Facebook
Twitter
Türkiye-21. Yüzyıl

Nihal Yazan | VIP-Diplomat Dergisi | 1.7.2003

Türkiye 21. Yüzyılı Doğru Okumalı

Derdi para kazanmak olmayan, birikimlerini devlet yönetimi üzerine oluşturan bir siyasetçi, düşünce ve devlet adamı İlhan Kesici.

Hem merkez sağı derleyip toparlamak hem de DYP'ni, gençleştirip yenilemek amacıyla Genel Başkanlığa aday olmuştu. Çünkü onun asıl derdi, Türkiye'nin 21. yüzyılı doğru okumasını sağlamaktı. Kaybetti.

Bütün deneyimlerine rağmen hiç hesaba katmadığı, olabilirliğini aklının ucundan bile geçirmediği "raconlara" takılmıştı.

Oyunu kurallarına (kuralsızlıklarına) göre oynamaya bugün de razı değil.

Ama kuralların değişmesi için elinden ne gelirse yapmaya hazır.

Çünkü, söz konusu olan Türkiye...

Bu röportajı yapabilmek için uzun süre bekledik, sık sık telefon konuşmaları yaptık.

Çünkü Ankara'daki kütüphanesinin bir bölümünü İstanbul'a taşıyordu.

"Tek zenginliğim kitaplarım" dediği 10 binden fazla kitaba sahip İlhan Kesici.

Kesici ile konuşacak çok şey var, ama ben gelecekle ilgili öngörülerini merak ediyorum:

İleri ülkelerde, özellikle de Amerika'da 2050'li yıllar konuşulurken, hemen kütüphanesinden üç kitap alıyor. Yeni dünyanın nasıl şekilleneceğini konu alan kitaplar bunlar.

Konuşacağımız ikinci konu, tabii ki AB. Üç yıl süreyle Brüksel'de AB Nezdinde Türkiye Daimi Temsilci Yardımcılığı görevinde bulunan Kesici'nin bu konuyla ilgili görüşlerini almamak olmaz.

O kadar planlı ve disiplinli ki, önce neleri konuşacağını defterine notlar halinde yazıyor. Ve başlamadan da soruyor: "Kaç sayfalık bir konuşma istiyorsun?"

Röportajı kağıda döktüğümde gerçekten tam üç sayfalık bir yazı çıkıyor.

Buraya kadar her şey güzel de, önce DYP'ni sormak istediğimde pek de hoşnut olmuyor. Ama yine de cevaplıyor:

"Özeleştiri yaptım tabii. Ama Kongre sürecine geri dönüp bakmam. Şimdilik sade parti üyeliğimiz devam ediyor. Bizimle görüş alışverişinde bulunmak isteyen de yok.

"Türkiye'nin siyasi yapısı çoğulculuğa, özgürlükçülüğe, bireyciliğe açık olan bir yapı değil. Türkiye'nin siyaseten boğulur gibi olmasının sebebi de budur.

"Partileri, genel başkanlar ve genel başkanın etrafındaki heyetler yönetirler. Onlar ne kadar içeriye ve dışarıya açılmak isterlerse parti o kadar açılmış olur. Yoksa dışarıdan, "ben de varım, benim de hakkım var, benim de fikrimi alın", gibi yaklaşımlardan bir hayır çıkmaz.

"Partili insanız ama partizan değiliz. Yenilenme imkanı olan iki parti vardı. Fakat kongrelerin üzerinden altı ay geçti böyle bir hal görünmüyor. Demek ki bunların yeni dünyaya ve yeni Türkiye'ye göre yenilenmesi mümkün değil."

Bir siyasetçi olarak üzerinde asıl durmak istediği, merkez ve merkez sağın yeniden tanımlanması. 2000'li yıllarda bunun şart olduğunu düşünüyor.

"Türk toplumu, sadece AKP ile CHP içine sıkışamıyor. Bu sıkışamayan ve arada kalan bölüme ben merkez ve merkez sağ diyorum. Bunların yeniden tanımlanması lazım.

1950'lerde merkez sağ farklı bir şeydir; 1970'ler, 80'ler ve 90'larda farklıdır.

Ama 2000'ler, dünyanın bütün ilişkilerinin yeniden gözden geçirildiği dönemdir ve merkez sağın da yeni bir tarife ihtiyacı vardır", diye devam ediyor.

