Facebook
Twitter
1997 Bir "Zirveler Yılı-Kararlar Yılı"dır
Osman Özsoy | STV - Gündemin İçinden | 17.8.1998
Videosu için tıklayın
[ Videosunu İzle]

DR. OSMAN ÖZSOY- İyi akşamlar sevgili seyirciler.

"Gündemin İçinden" programına hoş geldiniz.

Sevgili seyirciler, Türkiye gergin geçen bir haftayı daha geride bıraktı. Hafta başına Yüksek Askeri Şûra Toplantısı damgasını vururken, hafta sonunu Türkiye jet kriziyle geçirdi. Yunanistan'ın Kıbrıs'a jet uçaklarını göndermesiyle başlayan kriz, Türkiye'nin buna aynıyla karşılık vermesiyle jet hızıyla sona erdi.

Şimdi önce haftaya damgasını vuran olayları bir hatırlayalım, ardından konuğumuz ANAP Bursa Milletvekili Sayın İlhan Kesici'yle, Türkiye ve dünya gündemine ilişkin beğeneceğinizi umduğumuz bir söyleyişle karşınızda olacağız; az sonra.

"SPİKER- S-300 füze rampaları taşıdığından şüphelenilen Malta bandıralı Nataşa-1 adlı yük gemisi İstanbul Boğazından transit geçiş yaptıktan sonra Pazartesi günü Çanakkale Gelibolu açıklarında durduruldu. Yapılan aramalarda, geminin taşıdığı yükler arasında bildirilmemiş 7 adet füze taşıyıcı rampası olduğund a n şüphelenilen araç ve çok sayıda kuşkulu pakete rastlandı.

Mısır'a traktör götüren gemi, Salı sabahı Ankara'dan gelen izinle yoluna devam etti. Ancak Perşembe günü, Mısır, gemideki askerî araçların kendisine ait olmadığını açıkladı. Şimdi herkes, Hükûmetin hangi kaynağa dayanarak füze rampalarının Mısır'a ait olduğunu açıkladığını merak ediyor. Gelişmeler kaygıyla izleniyor.

S-300 gerginliği yalnızca Çanakkale Boğazında durdurulan gemiyle kalmadı. Türk uçakları, Kıbrıs Rum Kesimindeki Balk Hava Üssüne inen Yunan uçaklarına misilleme yaptı.

Kıbrıs'ta kararlılık gösterisi yapan Türkiye'ye ait 6 adet F-16 savaş uçağı, Perşembe günü Kuzey Kıbrıs'ta bulunan Geçitkale Hava Üssüne indi. Uçaklar Kıbrıs'ta alçaktan uçuş yaptıktan sonra, 3 savaşan şahin aynı gü n Türkiye'ye döndü.

Gazeteci Ragıp Duran ceza evinde. Duran, 4 yıl önce Abdullah Öcalan'la yaptığı söyleşi üzerine yazdığı bir yazı sebebiyle aldığı 10 aylık hapis cezasını çekmek üzere Salı günü İstanbul'dan Saray Ceza Evine arkadaşları tarafından uğurlandı.

Ragıp Duran, ceza evine gönderilirken, 4 gazeteci için ise takipsizlik kararı çıktı. Şemdin Sakık'ın ifadelerinde isimleri yer aldığı iddiasıyla ilgili ifade veren Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Yavuz Gökmen ve Fatih Altaylı'ya Devlet Güvenlik Mahkemesi takipsizlik kararı verdi. Sakık'ın bazı gazetelerde yayınlanan ifadelerinde, bu 4 gazetecinin PKK'yla ilişki içinde oldukları iddiaları yer almış, ancak daha sonra Sakık'ın ifadelerinde bu gazetecilerin isminin geçmediği belirlenmiş.

Yılmaz-Baykal mutabakatı yazılı protokol hâline getirildi ve iki lider tarafından imzalandı.

İki haftayı aşkın süredir devam eden görüşmelerin ardından imzalanan 5 maddelik protokol, Hükûmet ortaklarının arasını açtı. Şimdi herkes liderlerin mutabakata ne oranda sadık kalacağını merak ediyor.

Yüksek Askerî Şûra toplandı. Toplantıda, 162 Silâhlı Kuvvetler mensubunun ordudan ilişiğinin kesilmesine karar verildi. Şûrada görüşülen konular arasında PKK terörü, irtica değerlendirmesi ve dış tehdit yer alıyor.

Emlâkba nk'ta yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle mahkûm edilen ve cezasının bir bölümünü çektikten sonra Amerika'ya kaçan Engin Civan göz altına alındı. Washington yakınlarında tutuklanan Civan'ın, Amerika Birleşik Devletleri'nden rüşvet suçundan dolayı 21 Mart 1997' d e iadesi istenmişti. Bunun için şimdi Amerikalı bir yargıcın iade kararı bekleniyor.

İlk ve orta dereceli okullarda yaz tatili başladı. Cuma günü 13 milyon öğrenci tatil için kolları sıvarken, 600 bin öğrenci yarın üniversiteye girebilmek için ÖYS'de ter dökecek.

Yeni vergi yasa tasarısı Meclis Genel Kurulunda görüşülmeye başlandı. Çarşamba gününden beri yapılan görüşmelerde 4 madde oybirliğiyle kabul edilirken muhalefetin engellemeleri sürüyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun çalışmaları yeni vergi yasa tasarısı dolayısıyla gece geç saatlere kadar sürüyor.

Dünya Kupası maçları Fransa'da devam ediyor. Ancak, kupaya ilginin geçmiş yıllara göre daha az olduğu gözleniyor."

DR. OSMAN ÖZSOY- Evet sevgili seyirciler, haftaya damgasını vuran olayları hep birlikte izledik.

Ben konuğumuza dönmek istiyorum hemen, Anavatan Partisi Bursa Milletvekili Sayın İlhan Kesici.

Sayın Kesici, hoş geldiniz efendim.

İLHAN KESİCİ- Sağ olunuz, hoş bulduk.

DR. OSMAN ÖZSOY- Peşinen söyleyeyim sevgili seyircilerimize, zannediyorum bu söyleyişi beğenecekler inşallah.

İLHAN KESİCİ- İnşallah.

DR. OSMAN ÖZSOY- Çünkü, ele alacağımız konular ve zatıâlinizin bu konudaki yetkinliği artık kamuoyu tarafından tescilli.

Ben hemen konuya başlamak istiyorum, gündemi zatıâlinize sormak istiyorum.

Şimdi Türkiye iç kısır gündeme çok boğuldu ama, ben zatıâlinizden daha evvel dinlemiştim, seyircilerle tekrar da paylaşmak istiyorum. 1997 yılının kararlar yılı olduğu şeklinde bir tespitiniz var, bununla ilgili gerçekleriniz de var. Ve bu 97 yılında alınan kararların Türkiye'nin, belki de dünyanın, Türkiye de bu işin içine dahil, 20 yılına şekil verecek önemde olduğunu bahsettiniz, hatta Türkiye'nin iç olaylarının da bunlarla çok ilgili olduğunu bahsediyorsunuz. 97 neden ö nemliydi; buradan başlayalım.

İLHAN KESİCİ- Evet, şimdi aşağı yukarı her 50 yılda bir dünyada böyle bir "dünya düzeni" diyebileceğimiz bir düzen kuruluyor. Bunun içerisinde ülkelerin istikballerini aşağı yukarı bu ana çatı belirliyor, daha sora mevziî bazı değişiklikler filan oluyor.

Şöyle 1900'lülerin başına doğru bir bakalım isterseniz.

Eskiden dünyada "düveli muazzama" denilen 5-6 tane devlet vardı, yani muazzam devletler demekti.

DR. OSMAN ÖZSOY- Şimdiki tabiri süper devletler.

İLHAN KESİCİ- Evet, muazzam devletler, tam süper gücünde değil. Bunlar büyük devletler, bizim imparatorluğumuz, bizim devletimiz de bunlardan bir tanesi idi. Yani 1900'lülerin başında bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu büyük Türk Devleti, Fransa, İngiltere, Almanya, Am e rika, kısmen uzak kıtada olmakla beraber, Rusya. Şimdi dünya dengeleri aşağı yukarı bu 5-6 tane devletin, güçleri birbirine yakın 5-6 tane devletin arasında bir dengelenmeyle devam ediyordu. Bu, Birinci Dünya Harbi civarında bozuldu, İkinci Dünya Harbine k adar aşağı yukarı bu hâliyle devam etti. İkinci Dünya Harbinden itibaren, yani 1945 yılından sonra yeni bir hâl oldu, muazzam devletler esprisi kalktı, iki blok hâlinde, iki süper güçlü, yani iki büyük devlet etrafında bir cepheleşme oldu.

Bir tanesi, bi zim de içinde bulunduğumuz, önderliğini daha ziyade süper güç olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin yaptığı bir Batı ve demokrasi cephesi. Hem siyasal sistemleri demokrasi, eksikleriyle gedikleriyle birlikte olmak üzere, hem de ekonomideki ekonomik düzen i itibarıyla da serbest piyasa ekonomisine dayalı bir büyük Batı cephesi veya demokrasi cephesi.

İkinci cephe, şimdiki Rusya Federasyonu'nun öncülüğünde, önderliğinde, daha ziyade sosyalist ekonomik kalkınma modelli ve adına sosyalist demokrasi dedikleri, ama tek parti yönetimi, sosyalist parti, komünist parti yönetimli ikinci bir cephe.

Bu, 1945 yılından 1990 yılına kadar tam 45 sene kesintisiz sürdü. Bu dönemin önemli özelliklerinden birisi, bu cephelerden herhangisi birisinin içinde olan bitene diğer cephedeki ülkelerin karışmaması idi.

Yani, meselâ 1956 yılında Macaristan ayaklanması oldu Rusya'ya karşı, Rus tankları Macaristan'ı ezip geçtiler. Biz de buralarda feryat figan ettik, dünyanın bütün medenî memleketleri feryat figan ettiler, medenî dünya yardım etsin Macarlara Rus tanklarının altında ezildiler filan diye, ama hiçbir şey yapılmadı.

Biz kızıyorduk Batı dünyasına ne vicdansız insanlar filan diye bazen. Hâlbuki bu işin vicdanla alâkası yok idi. 1945 yılında yapılmış olan Yalta Konferansının ertesindeki hâliyle kimse birbirinin içinde olan bitene karışmayacaktı, böyle bir mutabakata varılmış idi.

Daha sonra onun benzeri 1968 yılında Çekoslovakya'da Dubçek Başkanlığındaki itiraz ve üniversite öğrencilerinin itirazı oldu. Orada da Rus tankları Çekoslovak gençlerini ezdiler, ona da bir şey demedi dünya, yine vicdanlar rahatsız oldu.

Ama bu 1989 yılına geldi, Sovyetler Birliği çöktü, sosyalist sistem çöktü, sosyalist kalkınma modeli, yani yüzde yüz devlet üzerine bina edilen ekonomik kalkınma modeli çöktü, yeni bir arayış başladı. Sizin başlangıçta ifade ettiğiniz, o zaman Amerikan Başkanı George Bush, İngilizce tabirini bağışlarsanız eğer "new world order", yeni dünya düzeni diye bir tabirde bulundu. Bir yıl civarında bu konuşuldu. Fakat daha sonra hem dünya entelektüel çevreleri, hem bize benzeyen bazı ülkeler, "acaba yeni bir paylaşım düzeni mi kuruluyor Yalta Konferansına benzer tarzda ve bu paylaşım düzeni bizim aleyhimize mi olacak, bazı devletlerin aleyhine mi olacak" endişesine kapıldı. Dünya entelektüelleri de buna bu istikamette yaklaşınca, tedavülden -tabiri caizse- bu deyim kaldırıldı, ta ki 1996 yılına kadar. 1996 ve 97 yıllarında, özellikle 96 yılında çok yoğun toplantılar yapıldı, tabir yeniden kullanılmaya başladı.

Ama bu, 1991 ile 96 yılları arasında hiç çalışma yapılmadığı anlamında kat'iyen. Dünyada, büyük bir bölüme benim de şahsen iştirak ettiğim, hem milletvekili olduktan sonra, hem milletvekili olmadan önce çeşitli münasebetlerle iştirak ettiğim bir yığın toplandı yapıldı , bütün bu toplantılarda örüldü, yani böyle gergef işler gibi, dantel işler gibi işlediler yeni dünya düzenini.

