Facebook
Twitter
Hedef Bizim Coğrafyamız

Arslan Bulut | Yeniçağ Gazetesi | 7.8.2003

Ünlü politikacılardan eski DPT müsteşarı İlhan Kesici, gazetemizi ziyaret ederek, Genel Müdürümüz Berkan Kılıç, Genel Yayın Müdürümüz Behiç Kılıç, yazarlarımız Arslan Bulut ve İsrafil, K. Kumbasar ile görüştü.

Görüşmeden sonra, yazarımız Arslan Bulut, İlhan Kesici ile bir söyleşi yaptı. Bulut'un soruları ve Kesici'nin cevapları şöyle:

BULUT: Sayın Kesici, siz politikacılıktan önce DPT Müsteşarıydınız. Yani stratejik düşünce adamısınız. Zaten bütün konuşmalarınızda bu özellik ortaya çıkıyor.

Bugünkü dünyayı ve bunun içinde Türkiye'nin durumunu güncel olayların ışığında değerlendirir misiniz? Manzara-i umumiye nedir kısacası?

KESİCİ: Şimdi iki tane şey söyleyelim. Birincisi, dünyada çok büyük hadiseler oluyor. Bu hadiseler bizim sevdiğimiz hadiseler de olabilir, sevmediğimiz hadiseler de olabilir. Ama neticesi itibarıyla çok büyük hadiseler oluyor. Biri bu...

Dünya tarihinde iki kere böyle hadise oldu. Yani dünyanın siyasi olarak yeniden tanzimi 1'inci Dünya Harbi'nin hemen ertesinde oldu. 20'inci yüzyılın başıydı o. Bir de 21'inci yüzyılın başı, şimdi oluyor.

2'nci Dünya Harbi aslında dünyayı siyaseten yeniden tanzim etmemiştir. Sadece mevcut dünyayı ikiye bölmüştür. Yeni ülkeler icat etmemiş, ülkelerin bir kısmını ortadan kaldırmamış, ama mevcut ülkeleri, bıçakla keser gibi bölmüştür.

Halbuki 1'inci Harp, 1917 yılı itibarıyla, mesela Libya dan itibaren bu tarafa alırsak.., Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Filistin, İsrail, Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Bangladeş.

Bu ülkeler 1917 yılında yoktu. Ama 1919 yılında var olmaya başladılar. Yani 1'inci Dünya Harbi, şimdi içinde yaşadığımız dünyayı en belirgin şekilde yaratmış olan şey. Şimdi onun bir benzeri şu anda yapılıyor.

Bizi ilgilendiren bölümü şu: 1'inci Dünya Harbi'nde yapılmış olan bu tanzim, doğrudan bizim üstümüzde yapılmış idi. Yani o zamanki "biz" den bahsediyoruz... Suriye biz idi, Irak biz idi... Mısır biz idi, Libya biz idi, Fas, Tunus, Cezayir biz idi...

BULUT: Afganistan bile biz idi...

KESİCİ: Kısmen Afganistan bile biz idi. Balkanlar da. Yani bizim üstümüzdeydi.

Şimdi doğrudan muhatap biz olmayabiliriz. Ama tekrar o zamanki "bizin" üzerinde oynanıyor. Yani bizim etrafımızda dönüyor her şey... 1'inci Dünya Harbi'nin ertesinde yapılmış olan "dünya düzeni" doğrudan bizi merkez alan bir düzenlemeydi.

Biz bundan çok zararlı çıktık. Neredeyse şimdiki devletimizi kuramayacak bir noktada zararlı çıkacaktık.

Türkiye Cumhuriyeti devleti hem birinci harpten sonra, hem ikinci harpten sonra, galip devletlerin arzusu hilâfına kurulmuş tek devlettir. Galiplerin arzusu hilafına kurulmuş tek devlettir.

Bunu Türkiye'nin iyi kavraması lâzım. Bu aynı zamanda şu anda çektiğimiz sıkıntıların da bir bölümünün önemli bir sebebidir.

Yani sen, galip devletlerin arzusu hilâfına nasıl kurulursun? Ve onu devam ettirmek istersin...

Hatta bu sıralarda görüntüsü itibarıyla Kıbrıs, işte Kuzey Irak'taki Kerkük ilgisi, Azerbaycan'a olan ilgi, diğer Türk Cumhuriyetleri'yle olan ilgi, daha endirekt olarak Müslüman memleketlerin bir kısmına duyulan ilgi.

