Facebook
Twitter
İddiasız Yaşayamayız

Hasan Ünal | Zaman | 30.5.1998

Türkiye'nin çok zor bir coğrafyada bulunduğunu belirten ANAP Bursa Milletvekili İlhan Kesici, bu coğrafyada başarılı olmak için iddia sahibi olmak ve dünyadaki gidişata ayak uydurmak gerektiğini söyledi.

1997 yılından itibaren büyük bir değişim yaşayan dünya hızla yeni bir oluşuma giderken, Türkiye hâlâ 1961 Anayasası ile bu başdöndürücü yarışa ayak uydurmaya çalışıyor.

Üstelik dünyanın en zor coğrafyalarından birinde bulunarak iç siyasi kargaşa ve artık dünyada tamamen modası geçmiş meseleleri tartışarak. Türkiye'nin en önde gelen entelektüellerinden biri olan Anavatan Partisi Bursa Milletvekili İlhan Kesici ile dünyaya hızla şekil veren yeni dünya düzenini ve Türkiye'nin konumunu konuştuk

Son yıllarda olup bitenler giderek bir yeni dünya düzeni kurulduğunu gösteriyor gibi. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

1997 yılında olup bitenler yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunu gösteriyor. Biliyorsunuz bu 'yeni dünya düzeni' (new world order) tabiri ilk olarak Amerikan Başkanı George Bush tarafından Körfez Savaşı sırasında kullanılmıştı.

Fakat, bir sene kadar üzerinde konuşulan bu yeni dünya düzeni tabiri hızla tedavülden kaldırıldı.

Sebebi ise o günlerde Amerikan Başkanının bu açıklamasından, orta büyüklükteki ülkelerle daha küçük devletlerin ve geniş bir kısım entelektüelin 'acaba yeni bir Yalta mı yapılıyor?' şeklinde endişelerini dile getirmeleriydi.

Bu tabir 1996 senesinde tekrar gündeme geldi.

Bilhassa 1997 yılında alınan kararlar ve yapılan zirveler; 2020 belki de 2030 senesine kadarki dünya düzeninin çerçevesini belirledi.

Yani bir mânâda eski dünya düzeninin bir kenara bırakıldığını söylüyorsunuz. Peki bu eski düzen neydi?

Milattan ikinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar geçen dönemde hep büyük güçler veya 19. yüzyıldaki tabiriyle 'Düvel-i Muazzama' arasında bir güç dengesi sağlanmaya çalışılmıştı.

Özellikle 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında durum buydu ve büyük güçlerin hemen hepsi Avrupalıydı; zira o tarihlerde Amerika henüz kıta Avrupa'sındaki meselelere ilgi duymamaktaydı.

Büyük güçler yoluyla sağlanan denge politikaları ikinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Yalta düzeni ile son buldu. Yerine 'iki kutuplu' veya daha doğru bir deyişle 'iki cepheli' bir dünya çıktı.

Bir tarafta Amerika'nın liderliğini yaptığı serbest piyasa ekonomisini ve demokrasiyi benimseyen ülkeler; öte yanda da önderliğini Sovyetler'in yaptığı ekonomide tamamen devletçiliği ve siyasal sistemde de otoriter rejimleri benimsemiş olan bir başka grup, cephe.

Bu cepheleşmenin belirlendiği Yalta Konferansı'nda alınan en önemli karar, bu iki cepheden birinde olup bitenlere diğer tarafın karışmaması esasıydı.

Birbirlerinin alanlarına karışmamakla birlikte bu iki cephe arasında sıkı bir rekabet vardı. Her iki taraf da kendi modelinin daha iyi olduğunu söylüyordu.

Sonuçta Batı dünyası yani serbest piyasa ekonomisi ve demokrasi galip çıktı.

Bu galibiyet 1990 yılı itibariyle tescilli hale geldiyse de, yeni dünya düzeninin hangi temeller üzerine kurulacağı konusu belli bir süre açıklık kazanamadı.

Şimdi önümüzü görüyoruz artık.

TÜRKİYE HALA MODASI GEÇMİŞ KONULARI TARTIŞIYOR:

Siz bir yeni dünya düzeninin 1990'lı yıllardan bu yana şekillenmekte olduğunu söylüyorsunuz; ancak bu tür konular Türkiye'de hemen hemen hiç konuşulmadı?