1997 yılı, bütün bu toplantıların, çalışmaların noktasının konulduğu yıl oldu. O tabir de karar yılı, zirveler yılı, aşağı yukarı İngilizcesinden alınmış olan bir tabirdir, "a year of summits, a year of decisions" tarzında İngilizce tabiri böyle oldu. 1997'yi bütün Batı dünyası bir zirveler yılı, bir karar yılı diye aldı.

İzin verirseniz zirvelerle ilgili bir küçük bilgi arz etmek istiyorum.

DR. OSMAN ÖZSOY- Buyurun efendim.

İLHAN KESİCİ- Zirve şu: Bu büyük zirveler dünyada her sene, her dakika filan olan işler değildir. Ama, 1997 yılına, aşağı yukarı 15-20 senede bir toplamında bir araya gelebilecek olan zirveler yılı sıkıştı.

Birincisi, Mart ayında Amerika-Rusya Zirvesi idi. Rusya Devlet Başkanı Yeltsin'in Washington'a gitmesi gerekiyordu diplomatik mütekabiliyet münasebetiyle, ama sağlığı el vermiyordu; Clinton'la Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin ara bir yolda, Helsinki'de buluştular. A merikan Devlet Başkanıyla Rusya Devlet Başkanı herhangi bir münasebetle, bir çay içmek için bile bir araya geldiklerinde bütün dünyanın gözlerini, kulaklarını, bütün uzuvlarını oraya doğru tevcih etmesi lâzımdır. Birinci önemli zirve buydu.

İkinci önemli zirve, Haziran ayında yapılmış olan zirvedir. Daha ziyade Avrupa Topluluğunun, bizim de üyesi olmak istediğimiz -o zaman henüz kararlar alınmamış idi, bağlanmamıştı daha doğrusu- Avrupa Topluluğunun 15 tane hükûmet veya devlet başkanı ve 11 civarında; 11 mi olacak, 12 mi olacak tartışması vardı, biz dahil olursak 12 olacaktı, biz hariç olursak 11 olacaktı, yani 26 tane ülkenin hükûmet veya devlet başkanlarının toplanacağı bir zirve oldu.

Onun hemen ertesinde, bir ay sonra Temmuzda Madrid'de, Avrupa Birl iğinin genişlemesine paralel olmak üzere sanki bir anlamda da, NATO'nun genişlemesiyle ilgili bir büyük zirve yapıldı. Biz NATO'nun tam üyesiyiz, 16 tane ülkeden bir tanesiyiz. NATO'nun 16 üyesinin hükûmet veya devlet başkanı, artı 3 ilâ 5 tane de yeni NA T O genişlemesine konu edilecek olan ülkenin yine hükûmet veya devlet başkanı Madrid'de buluştu Temmuz ayında.

Bu da yetmedi, sonbahar aylarında, Ekim, Clinton'ın Çin'i ziyareti olacak idi. Ama Çin'in son 20 yılının büyük devlet adamı, büyük Çin önderi "Yüce Denk" tabiriyle bilinen Denk Shao Ping vefat etti. Clinton'ın gezisi ertelendi ama, Amerikan Başkan Yardımcısı All Gore gitti Çin'e. Clinton da bu senenin içerisinde bu aylarda, önümüzdeki aylarda tekrar Çin'e gidecek. Amerika-Çin Zirvesi de bir büyük zirvedir mutlaka.

Bunların en sonuncusu, bizim de istikbalimizi, önümüzdeki 20-30 yılımızı neredeyse, bir anlamda bizi müşkül durumda bırakan, almadıkları için Avrupa Birliğinin genişleme sürecinin dışında kaldığımız, mutlak bir şekilde dışında bırakılır gibi olduğumuz Lüksembourg Zirvesiydi, 12-13 Aralık 1997 tarihinde toplandı, biz Avrupa Topluluğunun dışında kaldık.

Bu anlamda Batı dünyası işte bu yıla, 1997 yılına bir zirveler yılı ve bu zirvelerde alınmış olan kararlara da bir kararlar yılı dedi. Bütün bu kararlar, 2030 yılına kadarki dünyanın aşağı yukarı ne tür bir faaliyet alanı içerisinde olacağını belirledi.

Şimdi Türkiye, benim kanaatim odur ki, Türkiye özellikle 1990-97 yılları arasında, ama genellikle, hatta 1970'lerden itibaren dünyadaki gidişatı lâyıkı veçhiyle okumayan, lâyıkı veçhiyle bunun icaplarını yerine getirmeyen bir devlet görümünde. O münasebetle de bizim iktisadî kalkınmamız da buna bağlıdır, siyaseten başımıza belâların gelmemesi, belâların def edilmesi de buna bağlıdır veya b elâlardan belâ beğenmek de buna bağlıdır filan.

Bu yeni dünya düzenin alt paragraflarını açarız biraz sonra. Yani bu ne, yani bütün bunlar oldu da bu ne oldu filan; onu da biraz açmak durumunda oluruz herhâlde.

Türkiye'nin dünyayı en iyi takip eden ülkelerin başında yer alması lâzım.

Şimdi arkamızdaki haritayı kameramız gösterebiliyor mu ondan emin değilim ama, şimdi bakıldığında, dünyada en çok sınır komşusu olan ülke biziz. Aşağı yukarı 13 tane komşumuz var. Hâlbuki, meselâ İspanya veya Portekiz'in coğrafyasında da oturuyor olabilirdik. Portekiz'in iki tane komşusu var; birisi İspanya, öbürüsü Okyanusya, hatta Atlas Okyanusu. Fransa'nın üç tane komşusu var, bizim 13 tane komşumuz var, her tarafı belâ kokuyor, barut kokuyor. Birincisi bu.

İkincisi; aşağı yukarı üç ana sistemle komşuyuz biz, yani üç ana siyasî sistemin kesim noktasındayız.

Bir tanesi şimdi Avrupa Birliği. Yani Bulgaristan, Romanya da Avrupa Birliğinin genişleme sürecine girmiş olunca, dahil edilmiş olunca Lüksembourg Zirvesiyle birlikte, İstanbul Boğazından itibaren veya Trakya'dan itibaren, Ege denizi ve Doğu Akdenizi de alırsanız Kıbrıs olduğunda, Doğu Akdenizi de alırsanız, bir Avrupa cephesiyle sınırdaşız.

İkincisi; hâlâ Bağımsız Devletler Topluluğu olarak nitelendirebileceğimi z Rusya merkezli eski Sovyet bloku üyesi ülkeler var.

Bir üçüncüsü; İran var, müstakilen İran'ı almak lâzım.

Öbürü de bir Arap bloku hâlinde var. Yani, İran'ı Arap blokuyla beraber nitelendirecek bir İslâm blokuyla çevreliyiz. Ama, müstakilen değerlendirecek olursak; bir İran ve onun dışında bir Müslüman Arap blokunun arasında kalmışız.

Bu coğrafya, Osman Bey, dünyanın en zor coğrafyasıdır. Bu coğrafyada kimseye kadar iddiasız hiçbir millet yaşayamadı. Bizden evvelki milletler iddiasız oldukları için biz geldik oturduk bu coğrafyaya. Türk milletinin büyük bir iddia sahibi olması lâzımdır. Bir büyük iddia sahibi olduğuna inandığımız bir milletimiz var, büyük iddia sahibi olmasını istediğimiz bir devletimizin olması lâzım. Ve büyük iddia sahibi olabilm e nin birinci şartı, birinci önceliği, bütün dünyada olan biteni en ufak ayrıntısına kadar en iyi şekilde değerlendirebilecek bir devlet yapımızın olması lâzım. Kamu bürokrasiniz dünyanın en iyi kamu bürokrasisi olacak; hariciye bürokrasiniz, Dışişleri büro k rasiniz dünyanın en parlak hariciye bürokrasisi olacak; ekonomi bürokrasiniz dünyanın en parlak ekonomi bürokrasisi olacak; siyasetçileriniz dünyanın en parlak siyasetçileri olacak. Yoksa bu coğrafya insana zor gelir.

DR. OSMAN ÖZSOY- Efendim, zatıâliniz az önce 97 yılının kararlar yılı olduğunu uzunca bir şekilde anlattınız, ben de sözünüzü bölmek istemedim. Tabiî, hâliyle yıllardır televizyon sunuculuğu yapıyorum. Geçtiğimiz 97 yılında bizler neleri konuştuk diye ben hemen notlarıma aldım. Sevgili seyi r cilerimiz de, "İlhan Bey acaba hangi ülkede yaşıyor" diye sormuşlardı. Biz bir yıl boyunca Kumkapı cinayetini, Fadime Şahin ile Müslüm Gündüz'ün muhabbetini, ışıkları söndürme-kapatma eylemlerini ve sarık operasyonları ve diğer operasyonları, bunları konuştuk. Yani, zatıâlinizin bahsettiği şeyler hiç gündeme gelmedi.

İLHAN KESİCİ- Evet evet.

DR. OSMAN ÖZSOY- Pekâlâ, Türkiye bütün bunların neresinde, bu anlattığınız çerçevenin? Az önce kısmen temas ettiniz ama, Türkiye kaçırdı mı bu treni, hâlâ şansı var mı?

İLHAN KESİCİ- Evet, bence kaçırdı. Yani bundan sonra telâfi etme imkânları vardır, her şeyin telâfisi imkânı vardır ama, bir kere belli bir zarar içerisinde olduğumuzu görmek lâzım.

Bir kere şunu bileceğiz: Bir, dünyayı en iyi takip etmesi gereken ülkelerden birisi benim diyecek.

İki; iddiasız olunması hâlinde, büyümecilikten, büyükçülükten vazgeçmesi hâlinde bu coğrafyada zor oturacağını bilecek. Yani her gün başına, bir gün başı ağırır, bir gün midesi ağırır, bir gün ayağına kramp girer, bir gün gözünde seyirme başlar, öbür gün kulağında bir şey başlar, bunu peşinen kabul etmesi lâzım, sonra da bütün bunların icaplarını yapması lâzım.

Bunun icapları şudur: Demin kısmen bir bölümünü ifade ettik, yani önce siyasetinin dünyanın en parlak siyasetlerinden birisinin olması lâzım, devlet apareyi öyle, o istikamette olması lâzım. Devlet adamları ve siyaset adamları, şimdi bizim parti politikalarımız münasebetiyle zamanlarının çok büyük bir bölümünü Cumhurbaşkanından muhtara kadarki veya en küçük ilçe n in belediye başkanına kadarki bütün spektrumda zamanlarının çok büyük bir bölümünü partisel faaliyetlere veriyor, bu olmaz. Yani, bizim Başbakanımızın koridoru gibi dünyada hiçbir başbakanın koridoru yoktur. Aşağı yukarı ben hem Plânlama Müsteşarlığım zam a nımda, hem daha sonra milletvekili olduktan itibaren dünyanın çeşitli başbakanlarıyla çeşitli münasebetlerle bir arada oldum. Yani, bizim Başbakanlık koridorumuz, bu A başbakanı, B başbakanı zamanında fark ediyor değil, Başbakanlık koridorumuzda işlerini t akibe gelmiş olan bir yığın iş adamı vardır, bir yığın müteahhit vardır, bir yığın belediye başkanı vardır, bir yığın milletvekili vardır vesaire. Başbakanların dünya işlerine ayıracakları çok sıkı zamanları var hafta içinde. Hafta sonlarında, yine bu par t isel mülâhazalar itibarîyle tamamı miting meydanlarına iniyorlar. Bence bu zamanlar Başbakanların zamanı değil, kendi zamanlarını bu şekilde kullanıyor değiller, bunlar Türkiye'nin istikbalinin zamanını bu şekilde kullanıyorlar.

Bu bakımdan, bizim bakanlık koridorlarımız da aşağı yukarı böyle. Yani, dünyada bizim bakanlık koridorumuza benzeyen başka bir bakanlık koridoru yoktur, net olarak ifade ediyorum. Veya kamu bürokrasisinin bekleme salonlarında, yani Plânlama Müsteşarının bekleme salonunda, Hazine M üsteşarının bekleme salonunda çeşitli partilere mensup insanlarımız veya iş dünyasının insanları var. Bu hâlin devamı hâlinde Türkiye'nin dünyanın gidişatına ayıracak ne yeterli enerjisi kalır, ne yeterli zamanı kalır. Bir kere bunu, bu hâli bir münasebet l e Türkiye'nin yeniden gözden geçirmesi lâzım.