İlhan Kesici'ye göre, merkez ve merkez sağın yapması gereken tek şey, toplumun katmanlarını oluşturan "halk-devlet", "büyük iş dünyası-küçük iş dünyası", "kentli-köylü", "zengin-fakir" ve "Dünya-Türkiye" bunları birbirlerine rakip, hasım ve düşman gruplar olarak görmemek-göstermemek ve bunların hepsini birbirini tamamlayıcı olarak görmek-göstermek.

Ancak bunu gerçekleştirmenin çok kolay olmadığını da ilave ediyor:

"Bu söylediklerimiz kulağa hoş gelir ama zannedildiği kadar kolay bir ahenk içinde yürütülebilecek bir şey de değildir.

Bu süzgecin içinden geçmiş olan kadrolar bu işin böyle olduğunu bilirler ve öyle davranırlar.

"AKP ve CHP bu espri içinde olan partiler değiller.

O yüzden, birinin "ak" dediği öbürü bakımından "kara" dır.

Geçmişte merkez sağ rolünü oynamış olan DP, AP, DYP, ANAP ve kısmen MHP gibi partiler 2000'lerde bu rolü oynayabilir gibi görünmüyorlar."

İlhan Kesici, yaşanan ekonomik krizin, veriler üzerinde projeksiyon yapabilen insanlar için öngörülmez olmadığını, ama uyarılara ne siyasetçilerin ne de iş dünyasının kulak verdiğini söylüyor.

1998 yılında Asya Kaplanları olarak adlandırılan ülkelerin 30 yıllık parlak bir ekonomiden sonra müthiş bir kriz yaşamasının doğru okunmadığını düşünüyor:

"Uzak Asya'dan 400 milyar dolar civarında bir Batı sermayesi kaçtı.

O sırada Mesut Yılmaz Bey Başbakan, bazı arkadaşlar Bakandı, ama bunların ayakları yerde değildi.

"Türkiye'de yaratılan imaja göre de bu 400 milyar doların 200 milyarını Türkiye çekebilecek durumdaydı, ve bununla jet hızıyla Ay'a, Venüs'e, Mars'a, hatta nereye kadar gidiyorsa oraya kadar gidecekti.

"Ben, tam bu hava içinde, durumun böyle olmadığını, ekonominin Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki Düyun-u Umumiye'ye benzer hallerle karşılaşabileceğini anlattım.

"Fakat Türkiye'nin siyasi heyetlerinin kulakları, uzun zamandan beri akıllı laflara açık değildir.

Sadece siyasetin değil, büyük iş dünyasının da çok açık olduğunu zannetmiyorum".

Bugün Türkiye'nin IMF kaynakları ile dış borcunu, yüzde 30'ların üzerinde bir faizle de iç borcunu döndürmesinin mümkün olmadığını söyleyen Kesici, bir kez daha uyararak:

"Bu, kendisini devam ettirebilecek bir yapı değildir. Bir yerde gelir kırılır.

Son dönemde iki sene içinde milli gelirde yüzde 17'lik bir daralma yaşadık.

Bu çok fazla ciddi bir şeydir ve herkesin elini, canını, ruhunu her şeyini yakan bir şeydir.

En önemli tarafı da işsizliktir", diyor.

İlhan Kesici'ye göre, doğru okunması gereken bir alan da "dış politika".

Tarihin yeniden şekillendiği günleri yaşadığımıza dikkat çekiyor ama "yeni dünya düzeni" lafının ağızlarda sakız olması nedeniyle çok ucuzladığını da belirtiyor.

Yaklaşık 50 yılda bir dünya siyasi coğrafyasının yeniden şekillendirildiğini söyleyen Kesici,    şu bilgileri veriyor:

"Dünyayı en son şekillendiren hadise "Birinci Dünya Harbi"dir.

1917'de olmayan bir yığın devlet, 1919'da var olmaya başlamıştır.

"Libya, Suudi Arabistan, Fas, Tunus, Cezayir ve Mısır özgür ve bağımsız ülkeler değillerdi. Suriye, Irak, Ürdün, İsrail, Pakistan, Afganistan, Bangladeş, Azerbaycan yoktu. Bu düzen yaklaşık 20 yıl sürdü.

"1945'te İkinci Dünya Harbi ise siyasi coğrafyayı Doğu ve Batı bloku olmak üzere ikiye bölmüştür. Bu da yaklaşık 45 yıl sürdü.

