Facebook
Twitter
Bütün Ulusal Sorunlarımız Uluslararası Karakterlidir
Fehmi Koru | Kanal 7 - Konuşa Konuşa | 27.3.1997
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

FEHMİ KORU- İyi geceler sayın seyirciler.

"Konuşa Konuşa"da dünya nereye gidiyor, Türkiye bu dünyanın neresinde araştırmamızı, soruşturmamızı devam ettiriyoruz.

"Konuşa Konuşa"nın bu akşamki konuğu İlhan Kesici.

İlhan Kesici, yıllarca devlete en üst düzeyde hizmet verdikten ve en son Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığı yaptıktan sonra politikaya atıldı, şimdi ANAP'ı Bursa'dan temsil ediyor.

Hoş geldiniz.

İLHAN KESİCİ- Sağ olunuz efendim, hoş bulduk.

FEHMİ KORU- Sorumu size soruyorum; dünya nereye gidiyor, önce bunu konuşalım.

İLHAN KESİCİ- Şimdi efendim, dünya eskiden, tabiî bizim Orta Çağımızda değil ama, Batı dünyasının Orta Çağında zannedilirdi ki dünya öküzün boynuzunun üstünde duruyor. Tabiî dünya öküzün boynuzunun üstünde durmaz. Daha sonra tabiî bu terakkiler, bu teoriler filan da gelişti. Ama, dünya aşağı yukarı 500 senedir belirli dengelerin üstünde duruyor, belirli güçlerin birbirleriyle olan münasebetleri dünyanın dengesini ge tiriyor.

Şimdi dünya dengesiyle ilgili dünyada iki tane tabir var. Birisi İngilizce, "world order", şimdi ona yeni dünya düzeni diyorlar, "new world order." Bunun karşılığında sadece eski Osmanlıcada veya sadece eski Türkçede bir tabir var, o da nizamı âlem, âlemin nizamı, âlemlere bir nizamat vermek.

Niye öyle olmuş?

Şimdi Osmanlı İmparatorluğu, eskiden düveli muazzama diye bir tabirimiz vardı bizim, muazzam devletler, büyük devletler anlamında. Bunlardan bir tanesi Osmanlı İmparatorluğu, Fransa veya Fransız İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Büyük İngiliz İmparatorluğu vesaire. Dünya böyle, bu muazzam devletlerin, düveli muazzamanın arasındaki münasebetlerle belli bir dengede kalıyor idi. Sonra biz 1900'lerin, Birinci Dünya Harbinden i tibaren bu devletler sınıfından çıktık. İmparatorluğumuz parçalandı. Birleşmiş Milletlerde şimdi 185 civarında ülke var, 17 tanesi Osmanlı İmparatorluğunun bünyesinden çıkmış olan devletler. Bu, bir anlamda bugünkü Türkiye'nin bazen müspetinde, bazen menf i sinde rol oynayan, etkisi olan şey.

Şimdi en son İkinci Dünya Harbinin ertesinde, Yalta Konferansı olarak bilinen konferansta bir nizam kurulmuştu dünyada.

Bir; Amerika Birleşik Devletleri ve onun batılı müttefikleri.

İki; Sovyetler Birliği ve onun doğulu müttefikleri veya sosyalist komünist ülkelerden müteşekkil müttefikleri.

Bu düzen 1990 yılına kadar devam etti. Ama 1990'dan itibaren, gevşemesi 80'den itibaren başladı, Sovyetler'in çökmeye başlaması, ekonomik olarak zayıflamaya başlamasından itibaren. Ama, yeni düzene de kavuşamadı dünya. O yüzden meselâ Bosna'daki hâdiselere, medenî dünya diyelim, medenî dünyanın imdadına yetişmesi Bosna'daki hâdiselerin, zaman aldı. Uluslar arası hangi bir mekanizmayla herhangi bir yerde bir problem çıktığında n asıl yaklaşılacak, nasıl müdahale edilecek; dünya henüz, büyük devletler onun antantına, onun mutabakatına varamamışlar idi.

Şimdi bu "new world order", 1991 harbi içerisinde, yani Irak-Kuveyt Harbi içerisinde Amerikan Başkanı, o zamanki Başkan George Bush'un telaffuz ettiği bir şeydi. Bizim de rahmetli Cumhurbaşkanımız Sayın Özal, merhum Özal yeni dünya düzeniyle ilgili gelişmeleri takip ediyor ve Türkiye'nin de böyle bir nizamın içinde yer alması lâzım geldiğini ifade ediyordu. Ama, bir sene filan düny a da konuşuldu bu yeni dünya düzeni. Sonra aradan çekildi, yani tabir çok sık kullanılmaz oldu. Benim kanaatim, dünya entelektüel çevreleri ve bize benzeyen bazı devletler, acaba yeniden 1945'deki Yalta'daki gibi yeni bir paylaşım mı yapılmak isteniyor bu y e ni dünya düzeniyle diye bundan tedirgin oldular, tabir çekildi. Ama bununla ilgili çalışmalar devam etti.

FEHMİ KORU- Bir de şöyle bir yandan eleştiri vardı: Dünyada yeni bir dünya düzeni kurulmuyor, yeni dünya düzensizliği söz konusu diyenler de vardı. Acaba onlar da etkilemiş olmasınlar bunun tedavülden kalkmış olmasını.

İLHAN KESİCİ- Evet, onlar da etkilerler herhâlde; bir de kimin yeni düzeni, yani kim için yapılmış olacak filan diye.

Şimdi benim kanaatim şudur: Ben yeni bir Yalta olacağı kanaatinde değilim, yeni bir paylaşım coğrafyası olacağı kanaatinde değilim. Bütün bununla ilgili şimdi yüzlerce kitap var, yani dünya bu işleri açıktan da konuşuyor, binlerce büyük makale var, önemli makale var. Benim son katıldığım iki toplantı münasebetiyle, b i risi Brüksel'de, birisi Amerika Birleşik Devletleri'nde, bunların çok büyük bir bölümünü okumak ihtiyacını hissettim ve çok büyük bir bölümünü okudum. Bütün bu toplantılar ve kitaplardan takip ettiğimiz kadarıyla yeni dünya düzeni şöyle bir şey:

1- Dünya da barış olsun, kardeşlik olsun. O temenni mahiyetinde bir şey.

2- Ekonomik verimlilik ve ekonomik zenginlik olsun, yani dünya bütünüyle zenginleşsin.

Dünya bütünüyle zenginleşirken, zaten sanayileşmiş ülkeler zenginleşiyorlar, hem de zenginler. Geride sanayileşmemiş veya geri kalmış ülkeler var, buralardaki darlıklar, kıtlıklar, yokluklar, dünyanın zengin bölgelerinin de başına problem oluyor.

İki türlü problem oluyor. Bu darlık, kıtlık ve yokluk içerisinde olanların elinde bazen stratejik öneme haiz bazı imkânlar oluyor, bunu menfisinden kullanıyorlar ve dünyanın başına büyük gaileler açılıyor, bir, o olmasın.

İki; tabiî dünya ekonomik durumu filan geliştikçe ve bu televizyonlar ve televizyonların daha da ileri aşamasındaki haberleşme imkânları geliştikçe dünya kamuoyu, insanların tekil vicdanları çok sızlıyor. Yani, biz Somali'de bir görüntü gördüğümüz zaman, Bosna'da bir görüntü gördüğümüz zaman, ona benzeyen yerlerde bir görüntü gördüğümüz zaman insanların vicdanları sızlıyor, vicdanları titriyo r . Tabiî kamuoyunun da çok önemli bir baskısı var, o zaman dünyanın geri kalmış bölgelerini de iktisaden ayağa kaldıralım diye; ikincisi de bu, ekonomik gelişme.

Üçüncüsü, belki daha mühimi ve daha üstünde mutabakat aranılan, illâ da aranılması gereken şey bölgesel çatışmalar. Yani, bölgesel çatışmaları dünyadan kaldırmak mümkün değil. Ne yaparsanız yapın irili ufaklı bölgesel çatışmalar olacak. Mesele, bu bölgesel çatışmaların daha büyük harplere, daha büyük çatışmalara meydan verilmemesi için bir mekani z manın kurulması. Yani, diyelim ki Birleşmiş Milletler var, ama fonksiyonsuz, yani gereken icraî fonksiyonda bulunamıyor. Bu bölgesel çatışmalar daha büyük sıkıntılar dünyanın başına çıkarmasın diye, bütün dünyanın, o zaman, bölgesel çatışmaların olması hâ l inde ne tür uluslar arası organizasyonlar ve yaklaşımlar olmalı ki ona sadece taraf olan ülkelerin, bölgesel çatışmaya taraf olan ülkelerden ayrı olmak üzere ve daha etkili bir mekanizmayla ona müdahale edebilelim. Örnek, Bosna. Şimdi bizim Türk kamuoyu B o sna'da olan bitenle çok ilgiliydi, vicdanlarımız çok yandı, çok sızladı, yüzlerce binlerce ağlayan insanımız oldu Bosna'daki görüntülerle. Ama benim kanaatim o ki, medenî dünyada, çok ön yargılı olmayan dünyada da bizim ağladığımız kadar, bizim üzüldüğümü z kadar insanlar da üzüldüler. "Bosnalılar Müslüman olduğu için oradaki kıyama geç müdahale ettiler, oradaki hâle Batı dünyası, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa." Benim kanaatim, geç müdahale etmiş değil. Yani, onun da herhâlde bir şekilde Avrupa bakı m ından özellikle etkisi olmuş olabilir ama, o asıl, "kim müdahale edecek?" Çünkü, Bosna-Hırvatistan, eski Yugoslavya, daha önceki dünya düzeninde Sovyet Blokunun içerisindeydi. Daha sonra bir ara üçüncü ülkeler grubuna girdi. Şimdi Sovyet Blokunda değil, B a tı Blokunda da değil, yani NATO'nun da, NATO şemsiyesi altında da nasıl müdahale edileceği belli değil. Avrupa'nın başka yaklaşım tarzları oldu, özellikle Almanya'nın başka bir iddiası oldu. O işte bizimle ilgili de olmak üzere negatif bir yaklaşımdır, Bo s na için de negatif bir yaklaşımdır. Avrupa'nın diğer ülkeleri, büyük ülkeleri, Fransa, İtalya, İngiltere, onların yaklaşım tarzı başkaydı. Sonunda Amerika'ya da müracaat edildi. Bütün bu mekanizmalar zaman aldı ve bu zaman dilimi içerisinde de Bosna'da bi z i de çok üzen 250 binden fazla insanın şehit olması, vefat etmesi hâlini doğurdu.