DR. OSMAN ÖZSOY- Efendim, az önce yeni dünya düzeni tabirinin neden gündemden çıktığını izah ederken güzel bir temasınız oldu. Türkiye aynı tarihlerde, yani George Bush'un yeni dünya düzeni tabirini kullandığı zamanlarda "Adriyatik'ten Çin Seddine" tabirini kullandı, daha sonra bu söyleminden vazgeçti. Bunlar emperyal havası kokan söylemler mi, dünyayı rahatsız mı ediyorlar genelde?

İLHAN KESİCİ- Hayır. Bence şimdi, yani bu yeni dünya düzeninde bizi ilgilendiren bölüm, bir iki tane bölümle ilgili bir şey söyleyebilirim.

Bence dünyayı çok rahatsız ediyor değil, daha doğrusu dünyada çok dünya var. Yani, bu yeni hâlde dünya, işte bir evvelki dünya iki süper güçlü cepheydi filan dedik. Şimdi bir tane süper güç var, bir; Amerika Birleşik Devletleri. Bir tane güvenlik organizasyonu var; NATO. Bundan evvel hem NATO, hem Varşova Paktı vardı, şimdi bir tane NATO var. Üç; bir tane ekonomik kalkınma modeli var, ekonomik kalkınma sistemi var; eski adıyla kapitalizm, ye n i adıyla serbest piyasa ekonomisi. Dört; bir tane demokrasi var, yani sosyalist demokrasi veya paçal demokrasi, Orta Doğu tipi demokrasi, doğu tipi demokrasi filan diye bir şey yok, bir tane demokrasi var, tam Batılı anlamdaki demokrasi. Onun da en önemli vasfı, insan haklarına dayalı, hemen hemen hiçbir kaydı kısıtı, kısıtlayıcı hâli olmayan bir tane demokrasi var.

Şimdi bu hâli dünya hiç yaşamadı, biz de yaşamadık. Yani biz de bilmiyoruz bunun sonuçları nasıl olacak. Belki Amerika Birleşik Devletleri dahil, ama onlarda yüzlerce sistem grupları var, yüzlerce düşünce grupları filan var, yüzlerce senaryoların alternatiflerin üzerinde çalışıyorlar. Muhtemelen onlar daha iyi biliyorlar elbette. Ama, ne tür bir gidişata gideceğini doğru bilebilmemiz lâzım, doğru öngörmemiz lâzım. İşte kamu bürokrasisinin önemi ve genel olarak Türk entelektüellerin önemi o noktada çıkıyor.

Şimdi bunun icaplarını yerine getirdiği zaman, şimdi bir benzetme yapalım, değerli seyircilerimiz de bağışlasınlar, yanlış bir benzetme olursa "teşbihte hata olmaz" Türk atasözüne de sığınmış olalım burada. Şimdi bir insanlar var, bir cenabı Allah var. Cenabı Allah diyor ki; ey kulum, şunları şunları yaparsan bu senin hayrınadır, bunun sonucunda da sana cennet vadediyorum. Aynı insan aynı ye r de, yine; ey kulum, şunları şunları yapma veya bunları yapmaz da bunları yapar isen kendine cehennemlerden cehennem beğen. Türkiye'nin formu tam buna uygun bir formdur. Türkiye dünyanın gidişatını iyi anlar; yapması gereken bazı işlerimiz var... İşte devl e timizle milletimiz barışık değildi uzun bir süreden beri, hatta 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması veya 1839 Tanzimat Fermanından bu yana devletimizin mukaddesleriyle -devletlerin mukaddesleri vardır- milletimizin mukaddesleri -milletimizin de mukaddesleri va r dır- devletimizin mukaddesleriyle milletimizin mukaddesleri çakışmaz ise, o zaman adına iç barış diyelim, devlet-halk barışıklığı diyelim vesaire, bundan uzaklaşıyorsunuz. Devletiyle milleti barışık olmayan hiçbir milletin, hele bu yeni dünya düzeninde, y ani herkesin böyle bütün geçmişteki tarihten gelen problemleri bile eşelediği, deşelediği bir zamanda Türkiye'de devletiyle milletin barışmaması hâlinde, mukaddeslerini örtüştürmemesi hâlinde Türkiye'yi sıkıntılı zamanlar bekler. Şimdi bu bakımdan, yani b ü tün bunları bir bütün hâlinde Türkiye'nin ele alması lâzım.

DR. OSMAN ÖZSOY- Efendim, şimdi Tanzimatı örnek verdiniz, Baltalimanı Sözleşmesini örnek verdiniz ve devletle milletin örtüşmediği durumlarda sıkıntı olacağından bahsettiniz. Aynı zamanda bu tarihler, Türkiye'nin o tarihten bu yana yüzünün gülmediği, dünyada ben de varım diyemediği tarihler.

İLHAN KESİCİ- Evet.

DR. OSMAN ÖZSOY- Demek ki eğer bu denge ayarlanmazsa, devlet milleti karşısına almaz, millet de devletten soğuma durumuna gelirse...

İLHAN KESİCİ- Evet, şimdi tam sizin şeyinize gelelim...

DR. OSMAN ÖZSOY- Buyurun efendim.

İLHAN KESİCİ- Yani, Atlantik'ten veya Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadarki bölüm.

Bizim coğrafyamız aşağı yukarı tabiî bir coğrafya. Netice itibariyle biz işte 1000 yıldır Anadolu coğrafyasındayız, Anadolu ve Balkan coğrafyasında. Osmanlı İmparatorluğu, büyük Türk Devleti mahiyeti itibariyle bir Anadolu devleti değildi, asıl mahiyeti itibariyle bir Balkan devletiydi. Yani, biz İstanbul Türk olmadan evvel Kosova T ürk idi. Yani, İstanbul'un fethi 1453, Kosova'nın fethi, Kosova Sırpsındığı Meydan Muharebesi, Kosova 1389, yani İstanbul'un fethinden neredeyse 100 yıl önce biz Balkanlarda idik. Veya Trabzon'un Türk Devletine, büyük Türk Devletine katılımı 1475.

DR. OS MAN ÖZSOY- Yani, Türkiye Cumhuriyetinin ömründen daha fazla Balkanlar'daki varlığı...

İLHAN KESİCİ- Evet, o yüzden yani Balkanlar'da her olan biten gerçek anlamda bizi ilgilendirir, her olan bitenden Türkiye'nin şu veya bir münasebetle ilgilenmesi lâzımdır.

Şimdi gelelim, coğrafyayı tamamlayalım.

İşte Anadolu coğrafyası; Karadeniz, Akdeniz, Ege denizi ve doğu Akdeniz bütünüyle burada, Orta Asya coğrafyası, aşağı yukarı 300-400 yıldır buradayız ve Hazar. Şimdi Kafkasya, Hazar, Hazar'ın doğusu ve batısı, yani büyük Türk milletinin serpildiği alan, Hazar merkezli olmak üzere bir pergel alıp elimize çizer isek, işte Hazar merkezi, Hazar'ın doğusu ve batısındaki Türk dünyası olarak falan görmek mümkündür. Buralar tabiî coğrafyadır. Dünya bunu veri olarak k a bul eder, yani dünyanın buna fazla bir itirazı olmaz.

DR. OSMAN ÖZSOY- Türkçe konuşulan coğrafyadır.

İLHAN KESİCİ- Türkçe konuşulan coğrafyadır, evet.

Ama bunu Türkiye'nin doğru algılaması, doğru anlatması lâzımdır. Biz büyük bir pantürkizm hareketi içerisinde kendimizi gösterir isek, dünya öne bir endişe eder, sonra bu işe cephe alır. Türkiye'nin de böyle bir takatı mevcut hâlde yoktur, olmuş olsa bile doğru bir yaklaşım değildir. Zaten şimdi çeşitli münasebetlerle bizim devlet başkanımız, öbür Türk ç e konuşan ülkelerin devlet başkanları da dördüncü zirvelerini yaptılar, altı tane Türk devlet başkanı bir araya geldi dört tane zirve yaptılar. Bu, dünya bakımından da mühim bir hâdisedir. Orada üzerinde özellikle Sayın Cumhurbaşkanımızın birkaç kere özen l e ifade ettiği bir hâl var; o da, biz herhangi bir Türk devletinin abisi değiliz, hiçbir devlet böyle bir abilik rolüne soyunuyor değil, biz hem iktisadî gelişmelerimizi, hem kültürel gelişmelerimizi böyle bir büyük Türk coğrafyası içerisinde müstakilen, a yrı ayrı geliştirmek isteyen ülkeleriz. Bundan hem bize katkı vardır, hem dünya barışına katkı vardır.

Şimdi bu coğrafyanın istikrarsız olması hâlinde; istikrarlı olması bütün dünyaya istikrar getirir. Bu coğrafyanın istikrarsız olması hâlinde, lütfen inanınız, uzaklık yakınlık hiç fark etmez bu yeni hâlde, Amerika Birleşik Devletleri'nden Japonya'ya kadarki bütün bir dünya spektrumu böyle bir büyük istikrarsızlık içerisine girmiş olur.

Niye?

Şimdi, sadece bu petrolle ilgili olan bölüm bizim coğrafyamız, içinde bulunduğumuz coğrafya, Orta Doğu ve Hazar bölgesi olmak üzere, Türk coğrafyası olmak üzere mevcut hâlde dünya petrol üretiminin yüzde 40'ını üretiyoruz biz. Yani, dünyanın bir yıllık üretimi aşağı yukarı 3 milyar tondur, petrol. 3 milyar ton ci v arında da petrol eşdeğeri doğalgaz tüketilir. Rezervleri itibariyle bakıldığında, bu coğrafyada, Orta Doğu ve Hazar bölgesinde, Türk cumhuriyetlerinin olduğu ve Rusya da dahil olmak üzere bu coğrafyanın dünya rezervi 150 milyar ton, yüzde 70'i bu coğrafya d a. Buradan şu çıkar: 3 milyar tona bölersek 150 milyar tonu, o da bugünkü verilerle elde edilmiş olan hesaplardır, Amerikalıların daha yeni teknolojilerle yaptıkları hesaplamalara göre 250 milyar tona kadar çıkıyor, 250 milyar ton/3 milyar ton/yıl eşittir , en az 100 sene, 75 ilâ 100 sene bizim göbeğinde olduğumuz coğrafya dünyanın enerji merkezidir.

Şimdi böyle olunca, dünyanın bütün ülkelerinin, ister süper güç olarak, ister büyük devlet olarak, ister Avrupa Birliği, ister onun içerisinde Almanya, Fransa, İngiltere, uzakta Japonya, Rusya, işte aklınıza ne kadar ülke gelirse gelsin bütün ilgisi bu coğrafyanın üstüne odaklanmış olur. Türkiye, Portekiz coğrafyasında olsaydı hiç böyle bir ilgiye muhatap olacak bir ülke olmaz idi, yani Türkler Portekiz coğraf y asında otursaydı. Ama bizim içinde bulunduğumuz coğrafya böyle, netalemi diyebileceğimiz bir coğrafya.

Şimdi buradan şu çıkar: Eğer Türkiye, dünyanın bu hâlinin bütün icaplarını bihakkın yerine getirebilecek bir gayreti gösterir, bilgiyi gösterir, insanlarını o istikamette eğitir, devletini o istikamette yeniden kurar, devletiyle milletinin arasındaki köprüleri iyi bir şekilde, sağlam bir şekilde atar ve barıştırmış olur ise bu coğrafyadan, bu belâlı gibi görünen coğrafya bize hep kâr yazar; dünya barışı n a da kâr yazar, yani dünya barışına da müspet anlamda katkısı olur, bize de müspet anlamda katkısı olur.

Bunun icaplarını yerine getiremezseniz eğer, hem dünya çok istikrarsız hâle gelir, hem de Türkiye çok ciddî dış politikada sıkıntılarla karşı karşıya kalır.

DR. OSMAN ÖZSOY- Efendim, pekâlâ yeni dünya düzeninin ekonomi ayağı nasıl, bir de Türkiye bu işin neresinde? Yani Türkiye'deki para trafiği ile dünyadaki para trafiği açısından ekonomik girdiler, bunu bir açıklar mısınız?

