Facebook
Twitter
Avrupa 41 yıl Önce Verdiği Sözden Geride:

Şakit Süter | Akşam | 9.12.2004

17 Aralık'ın Türkiye ve Avrupa için son derece önemli bir kavşak olduğu hepimizin malumu...

1959'dan 2004'e ulaşan bir süreçten geliyor Türkiye...

Bu 45 yıllık tarihi 'maceramızı' şu anda iç ve dış siyaseti objektif bir gözle izleyen İlhan Kesici ile konuştuk.

DPT eski Müsteşarı Kesici, aynı zamanda 1995-1999 TBMM Dışişleri Komisyonu, NATO Parlamenterleri Asamblesi, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu üyeliği, 1985-1987 Belçika-Brüksel- Avrupa Topluluğu (şimdiki AB) Nezdinde Türkiye Daimi Temsilci- (Büyükelçi)- Yardımcısı görevlerinde bulunmuş bir siyasetçi.

Avrupa Birliği'nin doğuşu kabul edilen anlaşma 1957'de imzalandı.

AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) Roma Antlaşması'nda imza koyanlar Avrupa'nın 3 büyüğü Fransa, B.Almanya, İtalya ile 3 küçük ülkesi Hollanda, Belçika ve Lüksemburg'du.

2 yıl sonra 1959'un 31 Temmuz'unda ise Türkiye'nin AET'ye müracatının altında Celal Bayar-Adnan Menderes-Fatin Rüştü Zorlu'nun imzaları var.

Yunanistan'ın bizden 1 ay önce müracaat ettiğini de not olarak düşelim.

İlhan Kesici, o tarihte Türkiye'nin 'Ortak Pazar' üyeliğine "iki ana saik"le başvurduğunu söylüyor:

1- Yunanistan Avrupa'da bir yere müracaat etti ise biz bir şeyi atlamış olmayalım.

2- Avrupa'da oluşan her 'kurum'un asla dışında kalmayalım.

Peki niçin bizim başvurumuz 1963 yılına kaldı?

- 1960 ihtilali dolayısıyla askıya alındı.

EK PROTOKOL ÇOK ÖNEMLİYDİ

Sonraki süreç?

- Altında İsmet İnönü ile Feridun Cemal Erkin'in imzaları bulunan 12 Eylül 1963 Ankara Anlaşması ile başlayan ve 'ortak üyeliği' hedefleyen süreçte Türkiye-AET ilişkileri, 1978'e kadar, Yunanistan ile tıpa-tıp aynı muamelelere tabi tutularak sürdürüldü.

Kesici burada bir not düşüyor:

- Ankara Anlaşması'nın en önemli maddesi, 28. maddesinde:

"Türkiye icaplarını yapması halinde 'Taraflar' Türkiye'nin Topluluğa girmesi halini değerlendirecektir, denilir.

Yani 1963 yılında bile, alınan söz, 6 Ekim 2004'teki Komisyon Raporu'ndan daha nettir.

30 Kasım 1970'te Katma (Ek) Protokol'ün yürürlük tarihi: 1 Ocak 1973 olup, altında Süleyman Demirel Hükümeti'nin imzası var.

Kesici bu konuda şöyle diyor:

- 1959'dan 2004'e kadar, Türkiye'nin AET-AT-AB ile yaptığı en doğru-dürüst, en ileri, en çok hak elde etmiş olduğu anlaşma 1070 tarihli Katma Protokol'dür.

Şimdilerde unutulmuştur ama günlük hayat, Avrupa'da yaşayan işçilerimizin ailelerinin birleştirilmesi, çocuklarının okullaşmaları, kıdem tazminatları, emeklilik konuları gibi yüzlerce konu, mümkün olabilecek en ileri şekilde bu Prokolle elde edilmiştir.