Bu ve benzeri, tabiî bu daha küçük bir bölgesel çatışma dünya ölçeğinde. Ama daha büyük ölçekte, işte İran-Irak Harbi gibi vesaire, Allah vermesin, Türk-Yunan harbi gibi, yani ben öyle bir şey olacağını hiç de umut da etmiyorum, olacağına da ihtimal vermiyorum ama, buna benzeyen bölgesel çatışmalar olduğunda uluslar arası camia ne tür bir mekanizmayla nasıl müdahale edecek? Bunun da bir arayışı var. Yani, toplanırsa eğer me k anizma, yeni bir dünya düzeninin aranması doğru bir yaklaşım. Sonucu da biz Türkiye ve diğer bize benzeyen ülkeler bakımından doğru olacak.

Peki, bugünün düveli muazzaması kimler? Eskiden Osmanlı İmparatorluğu, Fransız İmparatorluğu vesaire vardı, İkinci Dünya Harbinde de Sovyet Bloku ve Amerikan Bloku vardı, şimdi kimler?

Dünyada dört tane büyük güç tabir ediliyor, dört tane büyük güç var. Bunların bir kısmı askerî güç, bir kısmı ekonomik güç. Diyelim ki Almanya ve Avrupa Birliği, 15 Avrupa ülkesinden müteşekkil, onun içerisinde de ayrıca Almanya; Avrupa Birliği ekonomik güç. Birliğinin alacağı faiz hadlerinde 0,25, yarım puanlık bir "faizi indiriyorum, çıkarıyorum" dediği zaman Avrupa Birliği, dünyanın bütün ekonomileri bundan etkileniyor, bütün borsa l ar etkileniyor. Dünya çapında bir ekonomik güç.

İkinci dünya çapında ekonomik güç Japonya. Japon Merkez Bankası veya Japon Plânlama Teşkilâtı bir karar aldığında veya ithalât-ihracat rejimiyle ilgili bir düzenleme yaptığında bütün dünya ekonomisi etkileniyor. İkinci ekonomik güç o.

Üçüncüsü Rusya Federasyonu. Ekonomik bir güç değil, dünya ölçeğinde bir ekonomik güç değil, ama dünya ölçeğinde hâlâ militeri bir güç, bir askerî güç. Yani, diyelim ki nükleer başlıklarla ilgili, nükleer silâhlanmayla ilgili bir tavır aldığında, müspetinde veya menfisinde, bütün dünyanın askerî karargâhları, genel merkezleri kulak veriyor Rusya'da olan bitene. Bu bakımdan dünyayı etkileyebilecek bir askerî güce sahiptir; üçüncü güç bu.

Dördüncüsü Çin. Henüz Çin, dünya ölçeğinde bir ekonomik güce sahip değil, dünya ölçeğinde askerî bir güce de sahip değil. Ama istikbale ait çalışmalar, etütler yapan bütün insanların ortak noktası, 2008 ilâ 2012 yılları arasında, biz ortalama 2010 diyelim buna, 2010 yılında Çin hem dünya ölçeğ i nde bir ekonomik güç, hem de dünya ölçeğinde bir askerî güç olacak.

Buna dört tane "magic powers", izin verirseniz İngilizce tabir o, büyük güç diyorlar.

Beşincisi, bir tane de süper güç var; o da Amerika Birleşik Devletleri. Niye süper güç, öbürleri büyük güç de Amerika süper güç? O, hem dünya ölçeğinde ekonomiyi etkileyebilme kabiliyetine sahip ekonomik güç, hem de aynı zamanda dünya ölçeğinde askerî ölçekte dünyayı etkileyebilecek bir askerî güce sahip. O zaman, işte ikisi bir araya geldiği zaman sü per güç oluyor.

Şimdi mekanizma bunlar arasında.

FEHMİ KORU- Şimdi dünya ekonomisi dediğimiz zaman ne anlamamız lâzım, ne kadarlık bir ekonomi bu hacim olarak ve bunun içerisinde en önemli fonksiyonlar, ağırlıklar hangi ülkelerde?

İLHAN KESİCİ- Şimdi izin verirseniz öbür şeyi bağlayayım, oradan onunla irtibatı kuralım. Çünkü, bütün bu yaptığımız iş, bazen ben de düşünüyorum, bu yaptığımız iş bir entelektüel bir fikir turu mudur, yoksa Türkiye'de, benim seçim bölgem Bursa, Bursa'daki vatandaşa buradan b ir şey düşecek mi, Sivas'taki simitçiye bir şey düşecek mi, Ege bölgesindeki üreticiye, pamuk, tütün üreticisine bir şey düşecek mi veya bizim Doğu, Güneydoğu Anadolumuzdaki işsizlik, fakirlik, fukaralığa bir şey düşecek mi? Bu yaptığımız iş ekonomik bir e ntelektüel dünya turu değil Fehmi Bey. Asıl bunu iyi değerlendirirsek, doğru tespit edersek, buradan Bursa'ya ne düşecek, bütün Türkiye'ye ne düşecek, onu da görmüş oluyoruz.

Şimdi ben bu Hükûmete şimdiye kadar, yani bugünkü Refah-Yol Hükûmetine, ne Doğru Yol kanadı itibariyle, ne Refah Partisi kanadıyla, ne seçmenleri itibariyle, ne parti yöneticileri itibariyle en ufak bir şey söylemiş değilim. Zaten siyaset yaklaşımımda da öyle bir hâl yok. Ama ilk defa bu sene, yani bu Hükûmet sanki Türkiye'yi bu 199 7 yılı için iyi taşıyacak bir hükûmet değil olarak görüyorum.

O da şu: Şimdi dünyada bu sene normal şartlarda 8-10 senenin toplamında meydana gelebilecek, realize edilebilecek olan 5 büyük dünya zirvesi var.

Birincisi birkaç gün önce, bir hafta önce yap ıldı, Amerika-Rusya zirvesiydi. Bir büyük pazarlık yapıldı orada. Amerika-Rusya Zirvesinin hemen her konusu Türkiye'yi doğrudan ilgilendirir. Amerika Birleşik Devletleri Rusya'yla Kafkaslar'ı konuştular, henüz daha içini bilmiyoruz. Ama önümüzdeki aylarda , önümüzdeki günlerde bu iş belli olacak. Kafkaslar'ı konuştular; Kafkasya bütünüyle Türkiye'yi ilgilendirir.

Hazar bölgesini ve Hazar petrollerini konuştular. Hazar petrolleri demek, Rusya petrolleri, Azerbaycan petrolleri ve Orta Asya Türk cumhuriyetlerindeki Kazakistan petrolleri demek, ayrıca Türkmenistan tabiî doğalgazı demek; bunu konuştular.

Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin istikballeriyle ilgili bazı şeyleri de konuştular; Türkiye'yi doğrudan ilgilendirir, birincisi bu.

İkincisi Helsinki'de yapıldı. İkincisi, Haziran ayında Avrupa Birliğinin, eski adıyla Avrupa Topluluğu, Avrupa Birliğinin genişlemesiyle ilgili Amsterdam'da yapılacak olan zirve. Bu zirve, Avrupa'nın 2018 yılına kadar hangi şekli alacağını 1997'nin Haziran ayında belirleyecek. Ş i mdi normal şartlarda henüz tereddüt ediyorlar, 15 tam üye ve müstakbel 11-12 aday üyenin de hükûmet ve devlet başkanları da beraber mi gelsin, yoksa onlar ayrıca mı toplansın diye. Ama netice itibariyle, birinci karara göre, Haziranda Amsterdam'da 25 ülke n in hükûmet veya devlet başkanı bir araya geliyor. Bu her dakika dünyada olabilecek bir hâdise değil. Neyi belirleyecek? 1998 yılından itibaren 2003 yılına kadar Avrupa Topluluğunun ilk genişleyeceği ülkeler kimler olacak, Avrupa Topluluğuna veya Avrupa Bi r liğine hangi ülkeler girecek; Türkiye bunun içinde olacak mı olmayacak mı? Ondan sonra 2003 yılında ikinci genişlemeyle ilgili 8-10 ülke daha girecek; Türkiye bunun içinde olacak mı olmayacak mı? Ve o 2010 yılının Ocak ayında, diyelim ki Türkiye Avrupa To p luluğunun, Avrupa Birliğinin tam üyesi Bismillâh deyip 1 Ocak 2010 yılında başlayacak mı başlamayacak mı; bunun kararı 1997 yılında Haziran ayında veriliyor. Türkiye bunu da iyi takip edemiyor. Yani, demin bizim Hükûmetimizle ilgili veya genel olarak Türk siyaset elitiyle ilgili diyelim.

Yani, biz şimdi 10 gün; izin verirseniz, tabiî böyle söylemek belki zarif olmayabilir ama, yani 10 gün televizyonlarımızda, 15 gün televizyonlarımızda, gazetelerimizde, Parlâmentolarımızda Müslüm Gündüz olayını tartışıyoruz, Fadime olayını tartışıyoruz vesaire ama, 2010 yılındaki istikbalinde Türkiye'nin ne olacağını 5 dakika doğru dürüst televizyonlarda tartışmıyoruz.

İkinci önemli zirve bu.