İLHAN KESİCİ- Şimdi efendim, bu 1980 yıllarına kadar, daha da çok ama, 1990 yılına kadar hem biz, hem kıta Avrupası, Amerika Birleşik Devletleri biraz hariç olmak üzere, adına daha ziyade karma ekonomi dediğimiz, ama daha ziyade her ülkenin kendi öz kaynaklarına dayalı bir kal k ınma stratejisi yapıyoruz. Bunun teknik tabiri var; işte millî gelire nispetimiz itibariyle millî gelirimizin yüzde 20'si civarında ülkelerin tasarrufları vardır, bizim de tasarruflarımız o kadardır. Bunun üstüne bir iki puan da dış tasarruf dediğimiz, dış borçlanma gibi şeyi koyarız, yüzde 22-23'lük bir hızla ekonomik kalkınmamızı temin etmeye çalışır idik. Ama, dünyada da uluslararası sermaye hareketi, global sermaye diyebileceğimiz sermaye kısıtlı idi. Fakat, dünya hem çok zenginleşti, hem sermaye harek e tlerinin önündeki bütün engeller kalktı. Artık hemen hemen dünyada, eski komünist blokuna üye ülkeler dahil olmak üzere yerli sermaye-yabancı sermaye ayırımı bütünüyle kalktı.

Dünyada, şimdi bizim sizinle sohbet ettiğimiz zaman dilimi içerisinde en az, ülkeden ülkeye, firmadan firmaya, şirketten şirkete, borsadan borsaya hareket hâlinde olan 1,5 trilyon dolar bir rakam var. Dünyada bütün ekonomi kalkınma stratejisi, bütün ülkeler, bu uluslararası ekonomi, uluslararası para hareketlerinden daha yüksek pay almak amacına yönelik.

DR. OSMAN ÖZSOY- Bir saat içinde mi efendim bahsettiğiniz?

İLHAN KESİCİ- Her an.

DR. OSMAN ÖZSOY- Her an.

İLHAN KESİCİ- Yani, şimdi kompitürün başına oturduğunuzda, Tokyo borsası kapanıyor, Japonya borsası açılıyor, o kapandığında Londra borsası açılıyor, o kapandığında Zürih borsası açılıyor, her an böyle bir hareket hâlinde değişen sermaye var.

Türkiye bundan bir pay alıyor, dünyanın her ülkesi de bir pay alıyor, biz de bir pay alıyoruz. Bizim aldığımız pay, son 10 yılın ortalaması itibariyle 600 ilâ 700 milyon dolar. Bölelim 1,5 trilyon dolara, 1/2000. Yani, biz dünyadaki sermaye hareketlerinin 2000'de 1'ini alan bir ülkeyiz. Peki, dünyada kaç tane ülke var? Dünyada 190 tane ülke var. Bu 190 ülkenin 90 tanesinin nüfusu ne r edeyse 1 milyonun altındadır; ada devletleri vardır, adacık devletler vardır vesaire. Bizim çapımıza benzeyen, hem coğrafî büyüklüğü, hem nüfus büyüklüğü, hem ekonomik hinterlandı itibariyle bize benzeyen devlet gibi devlet 30 civarındadır. Demek ki biz n ormal şartlarda bunun 30'da 1'ini almamız icap eder. 10'da 1'i 150 milyar dolar eder, 30'da 1'ini alsak 50 milyar dolar pay almamız lâzım, hâlbuki biz 1 milyar doların altında alıyoruz.

İkinci nokta uluslar arası sermaye hareketleriyle ilgili ve doğrudan bizim kalkınmamızla ilgili, yani bundan pay almak demek, simitçimizin daha müreffeh olması demek, öğretmenimizin daha çok maaş alması demek, esnafımızın daha çok kazanması demek, daha büyük ekonomik kalkınma hızı elde etmemiz demek, daha zenginleşmemiz d e mek. Yoksa, yokluğu paylaşmak mümkün değildir. Yani, ülkeler üretimlerini artıramadıkça, ülkeler zenginleşemedikçe, yoksulluklarını devam ettiriyor olurlar. Bunu da paylaşamazsınız, paylaştıramazsınız. O bakımdan daha varlıklı hâle getirilmesi lâzım.

Bir de bunun yanında, adına doğrudan yabancı sermaye yatırımı dediğimiz, doğrudan, borsalarda değil ama, doğrudan gelip sanayi tesisi olan, doğrudan gelip turizm tesisi olan, doğrudan gelip başka bir işletme olan bir sermaye hareketi var; 350 milyar dolar dü n yada bir yılda. Türkiye bundan da pay alıyor, 350 milyon dolar, 400 milyon dolar. Bunu buna bölelim, 1/1000. O zaman doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının 1000'de 1'ini alan bir ülkeyiz, uluslar arası sermaye hareketlerinin 2000'de 1'ini alan bir ülkeyi z . Önce Türkiye'nin ekonomik kalkınmasını iyi odaklayabilmesi bakımından bunun neden böyle olduğunu, ne yapılırsa bundan daha çok pay almamız lâzım geldiğini görmesi lâzım.

DR. OSMAN ÖZSOY- Ne yapılması gerektiğini programın ikinci bölümünde konuşalım, bir reklâm arası verelim.

İLHAN KESİCİ- Hayhay.

DR. OSMAN ÖZSOY- Ayrıca ikinci bölümde, yeni demokrasi hareketlerini, yani daha iyi demokrasi için neler yapılması gerektiğini ve Türkiye'deki iç siyasî tıkanıklığı açmak için çözüm önerilerini zatı âlinize soracağım.

Az sonra efendim.

(Reklâm Arası)

DR. OSMAN ÖZSOY- Evet sevgili seyirciler, kısa bir reklâm arasından sonra tekrar sizlerle birlikteyiz. Konuğumuz, Anavatan Partisi Bursa Milletvekili Sayın İlhan Kesici'ydi. Sayın Kesici'yle, ilginizi çekeceğini umduğumuz söyleşimiz devam edecek. Ama, önce Türkiye'nin gündeminde daha başka önemli bir konu var; Engin Civan, Amerika Birleşik Devletleri'nde yakalandı, bakalım Türkiye'ye getirilebilecek mi? Elbette bu soruyu Adalet Bakanı Oltan Sungurlu'ya sorm a k gerekecek, kendisi de şu anda hattımızda.

İyi akşamlar Sayın Bakanım.

ADALET BAKANI OLTAN SUNGURLU- İyi akşamlar efendim.

DR. OSMAN ÖZSOY- Efendim, Gümüşhane'de temaslarınız devam ediyor ve telefonların çekmediği Gümüşhane'nin kasabalarında dolaşıyorsunuz, sabahtan beri size ulaşmaya çalışıyoruz. Ben özellikle temaslarınızın verimli geçmesini diliyorum.

ADALET BAKANI OLTAN SUNGURLU- Teşekkür ediyorum efendim.

DR. OSMAN ÖZSOY- Sorumu yöneltmek istiyorum efendim.

Sayın Civan'ın yakalanmasıyla ilgili girişimi Adalet Bakanlığı mı başlatmıştı efendim, bu hâdise nasıl bu kadar hızlı gelişti?

ADALET BAKANI OLTAN SUNGURLU- Efendim, Adalet Bakanlığı başlattı, ancak şöyle oluyor tabiî: Mahkemeler karar verdikten sonra bize bildiriyorlar, biz de bunun üzerine bu işleri başlatıyoruz Dışişleri Bakanlığı kanalıyla. Engin Civan için bu istekte bulunmuştuk. Bu isteğimizden sonra Engin Civan Amerika'da yakalanmış, yakalanınca da bize bildirdiler. Kendileriyle temas kuruldu, Bakanlığımız personeli temas kurdu, bu temas sonucunda Engin Civan'ın maddî borcunu ödemek suretiyle, cezasını daha doğrusu ödemek suretiyle serbest bırakılıp bırakılamayacağını sordular. Bizim mevzuatımıza göre de, cezasını ödediğinde serbest bırakılması söz konusu. Engin Civan kendisine v e rilen hapis cezasını yatmış, ancak kendisine verilen para cezasını ödememiş. Ödemeyince, bu üç yıl müddette hapis cezasına çevrilmiş, yani para cezası üç yıl hapis cezasına çevrilmiş. Daha fazla hapse çevrilme şansı yoktu. Para cezası ne kadar olursa ols u n tavan ceza üç yıldır.

Şimdi eğer parasını öderse serbest bırakılacak. Parasını ödemezse, Amerikan Adalet Bakanlığı Amerikan mahkemelerine müracaat etti, Türkiye'den giden dosyayla müracaat etti ve Türkiye'ye iadesi için Amerikan mahkemelerinden karar istihsal edildi. Bizim talihsizliğimiz, bugüne kadarki hiçbir dosyamız için Amerikan mahkemelerinden karar çıkmamıştır, hepsi reddedilmiştir.

DR. OSMAN ÖZSOY- Bunun sebebi nedir efendim?

ADALET BAKANI OLTAN SUNGURLU- Şimdi son ihtilâfı size anlatırsam belki daha iyi meydana çıkar.

DR. OSMAN ÖZSOY- Buyurun efendim.

ADALET BAKANI OLTAN SUNGURLU- Geçen gün Roma'da bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda Amerika ile İtalya arasında ihtilâf vardı. Amerika, İtalya'ya da bugüne kadar hiçbir suçluyu iade etmemiş, kendi ülkesindeki infaz kanunlarının tatbikini talep etmiş İtalya'dan. Tabiî, bu ulusların bağımsızlığına uygun bir şey değil, İtalya bunu kabul etmiyor, beynelminel hukuka da aykırı bir şey. Ancak Amerika ısrarla, "Benim hukukuma göre infaz yaparsan ve r irim" diyor. Bizim arkadaşımız oraya giderken bana sordu, böyle bir mesele var diye. Doktor Şeref Ünal Bakanlığımızı temsilen gidince ben kendisine bu meselede taraf olmasını söyledim, bu işe müdahale etmesini söyledim, görüş bildirmesini söyledim. Bu Rom a 'daki toplantıda bizim arkadaşımız müdahale edip görüş bildirmiş. Bunun üzerine orada Amerika ile İtalya arasındaki bu problemlerin çözümü için bir alt komisyon kurulmuş, o Komisyonun Başkanı bizim Bakanlığın temsilcisidir.

Söylemek istediğim şu: Amerika yalnız bizimle değil, diğer ülkelerle de olan meselelerinde suçluların iadesinde Amerikan mahkemeleri son derece kıskanç davranıyorlar ve kendi hukuklarının tatbikini istiyorlar. Şu anda biz kendi üzerimizdeki değil, İtalya ile olan ihtilâfta çözüm komis y onunun Başkanı bir Türk arkadaşımız, Bakanlığımızın temsilcisi, orada bir netice alabilirsek, zannediyorum ki Amerika ile olan bu problem bizim açımızdan da çözülmüş olur.

DR. OSMAN ÖZSOY- Sayın Bakanım, Civan'la ilgili bu sürecin diğer kamuoyunun ilgisindeki şahıslar için de devamı mümkün olabilecek mi?

ADALET BAKANI OLTAN SUNGURLU- Bildiğim kadarıyla, tabiî bu dosyalar için devamlı yazışmalar oluyor, hepsini benim her gün takip etmem mümkün değil, ancak bildiğim kadarıyla Halil Bezmen'le ilgili dosya müspet bir safhada değil. Çünkü "bu bir malî suçtur" yolunda Amerika'nın görüşü olduğu bana iletildi. Eğer o noktada ısrar ederse iadesi söz konusu değil.

Biz bunları ısrarla takip ediyoruz, zaman zaman taleplerimizi yeniliyoruz. Ama, ifade etmek lâzım ki, Amerika bize daha bir tane suçlu iade etmedi. En müspet olay Engin Civan olayıdır, yani bugüne kadar bizim burada en başarılı olduğumuz olay şu anda Engin Civan olayı. Onun da henüz mahkeme safhası sonuçlanmamıştır.

DR. OSMAN ÖZSOY- Sayın Bakanım, çok teşekkür ediyoruz efendim, kamuoyunu aydınlattınız.

ADALET BAKANI OLTAN SUNGURLU- Ben teşekkür ediyorum, iyi akşamlar.

DR. OSMAN ÖZSOY- İyi akşamlar diliyorum efendim.

Evet sevgili seyirciler, Sayın Civan konusu programımıza elbette konu oldu. Çünkü kamuoyu bunları merakla bekliyor ve bunlar çok sık şekilde televizyon programlarında ekrana geliyorlar. Dilerim diğer suçlularla ilgili benzer gelişmeler olur, dilerim kazançları haksız değildir, kendilerini ifade etme imkânları bulurlar.

Ben tekrar Ana vatan Partisi Bursa Milletvekili Sayın İlhan Kesici'ye dönmek istiyorum.

