarından bir veya ikisinde  Fransa’daki dergide çıkmış olan şeyin küçültülmüş hali varmış.

Bunu biz doğru görmeyiz. Yani daha doğrusu, bunu elbette fikir hürriyeti kapsamında gören insanlar da olur, ama bunun fikir hürriyeti ile ilgisi yoktur diye düşünenlerdenim ben.

Bu bizim kutsallarımıza bir aşağılamadır diye görenlerimiz olur. Ben de bu ikinci gruptanım.

Başak Şengül: Peki, burada önemli bir nokta var. Evet bunu gördüğünüzde eleştirmek, itiraz etmek ama bir yandan da hedef gösterecek biçimde bazı ithamlar var.

İlhan Kesici: Başbakanın katiyen öyle konuşmaması lazım elbette. Burada hedef gösterilmesi katiyen söz konusu olmamalıdır. En medeni şekilde, yani medeni üslupla, sükunetle, güzellikle.

Şimdi bunu en medeni bir şekilde protesto edecek sosyal mecralar da var. Twitterlar var değil mi, eskiden yoktu. Ne güzel milyonlarca twit atılablir. Facebook var, orada yazılar yazılabilir. Gerekiyorsa barışçıl nümayişler yapılabilir. Bütün bunlar yapılabilir. Ama onun bir adım ötesine geçtiğiniz zaman, o zaman işte olmuyor.

Başak Şengül: O zaman karşılıklı sertleşmek mi oluyor sizin dediğiniz?

İlhan Kesici: Evet, karşılıklı sertleşmek.

Başak Şengül: Sonra o sertleşmenin nerede duracağı, maalesef ne yazık ki belli olmuyor ve tedirgin edici oluyor. Sizin vurguladığınız kavl-i leyyin, önemli nokta o.

Ekonomi ile ilgili görüşlerinizi de merak ediyoruz efendim. Şimdi dünyada petrol düşüyor. Bir yandan Frank’ın yükselişini takip ediyoruz. Dünya Bankası’nın büyüme ile ilgili uyarıları var. Petrol düşüşü iyi.

Bir yandan da küresel büyüme korkusu artıyor. Dünya Bankası küresel büyüme tahminlerini düşürdü. En keskin düşüş Rusya’da. Dünya Bankası Japonya, Euro Bölgesi ve bazı gelişen ülkelerde de durum kötü diyor.

Euro 1999 yılında işleme başladığı seviyenin bile altına inmiş, değer kaybetmiş durumda. Dediğimiz gibi, Frank niye yükseliyor, n’oluyor dünyada?

Ve tabi en önemlisi uluslararası kuruluşların uyarılarına baktığımızda da Türkiye ile ilgili ne görüyoruz biz?

İlhan Kesici: Valla çok güzel soru soruyorsunuz. İnşallah bende güzel cevaplar verebilirim.

Ben de sabahleyin sizin programınıza gelmeden önce, tabi sizin Cnn Turk Parametre Programının çok iyi bir takipçisiyim ben. Aynı zamanda çok iyi ekonomi programı yapan arkadaşlarınız da var.

Bu Parametre programında Ebru Baki, Hakan Çelik, Deniz Zeyrek; daha sonraki saatlerde Emin Çapa, Cem Seymen dönüşümlü olarak durmadan gün içinde veriyorlar. Ben de bilgilerimin güncelleştirilme halini daha ziyade bu arkadaşlardan alıyorum. Kendilerine de teşekkür ediyorum.

Sabahleyin yine sevgili Ebru Baki’nin programında, Parametre programında daha doğrusu, bu ilk İsviçre Frankı’yla ilgili gelişmeleri, hiç ummadığımız bir şeydi, öğrenmiş olduk. Bu çok enteresan.

Elbette ciddi olarak bakıyorduk ekonomiye zaten ama şimdi güncel olarak da çok daha ciddi bakılmalıdır gibidir. Sadece bu sabahki iş bile, normal baktığımızın çok daha üstünde bir ciddiyetle bakmamızı icap ettiren bir durum gibi görünüyor.

Bunun yanında şunu da söyleyelim ki, Türkiye ile ilgili sevindirici bir haber olmak üzere, bu petrol fiyatlarında dramatik denilecek bir düşme oldu. Bu çok iyi bir şey.

Yani geçen sene, bundan altı ay önce Haziran 2014 lerde, petrolün varili bizim kullandığımız hali ile 115-125 Dolar civarındaydı. Şimdi bu rakam 50’nin altına indi, 45’ gördü. Sabahleyin sizin arkadaşlar da tartıştılar, biri 50 dedi, öbürü 45 dedi filan. Bu yarı yarıya inmesi demek. Ve tartışma üslupları da çok hoş idi.