Türkiye iç siyasi kargaşa ve artık dünyada tamamen modası geçmiş meseleleri tartışmaktan dolayı bu gündemi yakalayamadı.

Bu tartışmalardan, toplantılardan ve alınan kararlardan sonra altyapısı belirlenen yeni dünya düzeninin özellikleri şunlar:

Dünyada halihazırda bir tek süper güç var, ve görünebilir gelecekte de bu durum böyle kalacak.

Bir tek güvenlik örgütü var, ve bu NATO.

Ekonomide de bir tek kalkınma modeli kaldı, ve bu serbest piyasa ekonomisi.

Milattan bu yana, böyle bir vaziyet ilk defa ortaya çıktı. Gerek süper güç olan Amerika'nın gerek NATO'nun, gerekse serbest piyasa ekonomisinin dünyada rakibi yok.

Bu gidişattan nasıl bir sonuç çıkacağını biz bilmiyoruz. Doğrusu bunu dünya da bilmiyor.

Kesin hatlarıyla ortaya çıkan 'ilk hususlar' dan bir tanesi, Amerika'nın bundan sonra dünyanın her tarafındaki hadiselere müdahil olacağı ve dünyanın her bölgesinde belli ülkelerle muhatap olacağı.

Mesela 1997 senesinde Amerika'nın Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Japonya gibi ülkelerle zirveler yapması hangi bölgelerde hangi ülkelerle muhatap olacağının işaretlerini de vermiş oluyor, zira, bu zirveler çay içmek ve sohbet etmek için yapılmaz.

Şimdiki dünya düzeninin temel özelliği süper güç olan Amerika ile büyük güçler arasında kurulacak dengeye dayanması.

Bu noktada süper güçten ve büyük güçten ne anladığımızı ortaya koymakta fayda var.

"Süper güç" dünyanın her bölgesinde ekonomik, siyasi ve askeri alanda etkili olabilen bir güç; "büyük güç" ise ya dünyanın belli bir bölgesinde askeri, ekonomik ve siyasi alanlarda etkili olabilen, veya sadece bir konuda, mesela ekonomik alanda etkili olabilen güç demektir.

HAK ELDE ETMEK İÇİN HAKLI OLMAK YETMİYOR

Bu gidişat bizi nasıl etkileyecek?

Bizim etrafımızda bulunan bölgelerin nasıl şekillendirileceği konusu bizi yakından ilgilendirecek.

Bunlardan birincisi Avrupa Kıtası'nın tamamı, Akdeniz havzası, Balkanlar ve Ortadoğu vs. Bütün bu coğrafya Amerika ile Avrupa Birliği'nin işbirliği yoluyla şekillenecek.

Kafkaslar ve Orta Asya bölgesi ise Amerika ile Rusya arasında kurulacak diyalogla ele alınacak.

Biz bütün bu coğrafyanın tam ortasındayız. Hatta Orta Asya ile gelişecek ilişkilerimize göre Çin havzası da bizi yakından etkileyecek. Orada olup bitenleri Amerika'nın konuşacağı güç ise Çin.

Yani bir mânâda yeni dünya düzenine şekil verecek pek çok mutabakatın ortasında kalacağız.

Bunun bizim için iyi bir durum olup olmadığı, Türkiye'nin meseleyi yeterince anlayıp hadiselerin şekillenmesinin içinde yer alıp almamasına bağlı.

Bu yeni dünya düzeninde bölgesel sorunlar artık sadece soruna taraf olan hükümetler ile büyük güçler ve süper gücün hükümetleri arasında ele alınmıyor.

Oysa soğuk savaş döneminde bu tür sorunlar sadece hükümetlerin tekelindeydi.

Dolayısıyla, biz Türkiye olarak haklarımızı elde etmek için Amerika ve Avrupalı hükümetlere haklılığımızı anlatıyorduk.

İyi anlattığımız zaman daha iyi anlıyorlar ve haklarımızın gasp edilmesine mani oluyorlardı. Zaten soğuk savaş disiplinli de bunu gerektiriyordu.

Ancak artık hükümetlere ilave güçler dış politika üzerinde etkili olmaya çalışıyorlar.

Meselâ ülkelerin parlamentoları giderek hükümetler kadar, hatta bir ülkeden diğerine değişiklikler göstermesine rağmen bazen hükümetlerden daha fazla söz sahibi olabiliyor dış politika konusunda.