Efendim, Sayın Bakanım ilginç bir şey söyledi, dedi ki Amerika Birleşik Devletleri genelde kıskanç davranıyor bu tür suçların iadesi konusunda. Kıskanç davranması için gerektirecek sebepler de var, çok para harcıyorlar bu insanlar gittikleri ülkelerde. Bulundukları yerin refah seviyesinin yükseltilmesine herhâlde katkıları oluyor ki, bundan dolayı...

İLHAN KESİCİ- O daha herhâlde, yani İngilizcede öyle bir tabir var, ihmal edilebilecek bir ögedir o. Daha ziyade benim anlayabildiğim kadarıyla, bildiğimiz bir alan değildir hukuk, uluslararası hukuk. Ama benim anlayabildiğim kadarıyla, daha ziyade hâdise, hukuk mevzuatlarının birbiriyle uyumlu olup olmamasıdır. Yani, şimdi bu yeni dün y ada, ekonomiyle ilgili bahse devam edeceğiz, onun en önemli hâdisesi ekonomik mevzuatın, yani ülkelerin ekonomik mevzuatlarının, vergi kanunları, icra iflâs kanunları, ticaret kanunları, borçlar kanunları vesaire Türk ekonomik mevzuatının dünyanın ekonomi k mevzuatıyla veya gelişmiş ülkelerin ekonomik mevzuatıyla uyumlu hâle, harmonize hâle gelmesi hâlinde deminki söylediğimiz yabancı sermaye yatırımlarını filan çekebilmesi mümkün. O zaman Türk hukuk mevzuatının da dünya hukuk mevzuatıyla uyumlu hâle getiri l mesi filan söz konusu. Artık, yani müstakil hukuk mevzuatlarına sahip olan ülkeler, öyle dünya ile uyumlu, işte suçluların iadesi tarzındaki mevzuatlar farklı olduğu zaman bu kolay kolay elde edilebilecek bir şey değil. Henüz hukuk mevzuatları, ekonomi me v zuatları kadar birbirlerine uyumlu hâle getirilmiş değil. Ama, Avrupa Ekonomik Topluluğu veya Avrupa Birliği hukuk mevzuatını da aşağı yukarı bütünüyle birbirleriyle uyumlu hâle getiriyor. O zaman Türk hukuk mevzuatının da dünya, hem Avrupa Birliği ekonom i k mevzuatına, hem de belki de bir ölçüde Amerikan hukuk mevzuatına da uyumlu hâle getirilmesi lâzım. İşte bunun içine demokrasinin tanımı da girecek, bunun içerisine diğer hukuk mevzuatı da girecek. Ama, şimdi bizi ilgilendiren daha önemli hâdise ekonomiy le ilgili olan bölüm.

Orada bir iki noktayı daha ilâve etmek istiyorum.

DR. OSMAN ÖZSOY- Buyurun efendim.

İLHAN KESİCİ- Bir, uluslar arası sermaye hareketleri dedik. Ekonomik mevzuatlarımızın, yani kanunlarımızın birbiriyle uyumlu hâle getirilmesi lâzım. Bizi dehşete düşürmesi gereken, daha doğrusu dehşete düşürmesi demeyelim ama, çok önemle üstünde durmamızı icap ettiren bir başka şey, dünyanın toplam ekonomik hâsılatı; biz buna, Türkiye'nin ekonomik hâsılâtına millî gelir diyoruz, dünyanın toplam hâ s ılâtına da dünya millî geliri diyelim meselâ. Dünya millî geliri, bir rakam vereyim, 27 trilyon dolar; bir büyük rakam, küçük rakam vesaire. Ama 190 tane ülke bunu yapıyor, milyonlarca firma bunu yapıyor özel sektör olarak, milyonlarca firma. Fakat, dünya d a 50 bin tane şirket var ki, bu 50 bin şirketin yarattığı ekonomik hâsılât 8 trilyon dolar. Yani, 50 bin şirket dünyanın 4'te 1'ine eşit. Şimdi bu, sevelim sevmeyelim, iyidir diyelim kötüdür diyelim, ama böyle bir vakıa var, Türkiye'nin bu vakıayı yakalam a sı lâzım. En son, seyircilerimizin hafızalarını tazelemek bakımından ifade edelim; şimdi Türkiye'nin bütçesi 60 milyar dolar. Borçlarımızın faizini çıkardığımız zaman, borçlarımızı değil, borçlarımızın faizini çıkardığımız zaman Türkiye bütçesi, kullanıla b ilir bütçe 38 milyar dolar. Bir rakam; Mercedes firmasının varlığı, büyüklüğü, ekonomik büyüklüğü 53 milyar dolar. Amerikan Chreysler otomobil firmasının da varlığı 37 milyar dolar. Bu yetmedi bunlara. Yani 53 milyar dolar, Türkiye bütçesinin 1,5 katı ola n bir Mercedes firmasının ekonomik varlığı bu yeni dünya düzeninin ekonomik icaplarına, rekabet şartlarına uyum sağlayamayacak gibi göründü. O zaman Almanya'nın Mercedes firmasıyla 53 milyar dolarlık, Amerika'nın Türkiye bütçesine eşit değerdeki bir başka f irması, Chreysler otomobil firması evlilik yaptılar, yani ortak oldular. Şimdi bir başka hâdise bu. Türkiye hem firmaları bazında, demin söyledik, siyasî bakımdan da büyükçü, büyümeci bir ülke olmalıdır. Aynı zamanda bu iş ekonomik alanda da büyükçü, büyü m eci bir ülke ve ekonomik yapıya sahip olması lâzımdır. Yani, büyümecilik iddiasından hem siyasette, hem ekonomide vazgeçer ise bir ülke, bizi ilgilendiren bölümü itibariyle Türkiye, bu işin herhangi bir yerinde olamaz.

Bir dördüncü ekonomiyle ilgili nokt ayı ifade edip huzurlarınızda bahisten çıkmak istiyorum; o da şu: Uluslar arası şirketlerin evlilikleri tabir ediliyor, uluslar arası şirketlerle ortaklık. Türkiye'nin ekonomik iklimini, hem firmalarının yapılarını, malî yapılarını, hem Türkiye'nin bütün o larak ekonomik iklimini, mevzuatını öyle hâle getireceksiniz ki, uluslar arası diğer şirketlerle ister Türkiye'nin içinde, ister Türkiye'nin dışında ortaklıklar kurulabilir hâle gelmesi lâzım.

En çok dünyada şirketi olan veya yabancı sermaye ortaklığı olan ülke Japonya, onun hemen Amerika Birleşik Devletleri takip ediyor. Japonya, dünyanın en büyük ihracatçı ve ithalâtçı ülkelerinden ikincisi, Amerika'dan sonra ikincisi. Japon ihracatının yüzde 38'i, Japon ithalâtının yüzde 40'ı, biz bunun toplamına ihra c at ve ithalâtının yüzde 40 diyelim, yarısına yakın bir bölümü, sadece dünyanın her tarafına yayılmış olan Japon firmaları marifetiyle oluyor.

Bu ne demek? Eğer Japon firmalarıyla Türkiye'de veya Türkiye'nin dışında ortaklıklar kurmamışsa Türk özel sektörü, Türk firmaları, o zaman Japonya'dan önemli ithalât, önemli ihracat yapabilmemiz mümkün değil.

Bunu diğer ülkelere de teşmil edelim; Amerikan şirketlerine edelim, Alman şirketlerine edelim, İngiliz şirketlerine edelim, öyle bir hâl gelecek ki, sadece Türk şirketi olarak kalmak durumunda olduğumuz zaman dünyaya ihracatımız da çok ciddî ölçüde sekteye uğrayacaktır, dünyadan ithalâtımızda da önemli eksiklikler, aksamalar olacak.

DR. OSMAN ÖZSOY- Efendim, şimdi yayınımızın başından beri dünyayı çok net bir şekilde anlatıyorsunuz, seyircilerimizin de morali bozulmuştur. Şimdi...

İLHAN KESİCİ- Estağfurullah, bence morallerini düzeltir.

DR. OSMAN ÖZSOY- Biraz da çözüme gelelim. Yani, Türkiye'nin bu sikleti, bu ağırlığı taşıyabilmesi için, siyasî konjonktürde özellikle nasıl bir yapılanmaya gitmesi gerekiyor ki, artık Türkiye de "bu işte ben de varım" diyebilsin?

İLHAN KESİCİ- Efendim, önce birkaç tanesini söyleyelim.

Bir; Türkiye kendisinin ne olduğunun farkına varacak. Yani ben neyim; ben acaba cüce miyim, ben acaba bir dev miyim, ben acaba büyüme istidadı gösteren bir ülke miyim?..

DR. OSMAN ÖZSOY- Reşitlik çağına geldim mi acaba?

İLHAN KESİCİ- Evet, reşit oldum mu? İcaplarını yerine getirmem hâlinde dünyayla boy ölçüşebilir miyim ölçüşemez miyim? Buna iyice bir kafa yorması lâzım.

Bizim cevabımız şudur: Bütün bu kafa yormalarından sonra ulaşılması gereken nokta, Türkiye geçmişte de büyük bir devlet idi, hâlde bazı müşkülâtları vardır, ama illâ da gelecekte de büyük bir devlet olmalıdır.

İki; Türk ekonomisini dünya ekonomisiyle uyumlu hâle getirmeden bu büyüklüğe ulaşamazsınız. Türk firmaları da teker teker çok büyük firmalar olmalıdırlar, dünyanın en iyi üretimlerini yapan firmalar hâline gelmelidirler, Türk insanı da bunun böyle olabileceğine inançlı mıdır?

Şimdi ekonominin dışında bir başka örnek vereyim izin verirseniz. Benim ilgi alanım filan değil ama, gazete bilgisi itibarıyla söylüyorum.

Bir meşhur piyanistimiz çıktı bu sene, Doktor Fazıl Say. Türkiye'de de konserler verdi. Konserinde bazı işler oldu, biliyorsunuz cep telefonu çaldı, ona itirazlar oldu, beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu.

Geçen sene ben bu arkadaşımızın, vatandaşımızın ismini ilk defa bir İngiliz gazetesinde gördüm. O da Le Monde'dan bir alıntı yapmıştı. Dünyanın en prestijli gazetelerinden bir tanesi Le Monde. Le Monde, "Müzik alanında, piyano alanında 21. yüzyılda dünya sadece Fazıl Say'ı konuşacaktır" diyor. Ama, Fazıl Say'ı biz Türkiye'de herhangi bir şekilde sahipleniyor filan değiliz. Yani, Milliyet gazetesind e geçenlerde Fazıl Say'la yapılmış olan bir tam sayfalık bir röportaj var idi, arkadaşımız şundan şikâyetçi: Dünyadaki bütün müzisyenlerin arkasında, Yunanlı müzisyenlerin arkasında Yunan lobisi var, işte filan yerli müzisyenin arkasında filan lobi var, Ru m müzisyenin arkasında Rum lobisi var, işte Yahudi müzisyenlerin arkasında Yahudi lobisi var, ama bizim arkamızda bir şey yoktur diyor. Bunu söyleyen insan, Le Monde'un gözüyle, Fransızların gözüyle 21. yüzyılın en parlak piyanisti olan Türk.

Şimdi Türkiye bir de, ister müzik alanında Fazıl Say gibi, ister ekonomi alınında, ister bir başka alanında...

DR. OSMAN ÖZSOY- Spor alanında icabında.

İLHAN KESİCİ- İster spor alanında, kendisinin yetiştirdiği, dünya medeniyetine katkı anlamında da, dünyaya örnek anlamında da neyi var neyi yoksa tamamına sahip çıkabilir bir ülke olması lâzım. Bunun icabı, işte o en başlarda ifade etmeye çalıştığımız, devletimizin devlet gibi bir devlet olması lâzım, bürokrasimizin bürokrasi gibi bir devlet olması lâzım vesaire. B unu çoğaltacaksınız, kendi insanınıza, kendi varlığınıza, benliğinize önce sahip çıkacaksınız.

Bir üçüncü nokta; bununla ilgili eğitim. Sizin daha yakından bildiğiniz, bütün dünyanın her tarafına dağılmış olan Türk okulları var, çeşitli kolejler var. Bunların yarattığı, ileride yaratacağı hâsıla, ister siyasî hâsıla anlamında, ister ekonomik hâsıla anlamında, böyle zihinlerimizi çatlattığımız zaman ancak bulabileceğimiz bir büyüklük hâlinde olur.