İlhan Kesici araya girip "burada stratejik önemi sahip 3 husus var" diyor:

1- Gümrük Birliği'ne giriş..

a) Anlaşma 1970'te imzalandı ama 1 Ocak 1973 itibariyle yürürlüğe girdi.

Çünkü araya '1971 Askeri Muhtırası' girdi, ilişkiler ikinci kere askıya alındı.

11. Madde'ye göre de Avrupa, Türk ihracatına karşı bütün gümrüklerini bir defada ve tümüyle sıfırladı.

Yani Türk ihracatı, Avrupa'ya bu tarihten itibaren tamamen gümrüksüz girdi.

b) Türk gümrükleri de, aşamalı olarak, bazı ürünlerde her yıl yüzde 5, bazı ürünlerde de her yıl yüzde 10 olarak aşağıya çekilmeye başladı.

Bu ne anlama geliyor?

Bu 22 yıl boyunca Türk gümrükleri yüzde 100'den yüzde 0'a iniyor.

Yani, 1973 + 22 yıl = 1995...

Yani Gümrük Birliği'ne giriş yılı.

Yani, Sayın Tansu Çiller'in 'Gümrük Birliği'ne sizi "BEN" soktum' lafının hiçbir önemi yoktur.

Karar 1973'te uygulamaya giren ve 1970'te karar altına alınan 'Katma (Ek) Protokol'ün kararıdır.

Peki aradaki süre? Mali Protokoller ?

1963 Antlaşması'yla başlayan "Mali Protokoller", daha da geliştirilerek daha iyi bir düzene geçildi.

Buna göre, Gümrük Birliği'ne kadar, her 5 yılda bir Mali Protokol devreye girecekti.

1963-1978 arasında üç Mali Protokol'den yaklaşık 1 milyar dolar kullanıldı.

İlki 175 milyon dolardı.

1995 yılına kadar 4 tane daha kullanacaktık.

Bunların normal toplamı 8-10 milyar dolar olacaktı.

Zayıf ekonomi ile kuvvetli ekonomi birleştirilir veya aynı kulvara sokulursa, zayıf ekonomiyi belli bir kıvama getirmek içindir.

Esas konu budur. Lütuf değildir. İlave bir iyilik değildir, işin icabıdır.

 

(10.12.2004- Devam)

AB ile İlişkilerde Hep Cep'ten Yedik:

Avrupa ile ilişkilerde politikacıların 1963'ten beri hep cepten yediğini söyleyen İlhan Kesici, "Avrupa Birliği'ne sizi ben sokuyorum" tavrıyla hareket eden Özal, Çiller, Yılmaz gibi politikacıların iç politikada büyük bir düş kırıklığına uğradığını hatırlatıyor.

AB yolunda topluma "müthiş bir zafer kazanıldı" havası pompalayan politikacıların bunu oy'a dönüştüremediğini belirten Kesici, bunun sebebini şöyle açıklıyor:

"Halka, doğruları söylemediler, yanlış söylediler, abarttılar, işkembeden attılar."

Serbest dolaşım 1986'da başlamalıydı

Pekiyi, ya serbest dolaşım konusu?

Katma Protokol'ün en kudretli kazanımıdır.

Çok net ve açıktır.

Ankara Anlaşması'nın 12. Maddesi gereğince, "aşamalı olarak, 12. ve 22. yıllar arasında geçilir" (Ankara Anlaşması: 1964 + 12 yıl = 1976, 1964 + 22 yıl = 1986)

Demek ki neymiş?

1976-1986 arasında, aşamalı olarak, ama en son 1986 tarihinde işgücü serbest dolaşıma girecekmiş.

Ve bu bir "uluslararası anlaşma" imiş!

Hemen belirtmeliyim ki...

Türkiye'nin Cumhuriyet tarihi içinde yaptığı en kudretli 2 uluslararası Anlaşmadan biri NATO dur; ikincisi de, gerek 1963 ve gerekse 1963'ün içini dolduran bu 1970'teki Katma Protokol'dür.