Aynı zamanda yine galip devletler nezdinde dikkat çeker. Sırf olumsuz anlamda dikkat çeken bir hadise olması şart değil. İlgi çeker.

Şimdi Türkiye'nin yeniden bir parlaması lâzım. Birincisinde hedef doğrudan biz idik, şimdi doğrudan bizim etrafımız hedef....

Irak'la başladı, Suriye, İran'la devam edecek. Sonra Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan'la kaçınılmaz bir şekilde devam edecek.

İşin içine Mısır, Libya, Sudan, Habeşistan mutlaka girecek. Yani bütün bunlar önümüzdeki beş yılda olacak olan şeyler.

Bunu da bir yere bağlayacağız siyaseten. Kafkasya mutlaka bu işin içine girecek. Kafkasya demek, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan demek. Öyle anlamak lazım o işi.Hazar havzası ve Hazar'ın doğusu.

Biz birinci harpten, hak ettiğimizden çok daha fazla mağdur olduk, zararlı çıktık. Sebebi şu idi: Müthiş bir siyasi kargaşa içinde girdik biz o badireye.

Bir yanda imparatorluk yönetimi; yani taraf tutmadan söyleyeceğiz şimdi, yani hangisi iyi hangisi kötü o ayrı bir şey. Bir yanda başarısız, beceriksiz bir "imparatorluk yönetimi" var.

Bir yanda buna kuvvetli itiraz eden ama tecrübesiz ve bilgisi yetersiz "İttihat ve Terakki" var. Bir yanda da daha ziyade ne olduğu belli olmayanların toplandığı "Hürriyet ve İtilâf Partis"i var.

Yani çorba gibi bir şey. Bu siyasi kargaşa dolayısıyla bu işten çok zararlı çıktık biz.

Şimdi, yine, siyasi kargaşa sürüyor ve müthiş bir siyasi yetersizlik var. Yine aynı çapta büyük dünya hadisesiyle karşı karşıyayız, hem doğrudan biz, hem doğrudan etrafımız üzerinde.

Demin söylediğim coğrafyada, dolaylı-dolaysız olarak, oynayan her taş Türkiye'yi ilgilendirir.

Bosna'da bir şey yaptığın zaman, Türkiye'de "Allah, Allah ne oluyor arkadaş? Türkiye böyle davranmalıdır, hayır böyle davranmamalıdır" diyen bir adam topluluğu var, değil mi?

Irak'ta bir şey olduğu zaman "Böyle davranılmalıdır" diyenler var. Yarın Mısır, Suudi Arabistan, İran, Ürdün'de bir şey olduğu zaman denilecektir.

Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan'da bir şey olduğu zaman denilecektir. Oluyor da zaten...

Şimdi de, şu andaki hadisede, Türkiye müthiş bir siyasi yetersizlik ve müthiş bir siyasi tükenmişlik içerisinde gözüküyor. Bunu bir an önce derli toplu bir hale koyamaz ise Türkiye; bu işten yine çok zararlı çıkar.

Birinci Harp sırasında siyasi kargaşa vardı, dedim. Bugün, siyasi yetersizlikle beraber devlet kargaşası görülüyor.

Türkiye'yi yöneten siyasi heyet anti-devlet görüntüsünde. Yani kendi devletine karşı. Kendi devletini başka devletlere jurnal eden... Başka devletlere kendi kurumlarını ispiyonlayan, onlarla işbirliği yaparak kendi kurumlarının üstesinden gelinmesi lazım geldiğini düşünen bir siyasi heyet var.

Bu durum, Türkiye'nin içinde bulunduğu en büyük zafiyet. Halbuki, en çok hem-ahenk olması gereken, en çok sırt sırta vermesi gereken, en çok birbirine güvenmesi icap eden iki heyet var...

Biri devlet heyeti, biri hükümet heyeti. Şu anda sıfır güven noktasındalar. Ben Türkiye'de hiç kimsenin mevcut siyasi heyete bu mânâda güven duyduğu kanaatinde değilim.

BULUT: Peki ama, yüzde 34 oyu nasıl aldılar?

KESİCİ: Yüzde 34 oyu, bir evvelki Türkiye'ye olan çok yüksek itiraz sebebiyle aldılar. Yani bir evvelki Türkiye demek, son 3'lü koalisyonu da söylemek mümkündür, ondan evvelkileri de katarak söylemek mümkündür.