Üçüncü önemli zirve hemen bundan bir ay sonra, Temmuz ayında Madrid'te NATO Zirvesi. Avrupa Birliğinin genişleme stratejisine paralel olmak üzere, biraz da paralel NATO'nun gelişmesiyle ilgili zirve var. NATO'nun 16 tane tam üyesi var, Türkiye 1952'den bu yana tam üye. 16 hükûmet ve devlet başkanı o zirvede bulunacak. Yine birinci ve ikinci genişleme, aynen Avrupa Birliğinde olduğu gibi, hangi ülkeler olacak ise onların da belki hükûmet ve devlet başkanları olacak. Yani, demek ki 20 veya 24 hükûmet ve devlet başkanı ayrıca bir ay sonra bir daha bir araya gelecekler.

Dördüncü öneml i zirve Amerika-Çin Zirvesi. Clinton'ın bu sene, İngilizcesi "Stated All Union Address", işte yılda bir yapılan en önemli...

FEHMİ KORU- Ulusa sesleniş.

İLHAN KESİCİ- Ulusa sesleniş konuşmasında Çin'i ziyaret edeceğini, bir büyük zirve yapılacağını ifade etti. Amerika Başkan Yardımcısı da bugünlerde Çin'de. Yani iki gündür görüşmelere başladılar, alt yapı hazırlıklarının nihaîleştirilmesi aşaması yapılıyor ve bir büyük zirve de orada yapılacak. Amerika-Çin Zirvesinde de konuşulacak olan konuların en az dörtte biri doğrudan Türkiye'deki insanları ilgilendirecek mahiyette.

Beşinci zirve, bütün bunların, 1997 yılının son zirvesi Aralık ayında Lüksemburg'ta yine Avrupa Birliğinin genişlemesiyle ilgili nihaî kararın alınacağı; Türkiye 2010'da Avrupa Birliğine üye olacak mı olmayacak mı? Bu hâl, bütün bu zirveden artan, eksik kalan, gedik kalan pazarlık yapılacak bazı hususlar var ise, onlar da bu Lüksemburg Zirvesinde bağlanacak.

Bu 5 tene büyük zirvenin hemen hepsi Türkiye'yi birinci derecede ilgilendiren bir hâdise.

Şimdi bizim Hükûmetimiz veya hükûmet olarak bakmayalım, siyasal elitimiz, siyasetimizi yönlendiren insanlarımız, yani partilerimizin yöneticilerinden ekonomimizi yöneten insanlara kadar veya devleti yöneten insanlara kadar, benim gördüğüm o ki, gözlemlerim o ki yeteri kadar önem vermiyoruz biz buna. Hâlbuki, şimdi bu tür hâller dünyada aşağı yukarı 50 yıl sürüyor. Yani bir dünya nizamı çatıldıktan sonra o hâl, tabiî yerel dinamikler zaman içerisinde farlılıklar filan gösteriyor ama, ana çatı s ı 50 sene filan sürdü bundan evvelki. Yalta Konferansı 1945'te yapıldı, 1990, tam 45 sene sürdü aşağı yukarı orijinal hâliyle.

Şimdi bu, tabiî zaman ilerledikçe 45 yıl filan sürmeyebilir ama, benim hesabım 30 yıl sürüyor, en az 30 yıl. Sebebi şu: Bugünün güç dengelerine göre yapıldığında, bu güç dengelerini, yeniden orta sınıflarda yer alan bir devletin gelip bu geç dengesinin içerisine dahil olabilmesi için lâzım olan, geçmesi gereken zaman dilimi 30 yıl. Niye? Bir ülke 30 sene üst üste yüzde 7 ekonomik kalkınma hızına ulaştığında, aşağı yukarı 5 katı bir şeye ulaşıyor, dünya ölçeğinde güce ulaşıyor ve o 30 yıldaki bu büyüme yeni bir dengeyi icap ettiriyor; birincisi o.

İkincisi; mevcut güçlerden birisinin devreden çıkabilmesi için aşağı yukarı 30 yıl gerilemeye başlamış olması lâzım.

Şimdi biz Osmanlı İmparatorluğunu düşünelim, bizim gerilemeye başladığımız dönem 1700'lerin başları civarıdır, 1683 de alınabilir Viyana bozgunu ama, 1700. İmparatorluğumuz bizim 250 senede, 230 senede, düveli muazzama iken düveli muazzamalıktan çıkışta, büyük devlet olmakta çıkışta 250 senesi geçti. Şimdi tabiî zaman hızlandı, teknolojiler farklı ama, bu hız 30 yıl. Yani, bir ülkenin güç olmaktan çıkabilmesi için aşağı yukarı 30 senenin geçmesi lâzım; yenisinin de girebi l mesi için 30 sene. O zaman, bu ana çatı en az 30 yıl bu ana hatları itibarıyla devam edecek.

Türkiye, bütün bu zirvelerin yapılışında, tabiî eksiğimiz sadece zirvelerdeki temsil değil, dünya bu işi 5 senedir konuşuyor, bütün alt yapı hazırlıklarını yaparak çalışıyor, bu noktaya geliyor; Türkiye bu 5 senesini kaybetmiş hâlde.

Yani niye kaybediyor?

Ekonomideki bizim zaaflarımız var.

Siyasî parti yöneticilerimizin birbiriyle olan münasebetleri var. Daha ziyade olumsuz münasebetlerdir bu münasebetler.

Türkiye'nin istikbaline bakmıyorlar, sadece günüyle ilgileniyorlar. Yani, bir çarşaf hâdisesi çıkıyor, Türkiye'nin bütün şeyini ilgilendiriyor, neredeyse bütün konuşma konularını ilgilendiriyor. Bir Millî Güvenlik Kurulu kararı çıkıyor, aylarca, Millî Güvenlik Kurulu toplanmadan 15 gün öncesinden, işte ne bileyim ikinci toplantıya kadarki gündemi bütünüyle işgal ediyor. Ama, Türkiye bu arada zaman kaybediyor.

Ama ben hâlâ şuna inanıyorum: Tabiî Türkiye'nin, demin 5 büyük güç dedik, 4'ü büyük güç, birisi süper güç, Amerika, bana göre bütün bu toplantılar, kitaplarda edindiğim izlenime göre de ayrıca, bütün tarihimize de bakarsanız, bir altıncı önemli güç daha var, o da Türkiye.

Türkiye dünya çapında bir ekonomik güce sahip değil.

FEHMİ KORU- İster Türkiye'ye girmeden o bölümüyle, yine biz global olarak bakalım.

Peki, Türkiye kendisini çok yakından ilgilendirdiği hâlde bu yeni oluşumlara fazlaca ilgi duymuyor. Batıda durum nasıl; onlar, oranın entelektüelleri, oranın devlet yönetimleri bu konularla ilgileniyorlar mı, yoksa başka birileri mi, daha üst düzeyde 3-5 kişi mi bu işleri sadece ilgilenerek yönlendiriyor?

İLHAN KESİCİ- Şimdi tabiî Batı çok müesseseleşmiş. Yani, zaten gelişmiş ülke demek...

FEHMİ KORU- Aslıda buradan da şuraya gitmeyi belki düşünüyorum: Siz yakında Brüksel'de bir toplantıya katıldınız ve zannediyorum orada dünyanın alacağı bu yeni biçim entelektüeller arasında konuşuldu.

İLHAN KESİCİ- Konuşuldu, evet.

FEHMİ KORU- Yani, bu tür konuşmalardan biraz bahsedelim.

İLHAN KESİCİ- Şimdi tabiî dünyada ülkelerin, bir sade vatandaşları var hemen her ülkede, onlar kendi işlerini yapıyorlar; yani maişetini temin ediyorlar, çoluğunun çocuğunun rızkını temin ediyor, okul masraflarıyla ilgileniyor vesaire. Ama ülkenin yönetiminden, ülken i n bütün bu istikbaldeki alacağı şekiller, mevcudun daha iyi olabilmesiyle ilgili ülkenin yönetimine ilgi duyan insanlar sadece siyasîler değil müesses devletlerde. Yani, bir, devlet eliti var, devletin yöneticileri var.

İkincisi, siyasî yöneticiler var, siyasî kadrolar var.

Üçüncüsü, iş dünyası var, büyük iş dünyası. Büyük iş dünyası kendi kârını filan gözetmekten ziyade, günlük yapacağı işleri gözetmekten, onu korumak, kollamaktan ziyade ülkenin bütünüyle önündeki 20-30 sene içerisinde dünyanın neresinde yer alması lâzım geldiğine kafa yoran müesseseleri var.

Dördüncüsü, devletten bağımsız denilebilecek entelektüel çalışma grupları var. Biz buna bazen İngilizce'den alınma "think tank" diyoruz, Türkçede daha iyi bir tabir bulmamız mümkün. Bunlar stratejik araştırma enstitüleri mahiyetindeki enstitüler, bir de bunlar var. Bütün bu işleri harman ediyorlar, yani ekonomiyle ilgilenenler ekonomiyi takip ediyor, askerî stratejiyle ilgilenenler onu takip ediyorlar filan, bütün bunlar mutfakta pişiyorlar, ülke l erin, devletlerin mutfaklarında pişiyor, devlet yöneticilerinin eline aşağı yukarı nihaî karar olarak geliyor, "bizim kanaatimiz odur ki" diyorlar. Diyelim ki Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'nin Avrupa Birliğine girişinde çok müspet bir şeyi var ş i mdi, yüzde yüz Türkiye'yi destekleyen bir tavrı var, o zaman geliyor devlet yöneticisinin eline, "Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'yi yüzde yüz destekleyecektir" deyip çalışma önüne konuyor, onun icabını yapıyorlar.