Kesici 'maalesef' deyip ekliyor:

 Türkiye'nin de şu ana kadar bütün gördüğü ve göreceği de bu olmuştur.

Bundan sonra yapılan her şeyde, cepten yenmeye başlanmıştır.

AB ile ilişkilerde ise bu durum tamamen böyle olmuştur. Sebepleri çeşitlidir.

BAŞBAKANLAR SATTI

Asıl sebep nedir?

 Birincisi, konulara tam hakim olmayan siyasi ve bürokratik kadrolardır.

İkincisi de, benzer şekilde, özellikle Başbakanların konuyu iç-siyaset hesapları dolayısıyla, alenen 'satmalarıdır!'

Aralık 1978'de CHP, Katma Protokol yükümlülüklerini yani daha önce söylediğimiz aşamalı gümrük indirimlerini askıya aldı.

Sonra da, AET ile olan bütün ilişkiler donduruldu.

Malum slogan: "Onlar Ortak Biz Pazar" diye diye!

Hem de ısrarlı 'siz de buyrun' davetlerine rağmen değil mi?

 Evet.. 1975'te tam üyelik müracatı (Yunanistan Haziran 1975'te başvurdu).

1976'da müzakerelerin başlanabileceğinin sinyali (Yunanistan Temmuz 1976 da başladı).

1978'de bizimle de müzakerelerin başlanabileceğinin iması..

Tam bu noktada tam anlamıyla ne olduğunu hala tam olarak bilemediğimiz, eski bir Danimarka Dışişleri Bakanı ve Komisyon'da görevli bir Komiserin (Emile Noel), Ankara'ya gelip, "Aman ha aman, siz de müracaat edin" demesi. Olabilir.

Çünkü o ana kadar, yani 1959'da bizim ilk müracaatımız, 1963'te Ankara Anlaşması'nın aynı maddeler ve hatta tıpı tıpına aynı kelimelerle Atina Anlaşması olarak yapılması.

Katma Protokol'le biz öne geçtik.

Çünkü Yunanistan'da askeri darbe (1967 Albaylar Cuntası) oldu, ilişkileri donduruldu.

12 EYLÜL FAKTÖRÜ

Tam bir yıl sonrası var?

 Evet, 1979 AP Azınlık Hükümeti işbaşındadır.

İlişkilerin yeniden açılması kararı, gayretler ve ilişkilerin yeniden rayına girmesi...

O kadar ki, 1980 yılı 30 Haziran'da, Brüksel'de, işlerin dondurulmadan önceki haliyle ve hatta biraz daha iyileştirmelerle ve Konsey Kararları ile tekrar güzel bir noktaya gelinmesi.

Fakat tam o sıralarda, Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen'in MSP oyları ile Bakanlıktan düşürülmek üzere Gensoru, ve Hayrettin Erkmen'in istifası..

Ardından 12 Eylül 1980 Darbesi?

 Bütün işlerin tepe-taklak olması ve ilişkilerin bu defa da Avrupa tarafından dondurulması süreci...

Yunanistan'ın 1981'de tam üye olması.

Böylece bütün ilişkilerin tam anlamıyla dondurulması, her girişimin Yunan vetosuna takılması.

En ufak ve en masum şeylerin bile veto edilmesi.

1983'te demokrasiye geçilmesinin bile hiç bir anlam ifade etmemesi.

BOZER'İN BAŞINA GELENLER

Daha sonra Özal'ın atakları yok mu?

Evet, 1987'de Turgut Özal'ın bütün Avrupa'nın:

"Aman şimdi müracaat etmeyin" uyarısına rağmen Özal'ın müracaatı.

"Uzun ince yol" lafları arasında.

Müracaatın kabulünün, ilgili AB Bakanımız Prof. Ali Bozer'e bir çay bile ikram edilmeden, müthiş bir istiskalle (soğuk davranışlarla hoşlanmadığını belli etme), müracaat kağıdının elinden bir "kapı aralığından"alınması.