Bu, Türkiye'nin 1950'den bu yana hâlâ 2 500 dolarda kilitlenip kalmış olması, Türkiye'nin bütün ileri gelen isimlerinin neredeyse soygun, hırsızlık, yolsuzluk ile özdeşleşir gibi olmuş olmasına tepkidir...

Türkiye'de Başbakanlık yapmış, Cumhurbaşkanlığı yapmış, Bakanlık yapmış insanların bile bir münasebetle bu hırsızlıklara, yolsuzluklara, soygunlara isminin inanılır derecede karışır hale gelmiş olmasına Türk halkının çok yüksek bir tepkisidir.

Bu doğru bir tepkidir, iyi bir tepkidir yani... Sadece, şu 9 aylık yürüyüşten bellidir ki, bu tepkinin adresi doğru bir adres değilmiş.

Bunu halkın baştan da hissedebilmesi mümkün idi belki ama, şimdi sonuç itibarıyla yanlış bir adrese yönelmiştir.

Önemli bir gösterge, AKP'nin Karadeniz bandında ortalama % 42.5 oy almasıdır. Buna biz % 43 diyelim. Yani Rize'den Zonguldak'a kadar olan bandın ortalaması % 43. Halbuki Tayyip Bey, Karadenizliliği ile de maruf bir kişi.

Ama "Büyük Orta Anadolu" dediğim bölgede ne oldu? Normal olarak, Orta Anadolu olarak kastedilen yer Sivas'tan başlar, Erzurum, Erzincan'dan biraz yukarıya çıkar. Erzurum'dan Afyon'a bir hat çizin...

Bu hattın üstüne altına, ondan bir üstünden birer vilayet koyarsak aşağıya yukarı üç vilayetlik bir bant çıkar, Erzurum'dan Afyon'a kadar. Burada aldığı oy ortalaması % 52.5.

Erzurum'da %56.5 , Afyon ' da %50.5. Bu bant, Türkiye ortalamasından çok fazla. Bu bant aslında özü itibarıyla günlük dilde milliyetçi-muhafazakâr diye nitelendirdiğimiz banttır.

Türkiye'nin hakiki sahibidir bu bant. Yani aslında İstanbul da bu bant demektir, Ankara da bu bant demektir. Türkiye'nin diğer büyük vilayetleri de önemli ölçüde bu bant demektir.

Türkiye'nin en çok göç veren vilayetleri bunlardır. Karadeniz de göç verir ama Sivas'ın verdiği göç daha fazladır. Güneydoğu Anadolu da göç verir ama İstanbul'da sadece Sivaslıların sayısı Güneydoğu karakterli 14 vilayetten, daha çoktur. Halbuki öyle bilinmez. Başka türlü bilinir ama...

İşte birinci sırada Sivas var, iki de Kastamonu var, üç te Giresun var, ondan sonra Rize var değil mi? Bu öyle giden bir şey.

Şimdi bu şu demek: Türkiye AKP'yi milliyetçi-muhafazakâr bir parti olarak gördü. Deminki yolsuzluğa-hırsızlığa itirazının yanında, bir de milliyetçi muhafazakâr bir partiye oy verdi. Öyle zannetti...

Hâlbuki şu ana kadar AKP'nin yaptıklarına bakarsak:

1- Samimi bir milliyetçi-muhafazakâr bir çizgi göremiyoruz.

2- Bu halk, yani bu bant; yolsuzların, hırsızların hakkından bu adam gelir diye düşündü, değil mi? Öyle bir hava, öyle bir imaj vardı değil mi?

Şimdi 9 ay geçti, geri dönüp bakalım. Bir evvelki Hükümetin yaptıklarına nispetle bu Hükümet bu hangi hırsıza bir fiske daha fazla vurdu? Veya öyle bir niyeti var, değil mi? Öyle bir niyeti görünüyor mu? Hayır görünmüyor!

Siyasi Partiler Eskidi

KESİCİ: Durmadan paraları soymuşlar, paralar çalınmış, bir ağızda 45 milyar dolar, bir ağızda 10 milyar dolar, bir ağızda 40 milyar...

Böyle milyar dolarları telaffuz edip duruyorlar, Meclisteki Araştırma Komisyonunun yaptığı gibi...