Şimdi bizim eksiklerimizden bir tanesi, Türkiye'nin, biz bu mutfak çalışması sırasında Avrupalılarla, Amerikalılarla veya diğer dünyadaki öbür devletlerle, yani komşumuz olan ülkeler olmuş olsun veya Ruslarla, mutfak çalışması sırasında hiç temasımız yok. Devlet adamlarımız, başka bir devl e t adamı son kararını söylediğinde buna karşı bir tavır alıyor, ya "yaşa, var ol" diye bir tavır alıyor yahut "kahrol." İşte senin başını eğerim diyor, yahut başını eğdirmem filan diyor vesaire. Bu, işin olup bittikten sonraki hâli Fehmi Bey. Yani, asıl b u araştırmalar yapılırken; bunlar da gizli araştırmalar, gizli çalışmalar filan değil. Siz şimdi dünyayı en iyi takip eden gazetecilerden, biraz da kibarlık olsun diyenler'den birisisiniz demek istiyorum. Yani bunlara bakıldığında, dünyada işte çok önemli 1 5-20 tane böyle enstitü var, stratejik araştırmalar yapan enstitüler var. Buralarda bizi ilgilendirdiği kadarıyla her enstitüde en çok 5-10 tane Türkiye uzmanı var. Onlar da Türkiye, Orta Doğu ve Doğu Avrupa, Doğu Akdeniz filan tarzında böyle bir bölgesel . Bunun içerisinde sadece Türkiye'de yoğunlaşmış insanlar filan var. Demek ki, dünyada en çok 100 tane adam bizimle ilgileniyor. Amerika Birleşik Devletleri başkanının önüne de raporu koyacak olanlar bunlardır, Almanya'da Alman başbakanının önüne de raporu koyacak olan bunlardır, diğer ülkelerin de devlet yöneticilerinin önüne raporu koyacaklar bunlar.

Türkiye'nin ne siyasî kadroları, yani ne milletvekillerinde, ne bakanlarında, ne siyasî parti genel başkanlarında; genel olarak ifade etmek istiyorum, elbette iyi takip edenleri filan da var bunların içinde ama, genel olarak; ne bizim büyük ekonomik organizasyonlarımızın yöneticilerinde veya kadrolarında, ne basın camiamızda yeteri kadar, ne üniversitelerimizde yeteri kadar bu işler takip edilmiyor. Eğer bu i şler takip edilmiş olsa, onlarla o minval üzere temaslarda bulunulmuş olsa, onların ihtiyaç duyduğu bazı bilgilerin bizim tarafımızdan doğru olarak takdimi söz konusu olmuş olsa, Türkiye'yle ilgili kararlar, ben inanıyorum ki, bizzat da görüyorum ki, siz d e daha çok görüyorsunuz, benden daha çok dış seyahatiniz oluyor, Türkiye'nin başını ağrıtan işlerin yüzde 50'den fazlası bir kere mutfak çalışması sırasında ortadan kalkmış olacak.

Şimdi bunu rahmetli Cumhurbaşkanımız, arada bir atıfta bulunuyoruz çeşitli münasebetlerle, Sayın Özal, işte hem bu "dünya nereye gidiyor geliyor"da çok aktif olarak yer aldı, hem de meselâ Amerika'nın Orta Doğu politikasını bir anlamda yönlendirdi. Yani, bunun neticeleri itibarıyla şimdi biz ne kadar kârlıyız, ne kadar zararlı y ız; ayrıca bir tartışılır, çünkü bizim idaremizin dışında da gelişmeler oluyor ama, Amerikalılara söylediği, o zaman Cumhurbaşkanıyken söylediği şu: Biz bu bölgede bin senedir varız. Siz kitabî olarak varsınız, 50 senedir kitabî olarak varsınız, ama biz b i n senedir bu bölgede yaşıyoruz. Komşularımızın psikolojileri nedir, hassasiyetleri nedir, onları biz biliyoruz. İlâveten, biz bu bölgenin Osmanlı İmparatorluğu zamanında 400 sene yöneticiliğini yaptık. Hangi sülâle hangi sülâleyle kavgalıdır, hangi tariht e bu kavga başlamıştır, nasıl sonuçlanmıştır, biz onu biliriz. O bakımdan, siz siz olun, bizden alacağınız bilgileri de çok dikkatli bir şekilde değerlendirin dedi. Ve bana göre Amerika Birleşik Devletleri'nin uzmanları da, yöneticileri de bu istikamette b a zı politikalarında değişiklikler yaptılar. Yani, Türkiye bu bölgede bir rol oynamak istediğinde, hem dünya barışına katkısı bakımından, hem kendimize menfaati bakımından, hem komşularımıza menfaati bakımından çok önemli rol oynayabilecek olan bir ülke. Am a , bizim şimdi siyasî kadrolarımız, işte ekonomik organizasyonlarımızın kadroları, bürokratik kadrolarımızın büyük bir bölümü yahut devlet kadrolarımız filan böyle günlük işlerden başını kaldırıp şey yapamıyorlar, yani bu işlere kafa yoramıyorlar.

FEHMİ KORU- İsterseniz burada bir ara verelim ve ikinci yarıda bu dünya gelişmeleri içerisinde Türkiye'nin yerine, ona biraz daha bakalım.

İLHAN KESİCİ- Hayhay.

FEHMİ KORU- Evet, bir ara veriyoruz sayın seyirciler.

(Reklâm Arası)

FEHMİ KORU- Sayın seyirciler, "Konuşa Konuşa"nın ikinci yarısında konuğum İlhan Kesici'yle bu defa Türkiye'yi konuşacağız.

Şimdi bütün bu dünyadaki gelişmeler, Türkiye için biraz alarm sinyalleri de verdiniz, Türkiye'yi çok yakından ilgilendiriyor; sadece Türkiye'yi değil, herhâlde etrafındaki çok geniş bir coğrafyayı yakından ilgilendiriyor. Bu yeniden oluşmakta olan dünya düzeni, İslâm dünyasına da bu yeni oluşumda bir yer vermek zorunda. Ancak orada bazı tereddütleri var anladığım kadarıyla. Türkiye belki de o tereddütlerin ortadan kalkmasında da rol oynayabilecek olan bir ülke. Bütün bunları düşünerek bu dünyada Türkiye'nin yeri ne olacak sizce?

İLHAN KESİCİ- Şimdi, yani değerli seyircilerimiz, tabiî konuşma, sohbet devam ederken bakamazlar ama, biz konuşmamızı tamamladıktan sonra önlerine bir dünya haritası gibi veya Türkiye'yi biraz daha bölgesel olarak gösteren bir harita açarlarsa görünür. Fehmi Bey, biz şimdi dünyanın en çetrefil bölgesindeyiz. Bunun bazen müspet etkisi var; iyi kullanırsanız müspet, iyi kullanamazsanız menfi etkisi olan bir coğrafyadayız biz.

Şimdi ben bazen düşünüyorum, haritaya bakıyorum; Türkiye Portekiz olsaydı, yani Portekiz'in iki tane komşusu var, biri İspanya, öbürü okyanusya, yani denizya, yani denizistan. İspanya'ya bakıyorsunuz, üç komşusu var, biri Portekiz, biri Fransa, biri okyanusya. Şimdi Türkiye'ye bakıyorsunuz, yani Türkiye şöyle görünüyor: Biz Ankara'da Karadeniz'e doğru bakan bir haritaya bakalım şimdi, bir de insana benzetelim izin verirseniz. Sol elinizin bulunduğu yer veya bütü n kolunuzun bulunduğu yere baktığınızda Balkan coğrafyasının olduğunu görürsünüz. Sağ elinizi kaldırın, Kafkas coğrafyası var, Kafkasya'da olan bitenler var. Sol ayağınızın altında Doğu Akdeniz ve Akdeniz politikası var. Sağ ayağınızı bastığınız yerde de O rta Doğu petrolleri var, Orta Doğu tabiî gazı var. Şimdi bu Orta Doğu petrolleri dediğimiz şey, biz bazen dünya petrol rezervinin yüzde 50'si buradadır, yüzde 25'i şuradadır falan deriz, doğrudur. Rakama çok boğmak istemiyorum ama, meselâ Suudî Arabistan'ın, biraz rakamların arasında, yani petrol rezervleriyle tabiî gaz rezervlerinin arasında bazı farklılıklar filan var ama, o daha teknisyen seviyede ayrıca bakılır. Dünyadaki bütün petrol kuyuları dursa, Suudî Arabistan'ın petrol rezervi aşağı yukarı bütün dünyayı 20 sene besleyecek kadar. Türkiye'nin petrol ihtiyacını da 1500 sene, hiç dünyada başka bir petrol kalmasa yani Türkiye'nin ihtiyacı 1500 sene Suudî Arabistan'daki petrol rezervleri, petrol ve doğalgaz rezervleri besleyebilecek.

İran da benzer şekilde, yine biraz farklılıklar filan var ama, İran doğalgaz rezervleri, meselâ dünyanın bugünkü kullandığı tüketimin 10 yıllık ihtiyacını karşılayacak gibi veya Türkiye'nin neredeyse 1000 yıllık ihtiyacını karşılayacak gibi.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri , yani hem Türkmen doğalgazı, Kazakistan petrolleri, Azerbaycan petrolleri bunun biraz altında gibi, ama aşağı yukarı onlar da Türkiye'nin 150-200 yıllık ihtiyacını karşılayacak gibi, bütün dünyanın da 2-3 yıllık ihtiyacını karşılayacak gibi.

Şimdi bu işler böyle. Böyle olunca, dünyanın bu coğrafyadan ilgisini alâkasını çekmesi kat'iyen söz konusu değil. Şimdi bunun ortasında, yani işte dünya petrolleri, doğalgazı, Doğu Akdeniz, Balkanlar, Kafkaslar, bütün bu coğrafyanın ortasında bir de Karadeniz, Ege D e nizi, Akdeniz, bütün bunun ortasında bir Türkiye var. Bana göre mücevher gibi bir ülke yani. Ama, bütün bu işler, dünyada olan biten iyi takip edilirse mücevher, yoksa yere düşer çamur olur. Yani, çamura batmış olan bir mücevher mücevherdir ama, yani temi z lenmeden, icabı yapılmadan onun fark edilmesi filan mümkün değil.