Şimdi dünyanın bu yeni çağında bir numaralı meselesi ülkelerin eğitim olacak. Hem bu dünyayı iyi ihata edebilmek bakımından, hem iyi okuyabilmek bakımından illâ da Türkiye'nin, Türk insanlarının, çocuklarımızın, gençlerimizin, yetişkinlerimizin dünyanın en eğitimli insanlar grubundan birisi olması lâzım. Bu olm a dan diğerlerinin hiçbirisini bir şekilde halledebilmemiz mümkün değil. Bu tabiî beraberinde her şey gibi önce eğitimcilerimizin kendi şartlarını, eğitimci şartlarını çok yükseğe doğru çekmemiz lâzım vesaire.

Bütün bunların da hep bir bütünlük içinde olması lâzım Osman Bey. Yani, bir tarafı böyle bırakmışsınız kendi başına gidiyor, bir alanı seçmişsiniz, orada bir şey yapmaya çalışmışsınız; buradan önemli bir kâr çıkmaz.

Şimdi bizim F-16'larımız bugün -siz haberlerin başında ifade ettiniz- Kıbrıs'a gitti; 6 tane f-16'mız gitti, 3 döndü 3'ü kaldı galiba. 100 tane varsa 100'ü de gitmelidir, bin tane varsa bini de gitmelidir. Ama, bu askerî bir çözüm. Hâlbuki dünya, bu yeni dünya düzeninde artık ülkelerin arasındaki anlaşmazlıkları askerî çözümlerle çözmek n iyetinde değil.

Bir bölgesel anlaşmazlık olması hâlinde, diyelim ki Türkiye'yle Kıbrıs arasında, diyelim ki Türkiye'yle Yunanistan arasında, diyelim ki Türkiye'yle Suriye arasında tarihten gelen bir anlaşmazlık var ise, eski dünyada bu, en son müracaat edilen şey askerî çözüm idi ama, şimdi artık askerî çözümlere de dünyanın izin vermesi beklenemez, askerî çözümler de çözüm olamaz. Hâlbuki, diplomatik çözüme kafayı daha çok yormuş olsaydı Türkiye...

Yani oradan muradımız şu: 6 tene F-16'nın Kıbrıs'a uçması, Kıbrıs'ta konuşlanması, askerî çözüm noktasına gelir gibi olmasının bir maliyeti var, ekonomik maliyeti var. Bunun Türk turizm sektörüne, Yunan turizm sektörüne de getirdiği bir büyük maliyet var. Bütün bunlar hep milyar dolarlarla ifade edilebilecek rakamlar Osman Bey.

Şimdi sizin ihtisas alanınız doçentlik, kendi alanınıza filan da giriyor gibiyim ama, bağışlayınız lütfen.

Hâlbuki, bütün dünyada medenî ülkelerin yaptığı gibi, Amerika Birleşik Devletleri'nde binlerce, Avrupa'nın ülkelerinde yüzlerce olan, adına bazen stratejik araştırma merkezleri, stratejik etütler merkezleri, çeşitli enstitüler, Washington enstitüsü diyor Amerikalılar, barış enstitüsü diyor vesaire, biz de buna benzeyen enstitüler, buna benzeyen... Sadece Dışişleri Bakanlığı değ i l, bu vadide yetişmiş Türklerin ne kadar insanı varsa; eski büyük elçisi dersen eski büyük elçisi var, yeni büyük elçisi dersen yeni büyük elçisi var, eski Genelkurmayda yetişmiş bir yığın asker derseniz onlar var, kamu bürokrasisinde yetişmiş insanı var, özel sektörde yetişmiş insanları var, bu insanların bir bölümü emekli, bir bölümü emekliye geçmekle geçmeme arasındaki alanlardalar ve atıl hâldeler. Türkiye önce bütün yetişmiş insanlarını belli bir koordinasyon içerisinde belli bir amaca matuf olarak or ganize etmelidir.

Şimdi Fazıl Say'ın da şikâyet ettiği nokta odur, yani Türkiye'nin lobicisi de yok. Biz Amerika Birleşik Devletleri'nde lobi şirketi kiralayarak veya bunlarla anlaşma yaparak bu işin altından kalkamayız; kendiniz olacaksınız. Her Türk insanı bir Dışişleri Bakanı gibi dünyanın her tarafında hareket etmek durumundadır, ama onu o istikamette bir koordinasyona da devletin sağlaması lâzım.

Eğer Türkiye 1960'lardan, 70'lerden, bilemediniz 80'lerden, bilemediniz 1990'lardan itibaren devlet olarak kafamızı, yani büyük devlet adamlarımızın market açılışlarına, çeşitli ona benzeyen şeylere verecekleri zaman yerine bu tür stratejik araştırmalar merkezi, etütler merkezi tarzındaki organizasyonların kurulmasına, bunların koordinasyonlarına zamanları n ı vermiş olsalar idi, Türkiye-Kıbrıs münasebeti, Türkiye-Yunanistan münasebeti, Türkiye-Avrupa Birliği münasebeti şimdi bizi bu derecede üzecek ve F-16'larımızı gönderecek noktaya kat'iyen gelmezdi; bundan emin olmak lâzım.

DR. OSMAN ÖZSOY- Tabiî, Türk-Y unan gerginliğinden her ülkede de rant elde eden çevreler de var, bu gerginlik birilerini besliyor.

Efendim, şimdi izniniz olursa, işin Ankara ayağına gelmediniz, özellikle mi gelmediniz bilmiyorum, Ankara ayağını soracağım, ama kısa bir ara verelim.

İLHAN KESİCİ- Hayhay.

DR. OSMAN ÖZSOY- Kısa bir ara.

(Reklâm Arası)

DR. OSMAN ÖZSOY- Evet sevgili seyirciler, Anavatan Partisi Bursa Milletvekili Sayın İlhan Kesici'yle yaptığımız söyleşi devam ediyor; yayınımızın sonlarına geldik.

Dünyayı global anlamda nefis bir değerlendirme oldu, kendilerine teşekkür ediyoruz. Biraz işin Ankara ayağına gelmek istiyoruz. Bu Ankara, dünyanın bu sikletini taşıyabilecek mi?

Kendilerine hemen soru yöneltelim.

Efendim, şunu sormak istiyorum: Ankara'daki siyasî yapı bu bahsettiğiniz konjonktürü taşıyabilir mi?

İLHAN KESİCİ- Şimdi ona bir hemen ön cevabımızı verelim, eski tabirle el cevap; hayır.

Şimdi ben Plânlama Müsteşarıyken, -şimdilerde de çok konuşuyoruz- işte devleti yeniden yapılandırmak lâzım, ekonomiyi yeniden yapılandırmak lâzım filan diye herkes müttefik idi, ama ne devlet yeniden yapılanıyordu, ne ekonomi yeniden yapılanıyordu. Bu da yapılamıyor, çeşitli mazeretler bulunabilir; siyasî mazeret de bulunabilir, aklî mazeret de bulunabilir vesaire. Ben d e çok hayret ediyordum, yani neden yapamıyorlar filan diye veya yapılamıyor diye. Milletvekili oluncaya kadar, işin gerçeğini söylemek lâzımsa tam da bilemiyordum bu işi. Sonra gördük ki, devleti de yapılandıracak olan yeniden, ekonomiyi de yapılandıracak o lan yeniden şey, siyaset kurumu. Hâlbuki bizim siyasetimiz eski. Yani bizim siyaset kurumlarımızın ana çatısı 1960 ihtilâlinden sonraki 61 Anayasasıyla çatılmış hâlde; ana gövde oradadır. Yani, 71'de, 82 ihtilâlinden sonra onlarda birtakım değişiklikler f i lan yapıldı ama, ana çatı 61 Anayasasıyla çatılmış olan çatıdır.

Şimdi 61 Anayasası iyidir-kötüdür filandır demekten ziyade şunu söylemek lâzım: Ülkelerin anayasaları da, siyaset kurumları da hazırlandıkları zamanın ülkesinin şartlarına ve dünyasının şartlarına göre şekil alır. Bizim de siyaset kurumumuz, yani ekonomik kurumlarımızda, devlet kurumlarımızda ve siyaset kurumlarımızda, siyaset müesseselerimizde 1960'lı yılların Türkiyesinin şartlarına ve 1960'lı yılların dünyasının şartlarına göre çatılmış idi.

Hâlbuki deminden beri, bir saati aşkın süreden beri anlatıyoruz ki, önümüzdeki dünya, karşımızdaki dünya yepyeni bir dünya ve eski dünyayla çok önemli farklılıkları, önemli değişiklikleri olan bir dünya. Ama, biz şimdi bu 2020 yılının ihtiyaçlarını, yeni dünyada Türkiye'nin hem ekonomik ihtiyaçlarını, hem siyasal ihtiyaçlarını, 2030 yılının ihtiyaçlarını neyden bekliyoruz? 1960'lı yıllardaki çatılmış olan siyaset kurumundan, devlet kurumundan bekliyoruz. Bu mümkün değil. Ya bu beklentiyi ortadan kaldırmak lâzımdır, yani hiç "2030'un ihtiyaçlarını biz karşılayamayız kardeşim" deyip pes edip bırakmak lâzımdır veya 2030'ların ihtiyacını, 2020'lerin ihtiyacını, 2005'ların, 10'ların ihtiyacını karşılayabilecek tarzda, önce siyaset kurumumuzun yeniden ısla e tmeli, siyaset kurumumuzu yeniden yapılandırmalıyız ki o dönsün, devleti yeniden yapılandırsın, o dönsün ekonomiyi yeniden yapılandırsın ve Türkiye'nin de, Türk insanının da arzuladığı istihdam oradan çıksın, işsizliğin azaltılması oradan çıksın, kronik e n flâsyonun azaltılması, düşürülmesi, bitirilmesi oradan çıksın vesaire.

Bütün dünya bu işleri yapıyor; yani ekonomisini değiştirirken devlet yapısını da değiştiriyor, siyaset yapısını da beraberinde tıkındığı zaman değiştiriyor. Bizim şimdi yapamıyor olduğumuz yegâne şey, siyaset kurumuyla, aynı kurumla devam etmek. Bu karşılayamaz Türkiye'nin ihtiyaçlarını; kendisi eskidi yani.

DR. OSMAN ÖZSOY- Evet, bu işi değiştirmesi gerekenler, ıslah etmesi gerekenler, etkili ve yetkili insanlar.

İLHAN KESİCİ- Evet, doğru.

DR. OSMAN ÖZSOY- Bu etkili ve yetkili insanlar da, bu çarpık düzen kendilerini etkili ve yetkili kıldığı için bu düzene de minettarlar.

İLHAN KESİCİ- Evet, doğru.

DR. OSMAN ÖZSOY- Bu düzenin devamı etkili ve yetkili olma süreçlerinin de sürekliliğini sağlıyor. Oysa bu düzelmez mi?

İLHAN KESİCİ- Tabiî akıllı olursa Türkiye... Televizyonlarda bu senenin de reklâm ödülü almış olan bir sloganı var, "ağzı olan herkes konuşuyor." Biraz menfisinden alıyor o ama, bunu müspetinden alalım biz.

Tü rkiye'de ağzı olan herkes konuşmalıdır, yani herhangi bir alanda belli bir fikri olan, o fikrin Türkiye'de hayata geçirilmesini isteyen ne kadar insanı varsa konuşmalıdır. Bunu önce siyaset kurumundan başlatmalıdır. Yani adı ister başkanlık sistemi olur, ister yarı başkanlık sistemi olur, dünyada bütün bunları uygulayan ülkeler var, başarılıları var, başarısızları var, İsrail'deki başbakanın doğrudan halk tarafından seçilmesi olur, başka ülkelerdeki gibi bakanlar kurulunun parlâmentodan ayrılması olur, m i lletvekillerinin seçilme mekanizmalarının bu hâlinden şu hâle dönüştürülmesi olur vesaire. Ne kadar alan var ise, bu istikamette fikri olan siyasîlerimiz var, eski siyasîlerimiz var, eski devlet adamlarımız var, üniversitelerde hocalarımız var, bu işe kaf a yoran vatandaşlarımız var; Türkiye'nin dünyada 3 milyon insanı var, yani Almanya'da var, Fransa'da var, Amerika'da var vesaire, dünya üniversitelerinde okuyan 170 bin tane Türk öğrencisi var. Yani bunun 10 binden fazla Amerika Birleşik Devletleri'nde, 40 bin civarında Almanya'da olmak üzere 170 bin tane üniversite öğrencisi var, bunlar da dahil olmak üzere bu vadide Türkiye siyasetinin daha iyi bir siyasî yapı hâline gelmesi istikametinde fikri olan herkes konuşmalıdır ve Türkiye aramalıdır.