Ama bütün bunlarla ilgili, tek bir tane kanun sevk etmişler mi? Orman talanı için, işte ne bilelim, 368'i bulduk bilmem neyi yaptık diye yeri göğü inletiyorlar.

Bu 40 milyar doları soymuş olan insanlarla, teker teker bu insanlarla veya bütün olarak, mücadeleyle ilgili tek bir kanun tasarısı hazırladılar mı? Hayır!

Demek ki halk, bu iki ana konuyu bunlar hallederler diye zanneder iken, bunların derdi; bu konularla ilgili hiç bir davranışta bulunmak değil.

O yüzden, bunlar, İsrafil Kumbasar Bey'in bir yazısına atıfta bulunalım, "eve dönüş partisi" haline geleceklerdir.

Yani bu işleri yapmadığı zaman halk başka bir şeye inanarak, başka bir şeye güvenerek, başka bir şey zannederek oy verdiği adamlardan nasıl bir evvelki dönemlerde oylarını geri aldıysa...

BULUT: Bu arada şunu da sormak lazım: Bu hareketin "eve dönüş partisi" haline gelebilmesi için, ülkenin önünde zaman var mı? Fırsat var mı?

Türkiye, dışarıdan ve içeriden, yapılması gereken ne varsa yapılarak bir tepsi içerisinde yabancı şirketlere sunulmuş durumda...

KESİCİ: Ona vaktimizin yeteceği kanaatindeyim. Netice itibarıyla Türkiye'nin başka olmazsa olmazları da vardır. Her devletin vardır. Bazı kritik noktaya düşmüş olan her devletin vardır.

Türkiye'de Genelkurmay'ın ya da MGK'nın bir yetkisi var da mesela ABD'de Pentagon'un yetkisi yoktur, diyebilecek olan insan var mı yani? Böyle bir şey olabilir mi?

Sabah akşam radyolarda Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın sözcülerini mi daha çok duyuyoruz biz, yoksa Pentagon'un sözcülerini mi daha çok duyuyoruz? Değil mi? Şimdi birinci nokta bu.

BULUT: Ermeni İnternet sitelerinde geçen bir mesaj var. Diyor ki: "Türkiye 1 Eylül'de tarihe karışacak."

KESİCİ: Tabii diyebilirler. Biz onu öğrenmiş olalım. Sen onu bir yere koy.

Şimdi Kasım 2002 itibarıyla Türkiye'deki zararlı hiç bir şeyin faturası AKP'ye yüklenemez. AKP Kasım 2002 itibarıyla Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomi itibarıyla iç borcu-dış borcu faiz hadleri vs. itibarıyla AKP'nin Kasım 2002 resminde herhangi bir kusuru kabahati yok.

AKP'nin itiraz edilecek noktası, Kasım 2002'den beri geçen 9 ayda, Türkiye'nin itiraz etmesi gereken bu noktalara ilişkin hiç bir davranışının olmamasıdır.

Yani geçmişteki kötülüklerin iyileştirilmesi istikametinde bir adım atmış değillerdir 9 ayda. Ayrıca başka yeni projeleri, Türkiye'nin huzuruna çıkaracak bütüncül yeni projeleri ortaya çıkmamıştır.

Türkiye'nin karşılaştığı kritik konularda Türkiye'nin Başbakanı denilen insan, bulunması gereken yerin, çok uzağında bulunan bir insan. Coğrafi olarak da değil...

Adam, Yeni Cihan Harbi'nin çıktığı gün, yani ABD'nin Irak'a girdiği gün, Türkiye'yi idare eden Başbakan, Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı'nın aynı odada yatmalarının icap ettiği bir ortamda, Çorum'da belediye meclis üyesi seçimleriyle uğraşıyor!

Bir başka nokta, yine Cumhuriyet tarihinde ilk defa karşılaştığımız, 11 askerin başına çuval geçirilmesi hadisesinde, yine aynı Başbakan Kayseri de parti toplantısında, kongresinde...

Yine o sıralar, Reisicumhurla Başbakan 10 gündür konuşmuyorlar, küsler. Başbakan parti kongrelerinde dolaşıyor. Ankara'da sadece Genelkurmay Başkanı var.

Türkiye bu hali uzun boylu taşıyamaz, taşımamalıdır.