Geçtiğimiz Eylül ayında Ali Bozer, katıldığı bir panelde istiskal edildiği bu anısını şu cümleyle anlatmıştı:

"Allah beni bir daha böyle bir muameleye maruz bırakmasın".

İÇ POLİTİKA MALZEMESİ

Serbest dolaşımdan geri adım konusuna dönelim?

 Evet, aynı zamanda daha önce anlattığımız "işgücünün serbest dolaşımının" ve "mali protokollerin" ortadan kaldırılır hale gelmesi.

Ama özellikle serbest dolaşımın budanması.

Avrupa için, çok mühim bir konu halledilmiş oldu.

Neye karşılık? Sıfır Lira'ya!

Vahim değil mi?

 Bence daha da vahimi, bütün bunların, bazı iş dünyası ve bazı medya marifetiyle, aynen şimdi olduğu gibi, bırakın kazanılmış haklarımız olmasının bilinmesi veya hatırlanması; bir de üstüne üstlük "müthiş bir zafer havasının" pompalanması.

Sebep ne?

İç politika malzemesi. "Sizi Avrupa'ya ben sokuyorum" safsatası.

Peki bunlar iç politikada oya tahvil edilebildi mi?

Turgut Bey'in 1987'deki oyu yüzde 36.5 idi, 1989'daki oyu meşhur yüzde 21.75.

Elbetteki tek faktör bu değildir. Ama bir ara tespittir.

Özal'a yaramayan "oy" konusu Tansu Hanım'a da yaramadı.

1991'deki yüzde 27 oy, 1995'te yüzde 19.

Elbette tek sebep bu değildir.

Daha sonra da, benzer bir işi Mesut Yılmaz üstlendi. O'na da yaramadı. O da yüzde 13 idi, yüzde 5'e düştü.

Bunların bir tane sebebi var.

Halka, doğruları söylemediler, yanlış söylediler, abarttılar, işkembeden attılar.

(11.12.2004-Devam)

Başbakan Erdoğan Sonbahar Yaprağı Gibi:

AKP iktidarını Avrupa ile ilişkiler konusunda bilgisiz olmakla suçlayan İlhan Kesici, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü "oradan oraya savrulan sonbahar yapraklarına" benzetti.

Kamuoyuna bir zafer havasında duyurulan AB'nin 6 Ekim İlerleme Raporu ise Kesici'ye göre, "Türkiye'ye karşı tam bir saygısızlık göstergesi" idi.

Bugüne; AKP iktidarı, önce Abdullah Gül'ün, daha sonra Recep Tayip Erdoğan'ın Başbakanlık dönemine gelelim.

Pekiyi, Sn. Erdoğan ve Sn. Gül, yukarıdaki safahatı bilirler mi?

Bilmezler. Anlayamazlar da.

Niçin anlayamasınlar?

Çünkü ömürleri "Kahrolsun Batı" ile geçmiş.

Birdenbire hidayete erilir mi? Erilmez.

Peki ne yapıyorlar, öyleyse?

Sonbahar yaprakları gibi oradan oraya savrulup duruyorlar.

Peki sizce ne yapmaları gerekiyordu?

Yukarıdan beri anlattığım safahatı özümsemiş olarak anlatacaklardı.

Devlet'te "vahdet-birlik"sağlayacaklardı.

Bu ne demek?

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı.

Halka bütün safahatı anlatacaklardı.

Varsa, halkının desteğini, yoksa onların yüksek itirazlarını arkalarına alacaklardı.

Hem 1997'de olmayıp da 1999'da olan ABD desteği şimdi niye yokgibi.

1 Mart Tezkeresi'nin reddinde aramak lazım bunu da!

6 EKİM SAYGISIZLIK GÖSTERGESİ

Tekrar ne yapmaları gereğine dönelim.

