Facebook
Twitter
Yol Ayırımında Türkiye:
ABD-Türkiye İlişkilerinin Geleceği


İlhan Kesici | Amerikan Girişim Enstitüsü | 22.9.2003

WASHINGTON

(Tercüme)

 Sayın Başkan, Değerli Konuklar, Hanımefendiler ve Beyefendiler,

Uluslararası ilişkiler alanında ‘dostluğa’ çok yer olmadığı sık sık dile getirilir; ve ülkelerin sadece karşılıklı çıkarları vardır, denilir.

Bu söylem, kulağa da hoş gelen gerçekçi bir yaklaşım gibi görünür; ama akılcı değildir.

Politikada, gerçek, tek başına, olguların değerlendirilmesi ve yeniden yorumlanması için bir araya toplanmasından başka bir şey değildir.

Halbuki, politikaya ülkelerimiz için daha güzel bir dünya oluşturma çabası olarak baktığımızda, buna nihai anlamını veren asıl şeyin "akıl” olduğu görülür.

Uluslararası ilişkilerde, sadece, çok boyutlu sosyal ve siyasi gerçeklerin daha iyi bir şekilde anlaşılması yetmez; değişik kültür ve tarihlere sahip farklı toplumların da daha doğru ve derli-toplu anlaşılması icap eder.

Ülkeler arası ilişkilerin geçmişi, ve ülkelerin birbirleriyle ilgili iyi yada kötü hatıraları da mevcut ve gelecekteki ilişkilere etki eder.

Bu açıdan bakıldığında, ABD-Türkiye ilişkilerinin geçmişini bir "dostluk” olarak da kolayca nitelendirmemiz mümkündür.

Türkiye ve ABD, ayrıca birçok ortak değere de sahiptir: demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, cami/kilise ve devlet ayrımı, inanç özgürlüğü ve insan hakları.

Ezcümle, aramızdaki tarihi dostluk, karşılıklı menfaatler, ve ortak değerlere sahiplik gibi unsurlar bize bölgemizde, barış ve istikrarın sağlanması ve geliştirilmesinde büyük imkanlar ve fırsatlar sunmaktadır.

Hanımefendiler Beyefendiler,

50 yıllık soğuk savaş döneminin ardından, ABD-Türkiye ilişkileri için yeni bir perspektif geliştirmek gerekli hale gelmiştir.

Geçen 50 yılda ABD, Türkiye’den öncelikle Sovyetler Birliği’nin, ve son 10 yılda da Irak’ın genişlemeci ve yayılmacı niyet ve davranışlarının tahdit edilmesi ve önlenmesi için ihtiyaç duymaktaydı. Bu gün itibariyle, artık bu her iki ülke de, bu anlamda bir tehdit unsuru olmaktan çıkmış bulunmaktadır.

Ben, bu panelde, ABD-Türkiye ilişkilerini belli bir spesifik konu üzerinde tartışmak niyetinde değilim. Birincisi, inanıyorum ki, bu forum, spesifik konuların tartışılacağı bir forum değildir.
İkincisi, benim  "devlet planlama” kariyerim münasebetiyle, konulara yukarıdan ve makro bir bakışla yaklaşmayı tercih ediyor olmamdır.

Bu noktada; Türkiye ve ABD’nin bölgeye barış ve istikrar getirme çabalarını birleştiren ortak menfaatler ve prensiplerin altını çizmek istiyorum.

Ayrıca, Irak meselesinde işbirliği acil ve çok önemli olsa bile,  ABD ve Türkiye ilişkilerinin geleceğini Irak konusu ile sınırlamak, ve buna göre bir çerçeve çizmenin de yetersiz olacağını düşünüyorum.

Bizim işbirliği alanımıza, çok daha kapsamlı bir çerçevede bakmamız lazımdır. Buna bir bölgesel coğrafya ile yaklaşılacaksa, mesela, bunun en azından "Büyük Orta Doğu” diye adlandırabileceğimiz ve Orta Kuzey Afrika’dan Hazar Denizi Havzası ve oradan da Orta Asya’ya kadar uzanan bir bölge olarak ele alınması lazımdır.