Şimdi devlet yöneticilerinin Türkiye'de, siyaset yöneticilerinin işi, bu mücevherin birinci derecede öneminin farkına varmak. Yani, biz altınız, iyi güzel, ama altın 24 ayar mı, saf altın mı, yoksa bilezik yapılan 12 ayar mı veya yüzük yapılan bilmem kaç ayar mı? Önce sizin devletinizin, sizin okumuşlarınızın, entelektüellerinizin, aydınlarınızın bunun 24 ayar bir altın olup olmadığında anlaşması lâzım. Türkiye öyle bir yer. Ondan sonra da buna özen göstermek lâzım, bunun icabını yapmak lâzım, nakış gibi işlemek ondan sonra lâzım.

Şimdi dünyayla beraber hareket etmenin bizim bakımımızdan bir önemi şurada: Öyle bir stratejik konumumuz var. Türkiye dünya barışına, eksiden bu yana müspetinden rol oynamak isteyen bir ülkedir. Yani, başımıza tarihte kazalar belâlar filan gelmiştir, herkesin de başına gelmiştir, bizim de daha çok gelmiştir, ama müspetinden rol oynarız biz ve doğru kazanç Türkiye bakımından, dünya barışına katkıyı müspetinden oyn a mak. Yani, ey dünya, ey Amerika Birleşik Devletleri, ey Avrupa, ey komşularımız olan Orta Doğu ülkeleri, ey Rusya, bu işleri şöyle tanzim edersek senin bu işten istifaden, menfaatin şu olur, benim de bu işten istifadem, menfaatim bu olur. Bu rolün, doğru r olün tanımı burada.

Veya ikinci bir rol var, başkaları bazen... Şimdi bizim Hükûmetimizde de veya siyasî kadrolarımızın içinde de veya entelektüellerimizin bazılarında, aydınlarımızın bazılarında menfisinden rol oynama temayülü de var. Yani, "Ey dünya, ey Amerika, ey Avrupa, ey Rusya, ey Orta Doğu ülkeleri, benim dediğim, istediğim şudur, bunu yapmazsanız çok kötü olur haa" filan; bu bana göre doğru bir yaklaşım değildir, yani Türkiye rolünü müspetinden oynamalıdır.

Şimdi asıl önemli olan bütün bunların sonucunda, huzur içerisinde, barış içerisinde istikbale ümitle bakarak ekonomik kalkınmamızı yapmaktır. Türkiye'nin aradığı şey budur.

FEHMİ KORU- Çok mu zor bu?

İLHAN KESİCİ- Hayır; bana göre çok kolay. Şimdi bir örnek verip geçeyim, yani izin verirseniz, kendi İmparatorluğumuzdan arada bir örnek vermeyi faydalı görüyorum ben.

Bizim devletimiz iki kere neredeyse kuruldu, Osmanlı İmparatorluğu, 1299 olarak biliriz kuruluşunu. İkincisi; Timur orduları geldiler Semerkant'tan, 1402 Ankara Muharebesinde Yıldırım Beyazıt Hanı yendiler. Ve bizim devletimiz tam bir parçalanma noktasına geldi. Dört şehzademiz var; Çelebi Mehmet Amasya Şehzadesi, Çelebi Süleyman Edirne Şehzadesi, Musa Çelebi Bursa'da, Çelebi Mustafa'yı da aldı götürdüler Semerkant'a, orada es i r. Sonra o da 1411'de geldi. 1411 yılında bu şehzadeler arası kavga öyle bir noktaya geldi ki, devlet bitiyordu, yani Osmanlı İmparatorluğu henüz bir imparatorluk olmadan, bir büyük devlet olmadan tarih sahnesinden siliniyor gibiydi. Allahtan sonuçta bir u zlaşmaya varıldı, 1413 yılında yeniden şey oldu.

Bunu şunun için söylüyorum: Yıkılma noktasına gelmiş olan devlet, Osmanlı Devleti tam tarumar olacak, aradan 38 sene geçti, yani birleşti, bütünleşti, 38 sene sonra İstanbul'u fethetti. Yani, bir yanda bakıyorsunuz yok olmuş, bitmiş gibi görünüyor, bir insanın ömrüne sığabilecek bir zaman dilimi içerisinde, 38 sene içerisinde dünyanın göz bebeği olan İstanbul'u fethediyor, 1453.

Bunu yani hem kendim için, hem bütün siyasî kadrolar için, hem bütün vatandaşlarım için ifade etmek istiyorum ki, şimdi başımızda birtakım gaileler olabilir, birtakım sıkıntılar filan olabilir ama, biz bunu eninde sonunda mümkün olanı, tabiî doğru olanı en kısa zamanda aşmamız hâlinde, nasıl 500 sene evvel bizimkiler tam yok olma h âli noktasından 38 sene sonra İstanbul'u fethettilerse, biz de önümüzdeki 5 sene içerisinde, 10 sene içerisinde dünyanın en kalkınmış ülkelerinin arasına gireriz.

Şimdi onu neyle gireceğiz? Daha doğrusu bu ne istiyor?

Bu iki tane şey istiyor.

1- Siya sî istikrar; hem kendi yurt içi için, hem yurt dışı için. Yani, o ülkede istikrar var, siyasî istikrar var, herkes önünü 5 veya 10 seneliğine tahmin edebilir olması lâzım. Onu, şimdi bir ekonomik rakam vereceğim, o münasebetle.

2- Ekonomik organizasyonla rınızın, yani özel sektör çalışma ikliminizin ve özel sektör düzeninize, özel sektörün çalışma düzenini kuran kanunlar, nizamlar, yönetmelikler, tüzükler vesaire, "resitation"ın dünya ile beraber, dünya ile harmonize bir yönetim biçimi olması lâzım. O yüz d en ekonomide yeniden yapılanma, devlette yeniden yapılanma dediğimiz şeyin özü o.

Bu iki şey olduğunda ne oluyor?

Biz eskiden, 1980 yılına kadar dünya da kapalıydı, biz de çok kapalıydık. Yani dünya da karma ekonomi, Amerika hariç, kıta Avrupası, İngiltere, Almanya vesaire, Fransa, bütün bunlar da, biz de, Türkiye de, dereceleri farklı olmak üzere karma ekonomi denilen bir ekonomiyle yönetiliyor idi. 1980 yılından itibaren dünya tam serbest piyasa ekonomisine geçti, biz de onunla ilgili adımlar attık. Y ani, Anavatan Partisi iktidarlarının bunda, 1983'ten sonra iktidar olmuş olan partinin Anavatan Partisi olması münasebetiyle ve merhum Cumhurbaşkanımızın dünyayı iyi takip eden bir insan olması münasebetiyle biz de dünyaya uygun adımlar attık, onun semere l erini de, kısmen semerelerini gördük. Ama, dünyada da sermaye hareketleri o kadar çok fazla değildi 1980'e kadar. O yüzden biz ekonomik kalkınmayı, sadece bir teknik tabir verip çıkmak istiyorum o konuda, adına yurt içi tasarruflar dediğimiz, yani hem ins a nların, hem devletin yaptığı tasarruflarla ekonomik kalkınmamız yapılır, bir iki puan da, millî gelire oranı itibariyle bir iki puan da dışarıdan yardım alırsanız, o zamanki yardımlar devlet yardımı mahiyetindeydi, IMF'den, Dünya Bankasından ve devletlerd e n yardım alırsanız, Allaha çok şükür der ekonominizi kalkındırırsınız. Şimdi bütünüyle artık bu yaklaşım terk edilmiş bir yaklaşımdır. Yurt içi tasarruflarınız olacak, ama dünyada yurt içi tasarruflardan daha büyük bir sermaye hareketi var.

1996 yılının uluslar arası sermaye hareket rakamı 950 milyar dolar, 1 trilyon dolar neredeyse. Türkiye bundan bir pay alıyor, her ülke bir pay alıyor. Türkiye'nin aldığı pay 600-650 milyon dolar. Şimdi bölün 650 milyon dolar/1 trilyon dolar eşittir 1/1500. Yani, biz d ü nyadaki sermayenin, sermaye hareketlerinin 1500'de 1'ini alıyoruz; az.

Bu para her an, her saniye, yani zaman farkı da gözetmeksizin, Zürih Borsası kapanıyor, Tokyo Borsası açılıyor...

FEHMİ KORU- Sürekli hareketli bir sermaye.

İLHAN KESİCİ- Sürekli hareketli, her saniye ülkeden ülkeye dolaşıyor.

İkincisi, doğrudan yabancı sermaye dediğimiz bir sermaye daha var. O geliyor, doğrudan demir-çelik fabrikası oluyor, otel zinciri oluyor, tatil köyü oluyor, tekstil fabrikası oluyor vesaire; bu da 350 milyar dolar ayrıca dünyada. Türkiye'nin bundan aldığı pay aşağı yukarı 350-400 milyon dolar. Bu ikisini birbirine bölelim, 1/1000.

Şimdi Fehmi Bey, dünyada Birleşmiş Milletlere kayıtlı 185 ülke var. Bunların bir kısmı ada devletçiği, yani işte Bursa'nın yarısı kadar coğrafî olarak veya Sivas'ın yarısı kadar olan devletler yani. Nüfusu 100 bin, 250 bin, 300 bin olanlar da var yani. Geriye doğru dürüst 50 civarında devlet kalır, devlet gibi devlet kalır. Şimdi biz 50'de 1'ini alabilir olmamız lâzım, bilemedini z 100'de 1'ini alın, bilemediniz 200'de 1'ini alın; biz bu paranın 1000'de 1'ini alıyoruz, öbür paranın da 1500'de 1'ini alıyoruz.

Şimdi, dünya uluslar arası sermaye hareketlerinin 1500'de 1'ini alan bir ülke veya dünyadaki yabancı sermayenin 1000'de 1'ini alan bir ülkenin adı ister Türkiye olsun, ister Tanzanya olsun, ister Venezuella olsun, ister Almanya olsun, her ne olursa olsun kalkınmasını temin etmesi mümkün değil. O yüzden gözümüzü bu sermaye hareketlerinden önemli ölçüde pay almaya dikmemiz lâzım .