Bana göre, e ğer böyle bir ciddî arayışa girerse Türkiye, en geç bir yıl içerisinde araması lâzım gelen veya bulması lâzım gelen sistemi vatandaşıyla devleti beraber bir şekilde bulur. Bunu bulması lâzımdır Türkiye'nin, araması lâzımdır. Önce arayacaksınız ki, ne aradığınızı da bileceksiniz ki onu bulasınız. Hiç aramadan, üniversitedeki insanları konuşmadan, medyadaki insanları konuşmadan, eski siyasîleri konuşmadan, öğrencileri konuşmadan...

Şimdi bu noktada "32. Gün" programıyla, belki zarif olmayabilir, bir başka televizyon programında ama, 32. Gün programında üniversitelerimize son haftalarda şey odaklandı. Üniversite öğrencilerimizin sorduğu soruları görüyoruz, binlerce üniversite öğrencisi soru sormak için çırpınıyorlar. Yani üniversite öğrencileri diyor ki, biz i m Türkiye'ye söylemek istediğimiz sözlerimiz var, Türk siyaset sistemine söylemek istediğimiz sözlerimiz var, rektörlerimize söylemek istediğimiz sözlerimiz var, bakanlarımıza söylemek istediğimiz sözlerimiz var. Bize bu imkânı tanıyın, biz içimizi boşalt a lım, söyleyeceklerimizi söyleyelim diyorlar. Ama bunlara imkân verilirse, yani televizyon kameraları üniversiteye giderse bu çocuklar ancak söyleyebileceklerini söylerler, bu arkadaşlarımız. Televizyon kamerası veya programı gitmezse, işte hiçbirisini duy m amış olacak idik biz orada konuşulanların.

DR. OSMAN ÖZSOY- Madem o programa atıfta bulundunuz, ben daha sonra soracağım şimdi sormak istiyorum.

Zatıâliniz de dünyayı çok gezdiniz. Sayın Birand'ın programında bir öğrenci Üniversite Rektörüne hitaben, Sayın Kemal Alemdaroğlu'na hitaben, "Ben Amerika'da okudum, Avrupa'da okudum, değişik İslâm ülkelerinde bulundum ama, İstanbul Üniversitesi öğrenci olmaktan utanıyorum. Türkiyeliyim diyemez hâle geldim, çünkü bu başörtü rezaletini dünyanın hiçbir yerinde g ö rmedim" dedi. Zatıâlinizin bu konudaki görüşü nedir efendim? Siz gördünüz mü böyle bir şey?

İLHAN KESİCİ- Tam çetrefil bir alan şimdi.

DR. OSMAN ÖZSOY- Evet, çetrefil bir alan.

İLHAN KESİCİ- Şimdi efendim, bu atla deve bir mesele değil, yani...

D R. OSMAN ÖZSOY- Aşağı tükürsek sakal, yukarı tükürsek bıyık değil, işin hiçbir tarafında hayır yok.

İLHAN KESİCİ- Bence atla deve bir mesele filan olarak görmemek lâzımdır. Şimdi İstanbul Üniversitesinde odaklanmış gibi görünüyor.

Biz siyaset olarak, ü niversite rektörüyle öğrencileri karşı karşıya getirmiş gibi görünüyorsunuz. Yani ben dışarıda baktığımda, üniversite rektörü bir tarafta, öğrenciler bir tarafta gibi görünüyorlar. Mesele, yani normal zamanlarda belki üniversite yönetimiyle öğrencilerin a r asındaki bir mesele olabilir bu ama, şimdi siyasî bir boyut kazanmış gibi görünüyor, yani meseleyi siyasî plâtformda da ele almak lâzım.

Atla deve değil derken şunu demek istiyorum...

DR. OSMAN ÖZSOY- Siyasetçiye malzeme olunca çözüm daha mı zorlaşıyor efendim?

İLHAN KESİCİ- Hayır. Şunu demek istiyorum: Siyasî bir pozisyon almak lâzımdır; yani devletimiz, hükûmetimiz, siyasetimiz bir bir pozisyon almak durumundadır.

DR. OSMAN ÖZSOY- Çözme yönünde mi?

İLHAN KESİCİ- Çözme yönünde. Böyle bir meselesi var. Üniversitede kız öğrencilerimizin bir bölümü başlarını örterek geliyorlar, bir bölümü örtmeden geliyorlar. Ama, şimdi başlarını örterek üçüncü sınıfa gelmiş, dördünü sınıfa gelmiş, birinci olmuş; galiba 19 Mayıs Üniversitesinde diploma merasiminde bir kız öğrencimiz birinci olmuş idi, bir tanesi üçüncü olmuş idi, ama ödülleri verilmedi.

Pozisyon şudur: Ya diyeceksiniz ki, "Hiçbir hâl ve şartta ben başörtülü hiçbir öğrenciyi üniversiteye almıyorum." Bu bir pozisyondur, kuvvetli bir pozisyondur. Ya da diyeceksiniz ki, "Kardeşim, kıyamet mi kopar?"

Yani, İstanbul Üniversitesinin öğrenci sayısı 85 bin, başörtülü öğrenci sayısı binin altında, diyelim ki biz ona bin. Bir bölü 85 bin, yani neredeyse yüzde 1, yüzde 1'in altında bir rakam. Yüzde 1'in altındaki bir rakam başörtülü olur ise; bunun bir kısmı başörtüsü tarzında olur, bir kısmı türban tarzında olur... Bazen diyoruz ki bunların bir kısmı samimîdir, bir kısmı samimî değildir; nasıl öğrenecekseniz, devlet sizsiniz, yani öğrenin, samimîlerle sami m î olmayanları ayırın. Başka bir fikre, başka bir ideolojiye hizmet ediyor ise, başka bir ülkeye hizmet ediyor ise bunu devletin ayıklaması lâzımdır, devletin bilmesi lâzımdır. Bu da atla deve bir mesele değildir.

Burada bir pozisyon alacaksınız; Türkiye'de kıyamet kopmaz, Türkiye'nin başına hiçbir belâ gelmez. Başörtülü kızlarımız nasıl çarşıda, pazarda, özel sektörde başörtülü olarak çalışıyor ise işte üniversitesinde de başörtülü olarak okuyabilir. Ama benim kanaatim, böyle bir siyasî pozisyon almak l â zımdır, meseleyi de üniversite yönetimiyle öğrencileri karşı karşıya getirmekten sür'atle çıkarmak lâzımdır.

DR. OSMAN ÖZSOY- Yani Rektörün o pozisyonda olmasını kimse istemez.

İLHAN KESİCİ- Evet, bence istemez. Tabiî rektörün kişisel kanaati o istikamette olabilir. Ama, nitece itibarıyla Rektörün de referans verdiği nokta Türkiye Büyük Millet Meclisinin yaptığı düzenlemeler. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir düzenleme yapmış 1989 yılında Anavatan Partisi iktidarı zamanında, 90 yılında yenilenmiş bu, am a Anayasa Mahkemesi bunun bir bölümünün bazı maddeleri iptal etmiş, geçersiz saymış vesaire, top ortada kalmış gibi görünüyor. O zaman, Türkiye Büyük Millete Meclisinin yeniden meseleye sahip çıkması lâzım.

DR. OSMAN ÖZSOY- Ben son olaylardan sonra Atatür k'ün büyüklüğünü biraz daha anladım. O da şöyle: Kadınların kılık kıyafetiyle ilgili düzenleme yapmamış kendisi. Düzenleme olmadığı hâlde Atatürkçülük adına böyle bir yola başvuruyorlar bazıları bunu istismar ederek. Bir düzenleme olmuş olsaydı, bu insanl a rı onlar sokağa da çıkarmazlardı. Eğer bir kanun dayanağı olsaydı bütün üniversitelerde...

İLHAN KESİCİ- Şimdi Osman Bey, dünya dünya deyip duruyoruz. Türkiye'nin başında binlerce gaile var, bundan sonra daha da artarak gidecek gailelerimiz. Yani Türkiye'de, "Batı Ermenistan" diye dünya siyasî literatüründe bir tabir yok idi, 6 ay öncesine kadar dünya Batı Ermenistan diye bir tabir bilmiyor idi, şimdi biliyor, şimdi kullanılıyor. Yani, Batı Ermenistan dediğiniz zaman nereyi kastediyorlar?..

DR. OSMAN Ö ZSOY- Yani, Ermeni soy kırımı iddialarının bununla bir ilgisi var, yani bir hesap içerisindeler.

İLHAN KESİCİ- Kuzey Kurdistan diye bir tabir var; yok idi böyle bir tabir bir sene öncesine, birkaç sene öncesine kadar, şimdi var.

Ege Denizinde bizim iht ilâfımız var; kara suları ihtilâfı var, kıta sahanlı ihtilâfı var, FIR ihtilâfı var, var oğlu var. İstanbul Boğazıyla muhtemelen önümüzdeki günlerde belki ihtilâfımız olacak. Dünyadaki sermaye hareketlerini söyledik, yabancı sermaye yatırımlarını söyledik , demokrasideki yeni açılımları söyledik. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de buna benzeyen ihtilâflarımız mı olsun devletimizle milletimiz arasında?

DR. OSMAN ÖZSOY- Dünyanın Türkiye'yle ilgili büyük taleplerinin yanında Türkiye'nin küçük şeyleri çok büyük hâle getirmesi arasında bir bağlantı da var mı?

İLHAN KESİCİ- Tabiî tabiî.

Şimdi bu Endrue Fincel diye bir İngiliz gazeteci var biliyorsunuz, hem BBC'nin de muhabiri, hem Sabah gazetesinde de yazı yazıyor. Geçenlerde onun çok güzel bir yazısı vardı, ben çok beğendim. Diyor ki, "Türkler veya Türkiye büyük harflerle yazı yazıyorlar, iri şeylerle konuşuyorlar, yüksek sesle konuşuyorlar. Hâlbuki zaten Cenabı Allah, büyük de yazsan, küçük de yazsın okusun, öğrensin filan diye yarattı. Önce gazetelerin m anşetlerini, sürmanşetlerini ve konuşmalarını böyle en azında küçük harflerle, birbiriyle daha kolay anlaşılır harflerle yapması lâzım."

Şimdi bizim haber televizyon programlarımızın bir bölümünden ben endişeye kapılıyorum, yani 30 dakikalık haberlerin 20 dakikalık bölümünde "cinayet cinayet cinayet, kaza kaza kaza, vurma vurma vurma, kırma kırma kırma." Yani dışarıdan bakan bir insan, bu Türkiye'de ne huzur var, ne saadet var, ne müreffehlik var; ne kadar belâ varsa bu Türkiye'de var diye algıladılar. O n u öyle algıladı diye de kızmamamız lâzım bizim. Yani, o zaman biz, yani Türkiye'yi bu televizyon haberlerinde de, işin gerçeğinde de, essahında da huzurlu, müreffeh bir ülke hâline getirmemiz lâzım. O zaman en başında söyledik, devletimizle milletimizin t a m anlamıyla barıştırılması lâzım. Devletimizin mukaddesleriyle milletimizin mukaddeslerinin birbirini iter hâle getirilmemesi lâzım.

DR. OSMAN ÖZSOY- Efendim, son sorum şu olsun: Türkiye bütün bu sıkıntıları atlatabilecek mi?

İLHAN KESİCİ- Efendim, Türkiye atlatır. Burada iyimserlik gibi akla gelebilir.

Ben de son bir su içeyim yüksek izninizle, seyircilerimiz de bağışlasınlar.

Şimdi ben iki tane örnek verip, atlatıp atlatamamasıyla ilgili, seyircilerimize bırakmak istiyorum.

Bir; bizim büyük devl etimiz Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu 1299. Aslında bana göre bizim devletimiz iki kere kuruldu; bir 1299, iki 1411. 1402 yılında Yıldırım Beyazıt-Timur harbinde bizim ordularımız, Osmanlı Devleti, o zaman imparatorluk değil, yenildi ve dört şehzade çı k tı Yıldırım'dan sonra, dört tane oğlu. Üçü buradaydı, bir tanesini Timur beraberinde aldı, Semerkant'a götürdü. Çelebi Mehmet, Musa Çelebi, İsa Çelebi ve Süleyman Çelebi. Süleyman Çelebi Semerkant'a gitti geldi. Bu dört kardeş birbirleriyle 1402 yılından 1 411 yılına kadar harp ettiler ve bizim devletimiz, Osmanlı İmparatorluğu henüz bir kuvvetli devlet hâline gelmeden batma tehlikesine geldi, 1411'de batıyor idi ve hiç de dünya yüzünde böyle bir devlet olmayacaktı belki de. Ama bir münasebetle, 1413 yılınd a Çelebi Mehmet vaziyete hâkim oldu, devletin yeniden ikinci kuruluşu ben odur diyorum, işlerlik kazanmaya başladı.