Bizim, 2014 yılı itibariyle bakalım, yıllık 57 milyar dolarlık bir ithal enerji faturamız var. Bu 57 milyar doların yaklaşık 31 milyar doları petrol ve petrol ürünlerinden gelir. Bu son gelişmeler ile bizi doğrudan etkileyen bir şeydir.

Bu demektirki yarıya düştüğü zaman, 31 milyar doların neredeyse 15-16 milyar dolarını tasarruf etmiş olacağız. Bu bizim ekonomimizin en kırılgan noktalarından birisi dediğimiz cari açığı, önemli ölçüde müsbetinden etkilenmiş olacak. Olumlu bir şekilde etkilenecek. Bu bölümü iyi.

Öbür bölümü, dünya ile ilgili olan bölümü, IMF Başkanı dün galiba bir yüksek konferans platformunda söyledi, dünyanın da çok dikkat etmesi lazım gelen hallerin olduğunu. Bölgesel olarak haller şunlardır, enflasyonist hareketler olmak üzere bunlardır, büyümelerle ilgili şunlardır filan gibi.

Bunlardan bir tanesi de doğrudan ve çok etkili olarak bizi ilgilendirir. Türkiye ile ilgili olan hal şudur: biz mesela bu sene, 200 milyar dolarlık bir döviz borcu-ihtiyacını çevirmemiz lazım. Şimdiye kadar çevirdik 200-250’yi filan. Bence maliyeti yüksek bir şeyle çevirdik, yani yüksek faizlerle vs ama, netice itibariyle de döndürmüş olduk.

Fakat bu andan itibaren, hükümetimizin çok daha fazla dikkat etmesi gereken husus ise şudur: Bir, biz dünyadan bu son bir yıl iki yıl içerisinde neredeyse dış politika itibariyle biraz uzaklaşıyor gibiyiz. İzole oluyor gibiyiz. Birinci bölümü bu.

İkincisi, bu terör, sert davranışlar, sayın Başbakanımızın bir de sert ve işaret parmağını sallayan tehditkar bir üslubu var. Bu iyi değil. Bazen ben bile korkuyorum. Halbuki bu Dışişleri Bakanlığından gelmiş olan bir devlet adamı. Dışişleri Bakanlığı "savaş dili” kullanmaz, kullandığı dil sadece "barış dili” kullanmak olmalıdır.

Biz 1974 yılında Kıbrıs’ta kısmi bir savaş yaptık, ama adına ne dedik? "Kıbrıs Barış Harekatı".           Yani böyle bir dil kullanılır. Sayın Başbakanımızın ağzına biraz daha barış dili eklemek lazım.

IMF bahsi, sermaye hareketleri, dış borçların döndürülebilmesi, vs konularına tekrar dönersek, dünya zaman zaman bu tür halleri daha iyi anlatabilecek ve kullananlara iyi bir yol gösterici olabilecek yeni göstergeler icat ederler. Bunlardan en yenilerinden birisi de şudur:

"Capital Freeze Index”: "Döviz Girişi Donma Endeksi” gibi tercüme edebileceğimiz bir endeks.

Bu şu demek: ülkelere dış sermaye akışında, bir münasebetle, dış para girişlerinde bir yavaşlama, azalma, hatta "durma-donma” gibi durumlar olur ise bundan hangi ülkeler ve ne kadar etkilenirler, gibi bir gösterge bu.

Bu laf 25-30 ülkeyi çok yakından ilgilendiriyor. Sizin de ifade ettiğiniz "sıcak para” ile ekonomilerini belli ölçüde döndüren ülkeler için icat edilmiş bir göstergedir bu. Biz de Türkiye olarak bu ülkelerden birisiyiz. Şu gösterdiğim tablo ve grafik Türkiye’nin aşağıdaki 30 civarında ülke arasında en hassas ve en kötü noktada olduğunu gösteriyor.

Yani biz bu sene dış sermaye akımıyla 200 milyar dolarlık bir döviz rakamını çevireceğiz ya, bunun yaklaşık 40 milyar dolar civarında bir bölümü bu senenin cari işlemler açığı olur herhalde, 130-140 milyar dolar civarında özel sektörün "kısa vadeli” borçlarının döndürülmesi olur, 20 milyar dolar civarında kamu sektörünün kısa vadeli borçlarının döndürülmesi olur. Bu tablo işte bunun için çok önemlidir.

Bunun için de bu dış sermaye akımının devam etmesi lazım. Eğer bu sermaye akımında bir duraklama, yavaşlama, dikkate değer derecede bir azalma olursa Türk ekonomisi için çok ciddi bir durum olur.

Başak Şengül: En çok etkilenecek ülke galiba, sizin elinizdeki çizelgede Türkiye mi görünüyor?