Bu bağlamda, Türkiye’nin Orta Doğu ve İslam dünyasındaki en iyi işleyen demokrasi olması da, böyle bir işbirliği ve beraberlikte O’nu mükemmel bir ortak yapar.

Bunun dışında bizim, iyi bir dost olduğumuzu da tekrar hatırlamak lazımdır. İnsanlarımızın ve halklarımızın birbirleriyle ilgili iyi hatıraları vardır.

Türkiye, bölgemizin demokratikleşmesi, barış ve istikrar koşullarının yaratılması sürecinde, anahtar bir rol oynama kabiliyetine sahip en önemli bölge ülkesi gibi görünmektedir. Türkiye’nin demokratik bir rejim olarak tarihi, ve son zamanlarda bazı sorunlar yaşamakla birlikte dinamik özelliğini sürdürebilen ekonomisi de bu amacı gerçekleştirmekte kuvvetli araçlar olarak değerlendirilebilecek özellikleridir.

Bölgemizin çok önemli bir ülkesi olanTürkiye ve dünyanın tek süper gücü olan ABD arasındaki dostluğun, Batı ile Büyük Orta Doğu arasında olumlu ilişkiler kurmak için büyük bir imkan ve fırsat verdiğini düşünüyorum. Mevcut bazı problemlerin çözümünü, sadece bir zaman meselesi olarak görmek lazımdır. İnanmak lazımdır ki tüm zorluklar, bu bölgede ve başka yerlerde de ancak çatışma yerine işbirliği ile aşılacaktır.

Hanımefendiler Beyefendiler,

Doğrusunu söylemek gerekirse, geçen yıldan beri, ABD-Türkiye ilişkilerinde hatırı sayılır bir bozulma da gözlenmektedir.

Ankara’nın, Saddam Hüseyin’e karşı yürütülen savaşta, Bush yönetimini desteklemekte yetersiz kalması, "yeni” Orta Doğu’da Türkiye’nin alacağı ve oynayacağı beklenen önemli roller ile ilgili büyük umutların yerini karşılıklı şikayetleşmelere bırakmış bulunmaktadır.

1 Mart’ta, ABD ağır silahlı kara birliklerinin Irak’a gitmek için Türkiye’den geçmesine izin verecek olan "tezkere”nin TBMM’de reddedilmesi bir facia olmuştur. Hatta, hem Hükümet içinde, hem de iktidar partisi saflarında birçok insan, bunu bir de, demokrasinin zaferi olarak ilan etmiş ve  böylece halkın özlemleri ve iradesini yerine getirdiklerini ifade etmişlerdir.

Buna mukabil, AB ve ilgili kanunların çıkması konusunda ise Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri devamlı olarak; "Parlamentoda yeterli çoğunluğumuz vardır, ve AB reformları hiçbir sıkıntı olmadan Meclis’ten geçecektir,” demektedirler.

Gerçekten de, Hükümet, geçtiğimiz aylarda, çeşitli AB reform paketlerini peş peşe Meclis  gündemine getirmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimi, milletvekillerinin bu paketlerin lehinde oy kullanmalarını kolayca sağlamış ve parti içinde muhalefete hiç bir boş alan ıbırakmamışlardır.

Durum böyleyken; ABD ile ilişkiler ya da Irak’a barış gücü göndermeyle ilgili bir karar söz konusu olduğunda; "Türkiye’de demokrasi vardır ve Parlamentomuza danışmamız lazımdır,” demektedirler. Sanırım, daha fazla bir şey söylememe gerek yoktur.

 

Sayın Konuklar,

Tabii ki, bu pahalıya mal olan bir hata idi. Türkiye’den izin çıkmayınca, ABD ağır silahlı kara birliklerini kuzeyden Irak’a gönderemedi; ve bu Kuzey Cephesi açılmayınca da "Sünni Üçgeni” adı verilen bölgedeki Saddam yanlısı güçlerin bastırılması tam anlamıyla mümkün olamadı. İşte, şimdilerde hala devam ediyor olan problemin esas kaynağı bu olmuştur.