"1990'da Sovyet Bloku'nun çözülmesi ile yeni bir dünya arayışı başladı. Bu arayış da 10 yıl kadar sürdü.

"En son gelinen nokta, yani Afganistan ve Irak hadisesi, yeni dünyanın henüz başlangıç safhasıdır.

"Yeni dünyanın şekillenecek olan ana bölümü bizim etrafımızdır.                                                      Kimisi tarihi, kimisi kültürel, kimisi de coğrafi olarak etrafımızdır.

"Bundan birinci derecede "etkilenecek" olan ülke Türkiye, "etkileyecek" olan da ABD'dir.

"O yüzden siyaset ve devlet adamlarının, aydınların, büyük iş dünyasının en çok kafa yormaları gereken hadise budur.

"Eğer Türkiye, bu resmi doğru okuyup o istikamette pozisyon alamazsa, ya da "dur bakalım ne olacak" tarzında bir pozisyona geçerse çok büyük kayıplara uğrar."

Peki dünya, bu düzene nasıl hazırlanıyor?

Kesici, dünyanın geleceği ile 3-4 ana yaklaşım olduğunu söylüyor.

Bunlardan biri, Türk kamuoyunun da bildiği Megatrend'ler. 1980'lerin ikinci yarısında çıkan bu kitaplar 2000'i öngörmeye çalışıyordu.

Dünya, 20 yıl bu işlere kafa yorduktan sonra 1990'larda 2020 yılını hedefledi. İşte ileri ülkelerin eylem planları 30 yılı hatta 40 yılı öngören bu kitaplara göre hazırlanıyor.

Ancak, bütün bu öngörüler Amerikan kaynaklı. Kesici, bu konuda Avrupa'nın vizyonunun dar olduğunu söylüyor:

"Avrupa'nın en çok gördüğü vizyon 2010 vizyonudur ve dünya coğrafyasının dar bir bölümü içindir. Halbuki dünya, tek bir dünyaya doğru gidiyor.

"Dünyanın bütününe bakma vizyonu, Amerika'da görülüyor. Amerika'nın baktığı dünyada Türkiye'nin yeri mühim.

"Biz bu arada, ister ABD'nin ister AB'nin olsun, önümüzdeki 40 yıl için ne tür projeksiyonlara sahip olduğunu çözemezsek, Türkiye'deki simitçinin bile hayat standardını olumlu yönde etkileyemeyiz.

"Bu sadece entelektüel bir faaliyet ya da devlet faaliyeti değildir."

Kesici'ye göre bu kodları çözme imkanı var. Çünkü dünyada bu işler pek gizli yapılmıyor.

Önemli olan kitapları, yayınlanan makaleleri, yapılan toplantıları takip etmek, bunları doğru tercüme etmek, ve ülkenin bu yönde pozisyon almasını temin etmektir.

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ VE TÜRKİYE

1.Yeni dünya düzeninin sistemi demokrasi ve piyasa ekonomisi üzerine kurulu olacak. Bu ikisinin can damarı "birey"dir. "Birey" yeni dünyanın en önemli enstrümanıdır.

2. Yeni dünyanın diğer önemli enstrümanı "teknolojideki dehşetengiz gelişim"dir.

Bunun biyoloji ile ilgili, teknikle ilgili ve bilgi ile ilgili olan damarları var.

1990' larda "faks" makinası dünyada bir devrim yarattı. Çünkü bir sayfalık bir bilgi, dünyanın başka ucuna bir saniyede gönderilebiliyordu.

Şimdi önümüzdeki birkaç yıl içinde, 2005 yılı diye hesaplanıyor, 90 bin ciltlik bir kütüphane bilgisi, internet üzerinden bir saniyede dünyanın bir yerinden diğer yerine transfer edilebilecek.

Bu dehşetengiz bir şeydir, ama asıl önemli olan elbette bu bilginin kullanılabilir olmasıdır. Mesele, bu bilgiyi özümsemek ve bundan başka bir şeye ulaşabilmektir.

3. Türkiye "eğitilmiş insanları" itibariyle buna hazır mı?

Hayır. Dünyada buna hazır olmayan ülkeler çok ileri derecede geride kalacaktır.

Bugün milli gelirimiz itibariyle ABD ile olan bire 10'luk fark, bu treni kaçırırsak en az bire 50 olacaktır.

Türkiye'yi bekleyen en önemli hususlardan birisi de budur.

Tarım devrimini kaçırmış ülkelerden biriyiz.