Denilecekti ki:Kopenhag Kriterleri ortada.

80 bin sayfalık "Topluluk Müktesebatı" ortada.

Ben bunların tamamına varım.

Başka bir üye adayının tabi tutulduğu muamele ne ise, mesela Polonya, tamamına varım.

Ancak, geçmişi de dikkate alarak diyorum ki, ne bir eksik bırakırım, ne bir fazla isterim.

Bunu ne zaman söyleyecektik?

En başta.

Yani Kıbrıs'ı vermeden!

Yani 'azınlık' işlerini, Müslim/Gayrimüslim, ağzına burnuna bulaştırmadan, yerlerde sürünüp el-etek öper gibi hale düşmeden.

Türkiye'yi tarihimizin gördüğü en mübalağalı "Girdik-giriyoruz", "AB'nin eşiğindeki Türkiye" mavalına sokmadan.

Yani bu süreci çok kötü yönetmişlerdir.

Hala da anlamamışlardır.

Anlayamayacaklardır.

Hem de ne zaman?

"Tarihin Kırılma Günleri"nde.

Peki İlhan Bey, 6 Ekim İlerleme Raporu'na dönecek olursak?

O raporda korkunç bir "ayrımcılık"yapılıyor.

Tam bir saygısızlık gösterisidir.

Devletlerarası ilişkilerde bundan daha kötü ve daha fena bir muamele olamaz.

İnsanlar arası ilişkilerde de öyledir, aslında.

Üç sayfalık özette bile, üç kere:

"..bu ucu-açık bir müzakere olacaktır. Katiyen garantisi yoktur. Her an tamamen ve bir daha açılmamak üzere kesilebilir", demektedir.

Azınlıklar meselesi de var.

Evet. Herhalde, Türkiye'nin asla kabul edebileceğini düşünemedikleri konudur o.

Bunun kabulü, "bir başka Devlet Modeli'ne geçmek" demektir.

Türkiye bunu yapar mı? Yapamaz.

Bunu Türkiye'ye anlatmışlar mıdır? Hayır.

Anlatabilirler mi? Katiyen.

2014 ÜYELİK TARİHİ FİLAN DEĞİL

Ya Kıbrıs konusu?

Yeni üye olacak birisine:

"Git, komşularınla veya problemin olan ülkelerle problemlerini çöz, öyle gel" denir.

Biz, Birlik'te (AB) problem istemiyoruz. Kopenhag bunu diyor.

Halbuki olan ne?

Bize diyorlar ki, "Kıbrıs'la olan problemlerini hallet".

Niye? Çünkü, biz O'nu üyeliğe aldık. Allah, Allah.

Diğer başka koşullar da var 6 Ekim Raporu'nda.

Müzakere dosyası 31'dir. Bunun 25'i ekonomidir. Bunun da 21'i tarımdır.

Ortalıkta bunun bilgisi var mı? Yok.

Niye? Çünkü bilinmesinden korkuyorlar.

Tarlalardaki tuvaletler "hijyen" tuvaletler olacaktır.

Ahır duvarları, "dik açılı" birleşirse mikrop toplama özelliği olur. Bu bakımdan, duvarlar "yuvarlak" bir biçimde birleşmelidir. Buna benzer yüzlerce hüküm.

Peki bunları yapmayalım mı?

Canım yapalım tabii ama geldik, zurnanın zırt dediği yere.

Başkalarından bunu istediler mi? Evet. Ama onlara parasını vererek istediler.

Verilen de yardım değil, bu işlerin finansmanı içindir.

Bize: "Valla, 2014'e kadarki bütçede size bir ödenek yok. 2014 sonrası Allah kerim" deniyor.

O meşhur 2014 tarihi budur. Yani, 2014 üyelik tarihi filan değildir.

Bu konuda gizli kalan ne var?