Bir ittifakın en önemli unsuru, ortakların birbirine duyacağı ‘mutlak güven’dir. Ekonomik menfaatler, bir ittifakın ana amacı yada temel sebebi olamaz, ve olmamalıdır. Ekonomik menfaatler, bir ittifakın yalnızca faydalı sonuçlarından ancak birisi olabilir.

Bölgemizde, yeni bir bölgesel düzenin kurulmasıyla birlikte, Türkiye ve etrafı, belki de bu yüzyılda ilk defa olmak üzere, gerek Türkiye ve komşuları ve gerekse komşuların birbirleriyle arasındaki "husumet ilişkileri” zamanla kaybolacak, ve bunun yerini dostluk ve ticari ilişkilerin alacağı yeni ve güzel bir bölge olacaktır.

Hanımefendiler Beyefendiler,

Günümüze kadar insanlık, maalesef, uluslar, ırklar ve dinler arasındaki hoşgörüsüzlükten çok yara almış ve çok sıkıntılar çekmiştir. Tam bu sıkıntılar artık aşılma noktasına doğru gelirken, bu sefer de, çok daha başka ve zor bir durum ortaya çıkmış bulunmaktadır:  "Uluslararası terörizm”.

11 Eylül’deki inanılmaz terör saldırısından sonra, ABD ve bütün dünya, uluslararası terörizmin ne olduğuna hep birlikte şahit olduk. Tüm dünyanın görevi, elbette, bu teröre ve terör destekçilerine karşı koymak olmalı idi.

Bu yeni nefret ve çatışmaya karşı koyma yollarının bulunması acil hale gelmiştir. Çok haklı olarak, ABD bu konuda başı çekmiştir. Bu çok büyük bir görev ve mücadeleydi. Hiç kimse veya hiçbir ülke bu yükü tek başına kaldıramaz. Ancak, maalesef, genel olarak uluslararası toplum ve AB’deki bazı çok önemli ülkeler; Türkiye’de dahil en güvenilir müttefikleri bile, ABD’ye bu konuda yeterli desteği vermiş sayılmazlar.

Herkese yönelik bir tehdide, ancak herkes tarafından ve birlikte cevap verilmelidir. Potansiyel tehditler, ortak bir anlayışla, gerçek bir tehdit olarak değerlendirilebilir olabilmelidir. Uluslararası işbirliği, uluslararası anlayış ve uluslar arası dayanışma şarttır.

Günümüzde, çoğu yerde; demokrasi ve diktatörlükler, özgürlük ve korku, düzen ve düzensizlik arasındaki çatışmalara şahit oluyoruz. İngiliz Başbakanı Tony Blair’in
17 Temmuz 2003 tarihinde ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada dediği gibi;

"Yeni dünya bir düzene dayanmalıdır. Tehlike düzensizliktedir.”
"Özgür toplumlar için en iyi ve en etkili güvenlik, özgürlüklerin yayılmasıdır...”
"Ve, teröristlerin insanlığı nefret kamplarına bölmeye  çalıştığı bir ortamda, biz de, insanlığı bir başka fikir etrafında birleştirmeliyiz. Ve bu fikir özgürlüktür.”

Saygıdeğer Konuklar,

Bizim, bu bölgede görmek isteyeceğimiz en son şey, bölgemizin kalıcı düşmanlıklara, sivil çatışmalara, köktenciliğin yükselmesine ve siyasi istikrarsızlıklara sürüklenmesidir.
Irak meselesi bu konuların hepsini, neredeyse tek başına, temsil etmektedir.

Irak diktatörünün devrilmesinden sonra, ABD dünya barışı ve istikrarın ön koşulu olarak, modern demokratik değerlerin yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasını bir görev saydığını ilan etmiştir.

ABD, eskiden beri birçok İslam ülkesinde farklı hükümet şekilleri ve farklı rejimlere sahip yönetimlerle de iyi ilişkiler içinde olmuştur. Ancak, son zamanlarda şu iyice görülmüştür ki; dünyada  düzen, barış ve farklı kültürlerin hoşgörü içinde yaşayabilmesi ancak demokratik rejimlerin birbirleriyle etkileşimiyle sürdürülebilir bir şeydir.