İlhan Kesici: Evet, tam da öyle. Şu gördüğünüz en uzun kırmızı çizgi, yani en kötü durumdaki ülke Türkiye'dir.

Ben bunu bizim devlet yöneticilerimizin bir muhalefet söylemi olarak almamalarını, bir sorumlu ikaz olarak almalarını ve " Ya, Allah Allah, galiba üstünde ciddiyetle durmamız gereken bir durum var galiba” diye düşünmeleri için ifade ediyorum.

Başak Şengül: Siz yaptığınız analizlerden bir uyarı iletmiş oldunuz.

Maliye Bakanı’nın da açıklamaları vardı. O da diyor ki, küresel riskler ile ilgili, FED politikaları, Avrupa’daki deflasyon riski ve doların değer kazanması olarak ifade etmişti.

Önümüz seçim. Seçim ekonomisi olur mu Türkiye için, tabi bu sorulan sorulardan biri. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek diyor ki, popülizm yapmayacağız. O geride kaldı. Zaten geçtiğimiz dönem de, geçen seçim döneminde de yapmamıştık, demişti. Bu açıdan ne söylersiniz?

Bu arada, 5 dakika gibi bir süremiz kaldı. "Saray” tartışmasını da size sormak istiyorum, eğer vaktimiz kalırsa.

İlhan Kesici: Memnuniyetle. İzin verirsen biraz daha ekonomiden gidelim.

Şimdi, bu IMF borcu sıfırlandı sıfırlanmadı o tartışmalar ayrı bir bahis. Onu başka bir programda inşallah lütfederseniz daha detaylı konuşmak isterim ben de.

Biraz önce gösterdiğim ve anlattığım dış sermaye akımı ile ilgili endeks yaklaşık bir sene öncesinin bir endeksi idi. Şimdi temas edeceğim rapor sadece bir ay öncesine ait, yani Aralık 2014’e ait bir rapordan bir bölüm, daha da çok bir özet.

Bu rapor IMF’nin bizim Hükümetimize resmen verdiği bir rapordur. IMF’ye üye olan her ülkeyle ilgili her sene IMF bir yıllık ekonomi raporu verir. Bunun adı "Country Report”- "Ülke Raporu” dur.

IMF’ye borcunuz olsun, olmasın, her yıl IMF uzman heyetleri o ülkeye gelirler ve ülke raporu hazırlarlar. Bu raporlama üye ülkelerin IMF ile yapılan anlaşmanın "Dördüncü Maddesi”ne göre, "Article IV”, yapılır.

Bu ülke raporları çok kıymetli raporlardır. Temel verilerini de zaten o ükenin ekonomi bürokrasisinden alırlar. Yani bizim ekonomik organizasyonlarımızdan alırlar.

Bu raporların bir özetini de uzman heyetler Washington’a döner dönmez sıcağı sıcağına yayınlarlar. Ülke Raporu da bir müddet sonra yayınlanır ve ilgili ülke Hükümetine sunulur.

Size şimdi ifade etmek istediğim özet, bu Dördüncü Madde kapsamında hazırlanan Türkiye Raporu’nun IMF’nin bir ay önce, 5 Aralık 2014 tarihinde bizim hükümetimize resmen verdiği raporun özetinin özetidir.

Başak Hanım, uluslararası ekonomik organizasyonlar aynen Dışişleri Bakanlıkları seviyesinde çok dikkatli ve diplomatik bir dil kullanırlar. Yani yine geldik her işin başının dil olmasına. Bir şeyi söyleyecekseniz hangi kelimelerle ve nasıl söyleyeceksiniz. Bunlarda çok dikkatli bir dil kullanırlar.

Bütün bunlara rağmen, Türk ekonomisi ile ilgili üç tane büyük, önemli, altları da var tabii ama, üç husus söyleyeceğim şimdi.

Birincisi "ekonomik büyüme”. Büyümenin çok önemli ölçüde dış kaynağa bağlı ve hatta bağımlı bir büyümemiz olduğunu söylüyorlar. Zaten gittikçe de yıllar itibariyle hep düşüyor.

AK Parti Hükümetlerinin ilk dört yılında, yani 2003-2006 yılları döneminde, büyüme hızı yıllık ortalama yüzde 7,4 olmuştur. Bu çok iyi bir büyüme ortalamasıdır ve AK Parti dönemi ile ilgili akılda kalan, "ekonomide iyi işler de yapıldı" denilen dönem de aslında budur.

Ama 2007’den 2014’e kadarki son sekiz yılda, ekonomideki ortalama büyüme hızı sadece yüzde 3,3 olabilmiştir. Bir, bu çok düşüktür; iki çok inmeli-çıkmalıdır, istikrarı da yoktur. Türkiye’nin tüm Cumhuriyet tarihi normali yüzde 5’in bile oldukça altında bir performanstır.