6 Ekim Raporları'nın Türkçe tercümesini Dışişleri Bakanlığı internet sitesine 1.5 ay koyamamışlardır.

Bir de "demokrasi, bürokrasi, oligarşi, şeffaflık, bilmem ne" laga-lugası ile vakit geçiriyorlar.

Peki Türkiye, şu an itibariyle ne yapmalı?

Türkiye'ye daha fazla hakaret ettirmenin alemi yoktur. Yerlerde sürünmenin alemi yok.

"Sev seni seveni yere yeksan ise, Sevme seni sevmeyeni Mısır'a sultan ise"..

deyişimizi,

ve bir de Fransız İhtilali'nin büyük düşünürlerinden Voltaire'in:"

"Kendilerini başkalarının gelip kurtarmasını bekleyenler, sadece Kölelerdir",

sözlerini hatırlatırım.

Yani?

Yani otur işini yap.

Yani, Türkiye'yi ekonomik olarak kalkındır.

Milli gelir serileriyle oynama.

Borcunu-harcını azalt.

Dünya konjonktürünü bekle-kolla.

Bellidir ki, Türkiye'nin AB üyeliği, sadece dünya konjonktürü ile mümkündür. O gün geldiğinde de, ona hazır ol.

Yok medeniyetler buluşması, yok İslam Dünyası ile Batı arasında, yok Ortadoğu ile Batı arasında köprü rolü oynamak gibi abuk-sabuk, ne olduğu belli olmayan, kimin aradığı belli olmayan safsatalarla vakit geçirme.

4 ZİRVENİN RÖNTGENİ: Maastricht, Kopenhag, Lüksemburg, Helsinki:

İlhan Kesici, Avrupa Birliği'ne son şeklini veren 1992'deki Maastricht, 1993'teki Kopenhag, 1997'deki Lüksemburg, 1999'daki Helsinki Zirveleri'nin perde arkasını ise kendi üslubuyla anlatırken, politikacıların bu süreçte cehalet içinde olduklarını savunuyor:

Maastricht (1992) ve Kopenhag (1993) Zirveleri:

1957'de birliğin üye sayısı 6 idi.

1973'te İngiltere, İrlanda ve Danimarka ile bu sayı 9'a çıktı.

1981'de Yunanistan ile 10 oldu.

1986'da İspanya ve Portekiz ile 12 oldu.

Tartışmalar çok alevlendi:

Avrupa "genişlemeli mi" idi, "derinleşmeli mi" idi?

Yüksek, derin, geniş tartışmalar oluyordu.

Turgut Bey'in müracaatı da tam bu alevli tartışmalar içine oturmuştu.

Sıfır itibar görmesinin bir başka sebebi de bu idi.

Zamansız, icapsız ve zorlamalı bulunmuştu (haklı olarak).

Ara sonuç şu oldu: Avrupa artık genişlemesin, derinleşsin.

1992 Maastricht Zirvesi

Bunun nihai yansıması da 1992 Maastricht Zirvesi ile oldu.

Buna göre, artık Topluluk tam bir ileri Topluluk olacaktı.

Bütçe açıkları en çok şu olacaktı. Ortak Merkez Bankası kurulacaktı. Tek paraya geçiş düşünülecekti, vs.

Tam bu noktada, dünya birdenbire olağanüstü değişti. SSCB dağıldı.

Amerika, buradan ortaya çıkan devletlerle NATO bağlantısı kurma çalışmalarına başladı.

Avrupa'da da, acaba biz de benzer şeyler yapmalı mıyız, tartışmaları alevlendi.

1993 Kopenhag Zirvesi:

Avrupa bir yandan işin icaplarını yerine getirebilecek olan üyelerle derinleşecekti, bir yandan da yeni üye adayları ile genişleyecekti.

Genişlemenin de, gelişigüzel olmaması için meşhur kriterlerini ilan edecekti:

Demokrasi, İnsan Hakları, Serbest Piyasa Ekonomisi, vs.