Şimdi 1989 yılında Türkiye, yani 5-6 sene önce, onu ifade edeceğim; dünyadaki yabancı sermaye yatırımlarının aşağı yukarı deminki söylediğimiz rakamını alıyordu, Çin, bizim aldığımızın 1,5 katını alıyordu. Yani, biz 400 milyon dolar alıyoruz, Çin de 600 milyon dolar alıyordu. Şimdi Çin komünist Çin. Ama müthiş bir istikrar, geçenlerde vefat eden Denk Shiao Ping'le birlikte müthiş bir istikrara kavuştu ve ekonomik organizasyonlarını ve ekonomisini yeniden yapılandırdı müthiş bir şekilde. 1996 yılında, b i r tek yıl içerisinde Çin'in yabancı sermayeden aldığı pay 57 milyar dolar. Yani bizimki 300'dü, o üç katı, Türkiye'nin aldığının 150 katı. Beş sene evvel bizim 1,5 katımızı alıyordu, şimdi bizim 150 katımızı alıyor. Ve 1990'la 95 arasında 5 sene içerisind e aldığı para 170 milyar dolar.

Şimdi bu rakamlar neyi ifade edecek?

Bu rakamlar, şimdi bizim Türkiye'nin meselâ Avrupa'ya en yakın hâle gelmiş iktisadî bakımdan birkaç tane vilayeti var. Benim seçim bölgem Bursa, bir; tam bir Avrupa Birliği kenti mahiyetinde, üretimleri de o istikamette, tüketimi de o istikamette. Ege bölgesinin yıldızı gibi parlayan Denizli var, Güneydoğu'nun yıldızı gibi parlayan Gaziantep var, Orta Anadolu'nun yıldızı gibi parlayan Çorum, Çankırı var, işte Konya, Kayseri o trene bin m esi lâzım, Karadeniz'de var vesaire. Şimdi bu vilayetler, yani Türkiye yabancı sermayeden pay aldığı zaman ne yapacak? Yani cebine koymuyor ki, banka kasasında durmuyor. Bundan almamız gereken pay bizim, normal şartlarda yılda 10 milyar dolardır. Türkiye' n in bütün imkânları, yani en son enerji yatırımlarıyla ilgili meselâ Amerikan sermayesinin gelecek gibi olduğu rakam 10 ilâ 17 milyar dolar.

Yani mesele, enerji sektöründe yapacağınız yatırımları doğru tariflediğiniz zaman, ama dünyanın anlayacağı dille tariflemeniz lâzım. Yani Amerika'daki hukukçular, Amerika'daki ekonomistler, Almanya'daki hukukçular, ekonomistler, ticaret hukukçuları bilmeli ki, kendi anladığı dilden bir ekonomik iklim var Türkiye'de. Yani, başına bir sıkıntı geldiğinde neye nasıl müra c aat edeceği, hangi davranışlarda bulunacağını bilmesi lâzım, Çin'in yaptığı iş o; komünist olmasına rağmen veya gevşeyen bir komünist, yumuşak bir komünist rejim olmasına rağmen.

O yüzden Türkiye'nin bu ekonomide yeniden yapılanma, devlette yeniden yapılanma dediği şeyi mutlaka yapması lâzım. Yaptığı anda, biz en az 10 yıl üst üste yüzde 7 kalkınma hızına ulaşacak olan bir ülkeyiz.

Şimdi bu hayal mi, meselâ dünyada var mı? Bir, hayal olabilir bu söylediğimiz, dünyada örneği olmayabilir; iki, dünyada örneği olur da Türkiye'de örneği olmayabilir.

Dünyadaki örnek: Almanya 1948'de İkinci Dünya Harbinden hemen sonra, 1948'le 1968 arasında 20 yıl üst üste yüzde 6 ekonomik büyüme yakaladı; üst üste yüzde 6. İşte bugünkü Almanya filan denilen şeyi o 20 yıl üst üste yüzde 6 ekonomik büyüme getirdi.

Japonya ve onun etrafındaki Pasifik Kaplanları denilen ülkeler, işte Tayvan, Hong Kong, Singapur vesaire. Şimdi onların daha büyük; 1963-1993 yılları arasında...

FEHMİ KORU- 30 yılda yani.

İLHAN KESİCİ- 30 yıl bunların üst üste ulaştıkları ekonomik kalkınma hızı yüzde 7.9, yüzde 8 neredeyse. Ve 2012 yılana ait şimdi projeksiyonları var, burada amaçladıkları rakam da 7,5. Üst üste önümüzdeki 15 yılda da yüzde 7,5'u yakalayacaklar. Demek ki dünyada var, olabiliyo r; bir.

İki; Türkiye'ye bakalım, onlarda var da bizde var mı?

1950-1958, Demokrat Parti dönemi; üç ayrı dönemden örnek vermek istiyorum, Başbakanımız rahmetli Menderes. 50-58, Türkiye'nin o 8 yıl üst üste ortalama büyüme hızı yüzde 7.3, 7'nin üstünde.

İkinci dönem, 60 ihtilâlinden sonra Adalet Partisi dönemi, 1965-1971, Türkiye'nin ortalama hızı 6 yıl üst üste yüzde 7,2. 71 muhtırasından sonra işler sarpa sarmaya başladı.

Üçüncü dönem, en taze dönem, en yeni dönem, 1983-1988, rahmetli Cumhurbaşkanımız merhum Özal'ın Başbakanlık dönemi, üst üste her yıl, 6 yılın üst üste her yıl kalkınma hızı yüzde 6.6, 6,5'un üstünde.

Demek ki Türkiye 50'lerde, 60'larda ve 80'lerde bu dediğimiz hıza ulaşabilmiş. Zamanının icaplarını doğru yaptıkları zaman o yöneticiler, bence hepsi, 1950'de dünya şartlarına en uygun davranışı Demokrat Parti yaptı, 1965-71 arasında Adalet Partisi yaptı, 1980'den sonra Anavatan Partisi yaptı; bunun yapılması hâlinde Türkiye böyle bir imkâna kavuşabiliyor.

Şimdi geri dönüp siyaset ilişkisine baktığımızda, bütün bu dönemlerin arkasında yüzde 40'ın üstünde oy var. 1950'de Demokrat Parti yüzde 52 oy almış, 54'de yüzde 54 oy almış. 1965'te Adalet Partisi yüzde 52,5 oy almış, 69'da 49,5 oy almış. 1983 yılında Anavatan Partisi yüzde 45,5 o y almış, 1987'de biraz düşmüş ama, netice itibarıyla yüzde 36,5, yüzde 40'a yakın bir rakam. 36,5 olduğu için, 40'ın biraz altına düştüğü için siyasî istikrar da azalmış oldu.

Türkiye iki tane basit şeyi arayacak, yani bütün bunlar...

Şimdi yüzde 7 kalkınma hızı diyoruz, vatandaşlarımızın bir kısmı normal olarak anlamayabilir. Ama Türkiye'nin en mühim işlerinden bir tanesi işsizlik. 5 milyondan fazla işsizimiz var, gizli işsizlerimiz hariç. Bu, bütün dünyanın en büyük belâsıdır, işsizlik denilen şey ve p ahalılık denilen şey dünyanın belâsıdır. Türkiye için ilâve bir belâ şudur: Bizim gençlerimizin, dünyada hiç olmayan bir rakam söylüyorum, gençlerimizin yüzde 34'ü işsiz. Yani, çarşıda, pazarda, sokakta, sinemada, tiyatroda, lokantada, parklarda gördüğümü z her 3 insanın, her gencin biri işsiz.

Onu daha vahim hâle getiren bir başka rakam, okumuş gençlerimizin yüzde 37'si işsiz. Yani, analar babalar, oğullarını kızlarını lise mezunu etmişler, üniversite mezunu etmişler; etmek için... Şimdi bizim Sivas'ta bir lâf, yani siz de bilirsiniz, fakir fukara bölgeler Anadolu'nun çoğu, "gömleğimi satar okuturum" diyor. Yani, biz meselâ ilkokuldayken, ortaokuldayken analarımızın, babalarımızın, amcalarımızın, dayılarımızın veya söylediği tabir bu idi. Gömlek satarak ç o cuk okur mu? Okuyamaz ama, adamın vereceği neyse, en kıymetli malı gömlek, diyor ki, ben gömleğimi satarım, oğlumu kızımı okuturum. Böyle okuyor.

Şimdi böyle okuttunuz, oğlunuzu, kızını lise mezunu ettiniz, üniversite mezunu ettiniz; ama bitirdi üniversiteyi, liseyi, işsiz.

FEHMİ KORU- İş sahibi edemiyorsunuz.

İLHAN KESİCİ- İş sahibi edemediniz.

FEHMİ KORU- Devlet edemiyor çünkü.

İLHAN KESİCİ- Ha, devlet edemedi. Şimdi devlet, iş sahibi edilecek ekonomik ortamı, iş sahibi edecek kamusal ortamı yaratamayınca, iklimini yaratamayınca o yabancı sermaye gelmiyor işte. Gelmeyince siz yüzde 7 kalkınma hazını yakalayamıyorsunuz, işsiziniz artıyor.

Yüzde 7 şu: Millî gelirin bir puan artışında; sektörlerine bağlı olmak üzere değişir, turizmde şu kadar, madencilikte bu kadar, inşaatta bu kadar vesaire ama, ortalama millî gelirdeki bir puanlık artış 70 bin istihdam yaratır, yeni iş. Yüzde 7 büyüdünüz, yedi kere yedi 49; 490 bin, her sene 500 bin insanınıza yeni iş yaratmış oluyorsunuz. Yüzde 7 kalkınma hızı bu demek.

Şimdi dünya düzeniyle irtibatlandıralım konuyu. Dünya düzenin içinde yer aldınız icap eden tarzda, iyi takip ettiniz, yer aldınız, dünyadaki uluslar arası sermaye hareketleri ve yabancı sermayeden icap eden payı aldınız, Türkiye'de iyi bir ekonomik iklim yarattınız ve siyasî istikrarı, yaratıcı bir siyasî davranış, siyasî örgütlenme, siyasî vesaire, yani ne yapmanız lâzımsa onu yaptınız, işte her sene o zaman yüzde 7 kalkındığınızda her yıl 500 bin yeni iş yeri yarattınız. 5 senede 2,5 milyon, 1 0 senede neredeyse 5 milyon, 6 milyon insan. İşte Türkiye bu, yani herkese iş.