Son dört yıl daha da vahim gibidir. 2012 yılı yüzde 2.1, 2013 yılı yüzde 4.1, 2014 yılı henüz açıklanmamakla birlikte ancak yüzde 2’li bir rakamlarda olması beklenmektedir, bu senenin de yine ancak yüzde 2’ler civarında olacağını ben bekliyorum.

IMF de bu büyümenin bir de ayrıca dış kaynağa çok bağımlı olmasına dikkat çekiyor ve aman ha aman tedbir alın diyor.

İkincisi, "iç tasarruf oranlarınız çok düşük” diyor. Çok düştü daha doğrusu. Normal zamanlar yüzde 24’lerden, 2002’deki ekonomik kriz ertesindeki hali olan yüzde 19’lardan şimdi yüzde 14’lere düşmesidir. Bunu yatırımları aksatmadan illa da bir düzene sokmanız lazım diyor.

Üçüncüsü, "döviz ve kur endeksi” ne dikkat çekiyor.

Rapor’un en sonunda şöyle bir cümle var Başak Hanım. Bizim Hükümetimizin, Maliye Bakanımızın ve ekonomi ile ilgili çok Bakanımız var ama illa da Başbakan Yardımcımızın özellikle, çok dikkate almaları gerekir düşüncesiyle ifade etmek istiyorum.

Bu raporun özetinin son satırı diyor ki, Türk yetkilileri, yani bizim ekonomi yönetiminin başındaki insanlarımızı kastediyor, Türk ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu riskleri bizim IMF değerlendirme heyetimizin gördüğünden çok daha düşük düzeyde görüyorlar.

Bu diplomatik dile vurursak, yeteri kadar anlamıyorlar veya bizi dikkate almıyorlar demek oluyor. Çok ciddi bir ifadedir.

Başak Şengül: Bu da önemli bir uyarı IMF’den Türkiye’ye.

İlhan Kesici: Çok önemli bir uyarı.

Başak Şengül: Efendim vaktimiz doldu. Saray’ı soramadım, çünkü önce maliyetini tartıştık. Sonra masrafları tartıştık. Sonra askerleri gördük, onları konuştuk bol bol. Dün itibariyle de Diriliş Marşı’nı konuşmaya başladık. Var mı iki cümle söylemek istediğiniz?

İlhan Kesici: Şimdi efendim, bu "saray tartışması” bence çok uzadı. Gereğinden fazla uzadı.

Bir yanda "yaşasın saraycılar" var, bir yanda "kahrolsun saraycılar" var. Bu saray işi "ne yaşasıncılık” olmalıdır, "ne kahrolsunculuk” olmalıdır.

Ben şahsen daha geleneksel ve nizamlara uyguncu bir siyaset anlayışında olan bir insanım. Sayın Cumhurbaşkanı’nın yerinde ben olsaydım demek doğru olmaz, zarafeti de olmaz, hatta biraz da had bilmezlik gibi de olur ama Türkiye’nin normali, daha doğrusu normalci olan insanlar Sayın Cumhurbaşkanımız’ın normal Cumhurbaşkanlığı mekanı olan Çankaya Köşkü’nde oturmasından yana olurdu.

Ama bu "normal Türkiye" için böyledir. Şimdi bu böyle olmadı diye de kıyamet kopmaz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini alalım. Bizim Osmanlı padişahları nerede oturuyorlardı, Topkapı Sarayı’nda.

Ama bu Dolmabahçe ve Çırağan Sarayı yapıldıktan sonra Sultan Mecid Dolmabahçe Sarayı’nda oturdu. Ondan sonra gelen Sultan Aziz Çırağan Sarayı’nda oturdu.

Ondan sonra gelen Sultan Hamid Yıldız Sarayı’nda oturdu.

Ondan sonra gelen Sultan Reşat, Sultan Vahdettin tekrar Dolmabahçe Sarayı’nda oturdular.

Bu "saray konusu” daha medeni bir üslup içerisinde tartışılabilirdi.

Bir Cumhurbaşkanlığı makam ve mekanı nasıl olmalıdır, nerede oturulmalıdır, seremonisi-töreni-ritüelleri nasıl olmalıdır filan gibi.

Böyle olmadı. Ama bunu da dünyanın en büyük meselelerinden birisi haline de getirmemek lazımdır.

Başak Şengül: Sayın Kesici çok teşekkür ediyoruz bültenimize katıldığınız, görüşlerinizi paylaştığınız için.

İlhan Kesici: Ben teşekkür ederim.

Başak Şengül: Sıcak siyasette olacak mısınız?

İlhan Kesici: İnşallah.

Başak Şengül: Peki bu niyetinizi de açıklamış oldunuz. Sağ olun.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.