Köktendincilik ve etnik milliyetçilikler, her zaman ve her ülkede, demokrasiyi tehdit etmiştir, ve edecektir. Irak’ta demokratik rejimin kurulma aşamasında en çok dikkat edilmesi gereken şey, bu tür tehdit unsurlarından uzak durabilmek ve bunları bertaraf edebilmektir.

Türkiye-Irak perspektifinden bakıldığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, ABD ağır kara birliklerinin Irak’a kuzeyden giriş yolunda Türkiye’den geçmesine izin verecek olan tezkerenin reddedilmesinin ardından; bazı çevreler, Iraklı Kürtlerin bundan böyle, ABD için Türklerden daha iyi bir müttefik olduğunu kanıtladıklarını ve çok yakında da ABD’nin siyasi ortağı olarak Türkiye’nin yerini alacağını düşünmekte ve hatta iddia etmektedirler.

Ben böyle düşünmüyorum: Birincisi, ABD ile Iraklı Kürtler arasındaki ilişkilerin iyi olmasının, illa da Türkiye’nin menfaatlerine aykırı olacağını düşünmüyorum.

Eğer Iraklı Kürtler, büyük resmi ve geleceği yeteri kadar anlama ve görme kabiliyetine sahip olabilirler ise, rahatlıkla göreceklerdir ki, onlar için bu coğrafyada en iyi potansiyel dost Türkiye’dir. Türkiye olmadan, Iraklı Kürtlerin dünyaya açılımları, ancak ya Suriye yada İran kanalıyla olabilir ki, hiçbir zaman Türkiye’nin yerini tutabilmesi söz konusu bile olamaz.

İkincisi, çok açık söylemek gerekirse, ABD gibi bir süper gücün böyle bir bölgede uzun-vadeli bir istikrar ve işbirliği imkanları yerine "kısa-vadeli bir güç oyunu”na girişeceğine katiyen inanmıyorum.

Son olarak, ABD ile Türkiye arasındaki işbirliğinin bel kemiğinin ilkelere dayanan bir ittifak olması sebebiyle, bundan kolayca vazgeçilebileceğine, ve hatta kolayca zarar görebilecek hale gelebileceğine de ihtimal vermiyorum. Bu ilkeler; her iki ülkenin de demokrasiye olan tam bağlılığı, laiklik, özgürlükler, insan hakları ve geleneksel dostluk’lardırdır.

Böyle bir durumda, bu bölgede barış ve istikrardan yararlanacak olan herkesin; yani Türkler, Araplar; ve Irak’ta yüzyıllardır birlikte yaşamış Kürtler,Türkmenler ve diğer azınlıklar da dahil herkesin, bu amaca ulaşmak için çabalarını birleştirmeleri en doğru ve akıllı davranış olacağı izahtan varestedir.

Hanımefendiler Beyefendiler,

Büyük Orta Doğu’dan söz ederken, Türkiye ve İsrail’in, bu bölgedeki yegane iki demokratik ülke ve açık toplum olduklarını da ayrıca ifade, ve bunun önemine de işaret etmemiz lazımdır.

İsrail ve Filistinliler arasındaki barış, çözülmesi gereken acil bir problemdir.

Türkiye-İsrail işbirliği’ni, yeni Büyük Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesinde, ABD’nin stratejik planlamaları için de çok önemli bir avantaj olarak da gördüğümü ifade etmek istiyorum.

Türkiye’nin İsrail’e karşı tarihi veya popüler bir düşmanlığının olmaması, en azından bu bölgede, herkes için büyük bir şanstır.

Bu bakımdan, bölgemizin ABD öncülüğünde demokratikleştirilmesi gayret ve çabalarında, kuvvetli bir Türkiye-İsrail dostluğu ve işbirliği çok büyük roller oynayabilecek önemdedir.

Saygıdeğer Konuklar,

Türkiye-AB ilişkileri, özellikle Türkiye açısından çok büyük bir önemi haizdir.

Türkiye, tarihi yönünü, Batılı demokrasiler ve Batı dünyasının bir parçası olarak belirlemiş bir ülkedir. Bu yön, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel taşlarından birisi olmaya devam etmektedir.

Küresel hızlı gelişmeler, eski siyasi ve ekonomik yapı ve bağların, dönem-dönem yeniden güvence altına alınmasını, yeniden tazelenmesini ve yeni işbirliği şekillerini de gerekli kılmaktadır.