Eskiden Türklerin Kızıl Elma Ülküsü diye bir ülküsü vardı, işte Nizamı Alem Ülküsü de denir vesaire. Bana göre 1990'ların sonlarında, 2000 yılında herkesin, her ülkenin kızıl elması, bizim de kızıl elmamız şudur: Herkese iş. Devir fütuhat devri değil, at bin, kılıç kuşan, bir yerlere gidecek filan değiliz, onun icabı da yok, herkese iş, herkese ev, başını sokacak bir ev ve herkese daha iyi bir hayat tarzı.

Bu iki taneden şeyden geçiyor, iki basit şey. Yani, ben bildiğim gibi Türkiye'de bir yığın insan da biliyor bu söylediklerimi.

Bir; siyasî istikrar olacak, onu arayacaksınız, bulacaksınız.

İki; ekonomik istikrar olacak, onu arayacaksınız bulacaksınız. Hâdise bu kadar basi t.

FEHMİ KORU- Türkiye'de tabiî siyasî istikrar deyince, sanki siyaseti buzdolabına kaldırıp istikrarı başka türlü aramak da akla geliyor. Oysa, aktif bir siyasetin içerisinde istikrarı bulacağız, demokratik sistemden vazgeçmeden istikrarı bulacağız.

İLHAN KESİCİ- Bütün bu söylediğimiz hususlar sadece demokrasi ve sadece serbest piyasa ekonomisiyle yapılacak olan bir iş.

Şimdi Fehmi Bey, bir başka noktayı da huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

Biz bazen, yani Türkler veya Türk okumuşları çeşitli sebeplerden dolayı "az demokrasi de olsa iyi olur" filan gibi bir hâl içerisinde oluyor. Bana göre, dünyanın tamamı demokrasi olduğunda veya bizim içinde bulunduğumuz bölge demokrasi olduğunda bundan en çok istifade edecek, kârı olacak olan ülke Türkiye, T ürkler.

Yani Balkanlar'da demokrasi olsa; bizim "evlâdı fatihan", fatih'lerin evlâtları dediğimiz kardeşlerimiz Balkanlar'da var hâlâ; Bulgaristan'da, Romanya'da, Yugoslavya'da, Bosna'da vesaire veya Batı Trakya'da. Bunlar hep demokrasinin azlığı münasebetiyle oralarda çileler çekiyorlar, sıkıntılar çekiyorlar.

Yani Türkiye, Türklerin demokrasi ve insan hakları şampiyonu olması lâzım dünyada. Balkanlar'da öyle, Kafkaslar'da öyle değil mi? Kafkaslar'da öyle. İran, Irak, Suriye, komşularımız olarak, buralarda tam demokrasi olmuş olsa, yani İran'da Türk asıllı kardeşlerimiz var, Irak'ta var, Suriye'de var, Sovyetler Birliği'nde var, Rusya'da var vesaire. Bir, genel insanlığın acısının azalması açısından lâzım; iki, işte bize en yakın insanlar bunlar, ancak d emokrasiyle onlarla karşılıklı istifadeleşmemiz olur.

Ve insan hakları.

Türkiye şimdi, biz, her gelenden bir insan hakları -bağışlayın- zılgıtı yiyoruz. Yani, Türkiye bu işleri hak ediyor filan değil. Dört tane yöneticimiz veya 5 tane bilmem elamanınız yaptığından sorumlu olmaz gibi davranırsa veya bunun Türkiye'ye getirdiği sıkıntının ne olduğunu büyük ölçekte göremez ise bunun sıkıntısını Bursa'da benim seçim bölgem çeker, Güneydoğu Anadolu'daki işsiz vatandaşım çeker, Ege Bölgesinde daha büyük ekono m ik imkânları amaçlayan, onu gözeten, onu bulmak isteyen insanlar çeker vesaire. Yani, ne ki bu işlerin hâlledilmesi?

O yüzden Türkiye'nin tam demokrasi, hiç eksiği gediği olmadan...

FEHMİ KORU- İşte bazıları, etrafımız nasıl olsa demokratik ülkelerle çevrili değil, insan haklarına saygılı olmayan başka ülkeler var, biz de sanki öyle olsak belki de istikrarı orada bulurmuşuz gibi heveslere kapılıyorlar.

İLHAN KESİCİ- Buluruz da, oradaki gibi buluruz, yani buluruz, yani oradaki gibi, etrafımızdaki ülkel er gibi buluruz.

FEHMİ KORU- Yani, bu dediğiniz ölçek içerisinde yerini alacak bir Türkiye olmaz.

İLHAN KESİCİ- Hayır. Avrupa'daki gibi, Amerika'daki gibi bir istikrar bulmuş olur muyuz? Hayır. Orada işte öyle bir istikrar olmuş olur. Ona da zaten biz istikrar filan demiyoruz, dünya istikrar filan demiyor.

FEHMİ KORU- Yani, birinci ligten başka bir lige doğru yol almış oluyoruz.

İLHAN KESİCİ- Tabiî tabiî.

FEHMİ KORU- Peki, bu çizdiğimiz, global anlamda dünyanın yeniden aldığı biçimle Türkiye'nin onun içerisinde alacağı yeni biçimi çizerken ne kadar umutluyuz? Yani, dünya gerçekten adil bir dünya olacak mı, Türkiye de gerektiği şekilde bu dünyanın içerisinde yerini alacak mı?

İLHAN KESİCİ- Şimdi önümüzde zaman çok daralmış hâlde. Yani bunun hazırlıkları 5 senedir yapılsaydı çok daha iyi olacaktı veya şimdi çok daha böyle sağlam bir hükûmete sahip olmuş olsaydık yine de çok daha iyi olacak. Ama bütün bunlara rağmen, yani beni ümitvar kılan işlerden bir tanesi şudur: Dünya devlet elitleri, devletler i yöneten insanlar günlük bakmadıkları için hâdiseye; yani Türkiye şimdi biraz karışık bir hâldedir, Hükûmeti zayıftır, birbirinden farklı iki tane parti, birinin ana çatısı itibarıyla Batıya doğru bakıyor gibi (Doğru Yol Partisi), öbürüsü biraz daha doğuya doğru bakıyor gibi (Refah Partisi) olsa bile, Türkiye deminki saydığımız harita içerisinde ve 30 yıllığına da bakıldığı için, eninde sonunda Türkiye bu patırtıyı aşar, aşmalıdır, biz de yardımcı olmalıyızdır, müspet rol oynar. O yüzden onu dikkate alalım diyor dünya.

Bunu en çok dikkate alan, benim görebildiğim kadarıyla Amerika Birleşik Devletleri. Niye Amerika Birleşik Devletleri? Yani, babamızın oğlu mu Amerika veya öbürlerinden çok mu şey bekleyeceğiz? Bana göre hiçbir şey beklememiz icap eder. Ama, dünya barışı, dünya dengesi filan dediğiniz yerde çok önemliyseniz, buna en dünya ölçeğinde bakan devlet Amerika Birleşik Devletleri olduğu için; bir.

İki; dünyanın en çeşitli kültürlerden oluşmuş devleti ve kamuoyu Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu için.

Amerika Birleşik Devletleri bizi bütün bu plâtformlarda çok fazla destekliyor.

Şimdi bütün bu plâtformların en önemlisi Avrupa Birliğine girmesi Türkiye'nin. Yani, "Türkiye Avrupa Birliğiyle müzakereye başlayacak" lâfı çıksa, o deminki söylediğimiz yabancı sermaye hareketlerinden çok büyük, birdenbire artık herkes emniyet içinde olacak ki, Türkiye'nin istikbali bellidir 30 yıllığına, demokrasideki hâli bellidir, insan haklarındaki hâli bellidir ve ekonomik kanunların, ekonomiyi düzenleyen kanun l arın, yönetmeliklerin uyumu Avrupa'yla tam uyum hâlinde olacaktır. En önemli işler belli olmuş oldu. O zaman herkes parasını, bu netice itibarıyla para, böyle çok ürkerek gelir yani; herkes parasını gönül huzuruyla, bizim bu bölgede ekonomik fışkırma imk â nı da çok yüksek tabiî, gönül huzuruyla gelir.

Şimdi bizim için en önemli hedef Avrupa Birliğine üye olmak. Tabiî bu dünyanın sonu değil, yani olunur olunmaz. Burada ben Avrupa'nın bize çok haksızlık ettiği kanaatindeyim. Avrupa Topluluğunda da Türkiye'yi 1984-87 yılları arasında temsil ettim Brüksel'de, Belçika'da. Avrupa biraz geneli itibarıyla ayıp ediyor; özeli itibarıyla da, biz şimdiye kadar Almanya'yla daha çok beraberlik içerisindeydik, hem stratejik beraberliğimiz olmuştu geçmiş tarihlerde, İmp a ratorluk zamanında da, İmparatorluktan sonraki Cumhuriyet döneminde de, hem de Avrupa Topluluğuyla olan maceramızda, 30 yıllık zaman diliminde Almanya'yla beraber hareket ettik. Ama görülüyor ki, Almanya, kendine göre mutlaka haklı sebepleri filan vardır, kendi açısından haklı sebepleri filan vardır ama, Türkiye'nin Avrupa Birliğine üye olmasındaki en önemli itiraz Almanya'dan geliyor.

Ben inanıyorum ki, bütün bu dünya konjonktürü, Amerika'nın çok müspet yaklaşımı, Fransa, İngiltere, İtalya'nın da desteğiyle, Almanya da destekleyecek olmuş olsa bizim için hiçbir problem yoktur Avrupa Birliğine girmekte.

Biz Avrupa Birliğine birinci genişlemede mi hemen girmek istiyoruz? Hayır, o zaten bağlandı. Yani Polonya, Çek Cumhuriyeti, eski adı Çekoslovakya, Macaristan; şimdi bu Polanya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Almanya'nın aynı zamanda Rusya'yla olan sınırıdır.