Türkiye, 1950'den bu yana, kişi başına düşen 10 bin dolar gelire ulaşsaydı bugün 11 Türk askerinin başına çuval geçirilemezdi. Çünkü istihbarat organizasyonlarının kabiliyetleri şimdikinin 8-10 katı olurdu. Genelkurmay'ın askeri kabiliyetleri en az 8-10 kat üstün olurdu.

Türkiye'yi boğan 130 milyar dolar dış borca sahip olmazdı. Yine ayrıca Türkiye'yi boğan dolar karşılığı 130-140 milyar dolar iç borca sahip olmazdı. Ve hiç bir şekilde Türk askerinin kafasına o çuval geçmiş olmazdı.

Peki buradan suçlamamız gereken, oklarımızı doğrultmamız gereken yer neresi?

Türkiye'yi o dönem içerisinde kim idare ettiyse onlar! Yani Türkiye'yi kişi başına 10 bin dolar millî gelir seviyesine getiremeyenler.

Bunun içerisinde hem kişiler var, hem olaylar var. Olaylardan kastımız 1960 İhtilâli, 1971 İhtilâli, 1980 İhtilâli. Daha ziyade olaylardan muradımız bu.

Kişilerden de muradımız; ülkeyi Başbakan ve Reisicumhur olarak yönetenler kimse onlar...Eskiden Reisicumhurluk o kadar nüfuzlu bir post değildi. Şimdi de değil. Esasen Başbakanlık postunda bulunmuş olanlar kimlerse onlar. Bunu içerisinde en çok kim denirse?

BULUT: 7 defa gidip gelenler...

KESİCİ: Bunları teker teker saymaya gerek yok ama, Türkiye'yi en çok yöneten kimse onlar.

BULUT: Ya İlhan Kesici'nin çözüm önerileri?

KESİCİ: Buradan bir şey çıkıyor, bütün bunlar böyle iken, Türkiye mevcut haliyle çözüm noktasında Türkiye'nin sıkıntısı siyasidir.

Parlamentoda iki partiyle temsil ediliyor:AKP ve CHP...

Halbuki Türkiye AKP ve CHP ile temsil edilebilecek bir ülke değil. Bu iki parti Türkiye'yi temsil etmiyor.

Ülkenin büyük bir bölümü bu temsilin dışında. O zaman parlamentonun dışındaki partilere bakmak lazım. Teker teker bakılsa bile, ANAP'tı, DYP'ydi, MHP'ydi bu partiler eskidiler.

Her şeyiyle eskiler. Kurumları itibarıyla eskiler, Türkiye'yi yönettikleri zaman çok başarısızlar. Toplu halde izah edelim. Yönetim anlayışları itibarıyla eskiler.

Eski bir dünyayı tanıyorlar. 2000'den beri olan dünyayı tanımıyorlar.

2000-2050 arasında yaratılacak olan dünyayı da algılayabiliyor değiller. Türkiye eskilerle ve eskiyle mukavelesini fesh etmeli.

Bu seçimin en önemli göstergesi o. Halk, "Ben eskiyle bütün mukavelelerimi fesh ettim" dedi.

Yani bunun içerisinde bütün partiler var. İşte MHP'nin içinde bulunduğu durum ve gelen giden tepkiler de var, DYP'deki hâl de var, ANAP'taki hal de var.

Demek ki Türkiye'nin yeni bir siyasi anlayışla buluşturulması lazım. Bu Türkiye'nin meselesidir. Sadece senin veya benim meselem filân değildir.

Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı hal de, "Demek ki bu parlamentodakiler bizi yeteri kadar temsil edemiyor. Parlamento dışındakiler de katiyen bizi temsil edecek gibi gözükmüyor. O zaman yeni bir siyasi yaklaşım içerisinde bulunmak lazımdır”, şeklindedir.

Ben onu arayanlardan biriyim. Bunu herkes aramalıdır.

KESİCİ'NİN 1998'DEKİ ÖNGÖRÜLERİ

1920'ye Geri Döndük!

(Söyleşinin bu noktasında, Kesici'ye geçmiş dönemlerde, Türkiye'nin karşılacağı meseleler ile ilgili önemli açıklamalarda bulunduğunu hatırlattık.

Bunun üzerine, 8 Mart 1998 tarihinde, "TBMM ANAP Kapalı Gurup Toplantısı"nda yaptığı bir konuşmadan bahsetti. Bu konuşmayı daha sonra bize internet yoluyla iletti.