Ayrıca her ülkedeki kanaat önderleri ve onların etkili olduğu medyaları da dış politika konusunda çok etkililer.

Örneğin, Amerikan Kongresi'nde ve Amerikan basınında ve kanaat önderleri nezdinde Türkiye'nin konumu pek iç açıcı değilse, o zaman yönetimler istese bile size yeterince yardımcı olamayabiliyorlar. Veya size yardımcı olma katsayıları azalıyor.

Eğer bu çevreler nezdinde çok iyi bir konuma sahipseniz, o takdirde Amerikan yönetiminin size yardım etme katsayısı yükseliyor.

Yani hakkınızı elde edebilmeniz için haklı bir davayı savunuyor olmanız yetmiyor.

Dünyanın gidişatı bu yönde olduğuna göre arada ezilmemek için neler yapmak gerekiyor?

Artık dış politika sorunlarını sadece devlet adamlarıyla çözmek mümkün değil.

Tabii ki gayet iyi yetişmiş devlet adamlarınız olacak.

Dünyayı çok iyi tanıyan Başbakanınız ve Bakanlarınız olacak.

Öyle bir parlamenter demokrasi anlayışı geliştirmeliyiz ki, seçilecek parlamenterlerimiz Türkiye'nin sorunlarını muhataplarıyla, hemen hemen her değişik platformlarda konuşabilmeliler.

Bu arada, Batı tipi demokrasinin yerleşmesi lazım.

Bu, insan haklarının öne çıktığı bir demokrasidir.

Eğer demokrasimiz Amerika'daki veya Avrupa'daki ortalama insanı yeterince tatmin etmeyen bir yapıdaysa, o zaman o ülkelerin devlet adamlarının Türkiye lehine tavır almaları güçleşiyor ve bu yüzden haklı olduğumuz davalarda gerilemek zorunda kalıyoruz.

Yani demokrasi konusundaki eksikliğimizin bedelini sadece iç politikadaki aksaklıklarla ödemekle kalmıyor; aynı zamanda bunun dış politikada da bedelini ödüyoruz.

EN İYİ ENTELEKTÜELLERE SAHİP OLMALIYIZ

Bizim coğrafyamız çok zor bir coğrafya. Bu coğrafyada iddiasız yaşayabilmek mümkün değildir ve bölgemizin tarihi bunu gösteriyor.

Ayrıca bu coğrafyada dünyanın gidişatının tersine yaşamaya çalışmak da mümkün değil.

Dünyanın gidişatını yeterince kavrayamadan ve bu gidişata ayak uydurmadan bizim coğrafyamızda başarılı olunamaz.

Dolayısıyla, dünyanın en kaliteli politikacılarının, en iyi medya mensuplarının ve en iyi yetişmiş entelektüellerinin Türkiye'de toplanması gerekiyor.

Çünkü bu coğrafyada hem bir dünya güçlükle uğraşacaksınız, hem de iddialı olacaksınız.

Peki yeni dünya düzeninin ekonomik yapısı nasıl?

Şimdi serbest piyasa sistemi dünya çapında yeniden yapılanıyor.

1980'li yıllara kadar, Amerika hariç, hemen hemen bütün Batı dünyası ve Türkiye 'karma ekonomi' denilen ve hem devlet hem de özel sektörün bir arada bulunduğu bir sistemle kalkınmaya çalışıyordu.

Ayrıca, milletler kendi öz kaynaklarına dayalı kalkınma politikalarından yanaydılar.

Ancak artık kalkınmanın dinamiği dış kaynak haline geldi. 1980'lerden itibaren ön plana çıkan dış kaynaklı kalkınma sistemi 1990'larda tamamen belirgin hale geldi.

Düşünün ki 1980 yılında dış kaynak toplamı 100 milyar dolarken, bu rakam 1998 yılı itibariyle 1.5 trilyon dolara yükselmiştir. Bu rakam uluslararası sermaye hareketinin toplamı.

Bütün dünya ülkeleri kalkınmalarını hızlandırmak için bu kaynaklardan pay alıyorlar; Türkiye de alıyor. Türkiye'nin payı yıllık ortalama 700 ila 800 milyon dolar. Yani iki binde biri.

Bunun az veya çok olduğunu da şöyle hesaplamak gerekir.