İkinci, NATO genişleyecek o Madrid Zirvesinde, yine ilk üç ayda, Slovakya da belki ona dördüncü olarak girecek, Çekoslovakya'nın Slovak bölümü, yine Macaristan, Polonya, Çekoslovakya vesaire. Şimdi bu kadar işler filan oluyor.

Ben Amerika'daki konferansımda, o CSIS yahut Dünya Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezinde 10 gün önce bir vaki davet üzerine bir konferansa gittim, döndüm; orada da söyledim, soğuk harbi biz kazandık. Biz kimiz? Biz NATO'yuz. Kime karşı? Sovyetler Birliğine karşı ve Rusya'ya karşı. Türkiye, bu münasebetle iftihar eder, yani NATO'da olduğu için. Buradan da kısmen de söylemek istediğimiz şu idi: Amerika Birleşik Devletl e ri çeşitli toplantılarda da, Avrupa'daki çeşitli toplantılarda bunu da ifade ediyor. Türkiye 30 senedir, 30'dan fazla 52-97, 45 sene; 45 senedir Almanya'nın, bugünkü Almanya, aynen toplantıda, Brüksel'deki toplantıda, daha doğrusu onu izin verirseniz tam a nekdotik anlatayım.

Şimdi bu Brüksel'de Amerika, Avrupa ve Orta Doğu, Balkanlar, Türkiye'nin de içinde bulunduğu coğrafya, Akdeniz ve Kuzey Afrika'da yeni dünya düzeni nasıl şekil alacak, o tartışıldı. Tartışanlar bir kişi, üç kişi filan değil; 50 civarında Amerika'dan senatör, 50 civarında Avrupa Parlâmentosu ve Avrupa'nın millî parlâmentolarından, yani Alman, Fransız, İngiliz parlâmentolarından parlâmenter, 50 civarında Amerika'nın en büyük şirketlerinin (Çünkü ekonomiden bağımsız olmadığı için bu işle r ; biz bazen ekonomik yönetimde olan insanları dışlarız, devleti biz yönetiyoruz, size ne deriz; yok, yani öyle değil bu iş) 50 civarında Amerika'nın en büyük firmalarının yöneticileri veya sahipleri, ona tam eşit tarzda olsun diye de Avrupa'nın 50 civarın d a en büyük firmalarının sahipleri veya yöneticileri. Böyle bir açık toplantı. Toplantıların en sonunda; Amerikalı şeref konuşmacısı var, Dış Yardımlar Komitesi Başkan Yardımcısı ve Kuzey NATO Konseyinin Başkanı William Roth, 70-75 yaşında bir Amerikalı se n atör, şeref konuşmacısı o, o konuştu, soru-cevap bölümü. Herkes bir şeyler sordu, soruluyor, Türkiye ile ilgili olan münasebet gayet iyi gidiyor. Hollanda, dünyanın gerçekten en çok kişi başına gazete ve kitap okuyan ülkelerinden birisi Hollanda, Avrupa'nın içinde de en çok, hem de Liberal Partisi Başkanıymış, Philips Wolgenstain isimli bir devlet adamı, hem Liberal Partinin Başkanı, hem de koalisyon ortağı çıktı dedi ki, şeref konuşmacısına soru soruyor: Ey Amerikalılar, bu Türkler meselesini, Türklerin A v rupa Birliğine girip-girmeme meselesini 30 yıldır aşağı yukarı hep ağzımızda eveleyip geveliyoruz, yani "girebilir de girmeyebilir de, olsa da olur olmasa da olur" filan diyoruz. Gün artık gelmiştir. Net bir şekilde ifade edelim ki, Türkler Avrupa Birliği n e giremezler ve bu işi bağlayalım, yani ne bu her dakika konuşup duruyoruz. Arkasından, şimdi benim kamerada yüzüm ekşiyor mu bilmiyorum, ekşiyecek mi, ekşitmeye çalışacağım, tam böyle bir şeyden, kötü bir yaratıktan bahsedermiş gibi yüzünü ekşitti, dedi k i; benim için dört tane sebebi var Türklerin Avrupa Birliğine girmemesi için.

Bir; bunlar çok kalabalıklar. Üslubu, el yüz hareketi de böyle, çok kalabalıklar, her tarafta varlar, Almanya'da varlar, parklarda piknik yapıyorlar, trafikte trafik kurallarına uymuyorlar, usandık biz yani bundan, çok kalabalıklar.

İki; daha vahimi bence, dünya barışı, dünya entelektüel çevreleri bakımından da daha vahimi, bunlar Müslüman, Türkler Müslüman. Gayet net söylüyor, böyle, "Müslümanın fundamenteli olmaz, liberali olmaz, lâiki olmaz, işte bilmem nesi olmaz, yumuşağı olmaz filan, böyle Türk Müslümanlığı daha yumuşak bir Müslümanlık falan, bunlar olmaz yani. Bu iki ana sebepten dolayı olmayacağını söyleyelim."

Tabiî salonda o 200 kişi, buz gibi bir hava esti. Biz de, ben ve eski Dışişleri Bakanımız Emre Gönensay Bey vardı, Dışişleri Komisyon Başkanımız Sedat Aloğlu Bey de olacaktı olamadı, üç kişiydik Türkiye'den de. Tabiî bizim başımızdan kaynar sular aktı ama, salonda da buz gibi bir hava esti. Herkes şaşırdı yani neye uğradığını. William Roth, Amerikalı senatör kalktı dedi ki, çok medenî bir üslupla; "Benim ülkem dünyanın en çeşitli ülkesidir, dünyanın her tarafından benim ülkeme insanlar gelir, kendileri için çalışırlar, kendilerine hizmet ederler, ülkeme hizmet e derler ve dünya barışına, dünya ekonomisine hizmet ederler. O bakımdan meseleyi böyle yok parkta piknik yapılıyormuş, bilmem ne yapılıyormuş filan, böyle bir ölçekte almak çok yanlış bir şeydir" filan dedi, kibarca çok. Salonda, tabiî oralarda alkış, siz d aha iyi biliyorsunuz nezaket alkışıdır, protokol alkışıdır yani konuşmacıya yapıldığında. Sanki dersiniz ki Türkiye'de parti mitingi ve partililer genel başkanlarını alkışlıyorlarmış gibi abartılmış, çok abartılmış, müthiş bir alkış çıktı. Bu alkış aslınd a senatör William Roth'a değil, öbürüne hakaret. Tabiî bizim o sıra göğüsümüz de kabardı. Salona baktım, Amerikalıların tamamı, 100 kişinin aşağı yukarı, Avrupalıların da en az 90'ı, yani 100'ün 90'ı adama çok kızdılar ve adam o noktada toplantıyı bıraktı g itti. Arkadan Brezinski çıktı Amerikalılar adına, toplantıların da genel yönetmeniydi. Brezinski, 1970'lerde Dışişleri Bakan Yardımcılığı yaptı ve aynı zamanda Millî Güvenlik Konseyi Başdanışmanlığı yaptı, çok kitabı var filan. Brezinski Avrupa'ya bence müthiş bir insanlık dersi verdi, dedi ki, Ey Avrupalılar, biz sizinle bir global düzen, bir nizamı âlem konuşuyoruz ve eşit, ortak hâlinde konuşmak istiyoruz, ortak olarak konuşmak istiyoruz. Ve İngilizcesi, bağışlayın, "equal partner", eşit ortak olarak ya p mak istiyoruz. Eğer bu böyleyse, o zaman daha büyük sorumluluklar almanız icap eder. Yani, sadece bir Avrupalı gibi, yani aman Amsterdam'daki parklarda Hollandalıların dışında yahut Avrupa Birliğinin şimdiki üyelerinin dışında kimse parkta gezmesin, kimse bir şey yapmasın diyorsanız, o zaman ben seninle dünyayı niye konuşuyorum yani? Sadece Amsterdam'daki parkı konuşurum yahut Hollanda'yı konuşurum yahut Almanya'yı konuşurum vesaire. Eğer Balkanlar'ı, Orta Doğu'yu, bütün Akdeniz politikasını, bütün Kuzey A f rika bandını konuşuyorsak, o zaman daha büyük bir sorumluluk alacaksınız. Yani Amsterdam'ın parkları filan bu işin içinde olmaz. Bir kıyamet alkış filan da orada çıktı.

Bu işte, dünyaya bakıştaki iki temel farklı yaklaşımı gösteriyor.

Bütün bunların sonucunda ben öyle inanıyorum ki, yani şu andan itibaren bile, bu bizim televizyon programımız anından itibaren bile, Türkiye'nin bütün aydınları, ekonomik büyük sermayedarlarımız, büyük sermayedarlarımızın organizasyonları, devletin yöneticileri, bürokrasi n in yöneticileri bütün mesaisini böyle hükûmet üstü, ama ufak tefek işlerle filan uğraşmak yerine, birbirimize o münasebetle büyük hücumlarda bulunmak yerine bu işe konsantre olsak ve bu işin hem mutfağındaki insanlarla, hem devlet yöneticileriyle onları d a ikna edebilecek bir gayretin içerisine girmiş olsak, belki de bu senenin sonunda, Aralık ayında Lüksemburg'da yapılacak olan Avrupa Birliğinin genişleme son zirvesinde Türkiye ikinci genişlemede Avrupa Topluluğunun üyesi olarak çıkabilir ve bizim için fe v kalâde güzel bir istikbal olmuş olur.

FEHMİ KORU- İsterseniz bu umutlu sözlerle bu programı kapatalım.

Sayın seyirciler, "Konuşa Konuşa"nın bu akşamki bölümünde Anavatan Partisi Bursa Milletvekili İlhan Kesici'yle birlikteydik. Dünyayı ve o dünya içerisinde Türkiye'yi konuşmaya çalıştık.

Önümüzdeki hafta yeni bir konukla yine karşınızda olmak umuduyla hepinize hayırlı geceler diliyoruz.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.