O konuşmanın günümüzle ilgili bölümlerini yayınlıyoruz.):

"İLHAN KESİCİ:

Sayın Başkan, Sayın Başbakanım, Değerli Arkadaşlar,

Bana göre Türkiye, çok zor dönemlerden geçen bir haldedir.

Bunu, tarihten bazı örneklerle ifade etmek gerekirse eğer, 1920 şartlarına bile benzetmek mümkündür. Niye 1920 şartlarına benzetilir?

Gazetelerimizde yeteri kadar yer alıyor değildir, televizyonlarımızda da yeteri kadar yer alıyor değildir ama, netice itibariyle biz Avrupa Birliği'nden, önümüzdeki 30 yıl için, neredeyse ümidi kesilmiş, dışarıya itilmiş bir ülke konumundayız.

Bu yetmez, yetmedi. İtalyan Dışişleri Bakanı "Dini", bir münasebetle diyor ki: "Türkiye'nin doğu sınırları, zaten 1920'lerde tam da netleşmiş bir halde değildi. Bu bakımdan buna yeniden bir vaziyet etmek lazımdır".

Benzer argümanı İngiliz Dışişleri Bakanı "Cook" diyor.

Benzer sözleri Alman Dışişleri Bakanı "Kinkel" diyor.

Daha da yetmiyor bunlar, İngiliz Dışişleri Bakanı aynı zamanda da diyor ki: "Buna, artık Avrupa Birliği olarak yeniden bir vaziyet etmemiz lazım gelir.

Bu, Türkiye'nin karşılaşabildiği, 1920' den bu yana, en ciddi haldir.

Ama, bu bir bahs-i diğer' dir. Bugün itibariyle ben, bugün daha ziyade, "ekonomiyle" ilgili olarak kanaatlerimi arz etmeye çalışacağım.

... ... ...

Değerli arkadaşlar,

Türkiye'nin durumunu, aşağı yukarı böyle bir anlayışla ele almak mümkün.

Niye böyle iktisadi anlamda? Bir açığımız var bizim, bütçemizin bir açığı var.

Bütçenin tamamına oranı %30. Çok yüksek bir açık.

Bir şeyler yapılması lazım. Bunu ifade ettik.

Gayri Safi Milli Hasılası'na oranı %8'in üstünde. Bu da çok yüksek bir açık.

Çok ciddi şeylerin yapılmış olması lazım.

Faizlerimiz, aşağı yukarı 22 milyar dolar/yıl.

Her gün 15 trilyon lira. Çok ciddi bir rakam. Çok ciddi işlerin filan yapılması lazım.

Toplam borçlarımız:

Aşağı yukarı 25-30 milyar dolar iç borcumuz var. 85 milyar dolar civarında -belki bu an itibari ile artmıştır- dış borcumuz var. Etti 115 milyar dolar. Milli gelirimiz ne kadar? 200 milyar dolar. Nispeti? %60.

Ama, IMF, Dünya Bankası, uluslararası ekonomik organizasyonlar diyorlar ki: Böyle bir hal olduğu zaman: "highly indebted countries" - "çok yüksek seviyede borçlu bir ülke" muamelesi görür.

Aşağı yukarı, Türkiye'nin önümüzdeki günlerde maruz kalacağı hadise budur.

Değerli Arkadaşlar,

Enflasyonumuz belli. Çeşitli münasebetlerle, çeşitli platformlarda, ekonomiyi takip eden bütün insanlar söylüyorlar ki: "Bizden başka bir tek önümüzde Mozambik var, Somali var, vs.."

Bütün bunlar, bu işlerin ne kadar ciddi olarak ele alınması lazım geldiğinin göstergelerdir.

Anlayana! Türkiye, bu hali tam anlamıyla anlamış mıdır? Ben emin değilim.

Yani hem bizim sözcülerimiz, hem de başka sözcüler, Türk Ekonomisinin içinde bulunduğu durumu çok güzel olarak ifade edebiliyorlar.

Hayret!...

Değerli arkadaşlar; Bütün bunları topladığınızda, Türkiye'nin geçmişteki, geçmiş bazı senelerinde karşılaştığı bir soru ile, neredeyse aynıyla, karşılaştığını görürüz.

O, 1850'ler civarındaki Osmanlı İmparatorluğu dönemidir.