Ancak şu ana kadar, AB’nin, tam üyelik konusunda, Türkiye’ye Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle eşit düzlem ve aynı standartlarda davranmamaya devam ediyor olması da, maalesef, bir vakıa olarak ortadadır.

Saygıdeğer Konuklar,

Türkiye, Orta Doğu ve İslam dünyasının en iyi işleyen demokrasisi olması yanında, aynı zamanda da, Osmanlı İmparatorluğu’nun hoşgörülü İslam anlayışı ve çok kültürlülük tecrübe ve mirasının da sahibi ve temsilcisidir.

Türkiye, modernleşmeyi iki yüzyıl önce yaşamaya başlamış, ve devlet ve toplum kurumlarını, modern hayata ve değerlere, bırakın sadece Müslüman toplumları, çoğu Batılı olmayan toplumlardan bile çok daha fazla uyarlamış bir ülkedir. 

Türkiye’de hakim olan din anlayışı hoşgörülü ve ılımlıdır; ve sosyal hayatı da geri döndürülemeyecek bir şekilde moderndir. Bizim, diğer İslam ülkeleriyle aramızdaki büyük farklardan birisi budur.

Türkiye ile diğer İslam ülkeleri arasındaki bir başka anlayış farkı da; bazı Müslüman ülkelerin İslam’ı, kendi milletlerini bir arada tutmak için bir yapıştırıcı unsur olarak düşünüyor ve kullanıyor olmalarıdır.

Onlara göre, Prof. Bernard Lewis’in de dediği gibi; "Orta Doğu ve Araplardaki İslam anlayışı,  bir milletin farklı mezhep ve inanışlara sahip topluluklarının da olabileceğini kabul etmek yerine; milletlerin, ancak bir dinin alt toplulukları olabileceği” tarzındaki kabul ve yaklaşımlarıdır.

Türkiye şimdi, dini ve etnik çeşitlilik ihtiyaçlarına tam uyum sağlamak için demokrasisini daha da geliştirmek ve eksikliklerini gidermek gayretleri içindedir.
Bu durumun, ABD’nin diğer Müslüman ülkelerle ilgi ve ilişkilerinde, Türkiye’nin yardım etme ve katkıda bulunma kabiliyetini daha da arttıracağına inanıyorum.

Aslında, biz de, 1990’larin başlarında, Türkiye’de, politik İslamcılığı veya köktendinciliğin yükselişini, laiklik ve demokrasimizin ayrılmaz değerlerini tehdit eden bir politik akım olarak gördük; ve ülkemizi bu gibi politik akımların istilası ve işgalinden korumak isteyen bazı yaklaşım ve davranışlarımız oldu.

Aslına ve derinine bakarsanız, şimdi  iktidar partisi olan AKP de, politik İslamcılığın yumuşak bir şekilde politik arenaya yeniden taşınmasından başka bir şey değildir; ve artık kendini İslamcı bir parti olarak tarif ve tavsif etmek yerine muhafazakar bir parti olarak tanımlamaktadır.

Bunu, Türkiye’de inandırıcı ve samimi bulmayanlar vardır; ben şahsen, onların gayri samimi  olduğunu düşünenlerden değilim.

Ama ben, mevcut hükümeti başka nedenlerden dolayı eleştiriyorum: hükümet etme yetersizlikleri, tecrübesizlikleri, dünyada olan-bitenleri algılama ve kavramadaki eksiklikleri, ve dünyada müthiş olayların olduğu bir dönemde, Türkiye gibi önemli bir ülkenin, bu zor zamanlarda, yönetme becerisi eksiklikleri ile iyi yönetilemeyeceği, gibi hususlarda tenkit ediyorum.

İktidar partisi üyelerinin çoğunluğunun çok güçlü bir politik İslamcı geçmişten geliyor olmalarının, ülke yönetimi bakımından, elbette gerçek bir zaaf olduğuna da inanıyorum.