Şimdi dikkat buyurun, tam devlet daha devlet olmadan batar gibiyken, aradan sadece 38 sene geçti, 1413-1453, 40 sene geçti, 40 sene sonra o devlet İstanbul'u fethetti; birinci nokta bu.

Yani, devlete çeki düzen verdiğimiz zaman, bizim milletimizin, bizim devletimizin yapamayacağı iş yoktur anlamında ifade ediyorum.

İkinci önemli hâdise şudur...

Üçüncüsünü de büyük Atatürk'le bağlayalım.

İkinci önemli hâdise IV. Murat zamanıdır. 1622-1632 yıllarının arasına, bizim Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, büyük tarihçimiz Yılmaz Öztuna Beyefendinin tabiriyle "haile-i Osmaniye" diyorlar, yani büyük Osmanlı gaileleleri, Osmanlı problemleri 1622-1632. O arada Bağdat elimizden çıkıyor vesaire. IV. Murat Han devlete yeniden çekidüzen verdiği andan itibaren 1632, sadece 5 sene geçti o devletin üstünden; ordumuz aynı ordu, yeniçeriler aynı yeniçeriler, Osmanlı Devletinin ekonomik iklimi aynı, ekonomik y apısı aynı, silâhları aynı, teknolojisi aynı, ama yönetim yönetim hâline geldi, 5 sene içerisinde tekrar Revan Seferiyle Bağdat geri alındı.

Üçüncü örnek, yeni Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu olarak vermek lâzımdır. 1918, biz tam düveli muazzama denilen, bütün dünya devletleriyle Birinci Dünya Harbinde harp etmek mecburiyetinde kaldık. Yani yöneticilerimizin kusuru vardır-yoktur tartışması ayrı bir husustur. Dünyanın mevzu, Birinci Dünya Harbinin en önemli mevzularından birisi Osmanlı İmparatorluğudur, O s manlının parçalanmasıdır mevzu, ayrı bir tartışma mevzuudur ama, netice itibariyle 7 cihanda, 4 kıtada harp etti, ordularımız perişan oldular, devletimiz yıkıldı, Osmanlı İmparatorluğumuz yıkıldı. Zannedildi ki bu küllerden artık yeni bir devlet doğamaz v e Türkler belki de bu Anadolu coğrafyasından bu münasebetle sürülmüş olurlar zannedildi; içeride de böyle zannedildi, dışarıda da böyle zannedildi. Ama, büyük komutan Mustafa Kemal'in öncülüğünde ve büyük asker arkadaşlarıyla beraber, Karabekir Kâzım Paşal a r orada, Refet Bele'ler orada, Ali Fethi Beyler orada, Rauf Orbay Beyler orada, İsmet Paşalar orada vesaire ve bütün millet orada, milletiyle devleti beraber bir aksiyona girdiler, şimdi bazı noktaları itibariyle geridir diyoruz ama, işte bazı noktaları i t ibariyle de dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir dediğimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğmuş oldu.

Şimdi bütün bunları biriktirirsek şöyle demek lâzım, bu üç ana konu etrafında: Türkiye bu güçlükleri aşmasını bilebilecek bir ülkedir. Bunu aşacak kadar yeteri kadar insanı vardır; dünyaya yetecek kadar yoktur ama, Türkiye'yi bir sene içerisinde bile füze gibi yukarıya fırlatabilecek iktisadî imkânları da vardır, insanî imkânları da vardır. Mesele, bunların belli bir koordinasyon içerisinde belli bir b üyük amaca matuf hâlde yönlendirilebilmesidir; Türk siyasetinden beklediğimiz de budur.

DR. OSMAN ÖZSOY- Ben konuşmanızın Türk siyasetiyle ilgili kısmına da temas etmek istiyorum. Şimdi 1402'de Yıldırım Beyazıt Timur'a yenildikten sonra, mağlup olduktan sonra geride kalan dört oğlu kendi aralarında savaş yaptıktan sonra, teke indikten sonra ve 1411 yılında tekrar yeni bir kuruluşun olduğundan bahsettiniz, yani dört kardeşin birbirini yemesi. Yani, şu anda günümüzdeki, Türkiye'deki siyasî partilerin birbi rleriyle mücadelesi gibi.

İLHAN KESİCİ- Yani ben benzetiyorum biraz.

DR. OSMAN ÖZSOY- İkincisi, Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresinde Mondros Mütarekesi sonrası kurulmuş bir sürü müdafaayi hukuk cemiyetlerini tek çatı altında topluyor.

İLHAN KESİCİ- Ma dde 4.

DR. OSMAN ÖZSOY- Evet, Anadolu ve Rumeli Müdafaayi Hukuk Cemiyetleri diye. Bu dağınıklıktan sonra hepsi bir araya geldikten sonradır ki Ankara'da Meclis açılabiliyor.

İLHAN KESİCİ- Doğru. Ben Sivaslıyım biliyorsunuz.

DR. OSMAN ÖZSOY- Evet.

İLHAN KESİCİ- Çok şükür.

DR. OSMAN ÖZSOY- Evet, Sivaslılar için de bir şereftir.

İLHAN KESİCİ- Tabiî, benim için de şereftir. Sivas Kongresi, Millî Mücadelenin en önemli kongrelerinden, Erzurum da önemli, en önemli kongrelerinden birisi ama, en önemli maddesi de o kongrenin, sizin ifade buyurduğunuz maddesidir, 4. maddesidir. Türkiye'de yüzlerce reddi ilhak cemiyetleri var, müdafaayi hukuk cemiyetleri var vesaire, şehirler bazında var, bölgeler bazında var. Sivas Kongresinde alınan karar, bundan böyle b ü tün reddi ilhak cemiyetleri, müdafaayi hukuk cemiyetleri işte bir cemiyet hâlinde toplanacaktırlar.

DR. OSMAN ÖZSOY- Ben olayı son olarak böyle toparlamak istiyorum. Ben aslında gelirken kitabı yanıma almıştım ama, konuya girmeyiz diye kitabı stüdyoya getirmedim, gösterecektim. Salayi Tonyer'in'in Millî Mücadele Yıllarında İngiliz Gizli Servisinin Türkiye'deki Faaliyetleri diye ilgili arşiv çalışmalarını yaptığı nefis bir kitap, Türk Tarih Kurumu yayınları arasında, İngiliz Gizli Servisinin Millî Mücadel e yıllarındaki faaliyetleri.

Mustafa Kemal Paşa Samsun'a ayak bastığı andan itibaren İngiliz Gizli Servisi Paşamızı takibe alıyor. Ve ne zaman üç kişi kalsa biri İngilizlerin adamı, adım adım takip ediyorlar. Ankara'ya ilk geldiği akşam beş altı kişiyle yemek yiyor, ziyafet veriliyor kendisine; yine o anda konuşmalarının çözümleri iki saat sonra İngiltere'de, Londra'da Doğu Masasında hazır. Mecliste gizli oturumlar yapılıyor, konuşma tutanakları iki saat sonra Londra'da hazır. Yani bir kuşatılmışlık da va r.

Ben buradan şöyle bir çıkarımda bulunacağım: Yani dürüst, namuslu, vatanını seven insanları takip ederler. Şu anda Başbakanlık Takip Kurulu olsun, Batı Çalışma Grubu olsun, tüm işlerini güçlerini bıraktılar, herkes bir muhbirlik havası içerisinde Türkiye'de bir şeyler çeviriyor ve insanlar rahatsız oluyor. Ben yeni, bunlardan rahatsız olmuş bir arkadaşla karşılaştım. Devletin bir kurumunda kendilerine brifing verilmiş, iç tehdit-dış tehdit. İki saatlik brifingin 1,5 saati Abdullah Öcalan'dan hiç bahs e dilmemiş. Buna karşılık, meselâ Ecevit irticaya çanak tutmakla ifade edilmiş, hayatında bir kez olsun mahkeme kararıyla mahkûm olmamış bir insan bir saat boyunca terörist gibi tanıtılmış falan. Ya bunları aşıp Türkiye ne zaman, bahsettiğiniz, yayının başından beri ilk defa biz bu kadar bir konuğumuzla uzun süreli bir söyleşi yaptık. Neden? Dünya bir yerlere gitti, biz hâlâ Kumkapı cinayetleriyle, irticayla konuştuk. Ben bunların dış uzantısının olduğunu ve dışardaki insanların içeridekileri rahat bırakmadıklarını, içeriden de maşa bulduklarını anlamaya başladım bir tarihçi olarak.

İLHAN KESİCİ- Efendim evet, demin petrol coğrafyasıyla ilgili filan söyledik. Şimdi bu Kıbrıs, bazen vatandaşlarımız, bu Kıbrıs'ta ne oluyor filan diye merak ediyorlar, biz ona Doğu Akdeniz diyelim. Doğu Akdenizde, Kıbrıs'ın doğusunda her an, her saniye, şimdi biz konuşma yaptığımız dakikalarda bile 3 binin üstünde tanker var. Bu bakımdan bu bizim coğrafyamız, dünyanın iyi idare edilirse en müspet coğrafyasıdır, kötü idare edili r se en menfî coğrafyasıdır. Şimdi Kazdağında, herhangi bir dağının başında tavuk ölse, yani Türkiye acaba bu tavuk öldü'yü, yani iyice sorgulaması lâzımdır, düşünmesi lâzımdır, iç olaylarına böyle bakması lâzımdır. Yani, elbette Mustafa Kemal Paşayı da İng i lizlerin o kadar yakından takip etmeleri boşuna değildir. Büyük devletlerin hepsi bu işleri yapar. Türkiye de bir büyük devlet olur ise bütün bunları yapması lâzımdır. Ama, nerede yapacak? Kendisinin dışındaki yerlerde yapacak.

DR. OSMAN ÖZSOY- Fazıl Say'ı örnek verdiniz, dünyanın kabul ettiği değer içeride sıkıntı çekti.

İLHAN KESİCİ- Evet, içeride sıkıntı çekti.

DR. OSMAN ÖZSOY- Yani, Fazıl Say gibi Türkiye'de daha çok değerler var ve şu anda...

İLHAN KESİCİ- Her alanda var...

DR. OSMAN ÖZSOY- Her alanda var.

İLHAN KESİCİ- Yani onu Le Monde söyledi diye filan söyledik. Türkücülerinde de var, işte sporcularında da var, ekonomistlerinde de var, bazen bu "Anadolu kaplanı" diyoruz, "Asya kaplanı" diyoruz vesaire, sessiz bir yığın insanı var, görünmez bir yığın insanı var. Türkiye bütün bunlarına sahip çıkmalıdır. Dış tahriklerle, yani şeyi söylemek, bu gerçekçi değil; yani, "dünya neden bizimle uğraşıyor, bizimle uğraşmasın" demek, gerçekçi bir şey değil. Kabul etmek lâzımdır ki, dünyanın da, başka ülkelerinde bazı görevleri bizimle uğraşmaktır. Bizim de bazı görevlerimiz başka ülkeleri iyi takip etmektir filan. Bunu illâ da casusluk anlamında söylemiyorum.

DR. OSMAN ÖZSOY- Elbette öyle.

İLHAN KESİCİ- Okuyarak, bilerek, takip ederek vesaire. Buna hazır olabilmesi için işte Türkiye'nin bütün o işleri yapması lâzımdır.

DR. OSMAN ÖZSOY- Efendim, çok teşekkür ediyorum ben.

İLHAN KESİCİ- Ben çok teşekkür ediyorum.

DR. OSMAN ÖZSOY- Ağzınıza sağlık.

İLHAN KESİCİ- Sağ olun.

DR. OSMAN ÖZSOY- Son olarak da kameraya şunu söylemek istiyorum: İsmet Paşanın çok güzel bir sözü var, "Namuslu insanlar da namussuzlar kadar cesur olmadığı sürece memleketin işleri düzelmez" demiş kendisi. Ben namuslu insanları daha cesur olmaya davet ediyorum; bürokratını, siyasetçisini ve herkesi.

Hepinize iyi akşamlar diliyorum.

Haftaya görüşmek üzere hoşça kalın efendin.

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.