Sanayi devrimini de kaçırdık.

Şimdi sıra teknolojik ya da bilgi devrimine geldi.

Bunun yaratacağı fark, eskilerle kıyas edilmeyecek ölçüde daha derin ve büyük olacaktır.

4. Bu tür gelişmeler, hem varlıkları hem fikri donanımları itibariyle, daha öne çıkmış olan bireylerin ve sınıfların meseleleridir.

Bu anlattıklarımızı sade vatandaşımız anlasın ve bu istikamette kendine göre pozisyon alsın demek doğru değildir.

Onların hayat standardını yukarı çekmek, emniyetini temin etmek daha öne çıkmış olan insanlar ve sınıfların görevi olmalıdır.

 

AB'YE FARKLI BİR BAKIŞ

1. Din Faktörü: 

Türkiye'nin AB'ye girememesi konusu, bizim eksikliklerimizden ziyade AB'nin bakış açısından kaynaklanır.

Din faktörü bizim zannettiğimizden daha önemli bir faktördür.

Dünyada sadece Türkler ve Amerikalılar, başka dinden insanlarla birarada yaşamıştır.

Bir evvelki devletimizin en büyük olduğu zamanda, nüfusunun yüzde 40'ı gayr-i Müslim idi.

Biz, kendi dinimizden olmayan insanlarla bir arada yaşamaktan sıkıntı çeken bir ülke değiliz.

Ama Avrupa'da kendi dininden başka bir dinle yaşamış bir tek devlet bile yoktur.

Türkiye'nin önemli bir bölümü bu farklılığı hafife alıyor.

2. Nüfus Çokluğu:

AB'nin nüfusu 400 milyon civarındadır. Türkiye'nin de 2010'larda kabaca 100 milyon olacağı tahmin ediliyor.

Türkiye'nin AB'ye girmesi halinde, gerek AB Konseyi, gerek AB Komisyonu, Adalet Divanı ve diğer bütün organlarının yaklaşık dörtte biri Türkler'den müteşekkil olacaktır.

AB'nin alacağı bütün kararları bu nüfus temsiliyle Türkiye aksatabilir. AB buna hazır değildir.

Bunu kabul etmek için de kendilerini zorunlu hissetmiyorlar.

Bunu anlayışla karşılamak lazımdır.

3. İşsizlik:

Türkiye AB ortalamasına nispetle ekonomik durumu çok zayıf olan bir ülkedir. İşsizi, fakiri çok fazladır.

AB'nin işçilerin serbest dolaşımına cevaz verecek olması da Avrupa'nın gözünü çok korkutan bir şeydir.

AB'de işsizlik yüzde 6'dır. Bu bizde yüzde 20'ye tekabül eder.

Çünkü bizde yüzde 6 işsizlik olduğu zaman aile, akraba dayanışması itibariyle her ev bir işsizini finanse edebilir.

Ama Avrupalı'nın hayat tarzı itibariyle böyle bir hali yoktur. Orada işsiz, "cas-cavlak" işsizdir.

Bu bakımdan Türkiye gibi 80 milyon nüfuslu ve 15 milyon işsizi bulunan bir toplumla birden bire muhatap olması mümkün değildir.

4. Sınır Sorunu:

Bu belki de en önemli olan bölümdür. AB, Türkiye'yi almadığı zaman Avrupa'nın sınırı Türkiye'dir.

Türkiye medeni bir ülkedir; iyi kötü demokrasisi ve serbest piyasa ekonomisi vardır. Avrupalılarla beraber yaşama alışkanlığı olan bir ülkedir.

Türkiye'yi aldığı zaman AB'nin sınır komşuları  Suriye, Irak, İran, Azerbaycan, Gürcistan ve Rusyadır. Komşular bunlar olacaktır.

Bu komşular Avrupa bakımından kabul görebilinecek komşular değildir.

Türkiye'de siyasetçiler, devlet adamları, "olmayacak duaya amin" diyerek hesap yaparlarsa hesapları şaşar.

O yüzden, Türkiye'nin "AB düşmanısın", "Amerikancısın", "Onların adamısın", gibi kamplaşmalar yaratmadan, daha derli toplu düşünmesi lazımdır.

Ama bütün bu olumsuzluklara rağmen demokrasimizin, ekonomimizin, özgürlüklerimizin AB standartlarına gelmesi için yapmamız lazım gelen her ne varsa onu da yapmak lazımdır.

 

 

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.