Birleşmiş Milletler'e kayıtlı yaklaşık 180 civarında ülke var; ancak bunların çok büyük bir kısmı yüz binden başlayıp birkaç yüz bine kadar çıkabilen nüfusa sahipler.

Türkiye büyüklüğündeki ülkelerin sayısı yaklaşık otuz kadar.

TÜRKİYE'YE SERMAYE AKIŞI YOK

Demek ki, bizim bu sermaye hareketinden otuzda bir oranında pay almamız gerekli.

Oysa söylediğimiz gibi bizim payımız sadece iki binde bir. Oysa otuzda bir 50 milyar dolar eder.

Global ekonomiyle ilgili ikinci önemli husus ise, doğrudan yatırım haline gelen sermayedir.

Geldiği ülkede doğrudan fabrika olan veya doğrudan turizm tesisi olan sermayenin dünya ölçeğindeki toplamı 350 milyar dolar civarındadır.

Türkiye'nin bundan aldığı pay 350 milyon dolar, yani binde bir oranında.

Az önceki analizle meseleyi ele alırsak Türkiye'nin 10 milyar dolara yakın bir pay alması lazım.

Bugünkü ekonomik yapının en önemli unsurlarından biri de, vaktiyle çok uluslu şirketler diye anılan; ancak doğrusu 'milletlerarası şirketler' olması gereken kuruluşlardır.

Bunlardan ana unsur halinde olan 50 bin civarında şirket var dünyada. Bunların ortaklık kurduğu 200 bin civarında da diğer şirketler var.

Dünyadaki şirket sayısı da, yaklaşık 100 milyon kadardır. Bu 100 milyon şirketin ürettiği toplam dünya hasılası 27 trilyon dolar.

Bunun 8 trilyon dolarlık kısmını ise, sadece, bu 50 bin milletlerarası şirket üretiyor.

Bu çok büyük bir rakamdır.

Eğer Türk şirketleri, dünyadaki bu 50 bin şirket ve bunların ortaklarıyla yeterince işbirliği yapamıyorsa, o zaman bizim iktisadi kalkınmamız da yeterince hızlı olamaz.

Eğer, biz dünyadaki sermaye hareketlerinden, doğrudan yabancı yatırımlardan yeterince pay alamazsak, ve dünyadaki bu yeni şirket yapılaşmasının içinde yer alamazsak kalkınamayız, ve etkili olamayız.

1961 ANAYASASI İLE ÇAĞA AYAK UYDURULAMAZ

O halde neler yapmalıyız?

Bizdeki devletin bu ekonomik gidişata ayak uyduracak şekilde süratle yapılandırılması gerekiyor.

Ancak bunu yapması gereken Parlamentomuz eski dünya sistemine göre oluşturulmuş.

Daha sonraki yıllarda bir miktar değişikliklere uğramış olmakla birlikte, Parlamentomuzun işletilmesi, hükümetlerin kurulması ve düşürülmesi gibi her şey 1961 Anayasası'na göredir.

Ve bu sistem şu anda otuz yedi yaşındadır. Yeni dünya düzeni ile uyumlu değildir.

Biz şu anda 1961 yılının sisteminin 2030 yılının ihtiyaçlarını karşılamasını istiyoruz. Bu imkânsızdır.

Bir yazısında Ege Cansen Bey buna "okyanusta takalarla yol almak"dedi. Bu olmaz.

Bizim siyasi ve ekonomik yapımızın okyanusa uygun biçimde gemiler yapması gerekir.

Bunun nasıl yapılabileceğine gelince, bence başarılı bir reklamda söylendiğinin tersine "ağzı olan konuşmalı"dır.

Bu vadide fikri olan herkes, devlet adamları, siyasiler, eski siyasiler, iş çevreleri, medya mensupları ve aydınlar önümüzdeki bir yılı bu konudaki fikirlerini açıklayarak geçirmeliler.

Yani "ağzı olan konuşmalı"dır..

Bu dönemin sonunda bize en uygun yeniden yapılanmanın hangi istikamette olacağı ortaya çıkar ve buna göre yeniden yapılanma olur.

Bunun sonunda sistem mi; yoksa insan mı daha önemli gibi tartışmalar da sona erer.

Zira hem iyi sisteme, hem de en iyi yetişmiş insana ihtiyacımız vardır.

 

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.