Ama bu, bazılarının inandığı ve iddia ettiği gibi, bu insanların gayri samimi oluşları, takiye yapıyor olma şüpheleri, veya gizli bir gündemlerinin olmasına inanmamdan kaynaklanmamaktadır; ama marjinal ve radikal denilebilecek bir siyasi geçmişten gelen herkes gibi, bu insanların da, siyaseti ve devlet yönetimini biraz basite indirgeyerek algılama hallerinin hala devam ediyor olmasından kaynaklanıyor.

İşte, bu ve benzeri alışkanlıklar, hükümet ve parlamento üyelerinin Türkiye’nin durumunu tam anlamıyla idrak edebilmeleri ve yönetmelerini çok zorlaştıran bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır.

İlaveten, bazı alanlarda meşruiyet tartışmaları da demokrasimizin sancısız bir şekilde işlemesine bazı  zararlar da verebilmektedir. Anayasal kurum ve kuruluşlar arası koordinasyon ve işbirliği, daha ziyade, iktidar partisinin siyasi geçmişi münasebetiyle, ister istemez, bazen olumsuz olarak etkilenmektedir. Köktenci düşünceler ve kafa yapısı ile ülke yönetimi arasında büyük farkların olduğu da inkar edilemez.

Benim bu söylediklerim, tekrar ediyorum, iktidar partisi adına, bir samimiyet sorgulaması değildir; sadece onların ülke yönetme kabiliyetleri ve güvenilirliklerini değerlendirmekten ibarettir.

Değerli Konuklar,

Ankara, artık yeni bir pozisyona geçmeli, ve yeni Orta Doğu’nun şekillendirilme-  sinde daha aktif bir rol almalı ve oynamalıdır.

Bu durum, Amerika’nın bu bölgeyi yenileştirme-değiştirme kapasitesini de müsbet yönde artıracaktır.
Buna rağmen, ben, Türk-Amerikan  ilişkilerinin geleceği konusunda bazı ciddi endişelere sahip olduğumu da ifade etmek istiyorum.

Türk kamuoyu ve Türk devleti, hiçbir zaman, çok güçlü bir anti-Amerikan, anti-Batı ve anti-İsrail olmamıştır.

Fakat şu sıralar, Türkiye’de çok büyük ölçüde bir Amerika karşıtlığı hüküm sürmekte ve giderek de büyümektedir. Daha da büyümesine göz yumulursa, Amerika karşıtlığı Türkiye’de derin kökler de salabilir. Özellikle de, Irak ve bölgemizdeki durumun henüz istikrara kavuşmadığı bir zamana rastlaması, bu halin önemini daha da arttırmaktadır.

Yeni dünyada ve önümüzdeki dönemlerde, uluslararası ilişkiler ve konularda, halkın ve kamuoylarının ikna ve tatmin edilmesi, en az askeri operasyonlar kadar önemli bir hal alacaktır.

Bu noktada, İngiliz Başbakanı Tony Blair’e aldığı kararlı tutum ve politik geleceğini önemli ölçüde etkileyeceğini bildiği yüksek politik muhalefete rağmen bu kararlı tutumunu devam ettirmesini; ve özellikle de aldığı pozisyonu gerek İngiliz kamuoyuna gerek dünya kamuoyuna, bıkmadan-usanmadan anlatma çabalarını da yüksek bir saygıya değer çaba olarak değerlendirdiğimi ifade etmek istiyorum.

Zor zamanlarda, "kamuoyu diplomasisi” ve "liderlik” bunu icap ettirir.

 

Hanımefendiler Beyefendiler,

Sözlerimi, geçen yüzyılın büyük liderlerinden birisi olan Winston Churchill’den bir alıntı yaparak bağlamak istiyorum:

"(Bazen) çok büyük karışıklıklar ve kargaşalar, çok sade çözümlerle aşılır.”

İçinde bulunduğumuz bu günler, hem bütün dünya ve hem de Türk-Amerikan ilişkileri için işte bu tür zamanlardandır. Büyük karışıklık ve kargaşalara sade çözümler bulma zamanları.

Netice itibariyle, hepimiz bölgemiz için barış ve refah istiyor ve arıyoruz.

Daha güçlü bir işbirliği ve ortaklık ilişkisinin böyle bir "sade çözüm” olarak ortaya çıkacağına inancım yüksektir.

 

Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum. 

 

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.