1995 Ara Giriş: Avusturya, İsveç, Finlandiya.

1995'te Tansu Çiller: Konunun tam bilgisizi.

Ola ki, tekrar mali protokoller ve serbest dolaşım, bir şekilde "yeniden konuşulabilir" düşüncesiyle, aynı cehalet ve aynı lobi Türkiye'nin üstüne yeniden abanmış ve Avrupa yolunu, yine aynı iç politika malzemesi olarak, "AB yolunu ben açtım" sevdasına son nokta konmuştur.

Artık elde hiçbir şey kalmamıştır.

1960'larda, 1970'lerde uluslararası hukukla kazanılmış olan haklarımız bile, birer birer elden çıkarılmıştır.

Son sürat çıkarılmaya da devam etmektedir.

(Bir ara Türkiye kesiti. Çiller de işte tam böyle bir zamanda, illa da Gümrük Birliği diye tutturmaya başlamıştı, olan biten büyük tartışmalardan tam anlamıyla, bihaber olarak.)

İMDADA ABD YETİŞTİ

1997 Lüksemburg Zirvesi:

Bütün bu olan bitenlere son nokta, 1997 Aralık Lüksemburg Zirvesi'nde konuldu.

Derinleşme şöyle olacaktı, genişleme de şunlarla olacaktı:

Genişlemeye bahse konu ülkeler 12'dir.

Bu sene (2004) 10'u girdi. 2'si de, Bulgaristan ve Romanya, programın biraz gerisinden geldikleri için, 2007 veya 2008'de girecek.

(Bir ara not da, Hırvatistan için açacağız).

Türkiye nerede? Türkiye yok!.

Olur mu? Olur. Bal gibi olur.

Yahu, biz var iken, İngiltere bile yoktu.

Biz var iken şu alacağınız 12 ülkenin 10 tanesi, tam 30 yıl karşı kampta, hatta düşman kampta, Comecon ve Varşova Paktı, idiler.

Beni nasıl dışarıda bırakırsınız, vs.

Bırakırlar.

Tam bu noktada, imdada biraz dünya konjonktürü girdi.

ABD'nin henüz mutasavver "yeni dünya düzeni".

Yönetim Clinton yönetimi.

ABD'nin Avrupa'yı ürkütücü boyutta bir demarşı ve buna mümasil bir Türkiye resti bizi Helsinki'ye taşıdı.

1999 Helsinki Zirvesi:

Helsinki Zirvesi bir ara formül gibi idi.

Bazı laflarla, bizi de yeni 12 aday ile birlikte değerlendiriyor gibi iken, bazı yaklaşımlarla da ayrı bir statüde değerlendiriyor gibi idi.

O yüzden, aynı muameleye tabi üye adayı 12'ye bizi de ekleyerek "13" olmadı da, "12+1" gibi oldu.

İlk farklılaşma burada oldu.

O yüzdendir ki, konunun tartışıldığı Bakanlar Kurulu toplantısı tam 6 saat sürdü. Gece 03:00'te bitti.

Dışişleri bürokrasisi ve zamanın Dışişleri Bakanı karşı tavır takındı.

Başbakan Ecevit çekimser tavırda idi.

Bir tek Mesut Yılmaz ateşli taraftar idi.

Bakıldı ki imzalanmayacak, devreye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel girdi. Fransa Cumhurbaşkanı Jack Chirac ile telefonla konuştu. Ve Bakanlar Kurulu'nda Başbakanı aradı, "imzalayın bitsin bu iş" dedi.

Başbakan "tamam" dedi.

Devlet Bahçeli de, 6 saat boyunca hiçbir laf etmemiş idi ve o da etti: "Münasip görünüyor, Efendim".

Sonraki gelişmeler, malum.

Hafızalar daha taze olduğu için fazla bir şey demiyorum.'


 

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.