Yani, 1881'in "Düyun-u Umumiye'si".

Sene: 1853-1856. Kırım Harbi. Kırım Harbi'nin yükünü Osmanlı İmparatorluğu taşıyamamış; 1854 yılında ilk borçlanmayı yapmış.

1854-1874 arasında 15 büyük borçlanma yapmış. Gelmiş 1875 yılına. Bakmışlar ki alarm zilleri çalıyor: 1875 yılında devletin faiz borcu, devletin toplam varidatının %25' ini aşmıştır.

Şimdi ne? Devletin borcu toplam varidatının nesi? O, 1875'te Düyun-u Umumiye'ye doğru giden yolda, %25'i idi.

İyi. Şimdi ne? 5,9 dış borç + iç borç faizi öderiz. Toplam varidatımız ne? 10.8. Nispeti? %55.

Sadece iç borcun faizini alırsak, 5.3 faiz. Toplam vergi gelirimiz ne? 8.9. Nispeti? %60.

Aman, tez elden bir çıkış yolu bulmamız lazım, derler...

Elbette bunun arkasından Osmanlı İmparatorluğu bir çıkış hali arar, bulur: Bulduğu formül: "1875 Ramazan Kararnameleri" olarak adlandırılan haldir.

"Ramazan Kararnameleri" ne demek? Şu: Denildi ki:

Faizlerin borcunu bu devlet ödeyemiyor.

Alacaklılarına da söylüyor, ahalisine de söylüyor: "Ben bu faizleri ödeyemiyorum".

Peki ne yapayım ?

Bir: Faizler 5 yıl için yarıya indirildi. (Faiz alacaklılarına da söylüyor).

Peki, borçlar? Borçlar da şöyle oldu: Borçların yarısını nakden ödeyeceğim, yarısını da tahvilat ile ödeyeceğim.

Başka? Şimdiki tabiriyle devalüasyon. Altının değeri 235 kuruş idi, altının değeri 900 kuruşa çıktı. Yani neredeyse %300'lük bir devalüasyon.

Değerli Arkadaşlar,

Bütün bunlar kesmedi, yetmedi.

Geldik 1875 idi, 1879'a.

O zaman "Rüsum-u Sitte İdaresi" diye, yani "Altı Vergi İdaresi" diye bir idare kuruldu.

Daha henüz Düyun-u Umumiye' ye gelmedik.

Bu İdare ne yaptı? Türkiye'nin 6 tane vergisinin 10 yıllığına tahsilini Galata Bankerleri'ne verdi.

Bu da yetmedi, bu da kesmedi devletin içinde bulunduğu hali...

O zaman geldik 1881 yılına.

İşte, deminki söylediğimiz: "Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassese İdaresi". Veya kısaca, "Düyun-u Umumiye İdaresi" dediğimiz idareye.

Ne zamana kadar sürdü? 1933 yılına kadar sürdü. 1933 yılında yapılan Paris Anlaşmasına kadar. Paris Konferansı yapıldı, Osmanlı borçlarının tasfiyesiyle ilgili. O zamana kadar.

Değerli arkadaşlar,

Elbette, şimdiki dünya Osmanlı İmparatorluğu'nun zamanındaki dünya değildir.

Şimdiki Düyun-u Umumiye'ler, olur ise eğer, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki Düyun-u Umumiye tarzında olacak değildir.

Ama, herhalde "post-modern bir Düyun-u Umumiye" halinde bir halle Türkiye karşılaşacaktır.

Değerli Arkadaşlar,

Bu sistem içerisinde bu meselelerin hallinin hangi şekilde çözülüp çözülemeyeceğini, bu sistemin bu kadar takatinin olup olmadığını da, belki bir başka konuşma konusu ederiz. Bir bahsi diğer olarak ele alırız.

Sayın Başkan, Sayın Başbakanım, Değerli Arkadaşlar; hepinize saygılar sunuyorum.

Çok teşekkür ediyorum.

 

2015 İlhan Kesici | ilhankesici@ilhankesici.org Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlâk kurallarına uygun olacaktır.
Ziyaretçilere açık bilgidir.
" http://ilhankesici.org / http://www.facebook.com/pages/Ilhan-Kesici/141420525903157 / http://twitter.com/ilhankesici/ "
dışında kalan tüm internet adresleri ile ilgimiz yoktur.